[Şu sözün iki
mebhası vardır.]
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
لَقَدْ خَلَقْنَا اْلاِنْسَانَ فِى اَحْسَنِ تَقْوِيمٍ ثُمَّ
رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِلِينَ اِلاَّ الَّذِينَ اَمَنُوا وَ
عَمِلُوا الصَّالِحَاتِ
Birinci Mebhas
İmanın binler mehâsininden
yalnız beşini “BEŞ NOKTA” içinde beyân ederiz.
BİRİNCİ NOKTA:
İnsân, nur-u îmân ile a'lâ-yı illiyyîne çıkar; Cennet'e
lâyık bir kıymet alır. Ve zulmet-i küfür ile, esfel-i
sâfilîne düşer; Cehennem'e ehil (olacak) bir vaziyete girer.
Çünki îmân, insânı Sâni'-i Zülcelâl'ine nisbet ediyor; îman,
bir intisabdır. Öyle ise însan, îmân ile insânda tezahür
eden san'at-ı İlâhiyye ve nukuş-u Esmâ-i Rabbâniyye
îtibariyle bir kıymet alır. Küfür, o nisbeti kat'eder. O
kat'dan san'at-ı Rabbâniyye gizlenir. Kıymeti dahi yalnız
madde îtibariyle olur. Madde ise, hem fâniye, hem zâile, hem
muvakkat bir hayât-ı hayvânî olduğundan, kıymeti hiç
hükmündedir.
Bu sırrı bir temsil ile
beyân edeceğiz. Meselâ: İnsânların san'atları içinde nasılki
maddenin kıymeti ile san'atın kıymeti ayrı ayrıdır. Bâzan
müsavi, bâzan madde daha kıymettar, bâzan oluyor ki; beş
kuruşluk demir gibi bir maddede beş liralık bir san'at
bulunuyor. Belki bâzan, antika olan bir san'at, bir milyon
kıymeti aldığı halde, maddesi beş kuruşa da değmiyor. İşte
öyle antika bir san'at, antikacıların çarşısına gidilse,
hârika-pişe ve pek eski hünerver san'atkârına nisbet ederek
o san'atkârı yâd etmekle ve o san'atla teşhir edilse, bir
milyon fiatla satılır. Eğer kaba demirciler çarşısına
gidilse, beş kuruşluk bir demir bahasına alınabilir.
İşte insân, Cenâb-ı Hakk'ın
böyle antika bir san'atıdır ve en nazik ve nâzenin bir
mu'cize-i kudretidir ki; insânı, bütün Esmâsının cilvesine
mazhar ve nakışlarına medâr ve kâinata bir misâl-i musağğar
sûretinde yaratmıştır.
Eğer nur-u îmân, içine
girse, üstündeki bütün mânidar nakışlar, o ışıkla okunur. O
mü'min, şuur ile okur ve o intisabla okutur. Yâni; Sâni'-i
Zülcelâl'in masnuuyum, mahlûkuyum, rahmet ve keremine
mazharım gibi mânâlarla İnsândaki san'at-ı Rabbâniyye
tezahür eder. Demek Sâniine intisabdan ibaret olan îman;
insândaki bütün âsâr-ı san'atı izhar eder. İnsanın kıymeti,
o san'at-ı Rabbâniyyeye göre olur ve âyine-i Samedâniyye
itibariyledir. O halde şu ehemmiyetsiz olan insân, şu
itibarla bütün mahlûkat üstünde bir muhatâb-ı İlâhî ve
Cennet'e lâyık bir misafir-i Rabbanî olur.
Eğer kat'-ı intisabdan
ibaret olan küfür, insânın içine girse; o vakit bütün o
mânidar nukuş-u Esmâ-i İlâhiyye karanlığa düşer, okunmaz.
Zira Sâni' unutulsa, Sânia müteveccih mânevî cihetler de
anlaşılmaz. Âdeta baş aşağı düşer. O mânidar âlî san'atların
ve mânevî âlî nakışların çoğu gizlenir. Bâki kalan ve göz
ile görülen bir kısmı ise; süflî esbaba ve tabiata ve
tesadüfe verilip, nihayet sukut eder. Herbiri birer parlak
elmas iken, birer sönük şişe olurlar. Ehemmiyeti yalnız
madde-i hayvaniyyeye bakar. Maddenin gayesi ve meyvesi ise;
dediğimiz gibi: kısacık bir ömürde hayvanatın en âcizi ve en
muhtacı ve en kederlisi olduğu bir halde yalnız cüz'î bir
hayat geçirmektir. Sonra tefessüh eder gider. İşte küfür,
böyle mahiyyet-i insânîyyeyi yıkar, elmastan kömüre
kalbeder.
İKİNCİ NOKTA:
İman nasılki bir nurdur, insânı ışıklandırıyor, üstünde
yazılan bütün mektûbât-ı Samedâniyyeyi okutturuyor. Öyle de,
kâinatı dahi ışıklandırıyor. Zaman-ı mâzi ve müstakbeli,
zulümattan kurtarıyor. Şu sırrı, bir vâkıada
اَللَّهُ
وَلِىُّ الَّذِينَ اَمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ
اِلَى النُّورِ âyet-i kerîmesinin bir sırrına dair
gördüğüm bir temsil ile beyân ederiz. Şöyle ki:
Bir vakıa-i hayâliyyede
gördüm ki: İki yüksek dağ var birbirine mukabil. Üstünde
dehşetli bir köprü kurulmuş. Köprünün altında pek derin bir
dere. Ben o köprünün üstünde bulunuyorum. Dünyayı da, her
tarafı karanlık, kesif bir zulümat istilâ etmişti. Ben sağ
tarafıma baktım; nihayetsiz bir zulümat içinde bir mezar-ı
ekber gördüm, yâni tahayyül ettim. Sol tarafıma baktım;
müdhiş zulümat dalgaları içinde azîm fırtınalar, dağdağalar,
dâhiyeler hâzırlandığını görüyor gibi oldum. Köprünün altına
baktım; gayet derin bir uçurum görüyorum zannettim. Bu
müdhiş zulümata karşı sönük bir cep fenerim vardı. Onu
istimâl ettim, yarım yamalak ışığıyla baktım. Pek müdhiş bir
vaziyet bana göründü. Hattâ önümdeki köprünün başında ve
etrafında öyle müdhiş ejderhalar, arslanlar, canavarlar
göründü ki; keşke bu cep fenerim olmasa idi, bu dehşetleri
görmese idim, dedim. O feneri hangi tarafa çevirdim ise,
öyle dehşetler aldım. Eyvâh! Şu fener, başıma belâdır dedim.
Ondan kızdım; o cep fenerini yere çarptım, kırdım. Güya onun
kırılması, dünyayı ışıklandıran büyük elektrik lâmbasının
düğmesine dokundum gibi birden o zulümat boşandı. Her taraf
o lâmbanın nuru ile doldu. Herşeyin hakikatını gösterdi.
Baktım ki: O gördüğüm köprü, gayet muntâzam yerde, ova
içinde bir caddedir. Ve sağ tarafımda gördüğüm mezar-ı
ekber; baştan başa güzel, yeşil bahçelerle nuranî insânların
taht-ı riyâ setinde ibâdet ve hizmet ve sohbet ve zikir
meclisleri olduğunu farkettim. Ve sol tarafımda, fırtınalı,
dağdağalı zannettiğim uçurumlar, şâhikalar ise; süslü,
sevimli cazibedâr olan dağların arkalarında azîm bir
ziyâfetgâh, güzel bir seyrangâh, yüksek bir nüzhetgâh
bulunduğunu hayal meyal gördüm. Ve o müdhiş canavarlar,
ejderhalar zannettiğim mahlûklar ise, mûnis deve, öküz,
koyun, keçi gibi hayvanat-ı ehliyye olduğunu gördüm.
“Elhamdülillah alâ nûril îman” diyerek
اَللَّهُ وَلِىُّ الَّذِينَ اَمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ
الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ âyet-i kerimesini okudum,
o vâkıadan ayıldım.
İşte o iki dağ; mebde’-i
hayat, âhir-i hayat.. yâni âlem-i arz ve âlem-i berzahtır. O
köprü ise, hayat yoludur. O sağ taraf ise, geçmiş zamandır.
Sol taraf ise, istikbaldir. O cep feneri ise, hodbin ve
bildiğine îtimad eden ve vahy-i semâvîyi dinlemeyen
enaniyyet-i insânîyyedir. O canavarlar zannolunan şeyler ise
âlemin hâdisatı ve acib mahlûkatıdır. İşte enaniyyetine
îtimad eden, zulümat-ı gaflete düşen, dalâlet karanlığına
mübtelâ olan adam; o vâkıada evvelki halime benzer ki: O cep
feneri hükmünde nâkıs ve dalalet-âlûd mâlûmât ile zaman-ı
mâziyi, bir mezar-ı ekber sûretinde ve adem-âlûd bir zulümat
içinde görüyor. İstikbali, gayet fırtınalı ve tesadüfe bağlı
bir vahşetgâh gösterir. Hem herbirisi, bir Hakîm-i Rahîm'in
birer memur-u musahharı olan hâdisat ve mevcûdatı, muzır
birer canavar hükmünde bildirir.
وَالَّذِينَ كَفَرُوآ اَوْلِيَآؤُهُمُ
الطَّاغُوتُ يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ اِلَى الظُّلُمَاتِ
hükmüne mazhar eder. Eğer
hidâyet-i İlâhiyye yetişse, îman kalbine girse, nefsin
firavuniyeti kırılsa, Kitabullah'ı dinlese, o vâkıâda ikinci
halime benzeyecek. O vakit birden kâinat bir gündüz rengini
alır, nur-u İlâhî ile dolar. Âlem
اَللَّهُ نُورُ السَّمَوَاتِ وَاْلاَرْض âyetini okur.
O vakit zaman-ı mâzi, bir mezar-ı ekber değil, belki herbir
asrı bir nebinin veya evliyanın taht-ı riyâ setinde vazife-i
ubûdiyyeti îfâ eden ervah-ı sâfiyye Cemâatlarının vazife-i
hayatlarını bitirmekle “Allahu Ekber” diyerek makamat-ı
âliyyeye uçmalarını ve müstakbel tarafına geçmelerini kalb
gözü ile görür. Sol tarafına bakar ki; dağlar-misâl bâzı
inkılâbat-ı berzahiyye ve uhreviyye arkalarında Cennet'in
bağlarındaki saadet saraylarında kurulmuş bir ziyâfet-i
Rahmâniyyeyi o nûr-u imân ile uzaktan uzağa fark eder. Ve
fırtına ve zelzele, tâun gibi hâdiseleri, birer musahhar
memur bilir. Bahar fırtınası ve yağmur gibi hâdisatı;
sûreten hâşin, mânen çok lâtif hikmetlere medâr görüyor.
Hattâ mevti, hayât-ı ebediyyenin mukaddemesi ve kabri,
saadet-i ebediyyenin kapısı görüyor. Daha sâir cihetleri sen
kıyas eyle. Hakikatı temsile tatbik et...
ÜÇÜNCÜ NOKTA:
İman hem nurdur, hem kuvvettir. Evet, hakikî îmânı elde eden
adam, kâinata meydan okuyabilir ve îmânın kuvvetine göre
hâdisatın tazyikatından kurtulabilir. “Tevekkeltü Âlallah”
der, sefine-i hayatta kemâl-i emniyyetle hâdisâtın
dağlarvârî dalgaları içinde seyran eder. Bütün ağırlıklarını
Kadîr-i Mutlak'ın yed-i kudretine emanet eder, rahatla
dünyadan geçer, berzahta istirahat eder. Sonra saadet-i
ebediyyeye girmek için Cennet'e uçabilir. Yoksa tevekkül
etmezse, dünyanın ağırlıkları uçmasına değil, belki esfel-i
sâfilîne çeker. Demek îmân tevhidi, tevhid teslimi, teslim
tevekkülü, tevekkül saadet-i dâreyni iktiza eder. Fakat
yanlış anlama. Tevekkül, esbabı bütün bütün reddetmek
değildir. Belki esbabı dest-i kudretin perdesi bilip riayet
ederek; esbaba teşebbüs ise, bir nevi dua-i fiilî telâkki
ederek; müsebbebatı yalnız Cenâb-ı Hak'tan istemek ve
neticeleri O’ndan bilmek ve O’na minnettar olmaktan
ibarettir.
Tevekkül eden ve etmeyenin
misâlleri, şu hikâyeye benzer:
Vaktiyle iki adam hem
bellerine, hem başlarına ağır yükler yüklenip, büyük bir
sefineye bir bilet alıp girdiler. Birisi girer girmez yükünü
gemiye bırakıp, üstünde oturup nezaret eder. Diğeri hem
ahmak, hem mağrur olduğundan yükünü yere bırakmıyor. Ona
denildi: “Ağır yükünü gemiye bırakıp rahat et.” O dedi:
“Yok, ben bırakmayacağım. Belki zâyî' olur. Ben kuvvetliyim.
Malımı, belimde ve başımda muhafaza edeceğim.” Yine ona
denildi: “Bizi ve sizi kaldıran şu emniyetli sefine-i
Sultaniyye daha kuvvetlidir. Daha ziyâde iyi muhafaza eder.
Belki” başın döner, yükün ile beraber denize düşersin. Hem
gittikçe kuvvetten düşersin. Şu bükülmüş belin, şu akılsız
başın gittikçe ağırlaşan şu yüklere takat getiremeyecek.
Kaptan dahi eğer seni bu halde görse, ya divânedir diye seni
tardedecek. Ya haindir, gemimizi ittiham ediyor, bizimle
istihza ediyor, hapis edilsin, diye emredecektir. Hem
herkese maskara olursun. Çünki ehl-i dikkat nazarında, za'fı
gösteren tekebbürün ile, aczi gösteren gururun ile, riyâ yı
ve zilleti gösteren tasannuun ile kendini halka mudhike
yaptın. Herkes sana gülüyor.” denildikten sonra o bîçârenin
aklı başına geldi. Yükünü yere koydu, üstünde oturdu. “Oh!..
Allah senden razı olsun. Zahmetten, hapisten, maskaralıktan
kurtuldum. dedi.”
İşte ey tevekkülsüz insân!
Sen de bu adam gibi aklını başına al, tevekkül et. Tâ bütün
kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisenin karşısında
titremekten ve hodfüruşluktan ve maskaralıktan ve şekavet-i
uhreviyyeden ve tazyikat-ı dünyeviyye hapsinden kurtulasın…
DÖRDÜNCÜ NOKTA:
İman, insânı insân eder. Belki insânı sultan eder. Öyle
ise, insânın vazife-i asliyyesi, îmân ve duadır. Küfür,
insânı gayet âciz bir canavar hayvan eder.
Şu mes'elenin binler
delillerinden yalnız hayvan ve insânın dünyaya
gelmelerindeki farkları, o mes'eleye vâzıh bir delildir ve
bir bürhân-ı kâtî'dır. Evet insânîyyet, îman ile insânîyyet
olduğunu; insân ile hayvanın dünyaya gelişindeki farkları
gösterir. Çünki hayvan dünyaya geldiği vakit âdeta başka bir
âlemde tekemmül etmiş gibi istidadına göre mükemmel olarak
gelir, yâni gönderilir. Ya iki saatte, ya iki günde veya iki
ayda, bütün şerait-i hayatiyyesini ve kâinatla olan
münasebetini ve kavanin-i hayatını öğrenir, meleke sahibi
olur. İnsânın yirmi senede kazandığı iktidar-ı hayatiyyeyi
ve meleke-i ameliyyeyi, yirmi günde serçe ve arı gibi bir
hayvan tahsil eder, yâni ona ilham olunur. Demek hayvanın
vazife-i asliyyesi; taallümle tekemmül etmek değildir ve
mârifet kesbetmekle terakki etmek değildir ve aczini
göstermekle meded istemek, dua etmek değildir. Belki
vazifesi; istidadına göre taammüldür, amel etmektir,
ubûdiyyet-i fiiliyyedir. İnsân ise dünyaya gelişinde herşeyi
öğrenmeye muhtaç ve hayat kanunlarına câhil, hattâ yirmi
senede tamamen şerait-i hayatı öğrenemiyor. Belki âhir-i
ömrüne kadar öğrenmeye muhtaç, hem gayet âciz ve zaîf bir
sûrette dünyaya gönderilip bir-iki senede ancak ayağa
kalkabiliyor. Onbeş senede ancak zarar ve menfaatı farkeder.
Hayat-ı beşeriyyenin muâvenetiyle, ancak menfaatlarını celb
ve zararlardan sakınabilir. Demek ki, insânın vazife-i
fıtriyyesi; taallümle tekemmüldür, dua ile ubûdiyyettir.
Yâni: “Kimin merhametiyle böyle hakîmane idare olunuyorum?
Kimin keremiyle böyle müşfikane terbiye olunuyorum? Nasıl
birisinin lütuflarıyla böyle nazeninane besleniyorum ve
idare ediliyorum?” bilmektir ve binden ancak birisine eli
yetişemediği hâcâtına dair Kadı-ül-Hâcât'a lisan-ı acz ve
fakr ile yalvarmaktır ve istemek ve dua etmektir. Yâni aczin
ve fakrın cenahlarıyla makam-ı a'lâ-yı ubudiyyete uçmaktır.
Demek insân bu âleme ilim ve
dua vasıtasıyla tekemmül etmek için gelmiştir. Mâhiyet ve
istidad itibariyle herşey ilme bağlıdır. Ve bütün ulûm-u
hakikîyyeyyenin esası ve madeni ve nuru ve ruhu;
Mârifetullahtır ve onun üss-ül esası da İman-ı Billâhtır.
Hem insân, nihayetsiz
acziyle nihayetsiz beliyyata maruz ve hadsiz a'danın
hücumuna mübtelâ ve nihayetsiz fakrıyla beraber nihayetsiz
hâcâta giriftar ve nihayetsiz metâlibe muhtaç olduğundan,
vazife-i asliyye-i fıtriyyesi, îmândan sonra “dua”dır. Dua
ise, esas-ı ubûdiyyettir. Nasıl bir çocuk, eli yetişmediği
bir meramını, bir arzusunu elde etmek için, ya ağlar, ya
ister. Yâni ya fiilî, ya kavlî lisan-ı acziyle bir dua eder.
Maksûduna muvaffak olur. Öyle de: İnsân bütün zîhayat âlemi
içinde nazik, nâzenin, nâzdar bir çocuk hükmündedir.
Rahmânürrahîm'in dergâhında; ya za'f ve acziyle ağlamak veya
fakr ve ihtiyâcıyla dua etmek gerektir. Tâ ki, makasıdı ona
musahhar olsun veya teshirin şükrünü edâ etsin. Yoksa bir
sinekten vaveylâ eden ahmak ve haylaz bir çocuk gibi: “Ben
kuvvetimle bu kabil-i teshir olmayan ve bin derece ondan
kuvvetli olan acib şeyleri teshir ediyorum ve fikir ve
tedbirimle kendime itaat ettiriyorum.” deyip küfrân-ı
ni’mete sapmak, insânîyyetin fıtrat-ı asliyyesine zıd olduğu
gibi, şiddetli bir azaba kendini müstehak eder.
BEŞİNCİ NOKTA:
İman duayı bir vesile-i kat'iyye olarak iktiza ettiği ve
fıtrat-ı insânîyye, onu şiddetle istediği gibi; Cenâb-ı Hak
dahi “Duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz var?” mealinde
قُلْ مَا
يَعْبَؤُا بِكُمْ رَبِّى لَوْلاَ دُعَآؤُكُمْ ferman
ediyor. Hem اُدْعُونِى اَسْتَجِبْ
لَكُمْ emrediyor.
Eğer desen: “Bir çok defa
dua ediyoruz, kabûl olmuyor. Halbuki, âyet umumîdir.. her
duaya cevap var ifade ediyor.”
Elcevab: Cevap vermek
ayrıdır, kabûl etmek ayrıdır. Her dua için cevap vermek var;
fakat kabûl etmek, hem ayn-ı matlubu vermek Cenâb-ı Hakk'ın
hikmetine tâbi'dir. Meselâ: Hasta bir çocuk çağırır: “Ya
Hekim! Bana bak.” Hekim: “Lebbeyk der.. Ne istersin” cevap
verir? Çocuk: “Şu ilâcı ver bana” der. Hekim ise; ya aynen
istediğini verir, yahut onun maslahatına binaen ondan daha
iyisini verir, yahut hastalığına zarar olduğunu bilir, hiç
vermez. İşte Cenâb-ı Hak, Hakîm-i Mutlak hâzır, nâzır olduğu
için, abdin duasına cevap verir. Vahşet ve kimsesizlik
dehşetini, huzuruyla ve cevabıyla ünsiyete çevirir. Fakat
insânın hevaperestane ve heveskârane tahakkümüyle değil,
belki hikmet-i Rabbâniyyenin iktizasıyla ya matlûbunu veya
daha evlâsını verir veya hiç vermez.
Hem, dua bir ubûdiyyettir. Ubudiyyet ise semeratı
uhreviyyedir. Dünyevî maksadlar ise, o nevi dua ve ibâdetin
vakitleridir. O maksadlar, gayeleri değil.
Meselâ: Yağmur namazı
ve duası bir ibâdettir. Yağmursuzluk, o ibâdetin vaktidir.
Yoksa o ibâdet ve o dua, yağmuru getirmek için değildir.
Eğer sırf o niyet ile olsa; o dua, o ibâdet hâlis
olmadığından kabûle lâyık olmaz. Nasılki güneşin gurubu,
akşam namazının vaktidir. Hem Güneş'in ve Ay'ın tutulmaları,
küsuf ve husuf namazları denilen iki ibâdet-i mahsusanın
vakitleridir. Yâni gece ve gündüzün nuranî âyetlerinin
nikablanmasıyla bir âzamet-i İlâhiyyeyi ilâna medâr
olduğundan, Cenâb-ı Hak ibâdını o vakitte bir nevi ibâdete
davet eder. Yoksa o namaz, (açılması ve ne kadar devam
etmesi, müneccim hesabıyla muayyen olan) Ay ve Güneş'in
husuf ve küsuflarının inkişafları için değildir. Aynı onun
gibi; yağmursuzluk dahi, yağmur namazının vaktidir. Ve
beliyyelerin istilâsı ve muzır şeylerin tasallutu, bâzı
duaların evkât-ı mahsusalarıdır ki; insân o vakitlerde
aczini anlar, dua ile niyaz ile Kadîr-i Mutlak'ın dergâhına
iltica eder. Eğer dua çok edildiği halde beliyyeler
def'olunmazsa denilmeyecek ki: “Dua kabûl olmadı.” Belki
denilecek ki: “Duanın vakti, kazâ olmadı.” Eğer Cenâb-ı Hak
fazl ve keremiyle belayı ref'etse; nurun alâ nur.. o vakit
dua vakti biter, kaza olur. Demek dua, bir sırr-ı
ubudiyyettir.
Ubudiyyet ise, hâlisen
livechillâh olmalı. Yalnız aczini izhar edip, dua ile O’na
iltica etmeli. Rubûbiyyetine karışmamalı. Tedbiri O’na
bırakmalı. Hikmetine itimad etmeli. Rahmetini ittiham
etmemeli. Evet hakikat-ı halde âyât-ı beyyinâtın beyânıyla
sâbit olan: Bütün mevcûdât, herbirisi birer mahsus tesbih ve
birer husûsî ibâdet, birer has secde ettikleri gibi; bütün
kâinattan dergâh-ı İlâhiyyeye giden, bir duadır. Ya istidad
lisaniyledir. (Bütün nebâtatın duaları gibi ki; herbiri
lisan-ı istidadıyla Feyyaz-ı Mutlak'tan bir sûret taleb
ediyorlar ve Esmâsına bir mazhariyyet-i münkeşife
istiyorlar.) Veya ihtiyâc-ı fıtrî lisanıyladır. (Bütün
zîhayatın, iktidarları dâhilinde olmayan hâcât-ı
zaruriyyeleri için dualarıdır ki; herbirisi o ihtiyâc-ı
fıtrî lisanıyla Cevvad-ı Mutlak'tan idame-i hayatları için
bir nevi rızık hükmünde bâzı metâlibi istiyorlar.) Veya
lisan-ı ızdırarıyla bir duadır ki: (Muztar kalan herbir
zîruh; kat'î bir iltica ile dua eder, bir hâmi-i meçhulüne
iltica eder, belki Rabb-ı Rahîm'ine teveccüh eder.) Bu üç
nevi dua, bir mâni olmazsa daima makbûldür.
Dördüncü nevi ki; en
meşhurudur, bizim duamızdır. Bu da iki kısımdır; Biri, fiilî
ve hâlî; diğeri, kalbî ve kâlîdir. Meselâ: Esbaba teşebbüs,
bir dua-yı fiilîdir. Esbabın içtimaı; müsebbebi îcad etmek
için değil, belki lisan-ı hal ile müsebbebi Cenâb-ı Hak'tan
istemek için bir vaziyyet-i marziyye almaktır. Hattâ çift
sürmek hazine-i rahmet kapısını çalmaktır. Bu nevi dua-yı
fiilî, Cevvad-ı Mutlak'ın isim ve ünvanına müteveccih
olduğundan, kabûle mazhariyyeti ekseriyyet-i mutlakadır.
İkinci kısım; lisan ile, kalb ile dua etmektir. Eli
yetişmediği bir kısım metâlibi istemektir. Bunun en mühim
ciheti, en güzel gayesi, en tatlı meyvesi şudur ki: “Dua
eden adam anlar ki: Birisi var; onun hâtırât-ı kalbini
işitir, herşeye eli yetişir, her bir arzusunu yerine
getirebilir, aczine merhamet eder, fakrına meded eder.”
İşte ey âciz insân ve ey
fakir beşer! Dua gibi hazine-i rahmetin anahtarı ve tükenmez
bir kuvvetin medârı olan bir vesileyi elden bırakma, ona
yapış, â'lâ-yı illiyyîn-i insânîyyete çık. Bir sultan gibi
bütün kâinatın dualarını, kendi duan içine al. Bir abd-i
küllî ve bir vekil-i umumî gibi اِيَّاكَ
نَسْتَعِينُ de. Kâinâtın güzel bir takvimi ol.
* * *
İkinci Mebhas
İNSANIN
SAADET VE ŞEKAVETİNE MEDAR BEŞ NÜKTEDEN İBARETTİR
[İnsân ahsen-i takvimde
yaratıldığı ve ona gayet câmi' bir istidad verildiği
için; esfel-i sâfilînden tâ a'lâ-yı illiyyîne, ferşten
tâ arşa, zerreden tâ şemse kadar dizilmiş olan makamâta,
merâtibe, derecâta, derekâta girebilir ve düşebilir bir
meydan-ı imtihana atılmış, nihayetsiz sukut ve suûda
giden iki yol onun önünde açılmış bir mu'cize-i kudret
ve netice-i hilkat ve acube-i san'at olarak şu dünyaya
gönderilmiştir. İşte insânın şu dehşetli terakki ve
tedennisinin sırrını “Beş Nükte”de beyân edeceğiz.]
BİRİNCİ NÜKTE:
İnsan, kâinatın ekser enva'ına muhtaç ve alâkadardır.
İhtiyâcâtı âlemin her tarafına dağılmış, arzuları ebede
kadar uzanmış... Bir çiçeği istediği gibi, koca bir baharı
da ister. Bir bahçeyi arzu ettiği gibi, ebedî Cennet'i de
arzu eder. Bir dostunu görmeğe müştak olduğu gibi, Cemîl-i
Zülcelâl'i de görmeye müştaktır. Başka bir menzilde duran
bir sevdiğini ziyâret etmek için o menzilin kapısını açmaya
muhtaç olduğu gibi; berzaha göçmüş yüzde doksandokuz
ahbabını ziyâret etmek ve firak-ı ebedîden kurtulmak için
koca dünyanın kapısını kapayacak ve bir mahşer-i acâib olan
âhiret kapısını açacak, dünyayı kaldırıp âhireti yerine
kuracak ve koyacak bir Kadîr-i Mutlak'ın dergâhına ilticaya
muhtaçtır. İşte şu vaziyette bir insâna hakikî Mâbud olacak;
yalnız, herşeyin dizgini elinde, herşeyin hazinesi yanında,
herşeyin yanında nâzır, her mekânda hâzır, mekândan
münezzeh, âcizden müberra, kusurdan mukaddes, nakıstan
muallâ bir Kadîr-i Zülcelâl, bir Rahîm-i Zülcemâl, bir
Hakîm-i Zülkemâl olabilir… Çünki nihayetsiz hâcât-ı
insânîyyeyi ihsan edecek, ancak nihayetsiz bir kudret ve
muhit bir ilim sahibi olabilir. Öyle ise, Mâbudiyyete lâyık
yalnız O’dur.
İşte ey insân! Eğer yalnız
O’na abd olsan, bütün mahlûkat üstünde bir mevki kazanırsın.
Eğer ubûdiyetten istinkâf etsen, âciz mahlûkata zelil bir
abd olursun. Eğer enaniyyetine ve iktidarına güvenip
tevekkül ve duayı bırakıp, tekebbür ve dâvaya sapsan; o
vakit iyilik ve icad cihetinde arı ve karıncadan daha aşağı,
örümcek ve sinekten daha zaîf düşersin. Şer ve tahrib
cihetinde; dağdan daha ağır, tâundan daha mûzır olursun.
Evet ey insân! Sende iki
cihet var: Birisi, icad ve vücûd ve hayır ve müsbet ve fiil
cihetidir. Diğeri; tahrib, adem, şer, nefy, infial
cihetidir. Birinci cihet îtibariyle; arıdan, serçeden
aşağı.. sinekten, örümcekten daha zaîfsin. İkinci cihet
îtibariyle; dağ, yer, göklerden geçersin. Onların çekindiği
ve izhâr-ı acz ettikleri bir yükü kaldırırsın. Onlardan daha
geniş, daha büyük bir daire alırsın. Çünki sen iyilik ve
îcad ettiğin vakit, yalnız vüs'atin nisbetinde, elin
ulaşacak derecede, kuvvetin yetişecek mertebede iyilik ve
icad edebilirsin. Eğer fenalık ve tahrib etsen, o vakit
fenalığın tecavüz ve tahribin intişar eder:
Meselâ: Küfür bir
fenalıktır, bir tahribdir, bir adem-i tasdiktir. Fakat o tek
seyyie; bütün kâinatın tahkirini ve bütün Esmâ-i İlâhiyyenin
tezyifini, bütün insânîyyetin terzilini tazammun eder. Çünki
şu mevcûdâtın âlî bir makamı, ehemmiyetli bir vazifesi
vardır. Zira onlar, mektûbât-ı Rabbâniyye ve meraya-yı
Sübhaniyye ve memurîn-i İlâhiyyedirler. Küfür ise; onları
âyinedârlık ve vazifedârlık ve mânidarlık makamından
düşürüp, abesiyyet ve tesadüfün oyuncağı derekesine ve zeval
ve firakın tahribiyle çabuk bozulup değişen mevadd-ı
fâniyyeye ve ehemmiyetsizlik, kıymetsizlik, hiçlik
mertebesine indirdiği gibi.. bütün kâinatta ve mevcûdâtın
âyinelerinde nakışları ve cilveleri ve cemâlleri görünen
Esmâ-i İlâhiyyeyi inkâr ile tezyif eder. Ve insânlık
denilen, bütün Esmâ-i Kudsiyye-i İlâhiyyenin cilvelerini
güzelce ilân eden bir kaside-i manzûme-i hikmet ve bir
şecere-i bâkiyyenin cihazâtını câmi' çekirdek-misâl bir
mu'cize-i kudret-i bâhire ve emanet-i kübrâyı uhdesine
almakla yer, gök, dağa tefevvuk eden ve melâikeye karşı
rüchaniyyet kazanan bir sahib-i mertebe-i hilâfet-i
arziyyeyi; en zelil bir hayvân-ı fâni-i zâilden daha zelil,
daha zaîf, daha âciz, daha fakir bir derekeye atar. Ve
mânâsız, karmakarışık, çabuk bozulur bir âdi levha
derekesine indirir.
Elhasıl: Nefs-i
emmâre tahrib ve şer cihetinde nihayetsiz cinâyet
işleyebilir, fakat îcad ve hayırda iktidarı pek azdır ve
cüz'îdir. Evet, bir hâneyi bir günde harab eder, yüz günde
yapamaz. Lâkin eğer enaniyyeti bıraksa, hayrı ve vücûdu
tevfik-i İlâhiyyeden istese, şer ve tahribden ve nefse
itimaddan vazgeçse, istiğfar ederek tam abd olsa; o vakit
يُبَدِّلُ اللَّهُ سَيِّئَاتِهِمْ
حَسَنَاتٍ sırrına mazhar olur. Ondaki nihayetsiz
kabiliyyet-i şer, nihayetsiz kabiliyyet-i hayra inkılâb
eder. “Ahsen-i takvim” kıymetini alır, a'lâ-yı illiyyîne
çıkar.
İşte ey gafil insân! Bak
Cenâb-ı Hakk'ın fazlına ve keremine! Seyyieyi bir iken bin
yazmak, haseneyi bir yazmak veya hiç yazmamak adâlet olduğu
halde; bir seyyieyi bir yazar, bir haseneyi on, bâzan
yetmiş, bâzan yediyüz, bâzan yedi bin yazar. Hem şu nükteden
anla ki; o müdhiş Cehennem'e girmek ceza-yı ameldir, ayn-ı
adildir. Fakat Cennet'e girmek, mahz-ı fazıldır.
İKİNCİ NÜKTE:
İnsânda iki vecih var: Birisi, enaniyyet cihetinde şu
hayat-ı dünyeviyyeye nâzırdır. Diğeri ubûdiyet cihetinde
hayat-ı ebediyyeye bakar. Evvelki vecih itibariyle öyle bir
bîçare mahlûktur ki; sermayesi yalnız ihtiyardan bir şa're
(saç) gibi cüz'î bir cüz'-i ihtiyârî ve iktidardan zaîf bir
kesb ve hayattan çabuk söner bir şu'le ve ömürden çabuk
geçer bir müddetçik ve mevcûdiyetten çabuk çürür küçük bir
cisimdir. O hâliyle beraber kâinatın tabakatında serilmiş
hadsiz envâ'ın hesabsız efradından nazik zaîf bir ferd
olarak bulunuyor.
İkinci vecih îtibariyle ve
bilhassa ubudiyyete müteveccih acz ve fakr cihetinde pek
büyük bir vüs'ati var. Pek büyük bir ehemmiyeti bulunuyor.
Çünki Fâtır-ı Hakîm, insânın mahiyyet-i mânevîyyesinde
nihayetsiz azîm bir acz ve hadsiz cesîm bir fakr
dercetmiştir. Tâ ki, kudreti nihayetsiz bir Kadîr-i Rahîm ve
gınası nihayetsiz bir Ganiyy-i Kerîm bir Zâtın hadsiz
tecelliyatına câmi' geniş bir âyine olsun.
Evet insân bir çekirdeğe
benzer. Nasılki o çekirdeğe kudretten mânevî ve ehemmiyetli
cihazât ve kaderden ince ve kıymetli program verilmiş. Tâ
ki, toprak altında çalışıp, tâ o dar âlemden çıkıp, geniş
olan hava âlemine girip, Hâlıkından istidad lisanıyla bir
ağaç olmasını isteyip, kendine lâyık bir kemâl bulsun. Eğer
o çekirdek, sû'-i mizacından dolayı ona verilen cihâzât-ı
mânevîyyeyi, toprak altında bâzı mevadd-ı muzırrâyı celbine
sarfetse; o dar yerde kısa bir zamanda faidesiz tefessüh
edip çürüyecektir. Eğer o çekirdek, o mânevî cihazâtını
فَالِقُ اْلحَبِّ وَالنَّوَى 'nın
emr-i tekvinîsini imtisâl edip hüsn-ü istimâl etse; o dar
âlemden çıkacak, meyvedâr koca bir ağaç olmakla küçücük
cüz'î hakikatı ve ruh-u mânevîsi, büyük bir hakikat-ı
külliyye sûretini alacaktır.
İşte aynen onun gibi;
insânın mâhiyetine, kudretten ehemmiyetli cihâzât ve
kaderden kıymetli programlar tevdi edilmiş. Eğer insân, şu
dar âlem-i arzîde, hayat-ı dünyeviyye toprağı altında o
cihazât-ı mânevîyyesini nefsin hevesâtına sarfetse; bozulan
çekirdek gibi bir cüz'î telezzüz için kısa bir ömürde, dar
bir yerde ve sıkıntılı bir halde çürüyüp tefessüh ederek,
mes'uliyyet-i mânevîyyeyi bedbaht ruhuna yüklenecek, şu
dünyadan göçüp gidecektir.
Eğer o istidad çekirdeğini
İslâmiyet suyu ile, îmânın ziyâsıyla ubûdiyet toprağı
altında terbiye ederek, evâmir-i Kur'aniyyeyi imtisâl edip
cihâzât-ı mânevîyyesini hakikî gayelerine tevcih etse,
elbette âlem-i misâl ve berzahta dal ve budak verecek ve
âlem-i âhiret ve Cennet'te hadsiz kemâlât ve ni’metlere
medâr olacak bir şecere-i bâkiyyenin ve bir hakikât-ı
dâimenin cihâzâtına câmi' kıymettar bir çekirdek ve
revnakdar bir makine ve bu şecere-i kâinatın mübârek ve
münevver bir meyvesi olacaktır.
Evet hakikî terakki ise;
insâna verilen kalb, sır, ruh, akıl hattâ hayal ve sâir
kuvvelerin hayat-ı ebediyyeye yüzlerini çevirerek, herbiri
kendine lâyık hususî bir vazife-i ubûdiyyet ile meşgul
olmaktadır. Yoksa ehl-i dalaletin terakki zannettikleri,
hayat-ı dünyeviyyenin bütün inceliklerine girmek ve
zevklerinin her çeşitlerini, hattâ en süflisini tatmak için
bütün letâifini ve kalb ve aklını nefs-i emmâreye musahhar
edip yardımcı verse; o terakki değil, sukuttur. Şu hakikati
bir vâkıa-i hayâliyyede, şöyle bir temsilde gördüm ki:
Ben büyük bir şehre
giriyorum. Baktım ki, o şehirde büyük saraylar var. Bâzı
sarayların kapısına bakıyorum, gayet şenlik, parlak bir
tiyatro gibi nazar-ı dikkati celbeder, herkesi eğlendirir
bir cazibedârlık vardı. Dikkat ettim ki, o sarayın efendisi
kapıya gelmiş, it ile oynuyor ve oynamasına yardım ediyor.
Hanımlar, yabanî gençlerle tatlı sohbetler ediyorlar.
Yetişmiş kızlar dahi, çocukların oynamasını tanzim
ediyorlar. Kapıcı da onlara kumandanlık eder gibi bir aktör
tavrını almış. O vakit anladım ki, o koca sarayın içerisi
bomboş. Hep nazik vazifeler muattal kalmış. Ahlâkları sukut
etmiş ki, kapıda bu sûreti almışlardır.
Sonra geçtim, bir büyük
saraya daha rast geldim. Gördüm ki; kapıda uzanmış vefadar
bir it ve kaba, sert, sâkin bir kapıcı ve sönük bir vaziyet
vardı. Merak ettim. Ne için o öyle? Bu böyle? İçeriye
girdim. Baktım ki, içerisi çok şenlik... Daire daire
üstünde, ayrı ayrı nazik vazifeler ile saray ehli
meşguldürler. Birinci dairedeki adamlar sarayın idaresini,
tedbirini görüyorlar. Üstündeki dairede kızlar, çocuklar
ders okuyorlar. Daha üstünde hanımlar, gayet lâtif
san'atlar, güzel nakışlarla iştigal ediyorlar. En yukarıda
efendi, pâdişahla muhabere edip halkın istirahâtını temin
için ve kendi kemâlâtı ve terakkiyâtı için kendine has ve
ulvî vazifeler ile iştigal ediyor gördüm. Ben onlara
görünmediğim için, “Yasak” demediler, gezebildim. Sonra
çıktım, baktım. O şehrin her tarafında bu iki kısım saraylar
var. Sordum, dediler: “O kapısı şenlik ve içi boş saraylar,
kâfirlerin ileri gelenlerinindir ve ehl-i dalâletindir.
Diğerleri, namuslu müslüman büyüklerinindir.” Sonra bir
köşede bir saraya rast geldim. Üstünde “SAİD” ismini gördüm.
Merak ettim. Daha dikkat ettim, sûretimi üstünde gördüm gibi
bana geldi. Kemâl-i taaccübümden bağırarak, aklım başıma
geldim, ayıldım.
İşte o vakıa-i hayaliyyeyi
sana tâbir edeceğim. Allah hayır etsin.
İşte o şehir ise, hayat-ı
içtimaiyye-i beşeriyye ve medine-i medeniyyet-i
insânîyyedir. O sarayların herbirisi, birer insândır. O
saray ehli ise; insândaki göz, kulak, kalb, sır, ruh, akıl
gibi letâif ve nefs ve heva ve kuvve-i şeheviyye ve kuvve-i
gazabiyye gibi şeylerdir. Herbir insânda her bir lâtifenin
ayrı ayrı vazife-i ubûdiyyetleri var. Ayrı ayrı lezzetleri,
elemleri var. Nefis ve heva, kuvve-i şeheviyye ve gadabiyye,
bir kapıcı ve it hükmündedirler. İşte o yüksek letâifi,
nefis ve hevaya musahhar etmek ve vazife-i asliyyelerini
unutturmak, elbette sukuttur, terakki değildir. Sâir
cihetleri sen tâbir edebilirsin.
ÜÇÜNCÜ NÜKTE:
İnsân, fiil ve amel cihetinde ve sa'y-i maddî itibariyle
zaîf bir hayvandır, âciz bir mahlûktur. Onun o cihetteki
daire-i tasarrufatı ve mâlikiyeti o kadar dardır ki; elini
uzatsa ona yetişebilir. Hattâ, insânın eline dizginini veren
hayvanât-ı ehliyye, insânın za'f ve acz ve tenbelliğinden
birer hisse almışlardır ki; yâbâni emsallerine kıyas
edildikleri vakit, azîm fark görünür (Ehlî keçi ve öküz,
yabanî keçi ve öküz gibi). Fakat o insân, infial ve kabûl ve
dua ve sual cihetinde, şu dünya hanında aziz bir yolcudur.
Ve öyle bir Kerîm'e misafir olmuş ki nihayetsiz rahmet
hazinelerini ona açmış. Ve hadsiz bedi' masnuatını ve
hizmetkârlarını ona musahhar etmiş. Ve o misafirin
tenezzühüne ve temaşasına ve istifâdesine öyle büyük bir
daire açıp müheyya etmiştir ki; o dairenin nısf-ı kutru
-yâni merkezden muhit hattına kadar- gözün kestiği miktar,
belki hayalin gittiği yere kadar geniştir ve uzundur.
İşte eğer insân,
enaniyyetine istinad edip hayat-ı dünyeviyyeyi gaye-i hayâl
ederek derd-i maişet içinde muvakkat bâzı lezzetler için
çalışsa, gayet dar bir daire içinde boğulur gider. Ona
verilen bütün cihâzât ve âlât ve letâif, ondan şikâyet
ederek haşirde onun aleyhinde şehadet edeceklerdir. Ve
dâvacı olacaklardır. Eğer kendini misafir bilse, misafir
olduğu Zât-ı Kerim'in izni dairesinde sermaye-i ömrünü
sarfetse, öyle geniş bir daire içinde uzun bir hayat-ı
ebediyye için güzel çalışır ve teneffüs edip istirahat eder.
Sonra, a'lâ-yı illiyyîne kadar gidebilir. Hem de bu insâna
verilen bütün cihazât ve âlât, ondan memnun olarak âhirette
lehinde şehadet ederler. Evet insâna verilen bütün cihâzât-ı
acîbe, bu ehemmiyetsiz hayat-ı dünyeviyye için değil; belki,
pek ehemmiyetli bir hayat-ı bâkiyye için verilmişler. Çünki
insânı hayvana nisbet etsek görüyoruz ki: İnsân, cihâzât ve
âlât itibariyle çok zengindir. Yüz derece hayvandan daha
ziyâdedir. Hayat-ı dünyeviyye lezzetinde ve hayvanî
yaşayışında yüz derece aşağı düşer. Çünki her gördüğü
lezzetinde, bir elem izi vardır. Geçmiş zamanın elemleri ve
gelecek zamanın korkuları ve herbir lezzetin dahi elem-i
zevali, onun zevklerini bozuyor ve lezzetinde bir iz
bırakıyor. Fakat hayvan öyle değil. Elemsiz bir lezzet alır,
kedersiz bir zevk eder. Ne geçmiş zamanın elemleri onu
incitir, ne de gelecek zamanın korkuları onu ürkütür.
Rahatla yaşar, yatar, Hâlıkına şükreder.
Demek Ahsen-i Takvim
sûretinde yaratılan insân, hayat-ı dünyeviyyeye hasr-ı fikr
etse; yüz derece sermayece hayvandan yüksek olduğu halde,
yüz derece serçe kuşu gibi bir hayvandan aşağı düşer. Başka
bir yerde bir temsil ile bu hakikatı beyân etmiştim.
Münasebet geldi, yine o temsili tekrar ediyorum. Şöyle ki:
Bir adam, bir hizmetkârına
on altın verip “Mahsus bir kumaştan bir kat elbise yaptır”
emreder. İkincisine, bin altın verir, bir pusula içinde bâzı
şeyler yazılı o hizmetkârın cebine koyar, bir pazara
gönderir. Evvelki hizmetkâr on altın ile a'lâ kumaştan
mükemmel bir elbise alır. İkinci hizmetkâr, divânelik edip,
evvelki hizmetkâra bakıp, cebine konulan hesab pusulasını
okumayarak bir dükkâncıya bin altın vererek bir kat elbise
istedi. İnsafsız dükkâncı da kumaşın en çürüğünden bir kat
elbise verdi. O bedbaht hizmetkâr, seyyidinin huzuruna geldi
ve şiddetli bir tedib gördü ve dehşetli bir azab çekti.
İşte edna bir şuuru olan
anlar ki, ikinci hizmetkâra verilen bin altın, bir kat
elbise almak için değildir. Belki mühim bir ticaret içindir.
Aynen onun gibi: İnsândaki
cihazât-ı mânevîyye ve letâif-i insânîyye ki, herbirisi
hayvana nisbeten yüz derece inbisat etmiş. Meselâ;
güzelliğin bütün merâtibini farkeden insân gözü ve taamların
bütün çeşit çeşit ezvâk-ı mahsusalarını temyiz eden insânın
zâika-i lisaniyyesi ve hakaikın bütün inceliklerine nüfuz
eden insânın aklı ve kemâlâtın bütün enva'ına müştak insânın
kalbi gibi sâir cihazları, âletleri nerede? Hayvanın pek
basit yalnız bir-iki mertebe inkişaf etmiş âletleri nerede?
Yalnız şu kadar fark var ki; hayvan, kendine has bir amelde
(münhasıran o hayvanda bir cihaz-ı mahsus) ziyâde inkişaf
eder. Fakat o inkişaf, hususîdir.
İnsânın cihazât cihetiyle
zenginliği şu sırdandır ki: Akıl ve fikir sebebiyle insânın
hasseleri, duyguları fazla inkişaf ve inbisat peyda
etmiştir. Ve ihtiyâcâtın kesreti sebebiyle çok çeşit çeşit
hissiyat peyda olmuştur. Ve hassasiyeti çok tenevvü etmiş.
Ve fıtratın câmiiyeti sebebiyle pek çok makasıda müteveccih
arzulara medâr olmuş ve pek çok vazife-i fıtriyyesi
bulunduğu sebebiyle, âlât ve cihazâtı ziyâde inbisat peyda
etmiştir. Ve ibâdâtın bütün enva'ına müstaid bir fıtratta
yaratıldığı için bütün kemâlâtın tohumlarına câmi' bir
istidad verilmiştir. İşte şu derece cihazâtça zenginlik ve
sermayece kesret, elbette ehemmiyetsiz muvakkat şu hayat-ı
dünyeviyyenin tahsili için verilmemiştir. Belki şöyle bir
insânın vazife-i asliyyesi, nihayetsiz makasıda müteveccih
vezaifini görüp, acz ve fakr ve kusurunu ubûdiyet sûretinde
ilân etmek ve küllî nazarıyla mevcûdâtın tesbihatını
müşahede ederek şehadet etmek ve ni'metler içinde imdadat-ı
Rahmâniyyeyi görüp şükretmek ve masnuatta kudret-i
Rabbaniyyenin mu'cizâtını temaşa ederek nazar-ı ibretle
tefekkür etmektir.
Ey dünya-perest ve hayat-ı
dünyeviyyeye âşık ve sırr-ı ahsen-i takvimden gafil insân!
Şu hayat-ı dünyeviyyenin hakikatını bir vâkıâ-i hayâliyyede
Eski Said görmüş. Onu Yeni Said'e döndürmüş olan şu vâkıâ-i
temsiliyyeyi dinle:
Gördüm ki, ben bir yolcuyum.
Uzun bir yola gidiyorum. Yâni gönderiliyorum. Seyyidim olan
zât, bana tahsis ettiği altmış altından tedricen birer
miktar para veriyordu. Ben de sarfedip pek eğlenceli bir
hana geldim. O handa bir gece içinde on altını kumara
mumara, eğlencelere ve şöhretperestlik yoluna sarfettim.
Sabahleyin elimde hiç bir para kalmadı. Bir ticaret
edemedim. Gideceğim yer için bir mal alamadım. Yalnız o
paradan bana kalan elemler, günahlar ve eğlencelerden gelen
yaralar, bereler, kederler benim elimde kalmıştı. Birden ben
o hazîn hâlette iken orada bir adam peyda oldu. Bana dedi:
“Bütün bütün sermayeni zayi' ettin. Tokata da müstehak
oldun. Gideceğin yere de müflis olarak elin boş gideceksin.
Fakat aklın varsa, tevbe kapısı açıktır. Bundan sonra sana
verilecek bâki kalan onbeş altından her eline geçtikçe
yarısını ihtiyaten muhafaza et. Yâni gideceğin yerde sana
lâzım olacak bâzı şeyleri al.” Baktım nefsim razı olmuyor.
“Üçte birisini” dedi. Ona da nefsim itaat etmedi. Sonra
“Dörtte birisini” dedi. Baktım nefsim mübtelâ olduğu âdetini
terkedemiyor. O adam hiddetle yüzünü çevirdi gitti.
Birden o hâl değişti. Baktım
ki; ben, tünel içinde sukut eder gibi bir sür'atle giden bir
şimendifer içindeyim. Telâş ettim. Fakat ne çare ki, hiç bir
tarafa kaçılmaz. Garâibden olarak o şimendiferin iki
tarafında pek cazibedâr çiçekler, leziz meyveler
görünüyordu. Ben de akılsız acemiler gibi onlara bakıp elimi
uzattım. O çiçekleri koparmak, o meyveleri almak için
çalıştım. Fakat o çiçekler ve meyveler, dikenli mikenli,
mülâkatında elime batıyor, kanatıyor. Şimendiferin
gitmesiyle müfarakatından elimi parçalıyorlar. Bana pek
pahalı düşüyorlardı. Birden şimendiferdeki bir hademe dedi:
“Beş kuruş ver, sana o çiçek ve meyvelerden istediğin kadar
vereceğim. Beş kuruş yerine elin parçalanmasıyla yüz kuruş
zarar ediyorsun. Hem de ceza var, izinsiz koparamazsın.”
Birden sıkıntıdan ne vakit tünel bitecek diye başımı çıkarıp
ileriye baktım. Gördüm ki, tünel kapısı yerine çok delikler
görünüyor. O uzun şimendiferden o deliklere adamlar
atılıyorlar. Bana mukabil bir delik gördüm. İki tarafında
iki mezar taşı dikilmiş. Merak ile dikkat ettim. O mezar
taşında büyük harflerle “SAİD” ismi yazılmış gördüm. Teessüf
ve hayretimden “Eyvah!” dedim. Birden o han kapısında bana
nasihat eden zâtın sesini işittim. Dedi:
- “Aklın başına geldi mi?”
Dedim:
- “Evet geldi fakat kuvvet kalmadı, çare yok.”
Dedi:
- “Tevbe et, tevekkül et.”
Dedim:
- “Ettim!”
Ayıldım... Eski Said
kaybolmuş. Yeni Said olarak kendimi gördüm.
İşte o vâkıâ-i hayâliyyeyi,
-Allah hayr etsin- bir-iki kısmını ben tâbir edeceğim, sâir
cihetleri sen kendin tâbir et.
O yolculuk ise; âlem-i
ervahtan, rahm-ı maderden, gençlikten, ihtiyarlıktan,
kabirden, berzahtan, haşirden, köprüden geçen ebed-ül âbâd
tarafına bir yolculuktur. O altmış altın ise, altmış sene
ömürdür ki; bu vâkıâyı gördüğüm vakit kendimi kırkbeş
yaşında tahmin ediyordum. Senedim yok, fakat bâki kalan
onbeşinden yarısını âhirete sarfetmek için Kur'ân-ı Hakîm'in
hâlis bir tilmizi beni irşad etti. O han ise, benim için
İstanbul imiş. O şimendifer ise, zamandır. Herbir yıl bir
vagondur. O tünel ise, hayat-ı dünyeviyyedir. O dikenli
çiçekler ve meyveler ise, lezaiz-i nâmeşruadır ve lehviyat-ı
muharremedir ki; mülâkat esnasında tasavvur-u zevaldeki
elem, kalbi kanatıyor. Müfarakatında parçalıyor. Cezayı dahi
çektiriyor. Şimendifer hademesi demişti: “Beş kuruş ver,
onlardan istediğin kadar vereceğim.” Onun tâbiri şudur ki:
İnsanın helâl sa'yiyle meşrû dairede gördüğü zevkler,
lezzetler, keyfine kâfidir. Harama girmeye ihtiyâc bırakmaz.
Sâir kısımları sen tâbir edebilirsin...
DÖRDÜNCÜ NÜKTE:
İnsan şu kâinat içinde pek nazik ve nazenin bir çocuğa
benzer. Za'fında büyük bir kuvvet ve aczinde büyük bir
kudret vardır. Çünki o za'fın kuvvetiyle ve aczin
kudretiyledir ki, şu mevcûdât ona musahhar olmuş. Eğer insân
za'fını anlayıp, kâlen, hâlen, tavren dua etse ve aczini
bilip istimdad eylese; o teshirin şükrünü edâ ile beraber
matlubuna öyle muvaffak olur ve maksadları ona öyle musahhar
olur ki, iktidar-ı zâtîsiyle onun öşr-i mi'şârına muvaffak
olamaz. Yalnız bâzı vakit lisan-ı hal duasıyla hasıl olan
bir matlûbunu yanlış olarak kendi iktidarına hamleder.
Meselâ: Tavuğun yavrusunun za'fındaki kuvvet, tavuğu arslana
saldırtır. Yeni dünyaya gelen arslanın yavrusu, o canavar ve
aç arslanı kendine musahhar edip onu aç bırakıp kendi tok
oluyor. İşte cây-i dikkat, zaaftaki bir kuvvet ve şâyân-ı
temaşa bir cilve-i rahmet...
Nasılki nazdar bir çocuk
ağlâmasıyla, ya istemesiyle, ya hazîn haliyle matlûblarına
öyle muvaffak olur ve öyle kavîler ona musahhar olurlar ki;
o matlublardan binden birisine bin defa kuvvetçiğiyle
yetişemez.
Demek za'f ve acz, onun
hakkında şefkat ve himayeti tahrik ettikleri için küçücük
parmağıyla kahramanları kendine musahhar eder. Şimdi böyle
bir çocuk, o şefkati inkâr etmek ve o himayeti ittiham etmek
sûretiyle ahmakane bir gurur ile “Ben kuvvetimle bunları
teshir ediyorum” dese, elbette bir tokat yiyecektir. İşte
insân dahi Hâlıkının rahmetini inkâr ve hikmetini ittiham
edecek bir tarzda küfran-ı ni’met sûretinde Kârun gibi:
اِنَّمَا اُوتِيتُهُ عَلَى عِلْمٍ
yâni: “Ben kendi ilmimle, kendi iktidarımla kazandım” dese,
elbette sille-i azaba kendini müstehak eder. Demek şu meşhud
saltanat-ı insânîyyet ve terakkiyat-ı beşeriyye ve kemâlât-ı
medeniyyet; celb ile değil, galebe ile değil, cidal ile
değil, belki ona onun za'fı için teshir edilmiş, onun aczi
için ona muâvenet edilmiş, onun fakrı için ona ihsan
edilmiş, onun cehli için ona ilham edilmiş, onun ihtiyâcı
için ona ikram edilmiş. Ve o saltanatın sebebi, kuvvet ve
iktidar-ı ilmî değil, belki şefkat ve re'fet-i Rabbaniyye ve
rahmet ve hikmet-i İlâhiyyedir ki; eşyayı ona teshir
etmiştir. Evet, bir gözsüz akrep ve ayaksız bir yılan gibi
haşerâta mağlûb olan insâna, bir küçük kurttan ipeği
giydiren ve zehirli bir böcekten balı yediren; onun iktidarı
değil, belki onun za'fının semeresi olan teshir-i Rabbanî ve
ikram-ı Rahmânîdir.
Ey insân! Mâdem hakikat
böyledir; gururu ve enaniyyeti bırak. Ulûhiyyetin dergâhında
acz ve za'fını, istimdad lisanıyla; fakr ve hâcâtını,
tazarru' ve dua lisanıyla ilân et ve abd olduğunu göster. Ve
حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ de, yüksel.
Hem deme ki: “Ben hiçim; ne
ehemmiyetim var ki, bu kâinat bir Hakîm-i Mutlak tarafından
kasdî olarak bana teshir edilsin, benden bir şükr-ü küllî
istenilsin?”
Çünki sen çendan, nefsin ve
sûretin itibariyle hiç hükmündesin. Fakat vazife ve mertebe
noktasında, sen şu haşmetli kâinatın dikkatli bir seyircisi,
şu hikmetli mevcûdâtın belâgatlı bir lisan-ı nâtıkı ve şu
kitab-ı âlemin anlayışlı bir mütalâacısı ve şu tesbih eden
mahlûkatın hayretli bir nâzırı ve şu ibâdet eden masnuatın
hürmetli bir ustabaşısı hükmündesin.
Evet ey insân! Sen, nebatî
cismâniyyetin cihetiyle ve hayvanî nefsin itibariyle; sagîr
bir cüz, hakir bir cüz'î, fakîr bir mahlûk, zaîf bir
hayvansın ki; bütün dehşetli mevcûdât-ı seyyalenin dalgaları
içinde çalkanıp gidiyorsun. Fakat muhabbet-i İlâhiyyenin
ziyâsını tazammun eden îmânın nuruyla münevver olan
İslâmiyetin terbiyesiyle tekemmül edip; insânîyyet
cihetinde, abdiyyetin içinde bir sultansın ve cüz'iyyetin
içinde bir küllîsin, küçüklüğün içinde bir âlemsin ve
hakaretin içinde öyle makamın büyük ve daire-i nezaretin
geniş bir nâzırsın ki, diyebilirsin: “Benim Rabb-ı Rahîm'im
dünyayı bana bir hâne yaptı. Ay ve güneşi, o hâneme bir
lâmba; ve baharı, bir deste gül; ve yazı, bir sofra-i nîmet;
ve hayvanı, bana hizmetkâr yaptı. Ve nebatâtı, o hânemin
zînetli levâzımâtı yapmıştır.”
Netice-i kelâm: Sen
eğer nefis ve şeytanı dinlersen, esfel-i sâfilîne düşersin.
Eğer Hak ve Kur'an'ı dinlersen, a'lâ-yı illiyyîne çıkar,
kâinatın bir güzel takvimi olursun.
BEŞİNCİ NÜKTE:
İnsân, şu dünyaya bir memur ve misafir olarak
gönderilmiş, çok ehemmiyetli istidad ona verilmiş. Ve o
istidadata göre ehemmiyetli vazifeler tevdi edilmiş. Ve
insânı, o gayeye ve o vazifelere çalıştırmak için, şiddetli
teşvikler ve dehşetli tehdidler edilmiş. Başka yerde izah
ettiğimiz vazife-i insânîyyetin ve ubudiyyetin esasâtını
şurada icmâl edeceğiz. Tâ ki, “Ahsen-i takvim” sırrı
anlaşılsın.
İşte insân, şu kâinata
geldikten sonra “iki cihet” ile ubûdiyeti var: Bir ciheti;
gaibane bir sûrette bir ubûdiyeti, bir tefekkürü var.
Diğeri; hâzırâne, muhatâba sûretinde bir ubûdiyyeti, bir
münacatı vardır.
Birinci vecih
şudur ki: Kâinatta görünen saltanat-ı rubûbiyyeti,
itaatkârane tasdik edip kemâlâtına ve mehâsinine
hayretkârane nezaretidir.
Sonra, Esmâ-i Kudsiyye-i
İlâhiyyenin nukuşlarından ibaret olan bedi' san'atları,
birbirinin nazar-ı ibretlerine gösterip dellâllık ve
ilâncılıktır.Sonra, herbiri birer gizli hazine-i mânevîyye
hükmünde olan Esmâ-i Rabbâniyyenin cevherlerini idrâk
terazisiyle tartmak, kalbin kıymet-şinaslığı ile
takdirkârane kıymet vermektir.
Sonra kalem-i kudretin
mektâbatı hükmünde olan mevcûdât sahifelerini, arz ve semâ
yapraklarını mütalâa edip hayretkârane tefekkürdür.
Sonra, şu mevcûdâttaki
zînetleri ve lâtif san'atları istihsankârâne temaşa etmekle
onların Fâtır-ı Zülcemâl'inin mârifetine muhabbet etmek ve
onların Sâni'-i Zülkemâl'inin huzuruna çıkmağa ve iltifatına
mazhar olmaya bir iştiyaktır.
İkinci Vecih,
huzur ve hitab makamıdır ki; eserden müessire geçer,
görür ki: Bir Sâni'-i Zülcelâl, kendi san'atının mu'cizeleri
ile kendini tanıttırmak ve bildirmek ister. O da îman ile
mârifet ile mukabele eder.
Sonra görür ki: Bir Rabb-ı
Rahîm, rahmetinin güzel meyveleriyle kendini sevdirmek
ister. O da Ona hasr-ı muhabbetle, tahsis-i taabbüdle
kendini ona sevdirir.
Sonra görüyor ki: Bir
Mün'im-i Kerîm, maddî ve mânevî ni’metlerin lezizleriyle onu
perverde ediyor. O da ona mukabil; fiiliyle, hâliyle,
kâliyle, hattâ elinden gelse bütün hasseleri ile, cihâzâtı
ile şükür ve hamd ü senâ eder.
Sonra görüyor ki: Bir
Celil-i Cemil, şu mevcûdâtın âyinelerinde kibriyâ ve
kemâlini ve celâl ve cemâlini izhar edip nazar-ı dikkati
celbediyor. O da ona mukabil: “Allahu Ekber, Sübhanallâh”
deyip, mahviyet içinde hayret ve muhabbet ile secde eder.
Sonra görüyor ki: Bir
Ganiyy-i Mutlak, bir sehavet-i mutlak içinde nihayetsiz
servetini, hazinelerini gösteriyor. O da ona mukabil, tazim
ve sena içinde kemâl-i iftikar ile sual eder ve ister.
Sonra görüyor ki: O Fâtır-ı
Zülcelâl, yeryüzünü bir sergi hükmünde yapmış. Bütün antika
san'atlarını orada teşhir ediyor. O da ona mukabil:
“Mâşâallah” diyerek takdir ile, “Bârekâllah” diyerek tahsin
ile, “Sübhânallah” diyerek hayret ile, “Allahü Ekber”
diyerek istihsan ile mukabele eder.
Sonra görüyor ki: Bir
Vâhid-i Ehad, şu kâinat sarayında taklid edilmez
sikkeleriyle, O’na mahsus hâtemleriyle, O’na münhasır
turralarıyla, O’na has fermanlarıyla bütün mevcûdâta damga-i
vahdet koyuyor ve tevhidin âyâtını nakşediyor. Ve âfâk-ı
âlemin aktarında Vahdâniyyetin bayrağını dikiyor ve
Rubûbiyyetini ilân ediyor. O da ona mukabil; tasdik ile,
îmân ile, tevhid ile, iz'an ile, şehadet ile, ubûdiyet ile
mukabele eder.
İşte bu çeşit ibâdat ve
tefekküratla hakikî insân olur, ahsen-i takvimde olduğunu
gösterir. İmanın yümnüyle emanete lâyık, emin bir halife-i
arz olur.
Ey ahsen-i takvimde
yaratılan ve sû'-i ihtiyarıyla esfel-i sâfilîn tarafına
giden insân-ı gâfil! Beni dinle. Ben de senin gibi gençlik
sarhoşluğuyla gaflet içinde dünyayı hoş ve güzel gördüğüm
halde, gençlik sarhoşluğundan ihtiyarlık sabahında ayıldığım
dakikada, o güzel zannettiğim âhirete müteveccih olmayan
dünyanın yüzünü nasıl çirkin gördüğümü ve âhirete bakan
hakikî yüzü ne kadar güzel olduğunu, Onyedinci Söz'ün İkinci
Makamının 227-228 'inci sahifelerinde yazılan iki levha-i
hakikate bak, sen de gör:
Birinci
Levha: Ehl-i dalâlet gibi, fakat sarhoş olmadan gaflet
perdesiyle eskiden gördüğüm ehl-i gaflet dünyasının
hakikatını tasvir eder.
İkinci Levha:
Ehl-i hidâyet ve huzûrun hakikat-ı dünyalarına işaret
eder. Eskiden ne tarzda yazılmış, o tarzda bıraktım. Şiire
benzer, fakat şiir değillerdir.
سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَآ اِلاَّ مَا
عَلَّمْتَنَآ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
رَبِّ اشْرَحْ لِى صَدْرِى وَيَسِّرْ لِى اَمْرِى وَاحْلُلْ
عُقْدَةً مِنْ لِسَانِى يَفْقَهُوا قَوْلِى
اَللَّهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلَى الذَّاتِ
الْمُحَمَّدِيَّةِ اللَّطِيفَةِ اْلاَحَادِيَّةِ شَمْسِ
سَمَآءِ اْلاَسْرَارِ وَ مَظْهَرِ اْلاَنْوَارِ وَ مَرْكَزِ
مَدَارِ الْجَلاَلِ وَ قُطْبِ فَلَكِ الْجَمَالِ اَللَّهُمَّ
بِسِرِّهِ لَدَيْكَ وَ بِسَيْرِهِ اِلَيْكَ اَمِينْ خَوْفِى وَ
اَقِلْ عُثْرَتِى وَ اَذْهِبْ حُزْنِى وَ حِرْصِى وَ كُنْ لِى
وَ خُذْنِى اِلَيْكَ مِنِّى وَ ارْزُقْنِى الْفَنَآءَ عَنِّى
وَ لاَ تَجْعَلْنِى مَفْتُونًا بِنَفْسِى مَحْجُوبًا بِحِسِّى
وَاكْشِفْلِى عَنْ كُلِّ سِرٍّ مَكْتُومٍ يَا حَىُّ يَا
قَيُّومُ يَا حَىُّ يَا قَيُّومُ يَا حَىُّ يَا قَيُّومُ. وَ
ارْحَمْنِى وَارْحَمْ رُفَقَآ ئِ وَ ارْحَمْ اَهْلِ
اْلاِيمَانِ وَ الْقُرْاَنِ اَمِينَ يَا اَرْحَمَ
الرَّاحِمِينَ وَ يَا اَكْرَمَ اْلاَكْرَمِينَ
وَ آخِرُ دَعْوَيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ
الْعَالَمِينَ
* * *