[İki makamdır]
Birinci Makam
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
وَيَضْرِبُ اللَّهُ اْلاَمْثَالَ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ
يَتَذَكَّرُونَ وَ تِلْكَ اْلاَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ
لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ
Bir zaman iki adam, bir
havuzda yıkandılar. Fevkalâde bir tesir altında
kendilerinden geçtiler. Gözlerini açtıkları vakit gördüler
ki: Acib bir âleme götürülmüşler. Öyle bir âlem ki, kemâl-i
intizâmından bir memleket hükmünde, belki bir şehir
hükmünde, belki bir saray hükmündedir. Kemâl-i
hayretlerinden etraflarına baktılar. Gördüler ki: Bir
cihette bakılsa azîm bir âlem görünüyor. Bir cihette
bakılsa, muntâzam bir memleket... Bir cihette bakılsa,
mükemmel bir şehir... Diğer bir cihette bakılsa, gayet
muhteşem bir âlemi içine almış bir saraydır. Şu acaib âlemde
gezerek seyran ettiler. Gördüler ki: Bir kısım mahlûklar
var; bir tarz ile konuşuyorlar. Fakat bunlar onların
dillerini bilmiyorlar. Yalnız işaretlerinden anlaşılıyor ki,
mühim işler görüyorlar ve ehemmiyetli vazifeler yapıyorlar.
O iki adamdan birisi,
arkadaşına dedi ki: “Şu acib âlemin elbette bir müdebbiri ve
şu muntâzam memleketin bir mâliki, şu mükemmel şehrin bir
sahibi, şu Mûsanna sarayın bir ustası vardır. Biz
çalışmalıyız, onu tanımalıyız. Çünki anlaşılıyor ki, bizi
buraya getiren odur. Onu tanımazsak, kim bize meded verecek.
Dillerini bilmediğimiz ve onlar bizi dinlemedikleri şu âciz
mahlûklardan ne bekleyebiliriz! Hem koca bir âlemi bir
memleket sûretinde, bir şehir tarzında, bir saray şeklinde
yapan ve baştan başa hârika şeylerle dolduran ve
müzeyyenâtın envâ'ıyla tezyin eden ve ibretnümâ
mu'cizâtlarla donatan bir zât, elbette bizden ve buraya
gelenlerden bir istediği vardır. Onu tanımalıyız. Hem, ne
istediğini bilmekliğimiz lâzımdır.” Öteki adam dedi:
“İnanmam, böyle bahsettiğin gibi bir zât bulunsun ve bütün
bu âlemi tek başıyla idare etsin.” Arkadaşı cevaben dedi ki:
“Bunu tanımazsak, lâkayd kalsak, menfaati hiç yok; zararı
olsa pek azîmdir.
Eğer tanımasına çalışsak,
meşakkati pek hafiftir, menfaati olursa pek azîmdir. Onun
için ona karşı lâkayd kalmak, hiç kâr-ı akıl değildir.” O
serseri adam dedi: “Ben bütün rahatımı, keyfimi; onu
düşünmemekte görüyorum. Hem böyle aklıma sığışmayan şeylerle
uğraşmayacağım. Bütün bu işler, tesadüfî ve karmakarışık
işlerdir, kendi kendine dönüyor; benim neme lâzım.” Akıllı
arkadaşı ona dedi: “Senin bu temerrüdün beni de, belki
çokları da belaya atacaktır. Bir edebsizin yüzünden, bâzan
olur ki, bir memleket harab olur.” Yine o serseri dönüp dedi
ki: “Ya kat'iyyen bana isbat et ki: Bu koca memleketin tek
bir mâliki, tek bir sâni'i vardır. Yahut bana ilişme.”
Cevaben arkadaşı dedi: “Mâdem inadın divanelik derecesine
çıkmış; o inadınla bizi ve belki memleketi bir kahre
giriftar edeceksin. Ben de sana oniki bürhân ile
göstereceğim ki: Bir saray gibi şu âlemin, bir şehir gibi şu
memleketin, tek bir ustası vardır ve o usta, herşeyi idare
eden yalnız odur. Hiçbir cihette noksaniyeti yoktur. Bize
görünmeyen o usta, bizi ve herşeyi görür ve sözlerini
işitir. Bütün işleri mu'cize ve hârikadır. Bütün bu
gördüğümüz ve dillerini bilmediğimiz şu mahlûklar onun
memurlarıdır.”
BİRİNCİ BÜRHAN
Gel her tarafa bak, herşeye
dikkat et! Bütün bu işler içinde gizli bir el işliyor.
Çünki:
Bak, bir dirhem (Haşiye)
kadar kuvveti olmayan bir çekirdek küçüklüğünde bir şey,
binler batman yükü kaldırıyor.
Zerre kadar şuuru olmayan (Haşiye)
, gayet hakîmane işler görüyor. Demek bunlar kendi
kendilerine işlemiyorlar. Onları işlettiren gizli bir kudret
sahibi vardır. Eğer kendi başına olsa, bütün baştan başa bu
gördüğümüz memlekette her iş mu'cize, herşey mu'cizekâr bir
hârika olmak lâzımgelir. Bu ise, bir safsatadır.
İKİNCİ BÜRHAN
Gel bütün bu ovaları, bu
meydanları, bu menzilleri süslendiren şeyler üstünde dikkat
et. Herbirisinde o gizli Zât’tan haber veren işler var.
Âdeta herbiri birer turra, birer sikke gibi, o gaybî zâttan
haber veriyorlar. İşte gözünün önünde, bak;
bir dirhem pamuktan (Haşiye)
ne yapıyor. Bak, kaç top çuha ve patiska ve çiçekli kumaş
çıktı. Bak, ondan ne kadar şekerlemeler, yuvarlak tatlı
köfteler yapılıyor ki, bizim gibi binler adam giyse ve yese,
kâfi gelir. Hem de bak, bu demiri, toprağı, suyu, kömürü,
bakırı, gümüşü, altını; gaybî avucuna aldı,
bir et parçası (Haşiye)
yaptı; bak gör... İşte ey akılsız adam! Bu işler öyle bir
zâta mahsustur ki; bütün bu memleket, bütün eczasıyla onun
mu'cize-i kuvveti altında duruyor, her arzusuna râm oluyor.
ÜÇÜNCÜ BÜRHAN
Gel,
bu müteharrik antika (Haşiye)
san'atlarına bak! Herbirisi öyle bir tarzda yapılmış; âdeta
bu koca sarayın bir küçük nüshasıdır. Bütün bu sarayda ne
varsa, o küçücük müteharrik makinelerde bulunuyor. Hiç
mümkün müdür ki, bu sarayın ustasından başka birisi gelip,
bu acib sarayı küçük bir makinede dercetsin! Hem hiç mümkün
müdür ki, bir kutu kadar bir makine bütün bir âlemi içine
aldığı halde, tesadüfî veyahut abes bir iş içinde bulunsun!
Demek bütün gözün gördüğü ne kadar antika makineler var, o
gizli zâtın birer sikkesi hükmündedirler. Belki birer
dellâl, birer ilânname hükmündedirler. Lisan-ı halleriyle
derler ki: “Biz öyle bir zâtın san'atıyız ki: Bütün bu
âlemimizi, bizi yaptığı ve sühuletle icad ettiği gibi
kolaylıkla yapabilir bir zâttır.”
DÖRDÜNCÜ BÜRHAN
Ey muannid arkadaş! Gel,
sana daha acibini göstereceğim. Bak, bu memlekette bütün bu
işler, bu şeyler değişti, değişiyor, bir hâlette durmuyor.
Dikkat et ki, bu gördüğümüz câmid cisimler, hissiz kutular;
birer hâkim-i mutlak sûretini aldılar; âdeta herbir şey,
bütün eşyaya hükmediyor. İşte bu yanımızdaki
bu makineye bak; (Haşiye)
güya emrediyor. İşte onun tezyinatına ve işlemesine lâzım
levazımat ve maddeler, uzak yerlerden koşup geliyorlar. İşte
oraya bak:
O şuursuz cisim (Haşiye)
güya bir işaret ediyor, en büyük bir cismi, kendine
hizmetkâr ediyor, kendi işlerinde çalıştırıyor. Daha başka
şeyleri bunlara kıyas et. Âdeta herbir şey, bütün bu
âlemdeki hilkatleri musahhar ediyor. Eğer, o gizli zâtı
kabûl etmezsen, bütün bu memleketteki taşında, toprağında,
hayvanında, insâna benzer mahlûklarda; o zâtın bütün
hünerlerini, san'atlarını, kemâlâtlarını, birer birer (o
şeylere) vereceksin. İşte, aklın uzak gördüğü birtek
mu'ciz-nümâ zâtın bedeline, milyarlar onun gibi mu'ciz-nümâ,
hem birbirine zıd, hem birbirine misil, hem birbiri içinde
bulunsun; bu intizâm bozulmasın, ortalığı karıştırmasınlar.
Halbuki bu koca memlekette iki parmak karışsa, karıştırır.
Çünki: bir köyde iki müdür, bir şehirde iki vali, bir
memlekette iki pâdişah bulunsa, karıştırır. Nerede kaldı,
hadsiz hâkim-i mutlak beraber bulunsun!
BEŞİNCİ BÜRHAN
Ey vesveseli arkadaş! Gel,
bu azîm sarayın nakışlarına dikkat et ve bütün bu şehrin
zînetlerine bak ve bütün bu memleketin tanzimatını gör ve
bütün bu âlemin san'atlarını tefekkür et! İşte bak: Eğer
nihayetsiz mu'cizeleri ve hünerleri olan gizli bir zâtın
kalemi işlemezse, bu nakışları sâir şuursuz sebeblere, kör
tesadüfe, sağır tabiata verilse, o vakit ya bu memleketin
herbir taşı, herbir otu, öyle mu'ciz-nümâ nakkaş, öyle bir
hârikulâde kâtib olması lâzımgelir ki, bir harfte bin kitabı
yazabilsin, bir nakışta milyonlar san'atı dercedebilsin.
Çünki,
bak bu taşlardaki nakşa, (Haşiye)
herbirisinde bütün sarayın nakışları var, bütün şehrin
tanzimat kanunları var, bütün memleketin teşkilât
programları var. Demek bu nakışları yapmak, bütün memleketi
yapmak kadar hârikadır. Öyle ise; herbir nakış, herbir
san'at, o gizli zâtın bir ilânnamesidir, bir hâtemidir.
Mâdem bir harf, kâtibini
göstermeksizin olmaz. San'atlı bir nakış, nakkaşını
bildirmemek olmaz… Nasıl olur ki: Bir harfte koca bir kitabı
yazan, bir nakışta bin nakşı nakşeden nakkaş, kendi
kitabıyla ve nakşıyla bilinmesin...
ALTINCI BÜRHAN
Gel,
bu geniş ovaya çıkacağız.(Haşiye)
. İşte o ova içinde yüksek bir dağ var. Üstüne çıkacağız, tâ
bütün etrafı görülsün. Hem herşeyi yakınlaştıracak güzel
dûrbînleri de beraber alacağız. Çünki: bu acib memlekette,
acib işler oluyor. Her saatte hiç aklımıza gelmeyen işler
oluyor. İşte bak! Bu dağlar ve ovalar ve şehirler, birden
değişiyor. Hem nasıl değişiyor.. öyle bir tarzda ki:
Milyonlarla birbiri içinde işler gayet muntâzam sûrette
değişiyor. Âdeta milyonlar mütenevvî kumaşlar birbiri içinde
beraber dokunuyor gibi, pek acib tahavvülât oluyor. Bak, o
kadar ünsiyyet ettiğimiz ve tanıdığımız çiçekli-miçekli
şeyler kayboldular. Muntâzaman yerlerine ve mâhiyetçe onlara
benzer, fakat sûretçe ayrı, başkaları geldiler. Âdeta şu
ova, dağlar birer sahife; yüzbinlerle ayrı ayrı kitablar
içinde yazılıyor. Hem hatâsız, noksansız olarak yazılıyor.
İşte, bu işler yüz derece muhaldir ki; kendi kendine olsun.
Evet nihayet derecede san'atlı, dikkatli şu işler, kendi
kendine olmak bin derece muhaldir ki: Kendilerinden ziyâde,
san'atkârlarını gösteriyorlar. Hem bunları işleyici öyle
mu'ciz-nümâ bir zâttır ki, hiçbir iş, ona ağır gelmez. Bin
kitab yazmak, bir harf kadar ona kolay gelir. Bununla
beraber her tarafa bak ki, hem öyle bir hikmetle herşeyi
yerli yerine koyuyor ve öyle mükrimâne herkese lâyık
oldukları lütûfları yapıyor; hem öyle ihsan-perverane umumî
perdeler ve kapılar açıyor ki, herkesin arzularını tatmin
ediyor. Hem öyle sehavet-perverane sofralar kuruyor ki,
bütün bu memleketin halklarına, hayvanlarına, herbir
tâifesine has ve lâyık, belki herbir ferdine mahsus ismiyle
ve resmiyle bir tabla-yı nîmet veriliyor. İşte dünyada
bundan muhal bir şey var mı ki, bu gördüğümüz işler içinde
tesadüfî işler bulunsun veya abes ve faidesiz olsun veya
müteaddid eller karışsın veya ustası herşeye muktedir
olmasın veya herşey ona musahhar olmasın! İşte ey arkadaş!
Haddin varsa buna karşı bir bahane bul!
YEDİNCİ BÜRHAN
Ey arkadaş gel! Şimdi bu
cüz'iyyatı bırakıp, saray şeklindeki bu acib âlemin
eczalarının birbirine karşı olan vaziyetlerine dikkat
edeceğiz. İşte bak: Bu âlemde o derece intizâm ile küllî
işler yapılıyor ve umumî inkılâblar oluyor ki, âdeta bütün
bu saraydaki mevcûd taşlar, topraklar, ağaçlar, herbir şey,
birer fâil-i muhtar gibi bütün bu âlemin nizâmât-ı
külliyyesini gözetip, ona göre tevfik-ı hareket ediyor.
Birbirinden en uzak şeyler, birbirinin imdadına koşuyor.
İşte bak:
Gaibden acib bir kafile (Haşiye)
çıkıp geliyor. Merkepleri ağaçlara, nebatlara, dağlara
benzerler. Başlarında birer tabla-yı erzak taşıyorlar. İşte
bak: Bu tarafta bekleyen muhtelif hayvanatın erzaklarını
getiriyorlar. Hem de bak: Bu kubbede o azîm
elektrik lâmbası (Haşiye)
onlara ışık verdiği gibi, bütün taamlarını öyle güzel
pişiriyor; yalnız, pişirilecek taamlar bir dest-i gaybî
tarafından
birer ipe takılıp (Haşiye)
ona karşı tutuluyor. Bu tarafa da bak: Bu bîçâre zaîf,
nahif, kuvvetsiz hayvancıklar... Nasıl onların başı önünde,
lâtif gıda ile
dolu iki tulumbacık (Haşiye)
takılmış, iki çeşme gibi; yalnız o kuvvetsiz mahlûk, onu
ağzına yapıştırması kâfidir.
Elhasıl: Bütün bu
âlemin bütün eşyası, birbirine bakar gibi, birbirine yardım
eder. Birbirini görür gibi, birbirine elele verir.
Birbirinin işini tekmil için, birbirine omuz-omuza veriyor.
Bel-bele verip beraber çalışıyorlar. Her şeyi buna kıyas et;
tâ'dad ile bitmez... İşte bütün bu haller, iki kere iki dört
eder derecesinde kat'î gösterir ki, şu saray-ı acîbin
ustasına; yâni, şu garib âlemin sahibine herşey musahhardır.
Herşey onun hesabına çalışır. Herşey ona bir emirber nefer
hükmündedir. Herşey onun kuvvetiyle döner. Herşey onun
emriyle hareket eder. Herşey onun hikmetiyle tanzim olur.
Herşey onun keremiyle muâvenet eder. Herşey onun
merhametiyle başkasının imdadına koşar, yâni koşturulur. Ey
arkadaş! Haddin varsa buna karşı bir söz söyle!
SEKİZİNCİ BÜRHAN
Gel, ey nefsim gibi kendini
âkıl zanneden akılsız arkadaş! Şu saray-ı muhteşemin
sahibini tanımak istemiyorsun! Halbuki herşey onu
gösteriyor, ona işaret ediyor, ona şehadet ediyor. Bütün bu
şeylerin şehadetini nasıl tekzib ediyorsun! Öyle ise, bu
sarayı da inkâr et ve “Âlem yok, memleket yok” de ve kendini
de inkâr et, ortadan çık. Yahut aklını başına al, beni
dinle! İşte bak: Şu saray içinde bulunan ve memleketi ihâta
eden yeknesak unsurlar,
mâdenler var.(Haşiye)
. Âdeta memleketten çıkan herşey, o maddelerden yapılıyor.
Demek o maddeler kimin mülkü ise, bütün ondan yapılan şeyler
de onundur. Tarla kimin ise, mahsulat da onundur. Deniz
kimin ise, içindekiler de onundur. Hem bak, bu dokunan
şeyler, bu nescolunan münakkaş kumaşlar, birtek maddeden
yapılıyor. O maddeyi getiren, ihzâr eden ve ip haline
getiren, elbette bilbedâhe birdir. Çünki: o iş, iştirâk
kabûl etmez. Öyle ise bütün nescolunan san'atlı şeyler, ona
mahsustur. Hem de bak, bu dokunan, yapılan şeylerin herbir
cinsi, bütün memleketin her tarafında bulunuyor; bütün
ebnâ-yı cinsleriyle öyle intişar etmiş; beraber olarak
birbiri içinde, bir tarzda, bir anda yapılıyor,
nescediliyor. Demek birtek zâtın işidir, birtek emirle
hareket ediyor. Yoksa, böyle bir anda, bir tarzda, bir
keyfiyyette, bir heyette ittifak ve muvafakat, muhaldir.
Öyle ise, bu san'atlı şeylerin herbirisi, o gizli zâtın bir
ilânnâmesi hükmünde, onu gösteriyor. Güya herbir çiçekli
kumaş, herbir san'atlı makine, herbir tatlı lokma, o
mu'ciz-nümâ zâtın birer sikkesi, birer hâtemi, birer nişanı,
birer turrası hükmünde; lisan-ı hal ile herbirisi der: “Ben
kimin san'atıyım, bulunduğum sandıklar ve dükkânlar da onun
mülküdür.” Ve herbir nakış der: “Beni kim dokudu ise,
bulunduğum top da onun dokumasıdır.” Herbir tatlı lokma der:
“Beni kim yapıyor, pişiriyorsa bulunduğum kazan dahi
onundur.” Herbir makine der: “Beni kim yapmış ise,
memlekette intişar eden bütün emsalimi de o yapıyor ve bütün
memleketin her tarafında bizi yetiştiren, odur. Demek
memleketin mâliki de odur. Öyle ise, bütün bu memlekete, bu
saraya mâlik kimse, o bize mâlik olabilir.” Meselâ, nasıl
mîrîye mahsus tek bir palaska veyahut birtek düğmeye mâlik
olmak için, onları yapan bütün fabrikalara mâlik olmak
lâzımdır ki, onlara hakikî mâlik olsun. Yoksa o boşboğaz
başıbozuktan, “mîrî malıdır” diye elinden alınıp, tecziye
edilir.
Elhasıl: Nasıl bu
memleketin anâsırı, memlekete muhit birer maddedir. Onların
mâliki de, bütün memlekete mâlik birtek zât olabilir. Öyle
de, bütün memlekette intişar eden san'atlar, birbirine
benzediği ve birtek sikke izhar ettikleri için, bütün
memleket yüzünde intişar eden masnûlar, herbir şeye hükmeden
tek bir zâtın san'atları olduğunu gösteriyorlar.
İşte ey arkadaş! Mâdem şu
memlekette, yâni şu saray-ı muhteşemde bir birlik alâmeti
vardır; bir vahdet sikkesi var. Çünki bir kısım şeyler, bir
iken; ihâtası var. Bir kısım, müteaddid ise -fakat birbirine
benzediği ve her tarafta bulunduğu için- bir vahdet-i
nev'iyye gösteriyor. Vahdet ise, bir vâhidi gösterir. Demek
ustası da, mâliki de, sahibi de, sânii de bir olmak
lâzımgelir. Bununla beraber sen buna dikkat et ki, bir
perde-i gaybdan
kalınca bir ip çıkıyor. (Haşiye)
. Bak, sonra binler ipler, ondan uzanmış. Herbir ipin başına
bak: Birer elmas, birer nişan, birer ihsan, birer hediye
takılmış. Herkese göre birer hediye veriyor. Acaba bilir
misin ki, böyle garib bir gayb perdesinden, böyle acib
ihsanatı, hedâyâyı şu mahlûklara uzatan zâtı tanımamak, ona
teşekkür etmemek, ne kadar divanece bir harekettir. Çünki,
onu tanımazsan bilmecburiye diyeceksin ki: “Bu ipler;
uçlarındaki elmasları, sâir hediyeleri kendileri yapıyorlar,
veriyorlar.” O vakit her ipe, bir pâdişahlık mânâsını vermek
lâzımgelir. Halbuki gözümüzün önünde bir dest-i gaybî, o
ipleri dahi yapıp o hedâyâyı onlara takıyor. Demek, bütün bu
sarayda herşey, kendi nefsinden ziyâde, o mu'ciz-nümâ zâtı
gösteriyor. Onu tanımazsan; bütün bu şeyleri inkâr etmekle,
hayvandan yüz derece aşağı düşeceksin.
DOKUZUNCU BÜRHAN
Gel, ey muhakemesiz arkadaş!
Sen şu sarayın sahibini tanımıyorsun ve tanımak da
istemiyorsun. Çünki, istib'ad ediyorsun. Onun acib
san'atlarını ve hâlâtını, akla sığıştıramadığından inkâra
sapıyorsun. Halbuki asıl istib'ad, asıl müşkilât ve hakikî
suubetler ve dehşetli külfetler, onu tanımamaktadır. Çünki
onu tanısak, bütün bu saray, bu âlem birtek şey gibi kolay
gelir, rahat olur; bu ortadaki ucuzluk ve mebzuliyyete medâr
olur. Eğer tanımazsak ve o olmazsa, o vakit herbir şey,
bütün bu saray kadar müşkilâtlı olur. Çünki herşey, bu saray
kadar san'atlıdır. O vakit ne ucuzluk ve ne de mebzuliyyet
kalır. Belki bu gördüğümüz şeylerin birisi, değil elimize,
hiç kimsenin eline geçmezdi. Sen, yalnız şu ipe takılan
tatlı
konserve kutusuna bak. (Haşiye)
. Eğer, onun gizli matbaha-i mu'ciz-nümâsından çıkmasa idi,
şimdi kırk para ile aldığımız halde, yüz liraya alamazdık.
Evet bütün istib'âd,
müşkilât, suubet, helâket belki muhâliyet, onu
tanımamaktadır. Çünki nasıl bir ağaca; bir kökte, bir
kanunla, bir merkezde hayat veriliyor. Binler meyvelerin
teşekkülü, bir meyve gibi sühulet peyda eder. Eğer o ağacın
meyveleri, ayrı ayrı merkeze ve köke, ayrı ayrı kanunla
rabtedilse, herbir meyve; bütün ağaç kadar müşkilâtlı olur.
Hem nasıl bütün ordunun techizâtı bir merkezde, bir kanunda,
bir fabrikadan çıksa; kemiyetçe bir neferin techizâtı kadar
kolaylaşır. Eğer, herbir neferin ayrı ayrı yerlerde
techizâtı yapılsa, alınsa; herbir neferin techizâtı için,
bütün ordunun techizâtına lâzım fabrikalar bulunması
lâzımdır.
Aynen bu iki misâl gibi: Şu
muntâzam sarayda, şu mükemmel şehirde, şu müterakki
memlekette, şu muhteşem âlemde, bütün bu şeylerin icadı;
birtek zâta verildiği vakit o kadar kolay olur, o kadar
hiffet peyda eder ki, gördüğümüz nihayetsiz ucuzluğa ve
mebzuliyyete ve sehavete sebebiyet verir. Yoksa herşey o
kadar pahalı, o kadar müşkilâtlı olacak ki, dünya verilse
birisi elde edilemez...
ONUNCU BÜRHAN
Gel, ey bir parça insafa
gelmiş arkadaş!
Onbeş gündür (Haşiye)
biz buradayız. Eğer şu âlemin nizâmlarını bilmezsek,
pâdişahını tanımazsak; cezaya müstehak oluruz. Özrümüz
kalmadı. Zira onbeş gün (güya bize mühlet verilmiş gibi)
bize ilişmiyorlar. Elbette biz başıboş değiliz. Bu derece
nazik san'atlı, mizanlı, letafetli, ibretli masnular içinde
hayvan gibi gezip bozamayız, bize bozdurmazlar. Şu
memleketin haşmetli mâlikinin elbette cezası da dehşetlidir.
O zât ne kadar kudretli, haşmetli bir zât olduğunu şununla
anlayınız ki: Şu koca âlemi, bir saray gibi tanzim ediyor,
bir dolap gibi çeviriyor. Şu büyük memleketi; bir hâne gibi,
hiçbirşey noksan bırakmayarak idare ediyor. İşte bak,
vakit-bevakit bir kabı doldurup boşaltmak gibi şu sarayı, şu
memleketi, şu şehri kemâl-i intizâmla doldurup, kemâl-i
hikmetle boşalttırıyor. Bir sofrayı da kaldırıp indirmek
gibi, koca memleketi baştan başa,
çeşit çeşit sofralar, (Haşiye)
bir dest-i gaybî tarafından kaldırır, indirir tarzında
mütenevvi yemekleri sıra ile getirip yedirir. Onu kaldırıp
başkasını getirir, sen de görüyorsun ve aklın varsa anlarsın
ki, o dehşetli haşmet içinde hadsiz sehavetli bir kerem var.
Hem de bak ki, o gaybî zâtın saltanatına, birliğine bütün bu
şeyler şehadet ettiği gibi; öyle de, kafile kafile
arkasından gelip geçen, o hakikî perde perde arkasından
açılıp kapanan bu inkılablar, bu tahavvülâtlar; o zâtın
devamına, bekasına şehadet eder. Çünki, zeval bulan eşya ile
beraber esbabları dahi kayboluyor.
Halbuki onların arkasından,
onlara isnad ettiğimiz şeyler, tekrar oluyor. Demek o
eserler, onların değilmiş; belki zevalsiz birinin eserleri
imiş. Nasılki bir ırmağın kabarcıkları gidiyor, arkasından
gelen kabarcıklar, gidenler gibi parladığından anlaşılıyor
ki, onları parlattıran, daimî ve yüksek bir ışık sahibidir.
Öyle de: Bu işlerin sür'atle değişmesi, arkalarından
gelenlerin aynı renk alması gösteriyor ki; zevalsiz daimî
birtek zâtın cilveleridir, nakışlarıdır, âyineleridir,
san'atlarıdır…
ONBİRİNCİ BÜRHAN
Gel ey arkadaş! Şimdi sana
geçmiş olan on bürhân kuvvetinde kat'î bir bürhân daha
göstereceğim. Gel,
bir gemiye bineceğiz; (Haşiye)
şu uzakta bir cezire var, oraya gideceğiz. Çünki; bu
tılsımlı âlemin anahtarları orada olacak. Hem herkes o
cezireye bakıyor, oradan birşeyler bekliyor, oradan emir
alıyorlar. İşte bak gidiyoruz. Şimdi şu cezireye çıktık. Bak
pek büyük bir içtima var. Şu memleketin bütün büyükleri
buraya toplanmış gibi, mühim ihtifal görünüyor. İyi dikkat
et. Bu cem'iyyet-i azîmenin bir reisi var. Gel daha yakın
gideceğiz. O reisi tanımalıyız. İşte bak
ne kadar parlak ve binden (Haşiye)
ziyâde nişanları var. Ne kadar kuvvetli söylüyor. Ne kadar
tatlı bir sohbet ediyor. Şu onbeş gün zarfında, bunların
dediklerini ben bir parça öğrendim. Sen de benden öğren.
Bak, o zât, şu memleketin mu'ciz-nümâ sultanından
bahsediyor. O sultan-ı zîşan, beni sizlere gönderdi
söylüyor. Bak, öyle hârikalar gösteriyor; şüphe bırakmıyor
ki, bu zât o pâdişahın bir memur-u mahsusudur. Sen dikkat et
ki, bu zâtın söylediği sözü, değil yalnız şu ceziredeki
mahlûklar dinliyorlar, belki hârikulâde sûretinde bütün
memlekete işittiriyor. Çünki, uzaktan uzağa herkes buradaki
nutkunu işitmeye çalışıyor. Değil yalnız insânlar dinliyor,
belki hayvanlar da hattâ bak, dağlar da onun getirdiği
emirlerini dinliyorlar ki, yerlerinden kımıldanıyorlar. Şu
ağaçlar, işaret ettiği yere gidiyorlar. Nerede istese su
çıkarıyor. Hattâ parmağını da bir âb-ı kevser memesi gibi
yapar; ondan âb-ı hayat içiriyor. Bak, şu sarayın kubbe-i
âlîsinde
mühim lâmba, (Haşiye)
onun işaretiyle, bir iken ikileşiyor. Demek, bu memleket
bütün mevcûdâtıyla Onun memuriyetini tanıyor. Onu “gaybî bir
zât-ı mu'ciz-nümânın en has ve doğru bir tercümanıdır, bir
dellâl-ı saltanatı ve tılsımının keşşâfı ve evâmirinin
tebliğine emin bir elçisi” olduğunu biliyor gibi, Onu
dinleyip itaat ediyorlar. İşte bu Zâtın her söylediği sözü,
etrafındaki bütün aklı başında olanlar: “Evet, evet
doğrudur” derler, tasdik ederler. Belki şu memlekette
dağlar, ağaçlar, bütün memleketleri ışıklandıran
büyük nur lâmbası, (Haşiye)
O Zâtın işaret ve emirlerine baş eğmesiyle: “Evet, evet, her
dediğin doğrudur” derler.
İşte ey sersem arkadaş! Şu
pâdişahın hazine-i hassasına mahsus bin nişan taşıyan şu
nuranî ve muhteşem ve pek ciddî zâtın bütün kuvvetiyle,
bütün memleketin ileri gelenlerinin taht-ı tasdikinde
bahsettiği bir Zât-ı mu'ciz-nümâdan ve zikrettiği evsafından
ve tebliğ ettiği evâmirinde, hiçbir vecihle hilaf ve hile
bulunabilir mi! Bunda hilâf-ı hakikat kabilse; şu sarayı, şu
lâmbaları, şu Cemâati hem vücûdlarını, hem hakikatlarını
tekzib etmek lâzım gelir. Eğer haddin varsa buna karşı
îtiraz parmağını uzat gör, nasıl parmağın bürhân kuvvetiyle
kırılıp, senin gözüne sokulacak...
ONİKİNCİ BÜRHAN
Gel, ey bir parça aklı
başına gelen birader! Bütün onbir bürhân kuvvetinde bir
bürhân daha göstereceğim. İşte bak: Yukarıdan inen ve herkes
ona hayretinden veya hürmetinden kemâl-i dikkatle bakan,
şu nuranî fermânâ (Haşiye)
bak. O bin nişanlı Zât, onun yanına durmuş, o fermanın
mealini umuma beyân ediyor. İşte şu fermanın üslûbları öyle
bir tarzda parlıyor ki, herkesin nazar-ı istihsanını
celbediyor ve öyle ciddî, ehemmiyetli mes'eleleri zikrediyor
ki, herkes kulak vermeye mecbur oluyor. Çünki bütün bu
memleketi idare eden ve bu sarayı yapan ve bu acaibi izhar
eden Zâtın şuunatını, ef'alini, evâmirini, evsafını birer
birer beyân ediyor. O fermanın heyet-i umumiyyesinde bir
turra-i âzam olduğu gibi, bak herbir satırında, herbir
cümlesinde taklid edilmez bir turra olduğu misillü, ifade
ettiği mânâlar, hakikatlar, emirler, hikmetler üstünde dahi,
O zâta mahsus birer mânevî hâtem hükmünde ona has bir tarz
görünüyor.
Elhasıl: O Ferman-ı
âzam, güneş gibi O Zât-ı âzam'ı gösterir; kör olmayan görür…
İşte ey arkadaş! Aklın
başına gelmiş ise, bu kadar kâfi... Eğer bir sözün varsa,
şimdi söyle. O inadçı adam cevaben dedi ki: “Ben, senin bu
bürhânlarına karşı yalnız derim: “Elhamdülillâh inandım. Hem
güneş gibi parlak ve gündüz gibi aydın bir tarzda inandım
ki: Şu memleketin tek bir Mâlik-i Zülkemâli, şu âlemin tek
bir Sahib-i Zülcelâli, şu sarayın tek bir Sâni'-i Zülcemâli
bulunduğunu kabûl ettim. Allah senden razı olsun ki, beni
eski inadımdan ve divaneliğimden kurtardın. Getirdiğin
bürhânların herbirisi tek başıyla bu hakikati göstermeye
kâfi idi. Fakat, herbir bürhân geldikçe, daha revnakdar,
daha şirin, daha hoş, daha nuranî, daha güzel mârifet
tabakaları, tanımak perdeleri, muhabbet pencereleri açıldığı
için bekledim, dinledim.”
Tevhîdin hakikât-ı uzmâsına
ve “Amentü Billâh” îmanına işaret eden hikâye-i temsiliyye
tamam oldu. Fazl-ı Rahmân, feyz-i Kur'an, nûr-u îmân
sayesinde tevhîd-i hakikînin güneşinden, hikâye-i
temsiliyyedeki oniki bürhâna mukabil, oniki lem'a ile bir
mukaddemeyi göstereceğiz.
وَ مِنَ اللَّهِ التَّوْفِيقُ وَ
االْهِدَايَةُ
* * *
Yirmiikinci Sözün İkinci Makamı
Mukaddeme
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
اَللَّهُ خَالِقُ كُلِّ شَىْءٍ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَىْءٍ
وَكِيلٌ لَهُ مَقَالِيدُ السَّمَوَاتِ وَ اْلاَرْضِ
فَسُبْحَانَ الَّذِى بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ
وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ عِنْدَنَا
خَزَآئِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ اِلاَّ بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ مَا
مِنْ دَآبَّةٍ اِلاَّ هُوَ آخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا اِنَّ رَبِّى
عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ
Erkân-ı imâniyyenin kutb-u
âzamı olan îmân-ı billâha dair “Katre Risalesi”nde, şu
mevcûdâtın herbirisi, ellibeş lisanla Cenâb-ı Hakk'ın
vücûb-u vücûduna ve vahdâniyyetine delâlet ve şehadetlerini
icmâlen beyân etmişiz. Hem “Nokta” Risalesinde, Cenâb-ı
Hakk'ın delâil-i vücûb ve vahdâniyyetinden, herbirisi bin
bürhân kuvvetinde dört bürhân-ı küllî zikretmişiz. Hem oniki
kadar arabî risâlelerimde, Cenâb-ı Hakk'ın vücûb-u vücûdunu
ve vahdâniyyetini gösteren yüzler kat'î bürhânları
zikrettiğimizden, şimdi onlara iktifaen derin tedkikata
girişmeyeceğiz. Yalnız, şu “Yirmiikinci Söz”de Risâlet-ün
Nur'da icmâlen yazdığım “Oniki Lem'a”yı; îmân-ı billâh
güneşinden göstermeğe çalışacağız.
BİRİNCİ LEM'A:
Tevhid iki kısımdır. Meselâ: Nasılki bir çarşıya ve bir
şehre büyük bir zâtın mütenevvi malları gelse, iki çeşitle
onun malı olduğu bilinir. Biri; icmâlî, âmiyanedir ki: “Bu
kadar azîm mal, ondan başka kimsenin haddi değil ki sahib
olabilsin.” Fakat böyle âmi bir adamın nezaretinde çok
hırsızlık olabilir. Parçalarına çok adamlar sahib çıkabilir.
İkinci çeşit odur ki; her denk üzerinde yazıyı okur, her bir
top üstünde turrayı tanır, herbir ilân üstünde mührünü bilir
bir sûrette “Herşey o zâtındır” der. İşte şu halde herbir
şey o zâtı mânen gösterir.
Aynen öyle de: Tevhid dahi
iki çeşittir.
Biri:
Tevhid-i âmi ve zâhirîdir ki, “Cenâb-ı Hak birdir, şeriki
nazîri yoktur, bu kâinat O’nundur.”
İkincisi:
Tevhid-i hakikîdir ki, herşey üstünde sikke-i kudretini ve
hâtem-i rubûbiyyetini ve nakş-ı kalemini görmekle doğrudan
doğruya herşeyden O’nun nuruna karşı bir pencere açıp O’nun
birliğine ve her şey O’nun dest-i kudretinden çıktığına ve
ulûhiyyetinde ve rubûbiyyetinde ve mülkünde hiçbir vechile,
hiçbir şeriki ve muini olmadığına, şuhuda yakın bir yakîn
ile tasdik edip îman getirmektir ve bir nevi huzur-u daimî
elde etmektir. Biz dahi şu Söz'de, o hâlis ve âlî tevhid-i
hakikîyi gösterecek şuâ’ları zikredeceğiz.
Birinci nükte içinde bir
ihtar: Ey esbab-perest gafil! Esbab, bir perdedir.
Çünki: İzzet ve âzamet öyle ister. Fakat iş gören, Kudret-i
Samedâniyyedir. Çünki: Tevhid ve celâl öyle ister ve
istiklali iktiza eder. Sultan-ı Ezelî'nin memurları,
Saltanat-ı Rubûbiyyetin icraatçıları değillerdir. Belki o
saltanatın dellâllarıdırlar ve o Rubûbiyyetin temâşâger
nâzırlarıdırlar. Ve o memurlar, o vasıtalar; kudretin
izzetini, Rubûbiyyetin haşmetini izhar içindir. Tâ umûr-u
hasise ile kudretin mübaşereti görünmesin. Acz-âlûd,
fakr-pişe olan insânî bir sultan gibi, acz ve ihtiyâc için,
memurları şerik ittihaz etmiş değildir. Demek esbab
vaz'edilmiş, tâ aklın nazar-ı zâhirîsine karşı kudretin
izzeti muhafaza edilsin. Zira âyinenin iki veçhi gibi,
herşeyin bir “mülk” ciheti var ki, âyinenin mülevven yüzüne
benzer. Muhtelif renklere ve hâlâta medâr olabilir. Biri
“melekût”dur ki, âyinenin parlak yüzüne benzer. Mülk ve
zâhir veçhinde, Kudret-i Samedâniyyenin izzetine ve kemâline
münafî hâlât vardır. Esbab, o hâlâta hem merci, hem medâr
olmak için vaz'edilmişler. Fakat melekûtiyyet ve hakikat
cânibinde, herşey şeffaftır, güzeldir. Kudretin bizzât
mübaşeretine münâsibdir. İzzetine münâfî değildir. Onun için
esbab sırf zâhirîdir, melekûtiyyette ve hakikatte tesir-i
hakikîleri yoktur.
Hem esbab-ı zâhiriyyenin
diğer bir hikmeti şudur ki: Haksız şekvaları ve bâtıl
itirazları Âdil-i Mutlak'a tevcih etmemek için, o şekvalara,
o itirazlara hedef olacak esbab vaz'edilmiştir. Çünki; kusur
onlardan çıkıyor, onların kabiliyetsizliğinden ileri
geliyor. Bu sırra bir misâl-i lâtif sûretinde bir temsil-i
mânevî rivayet ediliyor ki: Hazret-i Azrail Aleyhisselâm,
Cenâb-ı Hakk'a demiş ki: “Kabz-ı ervah vazifesinde Senin
ibâdın benden şekva edecekler, benden küsecekler.” Cenâb-ı
Hak lisan-ı hikmetle ona demiş ki: “Seninle ibâdımın
ortasında, musibetler, hastalıklar perdesini bırakacağım. Tâ
şekvaları onlara gidip senden küsmesinler.” İşte bak, nasıl
hastalıklar perdedir; ecelde tevehhüm olunan fenalıklara
mercidirler ve kabz-ı ervahta hakikat olarak olan hikmet ve
güzellik, Azrail Aleyhisselâm'ın vazifesine mütealliktir.
Öyle de: Hazret-i Azrail dahi bir perdedir. Kabz-ı ervahta
zâhiren merhametsiz görünen ve rahmetin kemâline münâsib
düşmeyen bâzı hâlâta merci olmak için, o memuriyete bir
nâzır ve Kudret-i İlâhiyyeye bir perdedir. Evet izzet ve
âzamet ister ki; esbab, perdedâr-ı dest-i kudret ola aklın
nazarında... Tevhid ve celâl ister ki; esbab ellerini
çeksinler tesir-i hakikîden...
İKİNCİ LEM'A:
Bak şu kâinat bostanına, şu zeminin bağına, şu semânın
yıldızlarla yaldızlanmış güzel yüzüne dikkat et!. Göreceksin
ki, bir Sâni'-i Zülcelâl'in, bir Fâtır-ı Zülcemâl'in, o
serilmiş ve serpilmiş masnuattan herbir masnu üstünde
Hâlık-ı Küll-i Şey'e mahsus bir sikkesi ve herbir mahlûku
üstünde Sâni'-i Küll-i Şey'e has bir hâtemi ve kalem-i
kudretin birer menşûru olan sahâif-i leyl ve nehar, yaz ve
baharda yazılan tabakat-ı mevcûdat üstünde taklid kabûl
etmez bir turrâ-i garrâsı vardır. Şimdi o sikkelerden, o
hâtemlerden, o turralardan nümûne olarak birkaçını
zikredeceğiz. Meselâ: Hesabsız sikkelerinden, hayat üzerinde
koyduğu çok sikkelerinden şu sikkeye bak ki: “Bir şeyden
herşey yapar, hem herşeyden birtek şey yapar.” Çünki: Nutfe
suyundan ve hem içilen basit bir sudan, hesabsız âza ve
cihazât-ı hayvâniyyeyi yapar. İşte bir şey’i herşey yapmak
elbette bir Kadîr-i Mutlak'ın işidir. Hem yenilen hadsiz
taamlardan, -o taam ise hayvanî olsun, nebatî olsun- o
müteaddid maddeleri, has bir cisme kemâl-i intizâm ile
çeviren ve ondan mahsus bir cild nesceden ve ondan basit
cihazları yapan; elbette bir Kadîr-i Küll-i Şey'dir ve
Alîm-i Mutlak'tır. Evet, Hâlık-ı Mevt ve Hayat, şu destgâh-ı
dünyada, hikmetiyle hayatı öyle bir kanun-u emriyye-i
mu'ciz-nümâ ile idare ediyor ki, o kanunu tatbik ve icra
etmek; bütün kâinatı kabza-i tasarrufunda tutan bir Zâta
mahsustur.
İşte eğer aklın sönmemiş
ise, kalbin kör olmamış ise anlarsın ki; bir şeyi kemâl-i
sühulet ve intizâmla herşey yapan ve herşeyi kemâl-i mizan
ve intizâmla san'atkârane birtek şey yapan, herşeyin Sâniine
has ve Hâlık-ı Küll-i Şey'e mahsus bir sikkedir. Meselâ
görsen: Hârika-pişe bir zât, bir dirhem pamuktan yüz top
çuha ve ipek veya patiska gibi mütenevvi sâir kumaşları o
tek dirhem pamuktan nescetmekle beraber; helva, baklava gibi
çok taamları dahi ondan yapıyor. Sonra görsen ki o zât,
demiri ve taşı, balı ve yağı, suyu ve toprağı avucuna alır,
bir güzel altun yapar. Elbette kat'iyyen hükmedeceksin ki o
zât, öyle kendine has bir san'ata mâliktir; bütün anasır-ı
arziyye, O’nun emrine musahhar ve bütün mevalid-i türabiyye,
O’nun hükmüne bakar. Evet hayattaki tecelli-i kudret ve
hikmet, bu misâlden bin derece daha acibdir.
İşte hayat üstündeki çok
sikkelerden birtek sikke...
ÜÇÜNCÜ LEM'A:
Bak, şu kâinat-ı seyyalede, şu mevcûdât-ı seyyarede cevelan
eden zîhayatlara! Göreceksin ki: Bütün zîhayatlardan herbir
zîhayat üstünde Hayy-ı Kayyum'un koyduğu çok hâtemleri
vardır. O hâtemlerden bir hâtemi şudur ki: O zîhayat, meselâ
şu insân, âdeta kâinatın bir misâl-i musağğarı, şecere-i
hilkatin bir semeresi ve şu âlemin bir çekirdeği gibi ki,
envâ'-ı âlemin ekser nümûnelerini câmi'dir. Güya o zîhayat
bütün kâinattan gayet hassas mîzanlarla süzülmüş bir
katredir. Demek, şu zîhayatı halketmek ve ona Rab olmak,
bütün kâinatı kabza-i tasarrufunda tutmak lâzımgelir.
İşte, eğer aklın evhamda
boğulmamış ise anlarsın ki: Bir kelime-i kudreti, meselâ bal
arısını ekser eşyaya bir nevi küçük fihriste yapmak ve bir
sahifede meselâ “insânda” şu kitab-ı kâinatın ekser
mes'elelerini yazmak, hem bir noktada, meselâ küçücük “incir
çekirdeğinde” koca incir ağacının programını dercetmek ve
bir harfte, meselâ “Kalb-i beşerde” şu âlem-i kebirin
safahatında tecelli ve ihâta eden bütün Esmânın âsârını
göstermek ve bir mercimek tanesi kadar mevki tutan “kuvve-i
hâfıza-i insânîyyede” bir kütüphane kadar yazı yazdırmak ve
bütün hâdisat-ı kevniyyenin mufassal fihristesini o
kuvvecikte dercetmek, elbette ve elbette Hâlık-ı Küll-i
Şey'e has ve bu kâinatın Rabb-i Zülcelâl'ine mahsus bir
hâtemdir.
İşte zîhayat üstünde olan
pek çok hâtem-i Rabbanîden birtek hâtem, böyle nurunu
gösterse ve onun âyâtını şöyle okuttursa, acaba birden bütün
o hâtemlere bakabilsen,
görebilsen:
demeyecek misin?
DÖRDÜNCÜ LEM'A:
Bak, şu semâvatın denizinde yüzen ve şu zeminin yüzünde
serpilen rengârenk mevcûdâta ve çeşit çeşit masnuata dikkat
et! Göreceksin ki; herbiri üstünde Şems-i Ezelî'nin taklid
kabûl etmez turraları vardır. Nasıl hayatta sikkeleri,
zîhayatta hâtemleri görünüyor ve bir-ikisini gördük. İhya
üstünde dahi öyle turraları vardır. Temsil, derin mânâları
fehme yakınlaştırdığından bir temsil ile şu hakikatı
göstereceğiz.
Meselâ, Güneş: Seyyarelerden
tut tâ katrelere kadar, tâ camın küçük parçalarına kadar ve
kar'ın parlak zerreciklerine kadar şu Güneş'in
misâliyyesinden ve in'ikâsından bir turrası, Güneş'e mahsus
bir eser-i nurânisi görünüyor. Şayet o hadsiz şeylerde
görünen güneşçiklerini, Güneş'in cilve-i in'ikâsı ve
tecelli-i aksi olduğunu kabûl etmezsen, o vakit herbir
katrede ve ziyâya maruz herbir cam parçasında ve ışığa
mukabil her şeffaf bir zerrecikte; tabiî, hakikî bir
Güneş'in vücûdunu bil'asâle kabûl etmek gibi gayet derece
bir dîvanelikle, nihayetsiz bir belâhete düşmekliğin lâzım
gelir. Öyle de: Şems-i Ezelî'nin tecelliyat-ı
nuranîyyesinden “İhya” yâni “Hayat vermek” cihetinde, herbir
zîhayat üstünde öyle bir turrası vardır ki; faraza bütün
esbab toplansa ve birer fâil-i muhtar kesilseler, yine o
turrayı taklid edemezler. Zira herbiri birer Mu'cize-i
Kudret olan zîhayatlar, herbiri o Şems-i Ezelî'nin şuâ’ları
hükmünde olan Esmâsının nokta-i mihrâkiyesi sûretindedir.
Eğer zîhayat üstünde görünen o nakş-ı acib-i san'atı, o
nazm-ı garib-i hikmeti ve o tecelli-i sırr-ı ehadiyyeti,
Zât-ı Ehad-i Samed'e verilmediği vakit, herbir zîhayatta,
hattâ bir sinekte, bir çiçekte nihayetsiz bir kudret-i
fâtıra içinde saklandığını ve herşeyi muhit bir ilim
bulunduğunu ve kâinatı idare edecek bir İrade-i mutlaka onda
mevcûd olduğunu, belki Vâcib-ül Vücûd'a mahsus bâki
sıfatları dahi onların içinde bulunduğunu kabûl etmek, âdeta
o çiçeğin, o sineğin herbir zerresine bir Ulûhiyyet vermek
gibi dalaletin en eblehçesine, hurafatın en ahmakçasına bir
derekesine düşmek lâzım gelir. Zira o şeyin zerrelerine,
husûsan tohum olsalar, öyle bir vaziyet verilmiş ki; o
zerre, cüz'ü olduğu zîhayata bakar, onun nizâmına göre
vaziyet alır. Belki o zîhayatın bütün nev'ine bakar gibi, o
nev'in devamına yarayacak her yerde zer'etmek ve nev'inin
bayrağını dikmek için kanatçıklarla kanatlanmak gibi bir
keyfiyet alır. Belki o zîhayat alâkadar ve muhtaç olduğu
bütün mevcûdata karşı muamelâtını ve münasebat-ı
rızkıyyesini devam ettirecek bir vaziyet tutuyor.
İşte, eğer o zerre, bir
Kadîr-i Mutlak'ın memuru olmazsa ve nisbeti o Kadîr-i
Mutlak'tan kesilse; o vakit o zerreye, herşeyi görür bir
göz, herşeye muhit bir şuur vermek lâzımdır.
Elhasıl: Nasıl şu
katrelerde ve camın zerreciklerinde olan güneşçikler ve
çeşit çeşit renkler, Güneş'in cilve-i aksine ve in'ikâsının
tecellisine verilmezse, birtek Güneş'e mukabil nihayetsiz
güneşleri kabûl etmek lâzım gelir. Muhal ender muhal bir
hurâfeyi kabûl etmek iktiza eder. Aynen bunun gibi, eğer
herşey Kadîr-i Mutlak'a verilmezse, birtek Allah'a mukabil
nihayetsiz belki zerrat-ı kâinat adedince ilâhları kabûl
etmek gibi, yüz derece muhal içindeki bir muhali mevcûd
kabûl etmek gibi bir divanelik hezeyanına düşmek lâzım
gelir.
Elhasıl: Herbir
zerreden üç pencere, Şems-i Ezelî'nin nur-u Vahdâniyyetine
ve Vücûb-u Vücûduna açılır.
Birinci
Pencere: Herbir zerre; bir nefer gibi askerî
dairelerinin herbirinde, yâni takımında, bölüğünde,
taburunda, alayında, fırkasında, ordusunda herbirisinde bir
nisbeti, o nisbete göre bir vazifesi ve o vazifeye göre
nizâmı dairesinde bir hareketi olduğu gibi...
Hem meselâ: Senin
gözbebeğindeki o câmid zerrecik dahi, senin gözünde,
başında, vücûdunda ve kuvve-i müvellide, kuvve-i câzibe,
kuvve-i dâfia, kuvve-i musavvire gibi deveran-ı deme ve his
ve harekeye hizmet eden evride ve şerâyin ve sâir âsâblarda,
hem senin nev'inde, ilâ âhir.. birer nisbeti, birer vazifesi
bulunduğunu, bilbedâhe bir Kadîr-i Ezelî'nin eser-i sun'u ve
memur-u muvazzafı ve taht-ı tedbirinde olduğunu, kör olmayan
göze gösterir.
İkinci
Pencere: Havadaki herbir zerre; herbir çiçeği, herbir
meyveyi ziyâret edebilir. Hem, her çiçeğe, her meyveye girer
işleyebilir. Eğer herşeyi görür ve bilir bir Kadîr-i
Mutlak'ın memur-u musahharı olmasa, o serseri zerre, bütün
meyvelerin, çiçeklerin cihazâtını ve yapılmasını ve ayrı
ayrı san'atlarını ve onlara giydirilen sûretlerin
terziliğini ve hıyatat-ı kâmile-i muhita-i san'atını bilmek
lâzım gelir. İşte şu zerre, bir güneş gibi bir nur-u
tevhidin şuâ’ını gösteriyor. Ziyâyı, havaya; mâi, türâba
kıyas et.
Zâten eşyanın asıl
menşe'leri, şu dört maddedir: Yeni hikmetle, müvellid-ül ma,
müvellid-ül humuza, karbon, azottur ki, bu anasır evvelki
unsurların eczalarıdır.
Üçüncü
Pencere: Zerrelerden mürekkeb bir parça toprak, herbir
çiçekli ve meyveli nebâtatın neşv ü nemasına menşe olabilir
bir kâseyi o zerreciklerden doldursan, bütün dünyadaki her
nevi çiçek ve meyveli nebâtatın tohumcukları ki, o
tohumcuklar hayvanatın nutfeleri gibi ayrı ayrı şeyler
değil, nutfeler bir su olduğu gibi, o tohumlar da karbon,
azot, müvellid-ül mâ, müvellid-ül humuzadan mürekkeb,
mâhiyetçe birbirinin misli, keyfiyetçe birbirinden ayrı,
yalnız kader kalemiyle sırf mânevî olarak aslının programı
tevdi edilmiş. İşte o tohumları nöbetle o kaseye koysak,
herbiri hârika cihazâtıyla, eşkâl ve vaziyetiyle zuhur
edeceğini, vuku bulmuş gibi inanırsın. Eğer o zerreler
herbir şeyin herbir hal ve vaziyetini bilen ve herşeye (ona)
lâyık vücûdu ve vücûdun levazımatını vermeye kadir ve
kudretine nisbeten herşey kemâl-i sühuletle musahhar olan
bir Zâtın memuru ve emirber bir vazifedârı olmazlarsa, o
toprağın herbir zerresinde, ya bütün çiçekli ve
meyvedârların adedince mânevî fabrikalar ve matbaalar içinde
bulunması lâzım gelir ki, o cihazâtları ve eşkalleri
birbirinden uzak ve birbirinden ayrı mevcûdât-ı muhtelifeye
menşe' olabilsin. Veya bütün o mevcûdâta muhit bir ilim ve
bütün onların teşkilâtına muktedir olacak bir kudret vermek
lâzımdır. Tâ bütün onların teşkilatına medâr olsun. Demek
Cenâb-ı Hak'tan nisbet kesilse, toprağın zerrâtı adedince
ilâhlar kabûl edilmesi lâzım gelir. Bu ise bin defa muhal
içinde muhal bir hurâfedir. Fakat memur oldukları vakit çok
kolaydır. Nasıl bir sultan-ı azîmin bir âdi neferi, o
pâdişahın namıyla ve onun kuvvetiyle bir memleketi hicret
ettirebilir, iki denizi birleştirebilir, bir şâhı esir
edebilir. Öyle de; Ezel ve Ebed Sultanı'nın emriyle, bir
sinek bir Nemrud'u yere serer, bir karınca bir Firavun'un
sarayını harab eder, yere atar. Bir incir çekirdeği, bir
incir ağacını yüklenir.
Hem herbir zerrede, Vücûb ve
Vahdet-i Sâni'a iki şahid-i sadık daha var. Birisi; herbir
zerre, acz-i mutlakıyla beraber pek büyük ve pek mütenevvi
vazifeleri kaldırıyor ve cümûdiyyeti ile beraber bir şuur-u
küllî gösteren intizâmperverâne nizâm-ı umumîye tevfik-i
hareket eder. Demek herbir zerre, lisan-ı acziyle Kadîr-i
Mutlak'ın vücûb-u vücûduna ve nizâm-ı âlemi gözetmesiyle
vahdetine şehadet eder.
كَمَا اَنَّ فِى كُلِّ ذَرَّةٍ شَاهِدَانِ
عَلَى اَنَّهُ وَاجِبٌ وَاحِدٌ كَذَالِكَ فِى كُلِّ حَىٍّ لَهُ
اَيَتَانِ عَلَى اَنَّهُ اَحَدٌ صَمَدٌ
Evet herbir zîhayatta; biri
Ehadiyyet sikkesi, diğeri Samediyyet turrası bulunuyor. Zira
bir zîhayat ekser kâinatta cilveleri görünen Esmâyı birden
kendi âyinesinde gösteriyor. Âdeta bir nokta-i mihrâkiye
hükmünde, Hayy-ı Kayyum'un tecelli-i ism-i âzamını
gösteriyor. İşte Ehadiyyet-i Zâtîyyeyi, Muhyî perdesi
altında bir nevi gölgesini gösterdiğinden, bir sikke-i
Ehadiyyeti taşıyor. Hem o zîhayat, bu kâinatın bir misâl-i
musağğarı ve şecere-i hilkatın bir meyvesi hükmünde olduğu
için, kâinat kadar ihtiyâcâtını birden kolaylıkla küçücük
daire-i hayatına yetiştirmek, Samediyyet turrasını
gösteriyor. Yâni o hal gösteriyor ki, onun öyle bir Rabbi
var ki; ona, herşeye bedel bir teveccühü var ve bütün
eşyanın yerini tutar bir nazarı var. Bütün eşya, O’nun bir
teveccühünün yerini tutamaz.
نَعَمْ يَكْفِى لِكُلِّ شَىْءٍ شَىْءٌ عَنْ
كُلِّ شَىْءٍ وَ لاَ يَكْفِى عَنْهُ كُلُّ شَىْءٍ وَ لَوْ
لِشَىْءٍ وَاحِدٍ
Hem o hal gösteriyor ki:
Onun o Rabbi, hiçbir şeye muhtaç olmadığı gibi, hazinesinden
hiçbir şey eksilmez ve kudretine de hiç bir şey ağır gelmez.
İşte Samediyyetin gölgesini gösteren bir nevi turrası...
Demek herbir zîhayatta; bir
Sikke-i Ehadiyyet, bir Turra-i Samediyyet vardır. Evet
herbir zîhayat, hayat lisanıyla
قُلْ هُوَ اللَّهُ اَحَدٌ اَللَّهُ
الصَّمَدُ okuyor. Bu iki sikkeden başka, birkaç
pencere-i mühimme de var. Başka bir yerde tafsil edildiği
için burada ihtisar edildi.
Mâdem şu kâinatın herbir
zerresi böyle üç pencereyi ve iki deliği ve hayat dahi iki
kapıyı birden Vâcib-ül Vücûd'un vahdâniyyetine açıyor,
zerreden tâ Şemse kadar tabakat-ı mevcûdât, Zât-ı
Zülcelâl'in envar-ı mârifetini ne sûretle neşrettiğini kıyas
edebilirsin.
İşte mârifetullahta
terakkiyat-ı mânevîyyenin derecatını ve huzurun merâtibini
bundan anla ve kıyas et.
BEŞİNCİ LEM'A:
Nasılki bir kitab eğer yazma ve mektub olsa, onun
yazmasına bir kalem kâfidir. Eğer basma ve matbu olsa, o
kitabın hurufatı adedince kalemler, yâni demir harfler
lâzımdır. Tâ o kitab tab'edilip vücûd bulsun. Eğer o kitabın
bâzı harflerinde gayet ince bir hat ile o kitabın ekseri
yazılmış ise -Sûre-i Yâsin, lâfz-ı Yâsin'de yazıldığı gibi-
o vakit bütün o demir harflerin küçücükleri, o tek harfe
lâzım, tâ tab'edilsin. Aynen öyle de: Şu kitab-ı kâinatı,
kalem-i kudret-i Samedâniyyenin yazması ve Zât-ı
Ehadiyyet’in mektubu desen, vücûb derecesinde bir sühulet ve
lüzum derecesinde bir makuliyyet yoluna gidersin. Eğer
tabiata ve esbaba isnad etsen, imtina derecesinde suûbetli
ve muhal derecesinde müşkilâtlı ve hiçbir vehim kabûl
etmeyen hurafatlı şöyle bir yola gidersin ki; tabiat için
herbir cüz' toprakta, herbir katre suda, herbir parça
havada, milyarlarca mâdenî matbaalar ve hadsiz mânevî
fabrikalar bulunması lâzım. Tâ ki, hesabsız çiçekli, meyveli
masnuatın teşekkülâtına mazhar olabilsin. Yahut herşeye
muhit bir ilim, herşeye muktedir bir kuvvet, onlarda kabûl
etmek lâzım gelir. Tâ şu masnuata hakikî masdar olabilsin.
Çünki toprağın ve suyun ve havanın herbir cüz'ü, ekser
nebâtata menşe olabilir. Halbuki herbir nebat -meyveli olsa,
çiçekli olsa- teşekkülâtı o kadar muntâzamdır, o kadar
mevzundur, o kadar birbirinden mümtazdır, o kadar keyfiyetçe
birbirinden ayrıdır ki; herbirisine, yalnız ona mahsus birer
ayrı mânevî fabrika veya ayrı birer matbaa lâzımdır. Demek
tabiat, mistarlıktan masdarlığa çıksa; herbir şeyde bütün
şeylerin makinelerini bulundurmağa mecburdur. İşte bu
tabiatperestlik fikrinin esası, öyle bir hurafâttır ki,
hurafeciler dahi ondan utanıyorlar. Kendini âkıl zanneden
ehl-i dalâletin, nasıl nihayetsiz hezeyanlı bir akılsızlık
iltizâm ettiklerini gör, ibret al!..
Elhasıl: Nasıl bir
kitabın herbir harfi, kendi nefsini bir harf kadar gösterip
ve kendi vücûduna tek bir sûretle delâlet ediyor ve kendi
kâtibini on kelime ile târif eder ve çok cihetlerle
gösterir. Meselâ: “Benim kâtibimin hüsn-ü hattı var: Kalemi
kırmızıdır, şöyledir böyledir” der. Aynen öyle de: Şu
kitab-ı kebir-i âlemin herbir harfi, kendine cirmi kadar
delâlet eder ve kendi sûreti kadar gösterir. Fakat Nakkaş-ı
Ezelî'nin esmâsını, bir kaside kadar târif eder ve
keyfiyetleri adedince işaret parmaklarıyla o esmâyı
gösterir, müsemmasına şehadet eder. Demek hem kendini, hem
bütün kâinatı inkâr eden safsatacı gibi bir ahmak, yine
Sâni'-i Zülcelâl'in inkârına gitmemek gerektir!..
ALTINCI LEM'A:
Hâlık-ı Zülcelâl'in nasılki mahlûkatının her bir
ferdinin başında ve masnuatının herbir cüz'ünün cephesinde,
ehadiyyetinin sikkesini koymuştur. (Nasılki geçmiş
lem'alarda bir kısmını gördün.) Öyle de; herbir nev'in
üstünde çok Sikke-i Ehadiyyet, herbir küll üstünde müteaddid
Hâtem-i Vâhidiyyet, tâ mecmu-u âlem üstünde mütenevvi
turra-i vahdet, gayet parlak bir sûrette koymuştur. İşte pek
çok sikkelerden ve hâtemlerden ve turralardan, sath-ı Arz
sahifesinde bahar mevsiminde vaz'edilen bir sikke, bir
hâtemi göstereceğiz. Şöyle ki:
Nakkaş-ı Ezelî, zeminin
yüzünde yaz, bahar zamanında en az üçyüzbin nebâtat ve
hayvanatın enva'ını, nihayetsiz ihtilat, karışıklık içinde
nihayet derecede imtiyaz ve teşhis ile ve gayet derecede
intizâm ve tefrik ile haşir ve neşretmesi, bahar gibi zâhir
ve bâhir parlak bir sik-ke-i tevhiddir. Evet bahar
mevsiminde ölmüş arzın ihyası içinde, üçyüzbin haşrin
nümûnelerini kemâl-i intizâm ile îcad etmek ve Arzın
sahifesinde birbiri içinde üçyüzbin muhtelif enva'ın
efradını hatâsız ve sehivsiz, galatsız, noksansız, gayet
mevzun, manzum, gayet muntâzam ve mükemmel bir sûrette
yazmak, elbette nihayetsiz bir kudrete ve muhit bir ilme ve
kâinatı idare edecek bir iradeye mâlik bir Zât-ı
Zülcelâl'in, bir Kadîr-i Zülkemâl’in ve bir Hakîm-i
Zülcemâl'in sikke-i mahsusası olduğunu zerre miktar şuuru
bulunanın derketmesi lâzımgelir. Kur'an-ı Hakîm ferman
ediyor ki:
فَانْظُرْ آِلَى آثَارِ رَحْمَةِ اللَّهِ
كَيْفَ يُحْيِى اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ ذَلِكَ
لَمُحْيِى اْلمَوْتَى وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ
Evet, zeminin
diriltilmesinde, üçyüz bin haşrin nümûnelerini, birkaç gün
zarfında yapan, gösteren Kudret-i Fâtıraya; elbette insânın
haşri ona göre kolay gelir. Meselâ: Gelincik Dağı'nı ve
Sübhan Dağı'nı bir işaretle kaldıran bir Zât-ı
mu'ciz-nümâya, “Şu dereden, yolumuzu kapayan şu koca taşı
kaldırabilir misin?” denilir mi? Öyle de: Gök ve dağ ve yeri
altı günde îcad eden ve onları vakit-bevakit doldurup
boşaltan bir Kadîr-i Hakîm'e, bir Kerîm-i Rahîm'e: “Ebed
tarafından ihzâr edilip serilmiş, kendi ziyâfetine gidecek
yolumuzu seddeden şu toprak tabakasını üstümüzden
kaldırabilir misin? Yeri düzeltip bizi ondan geçirebilir
misin?” İstib'âd sûretinde söylenir mi!
Şu zeminin yüzünde yaz
zamanında bir sikke-i tevhidi gördün. Şimdi bak! Gayet
basîrane ve hakîmane zeminin yüzündeki şu tasarrufat-ı
azîme-i bahariyye üstünde, bir hâtem-i Vâhidiyyet gayet
âşikâre görünüyor. Çünki şu icraat, bir vüs'at-i mutlaka
içinde ve o vüs'atle beraber bir sür'at-i mutlaka ile ve o
sür'at ile beraber bir sehavet-i mutlaka içinde görünen
intizâm-ı mutlak ve kemâl-i hüsn-ü san'at ve mükemmeliyyet-i
hilkat; öyle bir hâtemdir ki, gayr-ı mütenahî bir ilim ve
nihayetsiz bir kudret sahibi ona sahib olabilir. Evet
görüyoruz ki; bütün yeryüzünde bir vüs'at-i mutlaka içinde
bir îcad, bir tasarruf, bir faaliyet var. Hem o vüs'at
içinde, bir sür'at-i mutlaka ile işleniyor. Hem o sür'at ve
vüs'atle beraber teksir-i efrâdda bir sehavet-i mutlaka
görünüyor. Hem o sehavet ve vüs'at ve sür'atle beraber bir
sühulet-i mutlaka görünüyor. Hem o sehavet ve sühulet ve
sür'at ve vüs'atle beraber; herbir nevide, herbir ferdde
görünen bir intizâm-ı mutlak ve gayet mümtaz bir hüsn-ü
san'at ve nihayet ihtilat içinde bir imtiyaz-ı etemm ve
gayet mebzuliyyet içinde gayet kıymetdar eserler ve gayet
geniş daire içinde tam bir muvafakat ve gayet sühulet içinde
gayet san'atkârane bediaları icad etmek, bir anda, her
yerde, bir tarzda, her ferdde bir san'at-ı hârika, bir
faaliyet-i mu'ciz-nümâ göstermek; elbette ve elbette öyle
bir Zâtın hâtemidir ki, hiçbir yerde olmadığı halde,
heryerde hâzır, nâzırdır. Hiç bir şey O’ndan gizlenmediği
gibi, hiçbir şey O’na ağır gelmez. Zerrelerle yıldızlar,
O’nun kudretine nisbeten müsavidirler.
Meselâ: O Rahîm-i
Zülcemâl'in bağistan-ı kereminden, mu'cizâtının
salkımlarından bir tanecik hükmünde gördüğüm iki parmak
kalınlığında bir üzüm asmasına asılmış olan salkımları
saydım: Yüz ellibeş çıktı. Bir salkımın tanesini saydım:
Yüzyirmi kadar oldu. Düşündüm, dedim: Eğer bu asma çubuğu,
ballı su musluğu olsa, daim su verse, şu hararete karşı o
yüzer rahmetin şurub tulumbacıklarını emziren salkımlara
ancak kifayet edecek. Halbuki, bâzan az bir rutubet ancak
eline geçer. İşte bu işi yapan, herşeye kadir olmak
lâzımgelir.
سُبْحَانَ مَنْ تَحَيَّرَ فِى صُنْعِهِ
الْعُقُولُ
YEDİNCİ LEM'A:
Bak, nasıl sahife-i Arz üstünde Zât-ı Ehad-i Samed'in
hâtemlerini az dikkatle görebilirsin. Başını kaldır, gözünü
aç, şu kâinat kitab-ı kebîrine bir bak; göreceksin ki: O
kâinatın heyet-i mecmuası üstünde, büyüklüğü nisbetinde bir
vuzuh ile Hâtem-i Vahdet okunuyor. Çünki; şu mevcûdât bir
fabrikanın, bir kasrın, bir muntâzam şehrin eczaları ve
efradları gibi bel-bele verip, birbirine karşı muâvenet
elini uzatıp, birbirinin suâl-i hâcetine “Lebbeyk! Baş
üstüne” derler. Elele verip, bir intizâm ile çalışırlar.
Başbaşa verip, zevilhayata hizmet ederler. Omuz-omuza verip,
bir gayeye müteveccihen bir Müdebbir-i Hakîm'e itaat
ederler. Evet Güneş ve Ay'dan, gece ve gündüzden, kış ve
yazdan tut, tâ nebatâtın, muhtaç ve aç hayvanların imdadına
gelmelerinde ve hayvanların zaîf, şerîf insânların imdadına
koşmalarında, hattâ mevadd-ı gıdâiyyenin lâtif, nahîf
yavruların ve meyvelerin imdadına uçmalarında, tâ zerrat-ı
taamiyyenin hüceyrat-ı beden imdadına geçmelerinde câri olan
bir düstur-u teavünle hareketleri, bütün bütün kör olmayana
gösteriyorlar ki; gayet kerim birtek Mürebbî'nin kuvvetiyle,
gayet hakîm birtek Müdebbir'in emriyle hareket ediyorlar.
İşte şu kâinat içinde câri
olan bu tesânüd, bu teâvün, bu tecâvüb, bu teânuk, bu
musahhariyyet, bu intizâm, birtek Müdebbir'in tertibiyle
idare edildiklerine ve birtek Mürebbi'nin tedbiriyle sevk
edildiklerine kat'iyyen şehadet etmekle beraber; şu
bilbedâhe san'at-ı eşyada görünen hikmet-i âmme içindeki
inâyet-i tâmme ve o inâyet içinde parlayan rahmet-i vasia ve
o rahmet üstünde serilen ve rızka muhtaç herbir zîhayata
onun hacetine lâyık bir tarzda iâşe etmek için serpilen
erzak ve iaşe-i umumî, öyle parlak bir Hâtem-i Tevhiddir ki,
bütün bütün aklı sönmeyen anlar ve bütün bütün kör olmayan
görür. Evet, kasd ve şuur ve iradeyi gösteren bir perde-i
hikmet, umum kâinatı kaplamış ve o perde-i hikmet üstünde
lütuf ve tezyin ve tahsin ve ihsanı gösteren bir perde-i
inâyet serilmiştir ve o müzeyyen perde-i inâyet üstünde
kendini sevdirmek ve tanıttırmak, in'am ve ikram etmek
lem'alarını gösteren bir hulle-i rahmet, kâinatı içine
almıştır ve o münevver perde-i rahmet-i âmme üstüne serilen
ve terahhumu ve ihsan ve ikramı ve kemâl-i şefkat ve hüsn-ü
terbiyyeyi ve lütf-u Rubûbiyyeti gösteren bir sofra-i
erzak-ı umumiyye dizilmiştir.
Evet şu mevcûdât,
zerrelerden güneşlere kadar; ferdler olsun neviler olsun,
küçük olsun büyük olsun, semerat ve gayâtla ve faideler ve
maslahatlarla münakkaş bir kumaş-ı hikmetten muhteşem bir
gömlek giydirilmiş ve o hikmet-nümâ sûret gömleği üstünde
lütuf ve ihsan çiçekleriyle müzeyyen bir hulle-i inâyet her
şeyin kametine göre biçilmiş ve o müzeyyen hulle-i inâyet
üzerine tahabbüb ve ikram ve tahannün ve in'am lem'alarıyla
münevver, rahmet nişanları takılmış ve o münevver ve murassa
nişanları ihsan etmekle beraber, zeminin yüzünde bütün
zevilhayatın tâifelerine kâfi, bütün hacetlerine vâfi bir
sofra-i rızk-ı umumî kurulmuştur. İşte şu iş, Güneş gibi
âşikâre, nihayetsiz Hakîm, Kerim, Rahîm, Rezzak bir Zât-ı
Zülcemâl'e işaret edip gösteriyor.
Öyle mi? Herşey rızka muhtaç
mıdır?
Evet, bir ferd rızka ve
devam-ı hayata muhtaç olduğu gibi, görüyoruz ki: Bütün
mevcûdât-ı âlem, bâhusus zîhayat olsa, küllî olsun cüz'î
olsun, küll olsun cüz' olsun; vücûdunda, bekasında,
hayatında ve idame-i hayatta maddeten ve mânen çok metâlibi
var, çok levâzımâtı var. İftikaratı ve ihtiyâcâtı öyle
şeylere var ki, en ednasına o şeyin eli yetişmediği, en
küçük matlubuna o şeyin kuvveti kâfi gelmediği bir halde,
görüyoruz ki: Bütün metâlibi ve erzâk-ı maddiyye ve
mânevîyyesi مِنْ حَيْثُ لاَ يَحْتَسِبُ
ummadığı yerlerden kemâl-i intizâmla ve vakt-i
münâsibde ve lâyık bir tarzda kemâl-i hikmetle ellerine
veriliyor. İşte bu iftikar ve ihtiyâc-ı mahlûkat ve bu
tarzda imdad ve iâne-i gaybiyye, acaba Güneş gibi bir
Mürebbi-i Hakîm-i Zülcelâl'i, bir Müdebbir-i Rahîm-i
Zülcemâl'i göstermiyor mu?
SEKİZİNCİ LEM'A:
Nasılki, bir tarlada ekilen bir nevi tohum delâlet eder
ki: O tarla herhalde tohum sahibinin taht-ı tasarrufunda
olduğunu; hem o tohumu dahi, tarla mutasarrıfının taht-ı
tasarrufunda olduğunu gösterir. Öyle de: Şu anâsır denilen
mezraa-i masnuat, vâhidiyyet ve besâtet ile beraber,
külliyet ve ihâtaları ve şu mahlûkat denilen semerat-ı
rahmet ve mu'cizât-ı kudret ve kelâmât-ı hikmet olan nebâtat
ve hayvanat, mümaselet ve müşabehetleriyle beraber çok
yerlerde intişarı, her tarafta bulunup tavattunları; tek bir
Sâni'-i mu'ciz-nümâ'nın taht-ı tasarrufunda olduklarını öyle
bir tarzda gösteriyor ki; güya herbir çiçek, herbir semere,
herbir hayvan, o Sâniin birer sikkesidir, birer hâtemidir,
birer turrasıdır. Her nerede bulunsa, lisan-ı hâliyle
herbirisi der ki: “Ben kimin sikkesiyim, bu yer dahi onun
masnuudur. Ben kimin hâtemiyim, bu mekân dahi onun
mektubudur. Ben kimin turrasıyım, bu vatanım dahi onun
mensucudur.” Demek en ednâ bir mahlûka Rubûbiyyet; bütün
anasırı kabza-i tasarrufunda tutana mahsustur ve en basit
bir hayvanı tedbir ve tedvir etmek; bütün hayvanatı,
nebâtatı, masnuatı kabza-i Rubûbiyyetinde terbiye edene has
olduğunu kör olmayan görür. Evet herbir ferd, sâir efrada
mümaselet ve misliyyet lisanı ile der: “Kim bütün nev'ime
mâlik ise, bana mâlik olabilir, yoksa yok.” Her nev, sâir
nevilerle beraber yeryüzünde intişarı lisanıyla der: “Kim
bütün sath-ı Arza mâlik ise, bana mâlik olabilir; yoksa
yok.” Arz, sâir seyyarat ile bir Güneşe irtibatı ve semâvat
ile tesânüdü lisanıyla der: Kim bütün kâinata mâlik ise,
bana mâlik O olabilir; yoksa yok. Evet faraza zîşuur bir
elmaya biri dese: “Sen benim san'atımsın.” O elma lisan-ı
hal ile ona: “Sus!” diyecek. “Eğer bütün yeryüzünde bütün
elmaların teşkiline muktedir olabilirsen, belki yeryüzünde
münteşir bütün hemcinsimiz olan bütün meyvedârlara, belki
sefinesiyle hazine-i rahmetten gelen bütün hedâyâ-yı
Rahmâniyyeye mutasarrıf olabilirsen, bana Rubûbiyyet dâva
et.” O elma böyle diyecek ve o ahmağın ağzına bir tokat
vuracak.
DOKUZUNCU LEM'A:
Cüz'de cüz'îde, küllde küllîde, küll-i âlemde, hayatta,
zîhayatta, ihyada olan sikkelerden, hâtemlerden, turralardan
bazılarına işaret ettik. Şimdi, nevilerde hesabsız
sikkelerden bir sikkeye işaret edeceğiz.
Evet, nasılki meyvedâr bir
ağacın hesabsız semereleri, bir terbiyye-i vâhide, bir
kanun-u vahdetle, birtek merkezden idare edildiklerinden,
külfet ve meşakkat ve masraf, o kadar sühulet peyda eder ki,
kesretle terbiye edilen tek bir semereye müsavi olurlar.
Demek kesret ve taaddüd-ü merkez, her semere için, kemiyetçe
bütün ağaç kadar külfet ve masraf ve cihazât ister. Fark
yalnız keyfiyetçedir. Nasılki birtek nefere lâzım techizât-ı
askeriyyeyi yapmak için, orduya lâzım bütün fabrikalar kadar
fabrikalar lâzımdır. Demek iş, vahdetten kesrete geçse,
efrad adedince -kemiyet cihetiyle- külfet ziyâdeleşir. İşte,
her nevide bilmüşâhede görünen sühulet-i fevkalâde, elbette
vahdetten, tevhidden gelen bir yüsr ve sühûletin eseridir.
Elhasıl: Bir cinsin
bütün enva'ı, bir nev'in bütün efradı âzâ-yı esasîde
muvafakat ve müşabehetleri nasıl isbat ederler ki, tek bir
Sâniin masnularıdır. Çünki; vahdet-i kalem ve ittihad-ı
sikke öyle ister. Öyle de: Bu meşhud sühulet-i mutlaka ve
külfetsizlik, vücûb derecesinde îcab eder ki; bir Sâni'-i
Vâhid'in eserleri olsun. Yoksa imtina' derecesine çıkan bir
suûbet, o cinsi in'idama ve o nev'i ademe götürecekti.
Velhasıl: Cenâb-ı
Hakk'a isnad edilse, bütün eşya birtek şey gibi bir sühulet
peyda eder. Eğer esbaba isnad edilse herbir şey, bütün eşya
kadar suûbet peyda eder. Mâdem öyledir; kâinatta şu görünen
fevkalâde ucuzluk ve şu göz önündeki hadsiz mebzuliyyet,
sikke-i vahdeti güneş gibi gösterir. Eğer gayet
mebzuliyyetle elimize geçen şu meyveler, Vâhid-i Ehad'in
malı olmazsa, bütün dünyayı verse idik, birtek narı
yiyemezdik.
ONUNCU LEM'A:
Tecelli-i Cemâliyyeyi gösteren hayat; nasıl bir bürhân-ı
ehadiyyettir, belki bir çeşit Tecelli-i Vahdettir. Tecelli-i
celâli izhar eden memat dahi, bir bürhân-ı vâhidiyyettir.
Evet meselâ: وَلِلَّهِ اْلمَثَلُ
اْلاَعْلَى nasılki Güneşe karşı parlayan ve akan
büyük bir ırmağın kabarcıkları ve zemin yüzünün mütelemmi'
şeffafâtı, Güneşin aksini ve ışığını göstermek sûretiyle
Güneşe şehadet ettikleri gibi, o kataratın ve şeffafatın
gurubuyla, gitmeleriyle beraber arkalarından yeni gelen
katarat tâifeleri ve şeffafat kabileleri üstünde yine
Güneşin cilveleri haşmetle devamı ve ışığının tecellisi ve
noksansız istimrarı kat'iyyen şehadet eder ki: Sönüp yanan,
değişip tazelenen, gelip parlayan misâlî güneşçikler ve
ışıklar ve nurlar; bir bâki, daimî, âlî, tecellisi zevalsiz
birtek Güneşin cilveleridir. Demek o parlayan kataratlar;
zuhuruyla ve gelmeleriyle Güneşin vücûdunu gösterdikleri
gibi; gurublarıyla, zevalleriyle, Güneşin bekasını ve
devamını ve birliğini gösteriyorlar. Aynen öyle de: Şu
mevcûdât-ı seyyale, vücûdlarıyla ve hayatlarıyla Vâcib-ül
Vücûd'un vücûb-u vücûduna ve Ehadiyyetine şehadet ettikleri
gibi; zevalleriyle, ölümleriyle o Vâcib-ül Vücûd'un
Ezeliyyetine, Sermediyyetine ve Ehadiyyetine şehadet
ederler. Evet gece gündüz, kış ve yaz, asırlar ve devirlerin
değişmesiyle gurub ve uful içinde teceddüd eden ve tazelenen
masnuat-ı cemile, mevcûdât-ı lâtife, elbette bir âlî ve
sermedî ve daim-üt tecelli bir cemâl sahibinin vücûd ve beka
ve vahdetini gösterdikleri gibi; o masnuat, esbab-ı
zâhiriyye-i süfliyyeleriyle beraber zeval bulup ölmeleri, o
esbabın hiçliğini ve bir perde olduğunu gösteriyorlar. Şu
hal kat'iyyen isbat eder ki; şu san'atlar, şu nakışlar, şu
cilveler; bütün esmâsı kudsiyye ve cemile olan bir Zât-ı
Cemil-i Zülcelâl'in tazelenen san'atlarıdır, tahavvül eden
nakışlarıdır, taharrük eden âyineleridir, birbiri arkasından
gelen sikkeleridir, hikmetle değişen hâtemleridir…
Elhasıl: Şu kitab-ı
kebir-i kâinat, nasılki vücûd ve vahdete dair âyât-ı
tekviniyyeyi bize ders veriyor. Öyle de: O Zât-ı Zülcelâl'in
bütün evsaf-ı kemâliyye ve cemâliyye ve celâliyyesine de
şehadet eder. Ve kusursuz ve noksansız kemâl-i zâtîsini
isbat ederler. Çünki bedihîdir ki, bir eserde kemâl, o
eserin menşe ve mebde’i olan fiilin kemâline delâlet eder.
Fiilin kemâli ise, ismin kemâline ve ismin kemâli, sıfatın
kemâline ve sıfatın kemâli, şe'n-i zâtînin kemâline ve
şe'nin kemâli, o zât-ı zîşuûnun kemâline, hadsen ve
zarureten ve bedâheten delâlet eder. Meselâ: Nasılki
kusursuz bir kasrın mükemmel olan nukuş ve tezyinatı,
arkalarında bir usta ef'âlinin mükemmeliyetini gösterir. O
ef'âlin mükemmeliyeti, o fâil ustanın rütbelerini gösteren
ünvanları ve isimlerinin mükemmeliyetini gösterir. Ve o Esmâ
ve ünvanlarının mükemmeliyeti, o ustanın san'atına dair
sıfatlarının mükemmeliyetini gösterir ve o san'at ve
sıfatlarının mükemmeliyeti, o san'at sahibinin şuun-u
zâtîyye denilen kabiliyet ve istidad-ı zâtîyyesinin
mükemmeliyetini gösterir ve o şuun ve kabiliyyet-i
zâtîyyenin mükemmeliyeti, o ustanın mahiyyet-i zâtîyyesinin
mükemmeliyetini gösterdiği misillü... Aynen öyle de: Şu
kusursuz, fütursuz هَلْ تَرَى مِنْ
فُطُورٍ sırrına mazhar olan şu âsâr-ı meşhude-i
âlem, şu mevcûdât-ı muntâzama-i kâinatta olan san'at ise;
bilmüşâhede bir müessir-i zil-iktidarın kemâl-i ef'aline
delâlet eder. O kemâl-i ef'al ise, bilbedâhe o Fâil-i
Zülcelâl'in kemâl-i Esmâsına delâlet eder. O kemâl-i Esmâ
ise, bizzarure o esmânın müsemma-i zülcemâlinin kemâl-i
sıfatına delâlet ve şehadet eder. O kemâl-i sıfat ise,
bilyakîn o mevsuf-u Zülkemâlin kemâl-i şuununa delâlet ve
şehâdet eder. O kemâl-i şuun ise, bihakkalyakîn o zîşuunun
kemâl-i zâtına öyle delâlet eder ki, bütün kâinatta görünen
bütün enva'-ı kemâlât, O’nun kemâline nisbeten sönük bir
zıll-ı zaîf sûretinde bir Zât-ı Zülkemâl’in âyât-ı kemâli ve
rumuz-u celâli ve işarat-ı cemâli olduğunu gösterir.
GÜNEŞLER
KUVVETİNDE ONBİRİNCİ LEM'A: Ondokuzuncu Söz'de târif
edilen ve kitab-ı kebirin âyet-i kübrâsı ve o Kur'an-ı
Kebir-deki ism-i azâmı ve o şecere-i kâinatın çekirdeği ve
en münevver meyvesi ve o sarây-ı âlemin güneşi ve Âlem-i
İslâmın bedr-i münevveri ve Rubûbiyyet-i İlâhiyyenin
dellâl-ı saltanatı ve tılsım-ı kâinatın keşşaf-ı zîhikmeti
olan Seyyidimiz Muhammed-ül Emin Aleyhissalâtü Vesselâm,
bütün enbiyayı sayesi altına alan Risâlet cenahı ve bütün
Âlem-i İslâmı himayesine alan İslâmiyet cenahlarıyla
hakikatın tabakatında uçan ve bütün Enbiya ve mürselîni,
bütün Evliya ve sıddıkîni ve bütün Asfiya ve Muhakkikîni
arkasına alıp bütün kuvvetiyle vahdâniyyeti gösterip, Arş-ı
Ehadiyyete yol açıp gösterdiği îmân-ı billâh ve isbat ettiği
Vahdâniyyet-i İlâhiyyeyi hiç vehim ve şüphenin haddi var mı
ki, kapatabilsin ve perde olabilsin! Mâdem Ondokuzuncu
Söz'de ve Ondokuzuncu Mektub'da o bürhân-ı katıın âb-ul
hayatı mârifetinden Ondört Reşha ve Ondokuz İşarat ile, o
zâtı mu'ciz-nümânın enva'-ı mu'cizâtıyla beraber, icmâlen
bir derece târif ve beyân etmişiz.
Şurada şu işaret ile iktifa
edip, o vahdâniyyetin bürhân-ı katıını tezkiye eden ve
sıdkına şehadet eden esasâta işaret sûretinde bir salavat-ı
şerife ile hatmederiz.
اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى مَنْ دَلَّ عَلَى
وُجوُبِ وُجُودِكَ وَ وَحْدَانِيَّتِكَ وَ شَهِدَ عَلَى
جَلاَلِكَ وَ جَمَالِكَ وَ كَمَالِكَ الشَّاهِدُ الصَّادِقُ
الْمُصَدَّقُ وَ الْبُرْهَانُ النَّاطِقُ الْمُحَقَّقُ سَيِّدُ
اْلاَنْبِيَاءِ وَ الْمُرْسَلِينَ الْحَامِلُ سِرَّ
اِجْمَاعِهِمْ وَ تَصْدِيقِهِمْ وَ مُعْجِزَاتِهِمْ وَ اِمَامُ
اْلاَوْلِيَاءِ وَ الصِّدِّقِينَ الْحَاوِى سِرَّ
اِتِّفَاقِهِمْ وَ تَحْقِيقِهِمْ وَ كَرَامَاتِهِمْ ذُو
الْمُعْجِزَاتِ الْبَاهِرَةِ وَ الْخَوَارِقِ الظَّاهِرَةِ وَ
الدَّلاَئِلِ الْقَاطِعَةِ الْمُحَقَّقَةِ الْمُصَدَّقَةِ لَهُ
ذُو الْخِصَالِ الْغَالِيَةِ فِى ذَاتِهِ وَ اْلاَخْلاَقِ
الْعَالِيَةِ فِى وَ ظِيفَتِهِ وَ السَّجَايَا السَّامِيَةِ
فِى شَرِيعَتِهِ الْمُكَمَّلَةِ الْمُنَزَّهَةِ لَهُ عَنِ
الْخِلاَفِ مَهْبِطُ الْوَحْىِ الرَّبَّانِىِّ بِاِجْمَاعِ
الْمُنْزِلِ وَ الْمُنْزَلِ وَ الْمُنَزَّلِ عَلَيهِ سَيَّارُ
عَالَمِ الْغَيْبِ وَ الْمَلَكُوتِ مُشَاهِدُ
اْلاَرْوَاحِ وَ مُصَاحِبُ الْمَلئِكَةِ اَنْمُوزَجُ كَمَالِ
الْكَائِنَاتِ شَخْسًا وَ نَوْعًا وَ جِنْسًا (اَنْوَارُ
ثَمَرَاتِ شَجَرَةِ الْخِلْقَةِ سِرَاجُ الْحَقِّ بُرْهَانُ
الْحَقِيقَةِ تِمْثَالُ الرَّحْمَةِ مِثَالُ الْمُحَبَّةِ
كَشَّافُ طِلْسِمِ الْكَائِنَاتِ دَلاَّلُ سَلْطَنَةِ
الرُّبُوبِيَّةِ الْمُرْمِزُ بِعُلْوِيَّةِ شَخْصِيَّتِهِ
الْمَعْنَوِيَّةِ اِلَى اَنَّهُ نُصْبَ عَيْنِ فَاطِرِ
الْعَالَمِ فِى خَلْقِ الْكَائِنَاتِ ذُو الشَّرِيعَةِ الَّتِى
هِىَ بِوُسْعَةِ دَسَاتِيرِ هَا وَ قُوَّتِهَا تُشِيرُ اِلَى
اَنَّهَا نِظَامُ نَاظِمِ الْكَوْنِ وَ وَضْعُ خَالِقِ
الْكَائِنَاتِ نَعَمْ اِنَّ نَاظِمَ الْكَائِنَاتِ بِهَذَا
النِّظَامِ اْلاَتَمِّ اْلاَكْمَلِ هُوَ نَاظِمُ هذَا الدِّينِ
بِهذَا النِّظَامِ اْلاَحْسَنِ اْلاَجْمَلِ سَيِّدِنَا نَحْنُ
مَعَاشِرَ بَنِى اَدَمَ وَ مُهْدِينَا اِلَى ْالاِيمَانِ
نَحْنُ مَعَاشِرَ الْمُؤْمِنِينَ مُحَمَّدٍ بْنِ عَبْدِ
اللَّهِ بْنِ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ عَلَيْهِ اَفْضَلُ
الصَّلَوَاتِ وَ اَتَمُّ التَّسْلِيمَاتِ مَا دَامَتِ
اْلاَرْضُ وَ السَّموَاتُ فَاِنَّ ذَالِكَ الشَّاهِدَ
الصَّادِقَ الْمُصَّدَقَ يَشْهَدُ عَلَى رُؤُسِ اْلاَشْهَادِ
مُنَادِيًا وَ مُعَلِّمًا ِلاَجْيَالِ الْبَشَرِ خَلْفَ
اْلاَعْصَارِ وَ اْلاَقْطَارِ نِدَاءً عُلْوِيًّا بِجَمِيعِ
قُوَّتِهِ وَ بِغَايَةِ جِدِ يَّتِهِ وَ بِنِهَايَةِ وُثُوقِهِ
وَ بِقُوَّةِ اِطْمِئْنَانِهِ وَ بِكَمَالِ اِيمَانِهِ
بِاَشْهَدُ اَنْ لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللَّهُ وَحْدَهُ لاَ
شَريكَ لَهُ
GÜNEŞLER
KUVVETİNDE ONİKİNCİ LEM'A: Şu Yirmiikinci Söz-'ün
Onikinci Lem'ası, öyle bir bahr-ı hakaiktir ki; bütün
Yirmiiki Söz, ancak onun yirmiiki katresi ve öyle bir
menba-ı envardır ki, şu yirmiiki Söz, o güneşten ancak
yirmiiki lem'asıdır. Evet o Yirmiiki adet Sözlerin
herbirisi, Semâ-i Kur'anda parlayan birtek necm-i âyetin bir
lem'ası ve bahr-ı Furkan'dan akan bir âyetin ırmağından tek
bir katresi ve bir kenz-i âzâm-ı Kitabullah'ta herbiri bir
sandukça-i cevâhir olan âyetlerin birtek âyetinin birtek
incisidir. İşte Ondokuzuncu Söz'ün Ondördüncü Reşhasında bir
nebze târif edilen o Kelâmullah; İsm-i âzamdan, Arş-ı
âzamdan, Rubûbiyyetin tecelli-i âzamından nüzul edip, ezeli
ebede rabtedecek, ferşi arşa bağlayacak bir vüs'at ve
ulviyet içinde bütün kuvvetiyle ve âyâtının bütün
kat'iyyetiyle mükerreren لآَاِلَهَ
اِلاَّ هُوَ der, bütün kâinatı işhad eder ve şehadet
ettirir. Evet لآَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ
beraber mizened alem…
Evet o Kur'ana selim bir
kalb gözüyle baksan göreceksin ki: Cihat-ı sittesi öyle
parlıyor, öyle şeffaftır ki; hiçbir zulmet, hiçbir dalâlet,
hiçbir şüphe ve rayb, hiçbir hile içine girmeye ve daire-i
ismetine duhûle fürce bulamaz. Çünki, üstünde sikke-i i'câz;
altında bürhân ve delil; arkasında nokta-i istinadı, mahz-ı
vahy-i Rabbanî; önünde saadet-i dâreyn; sağında, aklı
istintak edip tasdikini temin; solunda, vicdanı istişhâd
ederek teslimini tesbit; içi, bilbedâhe safi hidâyet-i
Rahmâniyye; üstü, bilmüşâhede hâlis envar-ı îmâniyye;
meyveleri, biaynelyakîn kemâlât-ı insânîyye ile müzeyyen
âsfiya ve Muhakkikîn-i Evliya ve Sıddıkîn olan o lisan-ı
gaybın sinesine kulağını yapıştırıp dinlesen; derinden
derine, gayet munis ve mukni, nihayet ciddî ve ulvî ve
bürhân ile mücehhez bir sada-yı Semâvî işiteceksin ki, öyle
bir kat'iyetle لآَاِلَهَ اِلاَّ هُوَ
der ve tekrar eder ki; hakkal-yakîn derecesinde
söylediğini, aynel-yakîn gibi bir ilm-i yakîni sana ifade ve
ifaza ediyor…
Elhasıl: Herbirisi
birer güneş olan, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile
Furkan-ı Ahkem ki biri âlem-i şehadetin lisanı olarak bin
mu'cizât içinde bütün Enbiya ve Asfiyanın taht-ı
tasdiklerinde İslâmiyet ve Risâlet parmaklarıyla işaret
ederek bütün kuvvetiyle gösterdiği bir hakikatı...
Diğeri: Âlem-i Gaybın lisanı
hükmünde, kırk vücuh-u i'câz içinde, kâinatın bütün âyât-ı
tekviniyyesinin taht-ı tasdiklerinde, hakkaniyyet ve hidâyet
parmaklarıyla işaret edip bütün ciddiyetle gösterdiği aynı
hakikatı.. acaba o hakikat, güneşten daha bâhir, gündüzden
daha zâhir olmaz mı?
Ey dalalet-âlûd mütemerrid insâncık!
(Haşiye) Ateşböceğinden daha sönük
kafa fenerinle nasıl şu güneşlere karşı gelebilirsin?
Onlardan istiğnâ edebilirsin? Üflemekle onları söndürmeye
çalışırsın? Tuuuh! Tuf.. senin o münkir aklına... Nasıl o
iki lisan-ı gayb ve şehadet, bütün âlemlerin Rabbi ve şu
kâinatın sahibi nâmına ve O’nun hesabına söyledikleri
sözleri ve dâvaları inkâr edebilirsin? Ey bîçâre ve sinekten
daha âciz, daha hakîr! Sen necisin ki, şu kâinatın Sahib-i
Zülcelâl'ini tekzibe yelteniyorsun?
Hâtime
Ey aklı hüşyar, kalbi
müteyakkız arkadaş! Eğer şu Yirmiikinci Söz'ün başından
buraya kadar fehmetmişsen, Oniki Lem'ayı birden elinde tut.
Binler elektrik kuvvetinde bir sirac-ı hakikat bularak,
Arş-ı âzamdan uzatılıp gelen âyât-ı Kur'aniyyeye yapış.
Burak-ı tevfike bin, semâvât-ı hakaikte uruc et, Arş-ı
mârifetullaha çık... اَشْهَدُ اَنْ لآََ
اِلهَ اِلآَّ اَنْتَ وَحْدَكَ لاَ شَرِيكَ لَكَ de. Hem
لآَ اِلَهَ اِلاَّ اللَّهُ وَحْدَهُ لاَ
شَرِيكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَ لَهُ الْحَمْدُ يُحْيِى وَ
يُمِيتُ وَ هُوَ حَىٌّ لاَ يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَ هُوَ
عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
diyerek, bütün mevcûdât-ı
kâinatın başları üstünde ve mescid-i kebir-i âlemde
vahdâniyeti ilân et...
سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا آِلاَّ مَا
عَلَّمْتَنَآ اِنَّكَ اَنْتَ االْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَآ اِنْ نَسِينَا اَوْ اَخْطَاْنَا
رَبَّنَا وَلاَ تَحْمِلْ عَلَيْنَآ اِصْرًا كَمَا حَمَلْتَهُ
عَلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِنَا رَبَّنَا وَلاَ تُحَمِّلْنَا
مَا لاَ طَاقَةَ لَنَا بِهِ وَاعْفُ عَنَّا وَاغْفِرْلَنَا
وَارْحَمْنَا اَنْتَ مَوْلَينَا فَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ
االْكَافِرِينَ
رَبَّنَا لاَ تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا
وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ
الْوَهَّابُ رَبَّنَا اِنَّكَ جَامِعُ النَّاسِ لِيَوْمٍ لاَ
رَيْبَ فِيهِ اِنَّ اللَّهَ لاَ يُخْلِفُ الْمِيعَادَ
اَللَّهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلَى مَنْ اَرْسَلْتَهُ
رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ وَ عَلَى اَلِهِ وَ صَحْبِهِ
اَجْمَعِينَ وَارْحَمْنَا وَ ارْحَمْ اُمَّتَهُ بِرَحْمَتِكَ
يَا اَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ اَمِينَ
وَ اَخِرُ دَعْوَيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ
الْعَالَمِينَ
* * *