[Şu Söz “Beş Dal”dır.
Dördüncü Dal'a dikkat et. Beşinci Dal'a yapış çık.
Meyvelerini kopar al.]
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
اَللَّهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ لَهُ اْلاَسْمَاءُ الْحُسْنَى
Şu âyet-i celilenin şecere-i
nuranîyyesinin çok hakikatlarından bir hakikatının beş
dalına işaret ederiz.
BİRİNCİ DAL: Nasılki
bir sultanın kendi hükûmetinin dairelerinde ayrı ayrı
ünvanları ve raiyetinin tabakalarında başka başka nam ve
vasıfları ve saltanatının mertebelerinde çeşit çeşit isim ve
alâmetleri vardır. Meselâ: Adliye dairesinde hâkim-i âdil;
ve mülkiyede sultan; ve askeriyede kumandan-ı âzâm; ve
ilmiyede halife... Daha buna kıyasen sâir isim ve
ünvanlarını bilsen anlarsın ki; birtek pâdişah, saltanatının
dairelerinde ve tabaka-i hükûmet mertebelerinde bin isim ve
ünvana sahib olabilir. Güya o hâkim, herbir dairede
şahsiyyet-i mânevîyye haysiyetiyle ve telefonuyla mevcûd ve
hâzırdır; bulunur ve bilir. Ve her tabakada kanunuyla,
nizâmıyla, mümessiliyle meşhud ve nâzırdır, görünür, görür.
Ve herbir mertebede perde arkasında, hükmüyle, ilmiyle,
kuvvetiyle mutasarrıf ve basîrdir; idare eder, bakar. Öyle
de:
Ezel, Ebed Sultanı olan Rabb-ül Âlemîn
için, Rubûbiyyetinin mertebelerinde ayrı ayrı, fakat
birbirine bakar şe'n ve namları ve Ulûhiyyetinin
dairelerinde başka başka, fakat birbiri içinde görünür isim
ve nişanları ve haşmet-nümâ icraatında ayrı ayrı, fakat
birbirine benzer temessül ve cilveleri ve kudretinin
tasarrufatında başka başka, fakat birbirini ihsas eder
ünvanları var. Ve sıfatlarının tecelliyatında başka başka,
fakat birbirini gösterir mukaddes zuhûratı var. Ve ef'alinin
cilvelerinde çeşit çeşit, fakat birbirini ikmâl eder
hikmetli tasarrufâtı var. Ve rengârenk san'atında ve
mütenevvi' masnuatında çeşit çeşit, fakat birbirini temaşa
eder haşmetli Rubûbiyyeti vardır. Bununla beraber kâinatın
herbir âleminde, herbir tâifesinde, Esmâ-i Hüsnâdan bir
ismin ünvanı tecelli eder. O isim o dairede hâkimdir. Başka
isimler orada ona tâbidirler, belki onun zımnında
bulunurlar. Hem mahlûkatın herbir tabakasında az ve çok,
küçük ve büyük, has ve âmm herbirisinde has bir tecelli, has
bir Rubûbiyyet, has bir isimle cilvesi vardır. Yâni, o isim
herşeye muhit ve âmm olduğu halde öyle bir kasd ve
ehemmiyetle bir şeye teveccüh eder; güya o isim yalnız o
şeye hastır. Hem bununla beraber Hâlık-ı Zülcelâl, herşeye
yakın olduğu halde, yetmiş bine yakın nuranî perdeleri
vardır. Meselâ: Sana tecelli eden Hâlık isminin
mahlûkıyetindeki cüz'î mertebesinden tut, tâ bütün kâinatın
Hâlıkı olan mertebe-i kübrâ ve ünvan-ı âzama kadar ne kadar
perdeler bulunduğunu kıyas edebilirsin.
Demek bütün kâinatı arkada bırakmak
şartıyla mahlûkıyetin kapısından Hâlık isminin müntehasına
yetişirsin, daire-i sıfâta yanaşırsın. Mâdem, perdelerin
birbirine temaşa eder pencereleri var. Ve isimler birbiri
içinde görünüyor. Ve şuunat, bibirine bakar. Ve temessülât,
birbiri içine girer. Ve ünvanlar, birbirini ihsas eder. Ve
zuhurat, birbirine benzer. Ve tasarrufat, birbirine yardım
edip itmam eder. Ve Rubûbiyyetin mütenevvi terbiyeleri,
birbirine imdad edip muâvenet eder. Elbette gerektir ki,
Cenâb-ı Hakk'ı bir isimle, bir ünvan ile, bir Rubûbiyyetle
ve hâkezâ.. tanısa, başka ünvanları, Rubûbiyyetleri,
şe'nleri, içinde inkâr etmesin. Belki, herbir ismin
cilvesinden sâir Esmâya intikal etmezse zarar eder. Meselâ:
Kadîr ve Hâlık isminin eserini görse, Alîm ismini görmezse
gaflet ve tabiat dalâletine düşebilir. Belki lâzım gelir ki,
onun nazarı, daima karşısında هُوَ هُوَ اللَّهُ okusun,
görsün. Onun kulağı herşeyden قُلْ هُوَ اللّهُ اَحَدٌ
dinlesin, işitsin. Onun lisanı
لآَ اِلهَ اِلآّ
هُوَ بَرَابَرْ مِيزَنَدْ عَالَمْ desin, ilân etsin.
İşte Kur'an-ı Mübin اْلاَسْمَآءُ
الْحُسْنَى اَللَّهُ لآَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ لَهُ
fermanıyla, zikrettiğimiz hakikatlara işaret eder.
Eğer o yüksek hakikatları yakından
temaşa etmek istersen, git fırtınalı bir denizden, zelzeleli
bir zeminden sor. Ne diyorsunuz? de. Elbette “Yâ Celil, Yâ
Celil, Yâ Aziz, Yâ Cebbar” dediklerini işiteceksin. Sonra
deniz içinde ve zemin yüzünde merhamet ve şefkatle terbiye
edilen küçük hayvanattan ve yavrulardan sor. “Ne
diyorsunuz?” de. Elbette “Ya Cemil, Ya Cemil, Ya Rahîm,
Ya Rahîm” diyecekler
(Haşiye)
. Semâyı dinle. Nasıl “Ya Celil-i Zülcemâl” diyor. Ve arza
kulak ver. Nasıl “Ya Cemîl-i Zülcelâl” diyor. Ve hayvanlara
dikkat et. Nasıl “Ya Rahmân, Ya Rezzak” diyorlar. Bahardan
sor. Bak nasıl, “Ya Hannan, Ya Rahmân, Ya Rahîm, Ya Kerim,
Ya Lâtif, Ya Atûf, Ya Mûsavvir, Ya Münevvir, Ya Muhsin, Ya
Müzeyyin” gibi çok Esmâyı işiteceksin. Ve insân olan bir
insândan sor. Bak nasıl bütün Esmâ-i Hüsnâyı okuyor ve
cephesinde yazılı. Sen de dikkat etsen okuyabilirsin. Güya
kâinat, azîm bir musika-i zikriyyedir. En küçük nağme, en
gür nağamata karışmakla, haşmetli bir letafet veriyor. Ve
hâkezâ kıyas et. Fakat çendan insân bütün esmâya mazhardır,
fakat kâinatın tenevvüünü ve melâikenin ihtilâf-ı ibâdâtını
intâc eden tenevvü-ü esmâ, insânların dahi bir derece
tenevvüüne sebeb olmuştur. Enbiyânın ayrı ayrı şeriatleri,
evliyanın başka başka tarîkatları, Asfiyanın çeşit çeşit
meşrebleri şu sırdan neş'et etmiştir. Meselâ: İsa
Aleyhisselâm, sâir Esmâ ile beraber Kadîr ismi onda daha
galibdir. Ehl-i aşkta Vedud ismi ve ehl-i tefekkürde Hakîm
ismi daha ziyâde hâkimdir.
İşte, nasıl eğer bir adam hem hoca,
hem zabit, hem adliye kâtibi, hem mülkiye müfettişi olsa;
onun herbir dairede birer nisbeti, birer vazifesi, birer
hizmeti, birer maaşı, birer mes'uliyeti, birer terakkiyatı
ve muvaffakıyetsizliğine sebeb birer düşman ve rakipleri
oluyor. Ve pâdişaha karşı çok ünvanlarla görünüyor ve görür.
Ve çok lisanlarla ondan meded ister. Ve âmirinin çok
ünvanlarına müracaat eder. Ve düşmanların şerrinden
kurtulmak için, muâvenetini çok sûretlerle taleb eder. Öyle
de: Çok Esmâya mazhar ve çok vazifelerle mükellef ve çok
düşmanlara mübtelâ olan insân, münacatında, istiâzesinde çok
isimleri zikreder. Nasılki nev-i insânın medâr-ı fahri ve
elhak en hakikî insân-ı kâmil olan Muhammed-i Arabî
Aleyhissalâtü Vesselâm, Cevşen-ül Kebir namındaki
münacatında binbir ismiyle dua ediyor; ateşten istiaze
ediyor. İşte şu sırdandır ki sûre-i
قُلْ اَعُوذُ
بِرَبِّ النَّاسِ مَلِكِ النَّاسِ اِلهِ النَّاسِ مِنْ شَرِّ
الْوَسْوَاسِ اْلخَنَّاسِ de üç ünvan ile istiazeyi
emrediyor ve
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
de üç ismiyle istianeyi gösteriyor.
İKİNCİ DAL: Çok esrarın
anahtarlarını tazammun eden iki sırrı beyân eder.
Birinci Sır:
“Evliya niçin usûl-i îmâniyyede ittifak ettikleri halde,
meşhûdatlarında, keşfiyyatlarında çok tehâlüf ediyorlar.
Şuhud derecesinde olan keşifleri bâzan hilaf-ı vâki ve
muhalif-i hak çıkıyor? Hem niçin ehl-i fikir ve nazar,
herbiri kat'î bürhân ile hak telakki ettikleri efkârlarında,
birbirine mütenakız bir sûrette hakikatı görüyorlar ve
gösteriyorlar. Bir hakikat niçin çok renklere giriyor?”
İkinci Sır:
Enbiya-yı sâlife, niçin Haşr-i Cismanî gibi bir kısım
erkân-ı imâniyyeyi, bir derece mücmel bırakmışlar, Kur'an
gibi tafsilât vermemişler. Sonra ümmetlerinden bir kısmı
ileride o mücmel olan erkânı, inkâra kadar gitmişler? Hem
niçin hakikî ârif olan Evliyânın bir kısmı yalnız tevhidde
ileri gitmişler. Hattâ derece-i Hakkalyâkîne kadar
gittikleri halde, bir kısım erkân-ı imâniyye onların
meşreblerinde pek az ve mücmel bir sûrette görünüyor. Hattâ
onun içindir ki, onlara tebaiyyet edenler, ileride o erkân-ı
imâniyyeye lâzım olan ehemmiyeti vermemişler. Hattâ bazıları
sapmışlar. Mâdem bütün erkân-ı imâniyyenin inkişafıyla
hakikî kemâl bulunur. Niçin ehl-i hakikat bazısında çok
ileri ve bir kısmında çok geri kalmışlar. Halbuki bütün
Esmânın mertebe-i âzamlarının mazharı ve bütün enbiyânın
serveri olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ve bütün
kütüb-ü mukaddesenin Reis-i Enveri olan Kur'an-ı Hakîm,
bütün erkân-ı îmâniyyeyi vâzıh bir sûrette, pek ciddî bir
ifadede ve kasdî bir tarzda tafsil etmişlerdir?
Evet çünki: Hakikatta hakikî kemâl-i
etem öyledir. İşte şu esrarın hikmeti şudur ki: İnsân çendan
bütün esmâya mazhar ve bütün kemâlâta müstaiddir. Lâkin
iktidarı cüz'î, ihtiyarı cüz'î, istidadı muhtelif, arzuları
mütefâvit olduğu halde binler perdeler, berzahlar içinde
hakikatı taharri eder. Onun için hakikatın keşfinde ve
hakkın şuhudunda berzahlar ortaya düşüyor. Bazılar berzahtan
geçemiyorlar. Kabiliyetler başka başka oluyor. Bâzıların
kabiliyeti, bâzı erkân-ı îmâniyyenin inkişafına menşe'
olamıyor. Hem esmânın cilvelerinin renkleri mazhara göre
tenevvü ediyor. Ayrı ayrı oluyor. Bâzı mazhar olan zât, bir
ismin tam cilvesine medâr olamıyor. Hem külliyet ve
cüz'iyyet ve zılliyyet ve asliyyet itibariyle cilve-i Esmâ,
başka başka sûret alıyor. Bâzı istidad, cüz'iyyetten
geçemiyor ve gölgeden çıkamıyor. Ve istidada göre bâzan bir
isim galib oluyor, yalnız kendi hükmünü icra ediyor. O
istidadda onun hükmü hükümran oluyor. İşte şu derin sırra ve
şu geniş hikmete esrarlı, geniş ve hakikat ile bir derece
karışık bir temsil ile bâzı işaretler ederiz.
Meselâ: Zühre namıyla nakışlı bir
çiçek ve Kamer'e âşık hayatlı bir katre ve Güneşe bakan
safvetli bir reşhayı farzediyoruz ki, herbirisinin bir
şuuru, bir kemâli var. Ve o kemâle bir iştiyakı bulunuyor.
Şu üç şeyde çok hakikatlara işaret etmekle beraber, nefis ve
akıl ve kalbin sülûklerine işaret eder. Ve üç tabaka
ehl-i hakikata misâldir. (Haşiye)
Birincisi:
Ehl-i fikir, ehl-i velâyet, ehl-i nübüvvetin işâratıdır.
İkincisi:
Cismanî cihazât ile kemâline sa'yedip hakikate gidenleri...
Ve nefsin tezkiyesiyle ve aklın istimâliyle mücahede etmekle
hakikate gidenleri...
Ve kalbin tasfiyesiyle ve îman ve teslimiyetle hakikate
gidenlerin misâlleridir.
Üçüncüsü:
Enâniyyeti bırakmayan ve âsâra dalan ve yalnız istidlaliyle
hakikata giden.. ve ilim ve hikmetle ve akıl ve mârifetle
hakikatı aramaya giden.. ve îmân ve Kur'an ile, fakr ve
ubûdiyyetle hakikata çabuk giden ayrı ayrı istidadda bulunan
üç tâifenin hikmet-i ihtilaflarına işaret eden temsillerdir.
İşte şu üç tabakanın terakkiyatındaki
sırrı ve geniş hikmeti; “Zühre”, “Katre”, “Reşha” ünvanları
altında bir temsil ile bir derece göstereceğiz. Meselâ:
Güneş'in kendi Hâlıkının izniyle ve emriyle üç çeşit
tecellisi ve in'ikâsı ve ifazâsı var: Birisi çiçeklere,
birisi Kamer'e ve seyyarelere, birisi şişe ve su gibi
parlaklara verdiği ayrı ayrı in'ikâslarıdır.
Birincisi üç tarzdadır:
Biri: Küllî ve
umumî bir tecelli ve in'ikasıdır ki, bütün çiçeklere birden
ifâzâsıdır.
Biri de: Has
bir tecellidir ki, herbir nev'e göre bir hususî in'ikâsı
vardır.
Biri de: Cüz'î
bir tecellidir ki, herbir çiçeğin şahsiyyetine göre bir
ifazasıdır. Şu temsilimiz, o kavle göredir ki; çiçeklerin
süslü renkleri, Güneş'in ziyâsındaki yedi rengin istihale-i
in'ikasiyesinden neş'et ediyor. Ve bu kavle göre çiçekler
dahi Güneş'in bir çeşit âyineleridir.
İkincisi:
Güneş'in Kamer'e ve seyyarelere, Fâtır-ı Hakîm'in izniyle
verdiği nur ve feyizdir. Şu küllî ve geniş feyiz ve nurdan
sonra Kamer, o ziyânın gölgesi hükmünde olan nuru; Güneş'ten
küllî bir sûrette istifâde eder. Sonra hususî bir tarzda
denizlere ve havaya ve parlak toprağa ve bir sûret-i
cüz'iyyede denizin kabarcıklarına ve toprağın şeffaflarına
ve havanın zerrelerine ifâde ve ifâzâsıdır.
Üçüncüsü:
Güneşin emr-i İlâhî ile cevv-i havayı ve denizlerin
yüzlerini birer âyine ederek sâfi ve küllî ve gölgesiz bir
in'ikâsı var. Sonra o Güneş, denizin kabarcıklarına ve suyun
katrelerine ve havanın reşhalarına ve kar'ın şişeciklerine,
herbirine birer cüz'î aksi, birer küçük timsalini veriyor.
İşte Güneş'in herbir çiçeğe ve Kamer'e
mukabil herbir katreye, herbir reşhaya mezkûr üç cihette
ikişer tarîk ile teveccüh ve ifâzâsı var:
Birinci Tarîk:
Bil-asâle doğrudan doğruya berzahsız, hicabsızdır. Şu yol,
Nübüvvetin tarîkını temsil eder.
İkinci Yol:
Berzahlar tavassut eder. Âyine ve mazharların kabiliyetleri,
Şems'in cilvelerine birer renk takıyor. Şu yol ise, velâyet
mesleğini temsil eder.
İşte “Zühre”, “Katre”, “Reşha”
herbirisi evvelki yolda diyebilirler ki: “Ben umum âlem
Güneşinin bir âyinesiyim.” Fakat ikinci yolda öyle diyemez.
Belki, “Ben kendi güneşimin âyinesiyim, veyahut nev'ime
tecelli eden güneşin âyinesiyim” der. Çünki: Güneş'i öyle
tanıyor. Bütün âleme bakar bir Güneş'i göremiyor. Halbuki o
şahsın veyahut nev'inin veya cinsinin Güneşi, dar berzah
içinde mahdud bir kayıd altında ona görünüyor. Halbuki
kayıdsız, berzahsız, mutlak Güneş'in âsârını o mukayyed
Güneş'e veremiyor. Çünki: Bütün yeryüzünü ısıtmak, tenvir
etmek, umum nebâtat, hayvanatın hayatlarını tahrik etmek ve
seyyaratı etrafında döndürmek gibi haşmet-nümâ eserleri; o
dar kayıd ve mahdud berzah içinde gördüğü Güneş'e, şuhud-u
kalbî ile veremiyor. Belki o âsâr-ı acîbeyi, eğer o şuurlu
farzettiğimiz üç şey, o kayıd altında gördüğü Güneş'e verse
de; sırf aklî ve îmânî bir tarzda ve o mukayyed, ayn-ı
mutlak olduğunu bir teslimiyyet ile verebilir. Fakat o,
insân gibi akıllı farzettiğimiz “Zühre”, “Katre”, “Reşha” şu
hükümleri, yâni pek büyük âsârı güneşlerine isnad etmeleri
aklîdir, şuhudî değil. Belki bâzan hükm-ü îmânîleri, şuhud-u
kevniyyelerine müsademe eder. Pek güçlükle inanabilirler.
İşte hakikata dar gelen ve bâzı
köşelerinde hakikatın âzaları görünen ve hakikatla karışık
şu temsil içine üçümüz de girmeliyiz. Üçümüz de kendimizi
“Zühre”, “Katre”, “Reşha” farzedeceğiz. Zira onlarda
farzettiğimiz şuur kâfi gelmiyor. Biz aklımızı dahi onlara
katmalıyız. Yâni onlar maddî güneşlerinden nasıl feyiz
alıyorlar, biz de mânevî güneşimizden öyle alıyoruz,
anlamalıyız.
İşte, sen ey dünyayı unutmayan ve maddiyata tevağğul eden ve
nefsi kesafet peyda eden arkadaş! Sen “Zühre” ol. Nasılki o
“Zühre” çiçeği, Ziyâ-yı Şems'ten inhilâl etmiş bir renk
alıyor. Ve o bir renk içinde Şems'in timsalini karıştırıp
kendine zînetli bir sûret giydiriyor. Zira senin istidadın
dahi ona benzer. Hem şu esbaba dalmış Eski Said gibi
mektebli feylesof ise, Kamer'e âşık olan “Katre” olsun ki;
Kamer, Güneş'ten aldığı ziyâ zıllini ona verir ve onun
gözbebeğine bir nur verir. O da o nur ile parlar. Fakat o
“Katre” o nur ile yalnız Kamer'i görür. Güneş'i göremez.
Belki imânıyla görebilir. Hem, şu herşeyi doğrudan doğruya
Cenâb-ı Hak'tan bilir, esbabı bir perde telâkki eder fakir
adam, o da “Reşha” olsun. Öyle bir “Reşha” ki, kendi zâtında
fâkirdir. Hiçbir şeyi yok ki, ona dayanıp “Zühre” gibi
kendine güvensin. Hiçbir rengi yok ki, onunla görünsün.
Başka şeyleri de tanımıyor ki, ona teveccüh etsin. Hâlis bir
safveti var ki, doğrudan doğruya Güneş'in timsalini
gözbebeğinde saklıyor. Şimdi mâdem biz bu üç şey yerine
geçtik. Kendimize bakmalıyız. Bizde ne var? Ne yapacağız?..
İşte bakıyoruz ki: Bir Zât-ı Kerim,
ihsanıyla bizi gayet derece tezyin ve tenvir ve terbiye
ediyor. İnsân ise, ihsan edene perestiş eder. Perestişe
lâyık olana, kurbiyyet ister ve görmek taleb eder. Öyle ise,
herbirimiz istidadımıza göre o muhabbet cazibesiyle sülûk
edeceğiz. Ey “Zühre-misâl!” Sen gidiyorsun, fakat çiçek
olarak git. İşte gittin. Terakki ede ede, tâ bir mertebe-i
külliyyeye geldin. Gûya bütün çiçeklerin hükmüne geçtin.
Halbuki zühre, kesif bir âyinedir. Onda ziyâdaki yedi renk
inhilal ve inkisar eder. Şemsin aksini gizler. Sen, sevdiğin
Güneş'in yüzünü görmekte muvaffak olamazsın. Çünki; kayıtlı
olan renkler, hususiyetler dağıtıyor, perde çekiyor,
gösteremiyor. Sen şu halde sûretlerin, berzahların ortaya
girmesiyle neş'et eden firaktan kurtulamazsın. Lâkin bir
şart ile kurtulabilirsin ki, sen kendi nefsinin muhabbetine
dalmış olan başını kaldırasın ve nefsin mehâsini ile
telezzüz ve iftihar eden nazarını çekesin, gökyüzündeki
Güneş'in yüzüne atasın. Hem başaşağı celb-i rızık için
toprağa bakan yüzünü, yukarıdaki Şems'e çeviresin. Çünki:
Sen, O’nun âyinesisin. Vazifen, âyinedârlıktır. Bilsen,
bilmesen, hazine-i rahmet kapısı olan toprak tarafından
senin rızkın gelecektir. Evet nasıl bir çiçek, Güneş'in
küçücük bir âyinesidir. Şu koca Güneş dahi gök denizinde
Şems-i Ezelî'nin “NUR” isminden tecelli eden bir lem'anın
katre-misâl bir âyinesidir. Ey kalb-i insânî! Sen, nasıl bir
Güneş'in âyinesi olduğunu bundan bil. Bu şartı yaptıktan
sonra kemâlini bulursun. Fakat, Güneş'i, nefs-ül emirde
nasıl ise öyle göremezsin. O hakikatı, çıplak anlamazsın.
Belki senin sıfatlarının renkleri ona bir renk verir ve
kesafetli dûrbînin bir sûret takar. Ve kayıtlı kabiliyetin
bir kayıd altına alır.
Şimdi sen dahi ey Katre içine giren
hakîm feylesof! Senin Katre-i fikrin dûrbîniyle, felsefenin
merdiveniyle tâ Kamer'e kadar terakki ettin, Kamer'e girdin.
Bak, Kamer kendi zâtında kesafetli, zulümatlıdır. Ne ziyâsı
var, ne hayatı. Senin sa'yin beyhude, ilmin faidesiz gitti.
Sen ye'sin zulümatından ve kimsesizliğin vahşetinden ve
ervah-ı habisenin iz'âcatından ve o vahşetin dehşetinden şu
şartlar ile kurtulabilirsin ki, tabiat gecesini terkedip
hakikat güneşine teveccüh etsen ve yakînen inansan ki, şu
gece nurları, gündüz güneşinin ışıklarının gölgeleridir. Bu
şartı yaptıktan sonra, sen kemâlini bulursun. Fakir ve
karanlıklı Kamer yerine, haşmetli Güneş'i bulursun. Fakat
sen dahi öteki arkadaşın gibi, Güneş'i safi göremezsin.
Belki senin aklın ve felsefen ünsiyyet ve ülfet ettikleri
perdeler arkasında ve ilim ve hikmetin nescettiği hicabların
halfinde ve kabiliyetin verdiği bir renk içinde
görebilirsin.
İşte Reşha-misâl üçüncü arkadaşınız
ki, hem fâkirdir, hem renksizdir. Güneş'in hararetiyle çabuk
tebahhur eder, enaniyyetini bırakır, buhara biner, havaya
çıkar. İçindeki madde-i kesife; nâr-ı aşk ile ateş alır,
ziyâ ile nura döner. O ziyânın cilvelerinden gelen bir
şuâ’’a yapışır, yanaşır. Ey Reşha-misâl! Mâdem doğrudan
doğruya Güneş'e âyinedârlık ediyorsun, sen hangi mertebede
bulunsan bulun, ayn-ı Şems'e karşı aynelyakîn bir tarzda,
sâfi bakılacak bir delik, bir pencere bulursun. Hem o
Şems'in âsâr-ı acîbesini ona vermekte müşkilat
çekmeyeceksin. Ona lâyık haşmetli evsafını tereddütsüz
verebilirsin. Saltanat-ı zâtîyyesinin dehşetli âsârını ona
vermekte, hiçbir şey senin elinden tutup ondan vazgeçiremez.
Seni ne berzahların darlığı, ne kabiliyetlerin kaydı, ne
âyinelerin küçüklüğü seni şaşırtmaz; hilâf-ı hakikate
sevketmez. Çünki: Sen safi, hâlis, doğrudan doğruya ona
baktığın için anlamışsın ki, mazharlarda görünen ve
âyinelerde müşahede olunan Güneş değil, belki bir nevi
cilveleridir, bir çeşit renkli akisleridir. Çendan o akisler
onun ünvanlarıdır. Fakat bütün âsâr-ı haşmetini
gösteremiyorlar.
İşte şu hakikatle karışık temsilde
böyle başka başka üç tarîk ile kemâle gidilir. Ve o
kemâlâtın mezâyâsında ve mertebe-i şuhudun tafsilâtında
başka başkadırlar. Fakat neticede ve hakka iz'an ve hakikatı
tasdikte ittifak ederler. İşte nasıl bir gece adamı ki, hiç
Güneş'i görmemiş. Yalnız Kamer âyinesinde bir gölgesini
görüyor. Güneş'e mahsus haşmetli ziyâyı, dehşetli cazibeyi
aklına sığıştıramıyor. Belki görenlere teslim olup taklid
ediyor. Öyle de: Veraset-i Ahmediyye (A.S.M.) ile Kadir ve
Muhyî gibi isimlerin mertebe-i uzmâsına yetişmeyen, Haşr-i
âzamı ve Kıyamet-i Kübrâyı taklidî olarak kabûl eder, “Aklî
bir mes'ele değildir” der. Çünki Hakikat-ı Haşir ve kıyamet,
İsm-i âzamın ve bâzı Esmânın derece-i âzamının mazharıdır.
Kimin nazarı oraya çıkmazsa taklide mecburdur. Kimin fikri
oraya girse, Haşir ve Kıyameti, gece gündüz, kış ve bahar
derecesinde kolay görür, itminan-ı kalb ile kabûl eder.
İşte şu sırdandır ki: Haşir ve
Kıyameti en âzam mertebede, en ekmel tafsîlâtla Kur'an
zikrediyor. Ve İsm-i âzamın mazharı olan Peygamberimiz
Aleyhissalâtü Vesselâm ders veriyor. Ve eski peygamberler
ise, hikmet-i irşâdın iktizasıyla, bir derece basit ve
iptidâî bir halde olan ümmetlerine, Haşri en âzam bir
derecede, en geniş bir tafsilâtla ders vermemişler. Hem şu
sırdandır ki, bir kısım ehl-i velâyet bâzı erkân-ı
îmâniyyeyi mertebe-i uzmâsında görmemişler veya
gösterememişler. Hem şu sırdandır ki, mârifetullahta
derecat-ı ârifîn çok tefavüt ediyor. Daha bunlar gibi çok
esrar şu hakikattan inkişaf eder. Şimdi şu temsil, hem bir
derece hakikatı ihsas ettiğinden, hem hakikat çok geniş ve
çok derin olduğundan biz dahi temsil ile iktifa ediyoruz.
Haddimizin ve tâkatimizin fevkınde olan esrârâ
girişmeyeceğiz.
ÜÇÜNCÜ DAL: Kıyamet
alâmetlerinden ve âhirzaman vukuatından ve bâzı a'mâlin
fazilet ve sevaplarından bahseden Ehâdîs-i Şerife güzelce
anlaşılmadığından, akıllarına güvenen bir kısım ehl-i ilim
onların bir kısmına zaîf veya mevzu demişler. İmânı zaîf ve
enaniyyeti kavî bir kısım da, inkâra kadar gitmişler. Şimdi
tafsile girişmeyeceğiz. Yalnız “Oniki Aslı” beyân ederiz.
Birinci Asıl:
Yirminci Söz'ün âhirindeki sual ve cevapta îzah ettiğimiz
mes'eledir. İcmali şudur ki: Din bir imtihandır, bir
tecrübedir. Ervah-ı âliyyeyi, ervah-ı sâfileden tefrik eder.
Öyle ise ileride herkese göz ile görülecek vukuatı öyle bir
tarzda bahsedecek ki; ne bütün bütün meçhul kalsın, ne de
bedihî olup herkes ister istemez tasdike mecbur kalsın. Akla
kapı açacak, ihtiyarı elinden almayacak. Zira eğer tamamen
bedâhet derecesinde bir alâmet-i Kıyamet görülse, herkes
tasdike muztar olsa; o vakit kömür gibi bir istidad, elmas
gibi bir istidad ile beraber kalır. Sırr-ı teklif ve
netice-i imtihan zâyî' olur. İşte bunun için, Mehdi ve
Süfyan mes'eleleri gibi çok mes'elelerde çok ihtilaf olmuş.
Hem rivâyat dahi çok muhteliftir, birbirine zıd hükümler
olmuş.
İkinci Asıl:
Mesâil-i İslâmiyyenin tabakatı vardır. Biri bürhân-ı kat'î
istese, diğeri bir zann-ı galibî ile iktifa eder. Başkası
yalnız bir kabûl-ü teslimî ve reddetmemek ister. Öyle ise,
esasât-ı îmâniyyeden olmayan mesâil-i fer'iye veya vukuat-ı
zamâniyyenin herbirinde bir iz'an-ı yakîn ile bir bürhân-ı
kat'î istenilmez. Belki yalnız reddetmemek ve teslimiyetle
ilişmemektir.
Üçüncü Asıl:
Zaman-ı Sahabede Benî İsrail ve Nasara ülemâlarından çoğu
İslâmiyyete girdiler. Eski mâlûmatları dahi onlarla beraber
müslüman oldu. Bâzı hilâf-ı vâki mâlûmât-ı sâbıkaları,
İslâmiyetin malı olarak tevehhüm edildi.
Dördüncü
Asıl: Ehadîs-i Şerife râvilerinin bâzı kavilleri veyahut
istinbat ettikleri mânâları, metn-i hadîsten telakki
ediliyordu. Halbuki insân hatâdan hâlî olmadığı için,
hilaf-ı vâki bâzı istinbatları veya kavilleri hadîs
zannedilerek za'fına hükmedilmiş.
Beşinci Asıl:
اِنَّ فِى اُمَّتِى
مُحَدَّثُونَ yâni مُلْهَمُونَ
sırrınca bâzı ehl-i keşif ve ehl-i velâyet olan
muhaddîsîn-i muhaddesûn ilhamlarıyla gelen bâzı maânî, hadîs
telakki edilmiş. Halbuki ilhâm-ı evliya -bâzı arızalarla-
hatâ olabilir. İşte bu neviden bir kısım hilâf-ı hakikat
çıkabilîr.
Altıncı Asıl:
Beyn-en-nas iştihar bulmuş bâzı hikâyeler bulunuyor ki,
durûb-u emsal hükmüne geçer. Hakikî mânâsına bakılmaz. Ne
maksad için sevkedilir, ona bakılır. İşte bu neviden
beyn-en-nâs teârüf etmiş bâzı kıssa ve hikâyatı, Resul-i
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bir maksad-ı irşadî için,
temsil ve kinâye nev'inden zikredivermiş. Şu nevi
mes'elelerin mânâ-yı hakikîsinde kusur varsa, örf ve âdât-ı
nasa aittir ve teârüf ve tesamu'-u umumîye raci'dir.
Yedinci Asıl:
Pekçok teşbih ve temsiller bulunuyor ki, mürur-u zamanla
veya ilmin elinden cehlin eline geçmesiyle hakikat-ı maddiye
telâkki ediliyor. Hatâya düşer. Meselâ: “Sevr ve Hut”
isminde ve âlem-i misâlde sevr ve hut timsalinde berrî ve
bahrî hayvânat nâzırlarından iki melâiketullah, âdeta bir
koca öküz ve cismanî bir balık zannedilerek Hadîse
ilişilmiş. Hem meselâ: Bir vakit huzur-u Nebevîde derin bir
ses işitildi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman
etti ki: Bu gürültü, yetmiş senedir yuvarlanıp tâ ancak bu
dakika Cehennem'in dibine düşen bir taşın gürültüsüdür. İşte
bu Hadîsi işiten, hakikata vâsıl olmayan inkâra sapar.
Halbuki yirmi dakika o Hadîsten sonra kat’iyyen sabittir ki;
biri geldi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a dedi ki:
Meşhur münafık, yirmi dakika evvel öldü. Yetmiş yaşına giren
o münafık Cehennem'in bir taşı olarak bütün müddet-i ömrü
tedennide, esfel-i sâfilîne küfre sukuttan ibaret olduğunu
gayet belîğane bir sûrette Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm beyân etmiştir. Cenâb-ı Hak o vefat dakikasında o
sesi işittirip, ona alâmet etmiştir.
Sekizinci
Asıl: Cenâb-ı Hakîm-i Mutlak, şu dâr-ı tecrübe ve
meydan-ı imtihanda çok mühim şeyleri, kesretli eşya içinde
saklıyor. O saklamakla çok hikmetler, çok maslahatlar
bağlıdır. Meselâ: Leyle-i Kadri, umum ramazanda; saat-ı
icâbe-i duayı, Cum'â gününde; makbûl velisini, insânlar
içinde; eceli, ömür içinde ve kıyâmetin vaktini, ömrü dünya
içinde saklamış. Zira ecel-i insân muayyen olsa, yarı ömrüne
kadar gaflet-i mutlaka, yarıdan sonra darağacına adım adım
gitmek gibi bir dehşet verecek. Halbuki âhiret ve dünya
müvazenesini muhafaza etmek ve her vakit havf ve reca
ortasında bulunmak maslahatı iktiza eder ki; her dakika hem
ölmek, hem yaşamak mümkün olsun. Şu halde mübhem tarzdaki
yirmi sene mübhem bir ömür, bin sene muayyen bir ömre
müreccahtır. İşte kıyâmet dahi şu insân-ı ekber olan
dünyanın ecelidir. Eğer vakti taayyün etseydi, bütün kurûn-u
ûlâ ve vustâ gaflet-i mutlakaya dalacak idiler ve kurûn-u
uhrâ dehşette kalacaktı. İnsân nasıl hayat-ı şahsiyyesiyle
hânesinin ve köyünün bekasıyla alâkadardır. Öyle de; hayat-ı
içtimaiyye ve nev'iyyesiyle, küre-i arzın ve dünyanın
yaşamasıyla alâkadardır. Kur'an
اِقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ der. “Kıyamet yakındır”
ferman ediyor. Bin bu kadar sene geçtikten sonra gelmemesi,
yakınlığına halel vermez. Zira kıyamet, dünyanın ecelidir.
Dünyanın ömrüne nisbeten bin veya ikibin sene, bir seneye
nisbetle bir-iki gün veya bir-iki dakika gibidir. Saat-ı
Kıyamet yalnız insânîyyetin eceli değil ki, onun ömrüne
nisbet edilip baîd görülsün. İşte bunun içindir ki, Hakîm-i
Mutlak, Kıyâmeti mugayyebât-ı hamseden olarak ilminde
saklıyor. İşte bu ibham sırrındandır ki, her asır, hattâ
asr-ı hakikatbîn olan Asr-ı Saâdet dahi daima kıyametten
korkmuşlar. Hattâ bazıları, “Şerâiti hemen hemen çıkmış”
demişler.
İşte bu hakikatı bilmeyen
insafsız insânlar derler ki: Âhiretin tafsilâtını ders alan
müteyakkız kalbli, keskin nazarlı olan sahabelerin
fikirleri, niçin bin sene hakikattan uzak olarak fikirleri
düşmüş gibi, istikbâl-i dünyevîde bin dörtyüz sene sonra
gelecek bir hakikatı asırlarında karîb zannetmişler?
Elcevab: Çünki
Sahabeler, feyz-i sohbet-i nübüvvetten herkesten ziyâde
dâr-ı âhireti düşünerek, dünyanın fenasını bilerek,
kıyâmetin ibham-ı vaktindeki hikmet-i İlâhiyyeyi anlayarak
ecel-i şahsî gibi dünyanın eceline karşı dahi daima muntazır
bir vaziyet alarak, âhiretlerine ciddî çalışmışlar. Resûl-ü
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm “Kıyameti bekleyiniz, intizar
ediniz” tekrar etmesi, şu hikmetten ileri gelmiş bir irşad-ı
Nebevîdir. Yoksa vuku-u muayyene dair bir vahyin hükmüyle
değildir ki, hakikattan uzak olsun. İllet ayrıdır, hikmet
ayrıdır. İşte Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın bu nevi
sözleri hikmet-i ibhamdan ileri geliyor. Hem şu sırdandır
ki; Mehdî, Süfyan gibi âhirzamanda gelecek eşhasları çok
zaman evvel hattâ Tâbiîn zamanında onları beklemişler,
yetişmek emelinde bulunmuşlar. Hattâ bâzı ehl-i velâyet
Onlar geçmiş demişler. İşte bu da, kıyamet gibi, hikmet-i
İlâhiyye iktiza eder ki; vakitleri taayyün etmesin. Çünki
her zaman, her asır, kuvve-i mânevîyyenin takviyesine medâr
olacak ve yeisten kurtaracak Mehdi mânâsına muhtaçtır. Bu
mânâda, her asrın bir hissesi bulunmak lâzımdır. Hem gaflet
içinde fenalara uymamak ve lâkaydlıkta nefsin dizginini
bırakmamak için, nifakın başına geçecek müdhiş şahıslardan
her asır çekinmeli ve korkmalı. Eğer tâyin edilseydi,
maslahat-ı irşad-ı umumî zâyi' olurdu.
Şimdi Mehdi gibi eşhâsın
hakkındaki rivâyâtın ihtilâfâtı ve sırrı şudur ki: Ehadîsi
tefsir edenler, metn-i Ehadîsi tefsirlerine ve
istinbatlarına tatbik etmişler. Meselâ: Merkez-i saltanat o
vakit Şam'da veya Medine'de olduğundan, vukuat-ı Mehdiyye
veya Süfyâniyyeyi merkez-i saltanat civarında olan Basra,
Kûfe, Şam gibi yerlerde tasavvur ederek öyle tefsir
etmişler. Hem de o eşhasın şahs-ı mânevîsine veya temsil
ettikleri Cemâate âit âsâr-ı azîmeyi o eşhasın zâtlarında
tasavvur ederek öyle tefsir etmişler ki, o eşhas-ı hârika
çıktıkları vakit bütün halk onları tanıyacak gibi bir şekil
vermişler. Halbuki demiştik: Bu dünya tecrübe meydanıdır.
Akla kapı açılır, fakat ihtiyarı elinden alınmaz. Öyle ise o
eşhas, hattâ o müdhiş Deccal dahi çıktığı zaman çokları,
hattâ kendisi de bidayeten Deccal olduğunu bilmez. Belki
nur-u îmânın dikkatiyle, o eşhas-ı âhirzaman tanınabilir.
Alâmet-i Kıyametten olan
Deccal hakkında Hadîs-i Şerifte Birinci günü bir sene,
ikinci günü bir ay, üçüncü günü bir hafta, dördüncü günü
eyyam-ı saire gibidir. Çıktığı zaman dünya işitir. Kırk
günde dünyayı gezer. rivayet ediliyor. İnsafsız insânlar bu
rivayete muhal demişler. Hâşâ şu rivayetin inkâr ve iptaline
gitmişler. Halbuki وَالْعِلْمُ عِنْدَ
اللَّهِ hakikatı şu olmak gerektir ki: Âlem-i küfrün
en kesafetlisi olan şimalde, tabiiyyûnun fikr-i küfrîsinden
süzülen bir cereyan-ı azîmin başına geçecek ve Ulûhiyyeti
inkâr edecek bir şahsın, şimal tarafından çıkmasına işaret
ve şu işaret içinde bir remz-i hikmet vardır ki; kutb-u
şimalîye yakın dairede bütün sene, bir gece bir gündüzdür.
Altı ayı gece, altı ayı gündüzdür. “Deccal'ın bir günü bir
senedir.” O daire yakınında zuhuruna işarettir. “İkinci günü
bir aydır” demekten murâd, şimalden bu tarafa geldikçe bâzan
olur yazın bir ayında güneş gurub etmez. Şu dahi, Deccal
şimalden çıkıp âlem-i medeniyyet tarafına tecavüzüne
işarettir. Günü Deccal'a isnad etmekle şu işarete işaret
eder. Daha bu tarafa geldikçe bir haftada güneş gurub
etmiyor. Daha gele gele tulû' ve gurub ortasında üç saat
devam ediyor. Ben Rusya'da esarette iken böyle bir yerde
bulundum. Bize yakın, bir hafta güneş gurub etmeyen bir yer
vardı. Seyir için oraya gidiyorlardı. “Deccal'ın çıktığı
vakit, umum dünya işitecek” olan kaydı, telgraf ve radyo
halletmiştir. Kırk günde gezmesini de, merkebi olan
şimendifer ve tayyare halletmiştir. Eskiden bu iki kaydı
muhal gören mülhidler, şimdi âdi görüyorlar!..
Alâmet-i kıyametten olan
Ye'cüc ve Me'cüce ve Sedde dair, bir risalede bir derece
tafsilen yazdığımdan ona havale edip şurada yalnız şunu
deriz ki: Eskiden Mançur, Moğol ünvanıyla içtimaat-ı
beşeriyyeyi zîr ü zeber eden tâifeler ve Sedd-i Çinî'nin
yapılmasına sebebiyet verenler, kıyamete yakın yine
anarşistlik gibi bir fikirle medeniyyet-i beşeriyyeyi zîr ü
zeber edecekleri, rivayetlerde vardır. Bâzı mülhidler
derler: Bu kadar acaibi yapan ve yapacak tâifeler nerede?
Elcevab: Çekirge gibi
bir âfât, bir mevsimde pek çok kesretle bulunur. Mevsim
değiştikçe memleketi fesada veren kesretli o tâifelerin
hakikatları, mahdud bâzı ferdlerde saklanıyor. Yine zamanı
geldikçe emr-i İlâhî ile o mahdud ferdlerden gayet kesretli
aynı fesad yine başlar. Gûyâ onların hakikat-ı milliyetleri
inceliyor, kopmuyor. Yine mevsimi geldikçe zuhur ediyor.
Aynen öyle de: Bir zaman dünyayı herc ü merc eden o
tâifeler, izn-i İlâhî ile mevsimi geldiği vakit aynı o
tâife, medeniyyet-i beşeriyyeyi herc ü merc edecekler. Fakat
onların muharrikleri başka bir sûrette tezâhür eder.
لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّهُ
Dokuzuncu
Asıl: Mesâil-i îmâniyyeden bir kısmın netâici, şu
mukayyed ve dar âleme bakar. Diğer bir kısmı, geniş ve
mutlak olan âlem-i âhirete bakar. Amellerin fazilet ve
sevabına dair Ehâdîs-i Şerifenin bir kısmı terğib ve terhibe
münâsib bir tesir vermek için belâgatlı bir üslûbda
geldiğinden, dikkatsiz insânlar onları mübalağalı
zannetmişler. Halbuki bütün onlar ayn-ı hak ve mahz-ı
hakikat olduklarından mücazefe ve mübalağa, içlerinde
yoktur. Ezcümle, en ziyâde insafsızların zihnini kurcalayan
şu Hadîstir ki:
لَوْ وُزِنَتِ الدُّنْيَا عِنْدَ اللَّهِ
جَنَاحَ بَعُوضَةٍ مَا شَرِبَ الْكَافِرُ مِنْهَا جُرْعَةَ
مَاءٍ
-ev kema kal- meâl-i şerifi:
Dünyanın Cenâb-ı Hakk'ın yanında bir sinek kanadı kadar
kıymeti olsa idi, kâfirler bir yudum suyu ondan içmeyecek
idiler. Hakikatı şudur ki: عِنْدَ اللّهِ
tâbiri, âlem-i bekadan demektir. Evet âlem-i bekadan
bir sinek kanadı kadar bir nur mâdem ebedîdir, yeryüzünü
dolduracak muvakkat bir nurdan daha çoktur. Demek koca
dünyayı bir sinek kanadıyla müvazene değil, belki herkesin
kısacık ömrüne yerleşen hususî dünyasını âlem-i bekadan bir
sinek kanadı kadar daimî bir feyz-i İlâhîye ve bir ihsan-ı
İlâhîye müvazeneye gelmediği demektir. Hem dünyanın iki yüzü
var; belki üç yüzü var. Biri, Cenâb-ı Hakk'ın esmâsının
âyineleridir. Diğeri, âhirete bakar; âhiret tarlasıdır.
Diğeri, fenâya, ademe bakar. Bildiğimiz, marzî-yi İlâhî
olmayan ehl-i dalâletin dünyasıdır. Demek Esmâ-i Hüsnânın
âyineleri ve mektûbât-ı Samedâniyye ve âhiretin mezraası
olan koca dünya değil; belki âhirete zıd ve bütün hatîâtın
menşeî ve beliyyâtın menbaı olan dünyaperestlerin dünyasının
âlem-i âhirette ehl-i îmânâ verilen sermedî bir zerresine
değmediğine işarettir. İşte en doğru ve ciddî şu hakikat
nerede ve insafsız ehl-i ilhadın fehmettikleri mânâ
nerede... O insafsız ehl-i ilhadın en mübalağa, en mücazefe
zannettikleri mânâ nerede!
Hem meselâ: İnsafsız ehl-i
ilhadın mübalağa zannettikleri hattâ muhal bir mübalağâ ve
mücâzefe tevehhüm ettikleri biri de, amellerin sevabına dair
ve bâzı sûrelerin faziletleri hakkında gelen rivâyetlerdir.
Meselâ: Fatiha'nın Kur'an kadar sevabı vardır. “Sûre-i
İhlas, sülüs-ü Kur'an” “Sûre-i İza Zülziletil-ardu, rubu”
“Sûre-i Kul ya eyyühel-kâfirûn, rubu” “Sûre-i Yâsin, on defa
Kur'an kadar” olduğuna rivayet vardır. İşte insafsız ve
dikkatsiz insânlar demişler ki: “Şu muhaldir. Çünki Kur'an
içinde Yâsin ve öteki faziletli olanlar da vardır. Onun için
mânâsız olur?”
Elcevab: Hakikatı
şudur ki: Kur'an-ı Hakîm'in herbir harfinin bir sevabı var,
bir hasenedir. Fazl-ı İlâhîden o harflerin sevabı
sünbüllenir, bâzan on tane verir, bâzan yetmiş, bâzan
yediyüz (Âyet-ül Kürsî harfleri gibi), bâzan binbeşyüz
(Sûre-i İhlas'ın harfleri gibi), bâzan onbin (Leyle-i
Berat'ta okunan âyetler ve makbûl vakitlere tesadüf edenler
gibi) ve bâzan otuzbin (meselâ haşhaş tohumunun kesreti
misillü, Leyle-i Kadîr'de okunan âyetler gibi). Ve o gece
bin aya mukabil işaretiyle, bir harfinin o gecede otuzbin
sevabı olur anlaşılır. İşte Kur'an-ı Hakîm, tezâuf-u
sevabıyla beraber elbette müvazeneye gelmez ve gelemiyor.
Belki asıl sevab ile bâzı sûrelerle müvazeneye gelebilir.
Meselâ: İçinde mısır ekilmiş
bir tarla farzedelim ki, bin tane ekilmiş. Bâzı habbeleri
yedi sünbül vermiş farzetsek, herbir sünbülde yüzer tane
olmuş ise, o vakit tek bir habbe bütün tarlanın iki sülüsüne
mukabil oluyor. Meselâ: Birisi de on sünbül vermiş,
herbirinde ikiyüz tane vermiş, o vakit birtek habbe asıl
tarladaki habbelerin iki misli kadardır. Ve hâkezâ kıyas et.
Şimdi Kur'an-ı Hakîm'i
nuranî, mukaddes bir mezraa-i semâviyye tasavvur ediyoruz.
İşte herbir harfi asıl sevabıyla birer habbe hükmündedir.
Onların sünbülleri nazara alınmayacak. Sûre-i Yâsin, İhlas,
Fâtiha, Kul ya eyyühel-kâfirûn, İza zülziletil-ardu gibi
sâir faziletlerine dair rivayet edilen sûre ve âyetlerle
müvazene edilebilir. Meselâ: Kur'an-ı Hakîm'in üçyüzbin
altıyüzyirmi harfi olduğundan, Sûre-i İhlas besmele ile
beraber altmış dokuzdur. Üç defa altmışdokuz, ikiyüzyedi
harftir. Demek Sure-i İhlas'ın herbir harfinin haseneleri,
binbeşyüze yakındır. İşte Sûre-i Yâsin'in hurufâtı hesab
edilse, Kur'an-ı Hakîm'in mecmu-u hurufatına nisbet edilse
ve on defa muzaaf olması nazara alınsa şöyle bir netice
çıkar ki: Yâsin-i Şerif'in herbir harfi takriben beşyüze
yakın sevabı vardır. Yâni o kadar hasene sayılabilir. İşte
buna kıyasen başkalarını dahi tatbik etsen, ne kadar lâtif
ve güzel ve doğru ve mücazefesiz bir hakikat olduğunu
anlarsın.
Onuncu Asıl:
Ekser tâife-i mahlûkatta olduğu gibi ef'al ve a'mâl-i
beşeriyyede bâzı hârika ferdler bulunur. O ferdler eğer
iyilikte ileri gitmişse, o nevilerin medâr-ı fahrleridir,
yoksa medâr-ı şeametleridir. Hem gizleniyorlar. Âdeta birer
şahs-ı mânevî, birer gaye-i hayal hükmüne geçerler. Sâir
ferdlerin herbirisi o olmağa çalışır ve o olmak ihtimali
var. Demek o mükemmel hârika ferd ise; mutlak, mübhem
bulunup heryerde bulunması mümkün… Şu ibham îtibariyle
mantıkça kaziyye-i mümkine sûretinde külliyetine
hükmedilebilir. Yâni, herbir amel şöyle bir netice
verebilmesi mümkündür.
Meselâ, “Kim iki rek'at
namazı filan vakitte kılsa, bir hac kadardır.” İşte iki
rek'at namaz bâzı vakitte bir hacca mukabil geldiği
hakikattır. Herbir iki rek'at namazda bu mânâ külliyet ile
mümkündür. Demek şu nevideki rivâyetler, vukuu bilfiil daimî
ve küllî değil. Zira kabûlün mâdem şartları vardır, külliyet
ve daimîlikten çıkar. Belki” ya bilfiil muvakkattır,
mutlaktır veyahut mümkinedir, külliyedir. Demek şu nevi
ehâdîsteki külliyet ise, imkân itibariyledir. Meselâ:
“Gıybet, katil gibidir.” Demek gıybette öyle bir ferd
bulunur ki, katil gibi bir zehr-i katilden daha muzırdır.
Meselâ: Bir güzel söz, bir abdi âzad etmek gibi bir sadaka-i
azîmenin yerine geçer. Şimdi tergib ve teşvik için o mübhem
ferd-i mükemmel, mutlak bir sûrette her yerde bulunmasının
imkânını, vâki bir sûrette göstermekle hayra şevki ve şerden
nefreti tahrik etmektir. Hem de şu âlemin mikyasıyla âlem-i
ebedînin şeyleri tartılmaz. Buranın en büyüğü, oranın en
küçüğüne müvazi gelemez. Sevab-ı a'mâl o âleme baktığı için,
dünyevî nazarımız ona dar geliyor. Aklımıza
sığıştıramıyoruz. Meselâ:
مَنْ
قَرَأَ هذَا اُعْطِىَ لَهُ مِثْلُ ثَوَابِ مُوسَى وَ هَارُونَ
yâni:
اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ السَّموَاتِ وَ
رَبِّ اْلاَرَضِينَ رَبِّ الْعَالَمِينَ, وَلَهُ
الْكِبْرِيَاءُ فِى السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ وَ هُوَ
الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ السَّموَاتِ وَ رَبِّ اْلاَرَضِينَ
رَبِّ الْعَالَمِينَ, وَلَهُ الْعَظَمَةُ فِى السَّموَاتِ
وَاْلاَرْضِ وَ هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ وَلَهُ الْمُلْكُ
رَبُّ السَّموَاتِ وَ هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
İnsafsız ve dikkatsizlerin
en ziyâde nazar-ı dikkatini celbeden şu gibi rivayetlerdir.
Hakikatı şudur ki: Dünyada dar nazarımızla, kısacık
fikrimizle Mûsa ve Hârun Aleyhisselâmların sevablarını ne
derece tasavvur ediyoruz, biliyoruz. Âlem-i ebediyyette
Rahîm-i Mutlak, saadet-i ebedîde nihayetsiz ihtiyâc içinde
bir abdine birtek virde mukabil vereceği hakikat-ı sevab, O
iki zâtın sevablarına -fakat daire-i ilmimize ve tahminimize
giren sevablarına- müsavi olabilir. Meselâ: Bedevî, vahşi
bir adam hiç pâdişahı görmemiş. Saltanat haşmetini bilmiyor.
Bir köyde bir ağayı nasıl tasavvur eder, o mahdud fikriyle
bir pâdişahı ondan büyükçe bir ağa kadar bilir. Hattâ bizde
sâde-dil bir tâife var ki, eskiden diyorlardı ki: Pâdişah,
kendi ocağı yanında ve tenceresinin başında pişirdiği bulgur
çorbası yanında ne yapıyor, bizim ağamız onu biliyor. Demek
onlar, pâdişahı o kadar dar bir vaziyette ve âdi bir sûrette
tahayyül ediyorlar ki, kendi bulgur çorbasını kendi
pişiriyor, âdeta bir yüzbaşı haşmetinde farzediyorlar. Şimdi
biri o adamlardan birisine dese: “Sen bugün benim için bu
işi yapsan, senin bildiğin pâdişah haşmeti kadar sana bir
haşmetlik vereceğim. Yâni bir yüzbaşı kadar bir rütbe
vereceğim.” O söz hakikattır. Çünki; haşmet-i pâdişahîden
onun dar daire-i fikrine giren, ancak bir yüzbaşılık kadar
bir şevkettir.
İşte dünya nazarıyla dar
fikrimizle âhirete müteveccih hakaik-i sevabiyyeyi o bedevî
adam kadar da düşünemiyoruz. Hazret-i Mûsa (A.S.) ve
Hârun'un (A.S.) meçhulümüz olan hakikî sevabları ile
müvazene değil, -çünki Teşbih kaidesi, meçhulü mâlûma kıyas
eder- belki müvazene edilen ve mâlûmumuz olan ve tahminimize
giren sevablarıyla bir abd-i mü'minin bir virdine mukabil
meçhulümüz olan hakikî sevabıdır. Hem de deniz yüzü ile
katrenin gözbebeği, Güneşin tamam aksini tutmakta
müsavidirler. Fark, keyfiyettedir. Hazret-i Mûsa (A.S.) ve
Hârun'un (A.S.) deniz-misâl âyine-i ruhlarına in'ikas eden
mahiyyet-i sevab, bir katre hükmünde bir abd-i mü'minin bir
âyetten aldığı aynı mahiyyet-i sevabdır. Mâhiyetçe,
kemiyetçe birdirler. Keyfiyet ise, kabiliyete tabidir. Hem
bâzan olur ki; birtek kelime, birtek tesbih, öyle bir saadet
hazinesini açar ki, altmış sene hizmetle o açılmamış. Demek
bâzı hâlât oluyor ki, birtek âyet Kur'an kadar faide
verebilir. Hem İsm-i âzama mazhar olan Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm'ın bir âyette mazhar olduğu feyz-i
İlâhî, belki bir peygamberin umum feyzi kadar olabilir.
Veraset-i Ahmediyye ile İsm-i âzam zılline mazhar bir
mü'min, kendi kabiliyeti itibariyle kemiyetçe bir Nebinin
feyzi kadar sevab alıyor denilse hilâf-ı hakikat olamaz. Hem
de sevab ve fazilet, nur âlemindendir. O âlemden bir âlem,
bir zerreye sığışabilir. Nasılki bir zerrecik bir şişede,
semâvât nücumuyla beraber görünebilir. Öyle de, Niyyet-i
hâlise ile şeffafiyyet peyda eden bir zikirde veya bir
âyette, semâvât gibi nurânî sevab ve fazilet yerleşebilir.
Netice-i Kelâm: Ey
insafsız ve dikkatsiz ve îmânı zaîf, felsefesi kavî, hodbîn,
münekkid adam! “Şu On Aslı” nazara al. Sonra sen hilâf-ı
hakikat ve kat'î muhalif-i vâki gördüğün bir rivâyeti bahâne
ederek Ehadîs-i Şerifeye ve dolayısıyla Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm'ın mertebe-i ismetine halel verecek
ítiraz parmağını uzatma! Zira evvelâ o “On Aslın” on
dairesi, seni inkârdan vazgeçirir. “Hakikî bir kusur varsa
bize aittir” derler, Hadîse raci' olamaz. “Eğer hakikî
değilse, senin sû'-i fehmine aittir” derler. Elhasıl: İnkâr
ve redde gitmek için, şu “On Aslı” tekzib ve ibtal etmek
lâzım gelir. Şimdi insafın varsa bu “On Usûlü” kemâl-i
dikkatle düşündükten sonra, o aklın hilâf-ı hakikat gördüğü
bir hadîsin inkârına kalkışma! “Ya bir tefsiri, ya bir
tevili, ya bir tâbiri vardır” de, ilişme.
Onbirinci
Asıl: Nasıl Kur'an-ı Hakîm'in müteşabihatı var; tevile
muhtaçtır veyahut mutlak teslim istiyor. Ehadîsin de
Kur'anın müteşâbihâtı gibi müşkilatı vardır. Bâzan çok
dikkatli tefsire ve tâbire muhtaçtır. Geçmiş misâllerle
iktifâ edebilirsiniz.
Evet nasılki hüşyar olan adam, yatmış olan adamın rü'yasını
tâbir eder. Öyle de: Bâzan uykuda olan bir adam, yanında
uyanık olan konuşanların sözlerini işitiyor, fakat kendi
âlem-i menamına tatbik eder bir tarzda mânâ veriyor, tâbir
ediyor. Öyle de: Ey gaflet ve felsefe uykusu içinde tenvim
edilen insafsız adam!. Sırr-ı مَا زَاغَ
الْبَصَرُ وَمَا طَغَى ve تَنَامُ
عَيْنَىَّ وَلاَ يَنَامُ قَلْبِى hükmüne mazhar ve
hakikî hüşyar ve yakzan olan Zâtın gördüğünü sen kendi
rü'yanda inkâr değil, tâbir et. Evet uykuda bir adamı bir
sinek ısırsa, müdhiş bir harbde yaralar alır gibi bir
hakikat-ı nevmiyye bâzan telâkki eder. Ondan sorulsa,
“Hakikaten ben yaralandım. Bana top, tüfek atıldı.” diyecek.
Yanında oturanlar onun uykusundaki ızdırabına gülüyorlar.
İşte bu nevm-âlûd nazar-ı gaflet ve fikr-i felsefe, elbette
hakaik-i Nübüvvete mihenk olamazlar.
Onikinci
Asıl: Nazar-ı Nübüvvet ve tevhid ve îmân; vahdete,
âhirete, Ulûhiyyete baktığı için, hakaikı ona göre görür.
Ehl-i felsefe ve hikmetin nazarı; kesrete, esbaba, tabiata
bakar, ona göre görür. Nokta-i nazar birbirinden çok
uzaktır. Ehl-i felsefenin en büyük bir maksadı, ehl-i
Usûl-üd Din ve ulemâ-i İlm-i Kelâm'ın makasıdı içinde
görünmeyecek bir derecede küçük ve ehemmiyetsizdir.
İşte onun içindir ki,
mevcûdâtın tafsîl-i mâhiyetinde ve ince ahvâllerinde ehl-i
hikmet çok ileri gitmişler. Fakat hakikî hikmet olan Ulûm-u
Âliyye-i İlâhiyye ve Uhreviyyede o kadar geridirler ki, en
basit bir mü'minden daha geridirler. Bu sırrı
fehmetmeyenler, muhakkikîn-i İslâmiyyeyi, hükemâlara
nisbeten geri zannediyorlar. Halbuki akılları gözlerine
inmiş, kesrette boğulmuş olanların ne haddi var ki,
Veraset-i Nübüvvet ile makasıd-ı âliyye-i kudsiyyeye
yetişenlere yetişebilsinler.
Hem bir şey iki nazar ile
bakıldığı vakit, iki muhtelif hakikatı gösteriyor. İkisi de
hakikat olabilir. Fennin hiçbir hakikat-ı kat'iyyesi,
Kur'anın hakaik-i kudsiyyesine ilişemez. Fennin kısa eli,
onun münezzeh ve muallâ damenine erişemez. Nümûne olarak bir
misâl zikrederiz:
Meselâ, Küre-i Arz ehl-i
hikmet nazarıyla bakılsa hakikatı şudur ki: Güneş etrafında
mutavassıt bir seyyare gibi hadsiz yıldızlar içinde döner.
Yıldızlara nisbeten küçük bir mahlûk. Fakat ehl-i Kur'an
nazarıyla bakıldığı vakit -Onbeşinci Söz'de izah edildiği
gibi- hakikatı şöyledir ki: Semere-i âlem olan insân; en
câmi', en bedi' ve en âciz, en aziz, en zaîf, en lâtif bir
mu'cize-i kudret olduğundan, beşik ve meskeni olan zemin;
semâya nisbeten maddeten küçüklüğüyle ve hakaretiyle beraber
mânen ve san'aten bütün kâinatın kalbi, merkezi.. bütün
mu'cizât-ı san'atının meşheri, sergisi.. bütün tecelliyat-ı
Esmâsının mazharı, nokta-i mihrâkiyesi.. nihayetsiz
faaliyet-i Rabbâniyyenin mahşeri, ma'kesi.. hadsiz
Hallâkıyet-i İlâhiyyenin husûsan nebatât ve hayvanâtın
kesretli enva'-ı sağiresinden cevvadane icadın medârı,
çarşısı ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnûatın küçük
mikyasta nümûnegâhı ve mensucat-ı ebediyyenin sür'atle
işleyen tezgâhı ve menâzır-ı sermediyyenin çabuk değişen
taklidgâhı ve besâtîn-i daimenin tohumcuklarına sür'atle
sünbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı
olmuştur.
İşte Arzın bu âzamet-i
mânevîyyesinden ve ehemmiyyet-i san'aviyyesindendir ki,
Kur'an-ı Hakîm; semâvata nisbeten büyük bir ağacın küçük bir
meyvesi hükmünde olan Arzı, bütün semâvata karşı küçücük
kalbi, büyük kalıba mukabil tutmak gibi denk tutuyor. Onu
bir kefede, bütün semâvâtı bir kefede koyuyor, mükerreren:
رَبُّ السَّموَاتِ وَ اْلاَرْضِ
diyor. İşte sâir mesâili buna kıyas et ve anla ki:
Felsefenin ruhsuz, sönük hakikatleri; Kur'anın parlak, ruhlu
hakikatleriyle müsâdeme edemez. Nokta-i nazar ayrı ayrı
olduğu için, ayrı ayrı görünür.
DÖRDÜNCÜ DAL:
اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللَّهَ يَسْجُدُ لَهُ
مَنْ فِى السَّموَاتِ وَمَنْ فِى اْلاَرْضِ وَالشَّمْسُ
وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَاْلجِبَالُ وَالشَّجَرُ
وَالدَّوَابُّ وَكَثِيرٌ مِنَ النَّاسِ وَكَثِيرٌ حَقَّ
عَلَيْهِ الْعَذَابُ وَمَنْ يُهِنِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ
مُكْرِمٍ اِنَّ اللَّهَ يَفْعَلُ مَا يَشَاءُ
Şu büyük ve geniş âyetin
hazinesinden yalnız birtek cevherini göstereceğiz. Şöyle ki:
Kur'an-ı Hakîm tasrih ediyor
ki: Arştan ferşe, yıldızlardan sineklere, meleklerden
semeklere, seyyarattan zerrelere kadar herşey Cenâb-ı Hakk'a
secde ve ibâdet ve hamd ve tesbih eder. Fakat ibâdetleri,
mazhar oldukları Esmâlara ve kabiliyetlerine göre ayrı
ayrıdır, çeşit çeşittir. Biz onların ibâdetlerinin
tenevvüünün bir nev'ini bir temsil ile beyân ederiz. Meselâ:
وَلِلَّهِ اْلمَثَلُ اْلاَعْلَى azîm bir Mâlik-ül
Mülk, büyük bir şehri veya muhteşem bir sarayı bina ettiği
vakit, o Zât dört nevi ameleyi onun binasında istihdam ve
istîmal eder:
Birinci nevi:
Onun memlûk ve köleleridir. Bu nev'in, ne maaşı var ve
ne de ücreti var. Belki onlar seyyidlerinin emriyle
işledikleri her amelde, onların gayet lâtif bir zevk ve hoş
bir şevkleri vardır. Seyyidlerinin medhinden ve vasfından ne
deseler, onların zevkini ve şevkini ziyâde eder. Onlar o
mukaddes seyyidlerine intisablarını büyük bir şeref bilerek
onunla iktifa ediyorlar. Hem o seyyidin nâmıyla, hesabıyla,
nazarıyla işlere bakmalarından da mânevî lezzet buluyorlar.
Ücret ve rütbeye ve maaşa muhtaç olmuyorlar.
İkinci kısım
ki, bâzı âmi hizmetkârlardır. Bilmiyorlar niçin
işliyorlar. Belki o Mâlik-i Zîşan onları istimal ediyor,
kendi fikriyle ve ilmiyle onları çalıştırıyor. Onlara lâyık
bir cüz'î ücret dahi veriyor. O hizmetkârlar bilmiyorlar ki;
amellerine ne çeşit küllî gayeler, âlî maslahatlar terettüb
ediyor. Hattâ bazıları tevehhüm ediyorlar ki, onların
amelleri yalnız kendilerine ait o ücret ve maaşından başka
gayesi yoktur.
Üçüncü kısım:
O Mâlik-ül Mülk'ün bir kısım hayvanatı var. Onları o
şehrin, o sarayın binasında bâzı işlerde istihdam ediyor.
Onlara yalnız bir yem veriyor. Onların da istidadlarına
muvafık işlerde çalışmaları onlara bir telezzüz veriyor.
Çünki Bilkuvve bir kabiliyet ve bir istidad, fiil ve amel
sûretine girse; inbisat ile teneffüs eder, bir lezzet verir
ve bütün faaliyetlerdeki lezzet bu sırdandır. Şu kısım
hizmetkârların ücret ve maaşları, yalnız yem ve şu lezzet-i
mânevîyyedir. Onunla iktifa ederler.
Dördüncü
kısım: Öyle amelelerdir ki; biliyorlar ne işliyorlar ve
ne için işliyorlar ve kimin için işliyorlar ve sâir ameleler
ne için işliyorlar ve o Mâlik-ül Mülk'ün maksadı nedir, ne
için işlettiriyor. İşte bu nevi amelelerin sâir amelelere
bir riyâset ve nezaretleri var. Onların derecât ve
rütbelerine göre derece derece maaşları var.
Aynen bunun gibi, Semâvat ve
Arzın Mâlik-i Zülcelâli ve dünya ve âhiretin Bâni-i
Zülcemâli olan Rabb-ül Âlemîn; -değil ihtiyâc için.. çünki
herşeyin Hâlıkı O’dur- belki izzet ve âzamet ve rubûbiyyetin
şuunatı gibi bâzı hikmetler için, şu kâinat sarayında şu
dâire-i esbab içinde hem melâikeyi, hem hayvanatı, hem
cemadât ve nebatâtı, hem insânları istihdam ediyor. Onlara
ibâdet ettiriyor. Şu dört nev'i ayrı ayrı vezaif-i
ubûdiyyetle mükellef etmiştir.
Birinci
Kısım: Temsilde memlûklere misâl, melâikelerdir.
Melâikeler ise onlarda mücahede ile terakkiyat yoktur. Belki
herbirinin sâbit bir makamı, muayyen bir rütbesi vardır.
Fakat onların nefs-i amellerinde bir zevk-i mahsusaları var.
Nefs-i ibâdetlerinde derecatlarına göre tefeyyüzleri var.
Demek o hizmetkârlarının mükâfatı, hizmetlerinin içindedir.
Nasıl insân; mâ, hava ve ziyâ ve gıda ile tegaddi edip
telezzüz eder. Öyle de Melekler, zikir ve tesbih ve hamd ve
ibâdet ve mârifet ve muhabbetin envarıyla tegaddi edip
telezzüz ediyorlar. Çünki; Onlar nurdan mahlûk oldukları
için gıdalarına nur kâfidir. Hattâ nura yakın olan rayiha-i
tayyibe dahi onların bir nevi gıdalarıdır ki, ondan
hoşlanıyorlar. Evet ervâh-ı tayyibe, revayih-ı tayyibeyi
sever. Hem melekler, Mâbudlarının emriyle işledikleri
işlerde ve O’nun hesabıyla işledikleri amellerde ve O’nun
namıyla ettikleri hizmette ve O’nun nazarıyla yaptıkları
nezarette ve O’nun intisabıyla kazandıkları şerefte ve O’nun
mülk ve melekûtunun mütalaasıyla aldıkları tenezzühte ve
O’nun tecelliyat-ı cemâliyye ve celâliyyesinin müşahedesiyle
kazandıkları tenâ'umda öyle bir saadet-i azîme vardır ki,
akl-ı beşer anlamaz, melek olmayan bilemez.
Meleklerin bir kısmı
âbiddirler, diğer bir kısmının ubûdiyetleri ameldedir.
Melâike-i arziyyenin amele kısmı bir nevi insân gibidir.
Tâbir caiz ise, bir nevi çobanlık ederler. Bir nevi de
çiftçilik ederler. Yâni rûy-i zemin, umumî bir mezraadır.
İçindeki bütün hayvanatın tâifelerine Hâlık-ı Zülcelâl'in
emriyle, izniyle, hesabıyla, havl ve kuvvetiyle bir melek-i
müekkel nezaret eder. Ondan daha küçük herbir nevi hayvanata
mahsus bir nevi çobanlık edecek bir melâike-i müekkel var.
Hem de rûy-i zemin bir tarladır, umum nebâtat onun içinde
ekilir. Umumuna Cenâb-ı Hakk'ın namıyla, kuvvetiyle nezâret
edecek müekkel bir melek vardır. Ondan daha aşağı bir melek,
bir tâife-i mahsusaya nezaret etmekle Cenâb-ı Hakk'a ibâdet
ve tesbih eden melekler var. Rezzakıyyet arşının
hamelesinden olan Hazret-i Mikâil Aleyhisselâm, şunların en
büyük nâzırlarıdır.
Meleklerin çoban ve
çiftçiler mesabesinde olanlarının insânlara müşabehetleri
yoktur. Çünki Onların nezaretleri sırf Cenâb-ı Hakk'ın
hesabıyladır ve O’nun namıyla ve kuvvetiyle ve emriyledir.
Belki nezaretleri, yalnız Rubûbiyyetin tecelliyatını, memur
olduğu nevide müşahede etmek ve kudret ve rahmetin
cilvelerini o nevide mütalaa etmek ve evâmir-i İlâhiyyeyi o
nev'e bir nevi ilham etmek ve o nev'in ef'âl-i
ihtiyâriyyesini bir nevi tanzim etmekten ibarettir. Ve
bilhassa zeminin tarlasındaki nebâtata nezaretleri, onların
tesbihat-ı mânevîyyelerini melek lisânıyla temsil etmek ve
onların hayatlarıyla Fâtır-ı Zülcelâl'e karşı takdim ettiği
tahiyyat-ı mânevîyyelerini melek lisanıyla ilân etmek; hem
onlara verilen cihazâtı, hüsn-ü istimal etmek ve bâzı
gayelere tevcih etmek ve bir nevi tanzim etmekten ibarettir.
Melâikelerin şu hizmetleri, cüz'-i ihtiyârîleriyle bir nevi
kesbdir. Belki bir nevi ubûdiyet ve ibâdettir. Tasarruf-u
hakikîleri yoktur. Çünki: Herşeyde Hâlık-ı Külli Şey'e has
bir sikke vardır. Başkaları parmağını îcâda karıştıramaz.
Demek, melâikelerin şu nevi amelleri ise, onların
ibâdetidir. İnsân gibi, âdetleri değildir.
Ve bu saray-ı
kâinatta ikinci kısım amele; hayvanâttır. Hayvanat dahi,
iştiha sahibi bir nefs ve bir cüz'i ihtiyârîleri olduğundan
amelleri hâlisen livechillâh olmuyor. Bir derece nefislerine
de bir hisse çıkarıyorlar. Onun için Mâlik-ül Mülk-i
Zülcelâli Vel-İkram Kerîm olduğundan onların nefislerine bir
hisse vermek için amellerinin zımnında onlara bir maaş ihsan
ediyor. Meselâ:
Meşhur bülbül kuşu (Haşiye)
gülün aşkıyla mâruf o hayvancığı, Fâtır-ı Hakîm istihdam
ediyor. Beş gaye için onu istimâl ediyor:
Birincisi: Hayvanat kabileleri nâmına, nebâtat
tâifelerine karşı olan münasebat-ı şedideyi ilâna memurdur.
İkincisi:
Rahmân'ın rızka muhtaç misafirleri hükmünde olan
hayvanât tarafından bir hatib-i Rabbanîdir ki, Rezzak-ı
Kerim ta rafından gönderilen hediyeleri alkışlamakla ve
ilân-ı sürur etmekle muvazzaftır.
Üçüncüsü:
Ebnâ-yı cinsine imdad için gönderilen nebâtata karşı hüsn-ü
istikbali herkesin başında izhar etmektir.
Dördüncüsü: Nev-i hayvanatın nebâtata derece-i aşka
vâsıl olan şiddet-i ihtiyâcını, nebâtâtın güzel yüzlerine
karşı mübârek başları üstünde beyân etmektir.
Beşincisi: Mâlik-ül Mülk-i Zülcelâli Vel-cemâli
Vel-ikram'ın bârgâh-ı merhametine en lâtif bir tesbihi, en
lâtif bir şevk içinde, gül gibi en lâtif bir yüzde takdim
etmektir. İşte şu beş gayeler gibi başka mânâlar da vardır.
Şu mânâlar ve şu gayeler, bülbülün Hak Sübhânehu ve
Teâlâ'nın hesabına ettiği amelin gayesidir.
Bülbül kendi diliyle
konuşur. Biz şu mânâları onun hazîn sözlerinden
fehmediyoruz. Melâike ve ruhâniyatın fehmettikleri gibi
kendisi kendi nağamatının mânâsını tamamen bilmese de,
fehmimize zarar vermez. “Dinleyen söyleyenden daha iyi
anlar” meşhurdur. Hem bülbül, şu gayeleri tafsilâtıyla
bilmemesinden olmamasına delâlet etmiyor. Lâakal saat gibi
sana evkatını bildirir, kendisi bilmiyor ne yapıyor.
Bilmemesi senin bildiğine zarar vermez. Amma o bülbülün
cüz'î maaşı ise, o tebessüm eden ve gülen güzel gül
çiçeklerinin müşahedesiyle aldığı zevk ve onlarla muhavere
ve konuşmak ve dertlerini dökmekle aldığı telezzüzdür. Demek
onun nağamat-ı hazînanesi, hayvanî teellümâttan gelen
teşekkiyât değil, belki ataya-yı Rahmâniyyeden gelen bir
teşekkürattır. Bülbüle; nahli, fahli, ankebut ve nemli, yâni
arı ve vasıta-i nesil erkek hayvan ve örümcek ve karınca ve
hevâm ve küçük hayvanların bülbüllerini kıyas et. Herbirinin
amellerinin bülbül gibi çok gayeleri var. Onlar için de
birer maaş-ı cüz'î hükmünde birer zevk-i mahsus,
hizmetlerinin içinde dercedilmiştir. O zevk ile, san'at-ı
Rabbâniyyedeki mühim gayelere hizmet ediyorlar. Nasılki, bir
sefine-i Sultaniyyede bir nefer dümencilik edip bir cüz'î
maaş alır. Öyle de: Hizmet-i Sübhaniyyede bulunan bu
hayvanatın birer cüz'î maaşları vardır.
Bülbül bahsine bir
tetimme: Sakın zannetme ki, bu ilân ve dellâllık ve
tesbihatın nağamatıyla teganni, bülbüle mahsustur. Belki
ekser enva'ın herbir nev'inin bülbül-misâli bir sınıfı var
ki, o nev'in en lâtif hissiyatını, en lâtif bir tesbih ile
en lâtif sec'alarla temsil edecek birer lâtif ferdi veya
efrâdı bulunur. Husûsan: Sinek ve böceklerin bülbülleri hem
çoktur, hem çeşit çeşittirler ki, onlar bütün kulağı
bulunanların en küçük hayvandan en büyüğüne kadar olanların
başlarında tesbihatlarını güzel sec'alarla onlara işittirip
onları mütelezziz ediyorlar. Onlardan bir kısmı leylîdir.
Gecede sükûta dalan ve sükûnete giren bütün küçük
hayvanların kaside-hân enîsleri, gecenin sükûnetinde ve
mevcûdâtın sükûtunda onların tatlı sözlü nutuk-hânlarıdır.
Ve o meclis-i halvette olan zikr-i hafînin dairesinde birer
kutubdur ki, herbirisi onu dinler; kendi kalbleriyle Fâtır-ı
Zülcelâllerine bir nevi zikir ve tesbih ederler. Diğer bir
kısmı, neharîdir. Gündüzde ağaçların minberlerinde, bütün
zîhayatların başlarında, yaz ve bahar mevsimlerinde yüksek
âvazlarıyla, lâtif nağamat ile, sec'alı tesbihat ile
Rahmânurrahîm'in rahmetini ilân ediyorlar. Güya bir zikr-i
cehrî halkasının bir reisi gibi işitenlerin cezbelerini
tahrik ediyorlar ki, o vakit işitenlerin herbirisi lisan-ı
mahsusuyla ve bir avâz-ı hususî ile Fâtır-ı Zülcelâlinin
zikrine başlar. Demek, herbir nevi mevcûdâtın, hattâ
yıldızların da bir ser-zâkiri ve nur-efşan bir bülbülü var.
Fakat, bütün bülbüllerin en efdali ve en eşrefi ve en
münevveri ve en bâhiri ve en azîmi ve en kerîmi ve sesçe en
yüksek ve vasıfça en parlak ve zikirce en etemm ve şükürce
en eamm ve mâhiyetçe en ekmel ve sûretçe en ecmel, kâinat
bostanında, arz ve semâvâtın bütün mevcûdâtını lâtif
secaatıyla, leziz nağamatıyla, ulvî tesbihatıyla vecde ve
cezbeye getiren, nev-i beşerin andelib-i zîşanı ve
benî-Âdemin bülbülü zül-Kur'anı: Muhammed-i Arabî'dir.
عَلَيْهِ وَ عَلَى اَلِهِ وَ اَمْثَالِهِ
اَفْضَلُ الصَّلاَةِ وَ اَجْمَلُ التَّسْلِيمَاتِ
Elhasıl: Kâinat
Sarayında hizmet eden hayvanat, kemâl-i itaatle evâmir-i
tekviniyyeye imtisâl edip, fıtratlarındaki gayeleri güzel
bir vecihle ve Cenâb-ı Hakk'ın namıyla izhar ederek
hayatlarının vazifelerini bedi' bir tarz ile Cenâb-ı Hakk'ın
kuvvetiyle işlemekle ettikleri tesbihat ve ibâdât, onların
hedâya ve tahiyyatlarıdır ki; Fâtır-ı Zülcelâl ve Vâhib-i
Hayat dergâhına takdim ediyorlar.
Üçüncü kısım
ameleleri: Nebâtat ve cemâdâttır. Onların cüz'-i
ihtiyârîleri olmadığı için, maaşları yoktur. Amelleri
hâlisen livechillâhtır ve Cenâb-ı Hakk'ın iradesiyle ve
ismiyle ve hesabıyla ve havl ve kuvvetiyledir. Fakat
nebâtatın gidişatlarından hissolunuyor ki, onların vezaif-i
telkîh ve tevlidde ve meyvelerin terbiyesinde bir çeşit
telezzüzâtları var. Fakat hiç teellümata mazhar değiller.
Hayvan muhtar olduğu için, lezzet ile beraber elemi de var.
Cemâdât ve nebatâtın amellerinde ihtiyar gelmediği için,
eserleri de ihtiyar sahibi olan hayvanların amellerinden
daha mükemmel oluyor. İhtiyar sahibi olanların içinde, arı
emsali gibi vahy ve ilham ile tenevvür edenlerin amelleri,
cüz'-i ihtiyârîsine itimad edenlerin amellerinden daha
mükemmeldir.
Yeryüzünün tarlasında
nebâtatın herbir tâifesi, lisan-ı hal ve istidad diliyle
Fâtır-ı Hakîm'den sual ediyorlar, dua ediyorlar ki: “Ya
Rabbenâ! Bize kuvvet ver ki, yeryüzünün herbir tarafında
tâifemizin bayrağını dikmekle Saltanat-ı Rubûbiyyetini
lisanımızla ilân edelim ve rûy-i arz mescidinin herbir
köşesinde sana ibâdet etmek için bize tevfik ver ve
meşhergâh-ı arzın herbir tarafında senin Esmâ-i Hüsnânın
nakışlarını, senin bedi' ve antika san'atlarını kendi
lisanımızla teşhir etmek için bize bir revaç ve seyahatâ
iktidar ver.” derler. Fâtır-ı Hakîm onların mânevî dualarını
kabûl edip ki, bir tâifenin tohumlarına kıldan kanatçıklar
verir; her tarafa uçup gidiyorlar. Tâifeleri nâmına Esmâ-i
İlâhiyyeyi okutturuyorlar (Ekser dikenli nebâtat ve bir
kısım sarı çiçeklerin tohumları gibi). Ve bir kısmına da,
insâna lâzım veya hoşuna gidecek güzel et veriyor. İnsânı
ona hizmetkâr edip her tarafa ekiyor. Bâzı tâifelerine de,
hazmolmayacak sert bir kemik üstünde hayvanlar yutacak bir
et veriyor ki, hayvanlar onu çok taraflara dağıtıyorlar.
Bazılara da, çengelcikleri verip her temas edene yapışıyor.
Başka yerlere giderek tâifesinin bayrağını dikerler, Sâni'-i
Zülcelâl'in antika san'atını teşhir ediyorlar. Ve bir
kısmına da, acı düğelek denilen nebâtat gibi saçmalı tüfek
gibi bir kuvvet verir ki, vakti geldiği zaman onun meyvesi
olan hıyarcık düşer, saçmalar gibi birkaç metre yerlere
tohumcuklarını atar, zer'eder. Fâtır-ı Zülcelâl'in zikir ve
tesbihini kesretli lisanlarla söylettirmeye çalışırlar ve
hâkezâ kıyas et...
Fâtır-ı Hakîm ve Kadir-i
Alîm, kemâl-i intizâmla herşeyi güzel yaratmış, güzel teçhiz
etmiş, güzel gayelere tevcih etmiş, güzel vazifelerle tavzif
etmiş, güzel tesbihat yaptırıyor, güzel ibâdet ettiriyor. Ey
insân! İnsân isen, şu güzel işlere, tabiatı, tesadüfü,
abesiyyeti, dalâleti karıştırma; çirkin etme, çirkin yapma,
çirkin olma.
Dördüncü
kısım: İnsândır. Şu kâinat sarayında bir nevi hademe
olan insânlar, hem melâikeye benzer, hem hayvanata benzer.
Melâikeye, ubûdiyyet-i külliyyede, nezaretin şümûlünde
mârifetin ihâtasında, Rubûbiyyetin dellâllığında meleklere
benzer. Belki insân daha câmi'dir. Fakat insânın şerire ve
iştihalı bir nefsi bulunduğundan, melâikenin hilâfına olarak
pek mühim terakkiyat ve tedenniyata mazhardır. Hem insân,
amelinde nefsi için bir haz ve zâtı için bir hisse aradığı
için hayvana benzer. Öyle ise, insânın iki maaşı var: Biri;
cüz'îdir, hayvanîdir, muacceldir. İkincisi; melekîdir,
küllîdir, müecceldir. Şimdi, insânın vazifesiyle maaşı ve
terakkiyat ve tedenniyatı, geçen Yirmiüç adet Sözlerde
kısmen geçmiştir. Husûsan Onbirinci ve Yirmiüçüncü'de daha
ziyâde beyân edilmiş. Onun için şurada ihtisar ederek kapıyı
kapıyoruz. Erhamürrâhimîn'den rahmet kapılarını bize
açmasını ve şu Sözün tekmîline tevfikini refik eylemesini
niyaz ile, kusurumuzun ve hatâmızın afvını taleb ile
hatmediyoruz.
BEŞİNCİ DAL:
Beşinci Dal'ın “Beş Meyve”si var.
Birinci
Meyve: Ey nefisperest nefsim, ey dünyaperest arkadaşım!
Muhabbet, şu kâinatın bir sebeb-i vücûdudur. Hem şu kâinatın
râbıtasıdır. Hem şu kâinatın nurudur, hem hayatıdır. İnsân,
kâinatın en câmi' bir meyvesi olduğu için, kâinatı istilâ
edecek bir muhabbet o meyvenin çekirdeği olan kalbine
dercedilmiştir. İşte, şöyle nihayetsiz bir muhabbete lâyık
olacak, nihayetsiz bir kemâl sahibi olabilir. İşte ey nefis
ve ey arkadaş! İnsanın havfe ve muhabbete âlet olacak iki
cihaz, fıtratında dercolunmuştur. Alâ-külli-hal o muhabbet
ve havf, ya halka veya Hâlık'a müteveccih olacak. Halbuki
halktan havf ise, elîm bir beliyyedir. Halka muhabbet dahi,
belalı bir musibettir. Çünki: Sen öylelerden korkarsın ki,
sana merhamet etmez veya senin istirhamını kabûl etmez. Şu
halde havf, elîm bir beladır. Muhabbet ise, sevdiğin şey, ya
seni tanımaz, “Allah'a ısmarladık” demeyip gider. -Gençliğin
ve malın gibi.- Ya muhabbetin için seni tahkir eder.
Görmüyor musun ki, mecâzî aşklarda yüzde doksandokuzu,
maşukundan şikâyet eder. Çünki: Samed âyinesi olan bâtın-ı
kalb ile sanem-misâl dünyevî mahbublara perestiş etmek, o
mahbûbların nazarında sakildir ve istiskal eder, reddeder.
Zira fıtrat, fıtrî ve lâyık olmayan şeyi reddeder, atar.
(Şehvânî sevmekler, bahsimizden hariçtir.)
Demek sevdiğin şeyler ya
seni tanımıyor, ya seni tahkir ediyor, ya sana refakat
etmiyor. Senin rağmına müfarakat ediyor. Mâdem öyledir; bu
havf ve muhabbeti, öyle birisine tevcih et ki, senin havfın
lezzetli bir tezellül olsun. Muhabbetin, zilletsiz bir
saadet olsun. Evet Hâlık-ı Zülcelâl'inden havf etmek, O’nun
rahmetinin şefkatına yol bulup iltica etmek demektir. Havf,
bir kamçıdır; O’nun rahmetinin kucağına atar. Mâlûmdur ki,
bir valide, meselâ bir yavruyu korkutup sinesine celbediyor.
O korku, o yavruya gayet lezzetlidir. Çünki: Şefkat sinesine
celbediyor. Halbuki, bütün vâlidelerin şefkatleri, rahmet-i
İlâhiyyenin bir lem'asıdır. Demek havfullahta bir azîm
lezzet vardır. Mâdem havfullahın böyle lezzeti bulunsa,
muhabbetullahta ne kadar nihayetsiz lezzet bulunduğu mâlûm
olur. Hem Allah'tan havf eden, başkaların kasavetli, belalı
havfından kurtulur. Hem Allah hesabına olduğu için mahlûkata
ettiği muhabbet dahi firaklı, elemli olmuyor.
Evet, insân evvela nefsini
sever. Sonra akâribini, sonra milletini, sonra zîhayat
mahlûkları, sonra kâinatı, dünyayı sever. Bu dairelerin
herbirisine karşı alâkadardır. Onların lezzetleriyle
mütelezziz ve elemleriyle müteellim olabilir. Halbuki şu
herc ü merc âlemde ve rüzgâr deveranında hiçbir şey
kararında kalmadığından bîçare kalb-i insân, her vakit
yaralanıyor. Elleri yapıştığı şeylerle, o şeyler gidip
ellerini paralıyor, belki koparıyor. Daima ızdırab içinde
kalır, yahut gaflet ile sarhoş olur. Mâdem öyledir, ey
nefis! Aklın varsa, bütün o muhabbetleri topla, hakikî
sahibine ver, şu belâlardan kurtul. Şu nihayetsiz
muhabbetler, nihayetsiz bir kemâl ve cemâl sahibine
mahsustur. Ne vakit hakikî sahibine verdin, o vakit bütün
eşyâyı O’nun nâmıyla ve O’nun âyinesi olduğu cihetle
ızdırabsız sevebilirsin. Demek şu muhabbet, doğrudan doğruya
kâinata sarfedilmemek gerektir. Yoksa muhabbet en leziz bir
ni’met iken, en elîm bir nıkmet olur.
Bir cihet kaldı ki, en
mühimi de odur ki, ey nefis! Sen, muhabbetini kendi nefsine
sarfediyorsun. Sen, kendi nefsini kendine mâbud ve mahbub
yapıyorsun. Herşeyi nefsine fedâ ediyorsun, âdeta bir nevi
Rubûbiyyet veriyorsun. Halbuki muhabbetin sebebi, ya
kemâldir; zira kemâl zâtında sevilir. Yahut menfaattır,
yahut lezzettir veyahut hayriyettir, ya bunlar gibi bir
sebeb tahtında muhabbet edilir. Şimdi ey nefis! Birkaç Sözde
kat'î isbat etmişiz ki; asıl mâhiyetin kusur, naks, fakr,
âcizden yoğrulmuştur ki; zulmet, karanlığın derecesi
nisbetinde nurun parlaklığını gösterdiği gibi, zıddiyyet
itibariyle sen, onlarla Fâtır-ı Zülcelâl'in Kemâl, Cemâl,
Kudret ve Rahmetine âyinedârlık ediyorsun. Demek ey nefis!
Nefsine muhabbet değil, belki adavet etmelisin veyahut
acımalısın veyahut mutmainne olduktan sonra şefkat
etmelisin. Eğer nefsini seversen, çünki: Senin nefsin lezzet
ve menfaatin menşeidir, Sen de lezzet ve menfaatin zevkine
meftunsun. O zerre hükmünde olan lezzet ve menfaat-ı
nefsiyyeyi, nihayetsiz lezzet ve menfaatlere tercih etme.
Yıldız böceği gibi olma. Çünki o, bütün ahbabını ve sevdiği
eşyayı karanlığın vahşetine gark eder, nefsinde bir lem'acık
ile iktifa eder. Zira nefsî olan lezzet ve menfaatinle
beraber bütün alâkadar olduğun ve bütün menfaatleriyle
intifa' ettiğin ve saadetleriyle mes'ud olduğun mevcûdâtın
ve bütün kâinatın menfaatleri, ni’metleri, iltifatına tabi
bir Mahbub-u Ezelî'yi sevmekliğin lâzımdır. Tâ, hem
kendinin, hem bütün onların saadetleriyle mütelezziz olasın.
Hem Kemâl-i Mutlak'ın muhabbetinden aldığın nihayetsiz bir
lezzeti alasın.
Zâten sana, sende senin
nefsine olan şedid muhabbetin, O’nun zâtına karşı muhabbet-i
zâtîyyedir ki, sen sû'-i istimal edip kendi zâtına
sarfediyorsun. Öyle ise nefsindeki eneyi yırt, hüveyi göster
ve kâinata dağınık bütün muhabbetlerin, O’nun esmâ ve
sıfâtına karşı verilmiş bir muhabbettir. Sen sû'-i istimal
etmişsin, cezasını da çekiyorsun. Çünki: Yerinde
sarfolunmayan bir muhabbet-i gayr-ı meşruanın cezası,
merhametsiz bir musibettir. Rahmânürrahîm ismiyle, hurilerle
müzeyyen Cennet gibi senin bütün arzularına câmi' bir
meskeni, senin cismanî hevesâtına ihzâr eden ve sâir
Esmâsıyla senin ruhun, kalbin, sırrın, aklın ve sâir
letâifin arzularını tatmin edecek ebedî ihsanatını o
Cennet'te sana müheyya eden ve herbir isminde mânevî çok
hazine-i ihsan ve kerem bulunan bir Mahbub-u Ezelî'nin,
elbette bir zerre muhabbeti, kâinata bedel olabilir. Kâinat
O’nun bir cüz'î tecelli-i muhabbetine bedel olamaz. Öyle ise
o Mahbub-u Ezelî'nin kendi Habibine söylettirdiği şu
Fermân-ı Ezelîyi dinle, ittiba et:
اِنْ كُنْتُمْ ُتحِبُّونَ اللَّهَ
فَاتَّبِعُونِى يُحْبِبْكُمُ اللَّهُ
İkinci Meyve:
Ey nefis! Ubûdiyet, mukaddeme-i mükâfat-ı lâhika değil,
belki netice-i ni’met-i sâbıkadır. Evet, biz ücretimizi
almışız. Ona göre hizmetle ve ubûdiyetle muvazzafız. Çünki:
Ey nefis! Hayr-ı mahz olan vücûdu sana giydiren Hâlık-ı
Zülcelâl, sana iştihâlı bir mide verdiğinden Rezzak ismiyle
bütün mat'umatı bir sofra-i ni’met içinde senin önüne
koymuştur. Sonra sana hassasiyetli bir hayat verdiğinden, o
hayat dahi bir mide gibi rızık ister. Göz, kulak gibi bütün
duyguların, eller gibidir ki, rûy-i zemin kadar geniş bir
sofra-i ni’meti, o ellerin önüne koymuştur. Sonra mânevî çok
rızık ve ni’metler isteyen insânîyyeti sana verdiğinden,
âlem-i mülk ve melekût gibi geniş bir sofra-i ni’met, o
mîde-i insânîyyetin önüne ve aklın eli yetişecek nisbette
sana açmıştır. Sonra nihayetsiz ni’metleri isteyen ve hadsiz
rahmetin meyveleriyle tegaddi eden ve insânîyyet-i kübrâ
olan İslâmiyeti ve îmânı sana verdiğinden, daire-i mümkinat
ile beraber Esmâ-i Hüsnâ ve sıfât-ı mukaddesenin dairesine
şamil bir sofra-i ni’met ve saadet ve lezzet sana
fethetmiştir. Sonra îmânın bir nuru olan muhabbeti sana
vermekle, gayr-ı mütenâhî bir sofra-i ni’met ve saadet ve
lezzet sana ihsan etmiştir. Yâni, cismâniyyetin itibariyle
küçük, zaîf, âciz, zelîl, mukayyed, mahdud bir cüz'sün.
O’nun ihsanıyla cüz'î bir cüz'den, küllî bir küll-ü nurânî
hükmüne geçtin. Zira hayatı sana vermekle, cüz'iyyetten bir
nevi külliyete ve insânîyyeti vermekle hakikî külliyete ve
İslâmiyeti vermekle ulvî ve nuranî bir külliyete ve mârifet
ve muhabbeti vermekle muhit bir nura seni çıkarmış.
İşte ey nefis! Sen bu ücreti
almışsın. Ubudiyet gibi lezzetli, ni’metli, rahatlı, hafif
bir hizmetle mükellefsin. Halbuki, buna da tenbellik
ediyorsun. Eğer yarım yamalak yapsan da, güya eski ücretleri
kâfi gelmiyormuş gibi, çok büyük şeyleri mütehakkimâne
istiyorsun. Ve hem, “Niçin duam kabûl olmadı” diye
nazlanıyorsun. Evet, senin hakkın naz değil, niyazdır.
Cenâb-ı Hak Cennet'i ve saadet-i ebediyyeyi, mahz-ı fazl ve
keremiyle ihsan eder. Sen, daima rahmet ve keremine iltica
et. O’na güven ve şu fermanı dinle:
قُلْ بِفَضْلِ اللَّهِ وَبِرَحْمَتِهِ
فَبِذلِكَ فَلْيَفْرَحُوا هُوَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ
Eğer desen: “Şu küllî hadsiz
ni’metlere karşı nasıl şu mahdud ve cüz'î şükrümle mukabele
edebilirim?”
Elcevab: Küllî bir
niyetle, hadsiz bir îtikad ile... Meselâ: Nasılki bir adam
beş kuruş kıymetinde bir hediye ile, bir pâdişahın huzuruna
girer ve görür ki, herbiri milyonlara değer hediyeler,
makbûl adamlardan gelmiş, orada dizilmiş. Onun kalbine
gelir: “Benim hediyem hiçtir, ne yapayım?” Birden der: “Ey
seyyidim! Bütün şu kıymetdar hediyeleri kendi namıma sana
takdim ediyorum. Çünki: Sen onlara lâyıksın. Eğer benim
iktidarım olsaydı, bunların bir mislini sana hediye
ederdim.” İşte hiç ihtiyâcı olmayan ve raiyetinin derece-i
sadakat ve hürmetlerine alâmet olarak hediyelerini kabûl
eden o pâdişah, O bîçarenin o büyük ve küllî niyetini ve
arzusunu ve o güzel ve yüksek itikad liyakatını, en büyük
bir hediye gibi kabûl eder. Aynen öyle de: Âciz bir abd,
namazında “Ettahiyyâtü lillâh” der. Yâni: Bütün mahlûkatın
hayatlarıyla sana takdim ettikleri hediye-i ubûdiyetlerini,
ben kendi hesabıma, umumunu sana takdim ediyorum. Eğer
elimden gelseydi, onlar kadar tahiyyeler sana takdim
edecektim. Hem sen onlara, hem daha fazlasına lâyıksın. İşte
şu niyet ve îtikad, pek geniş bir şükr-ü küllîdir. Nebâtatın
tohumları ve çekirdekleri, onların niyetleridir.
Hem meselâ: Kavun, kalbinde
nüveler sûretinde bin niyet eder ki, “Ya Hâlıkım! Senin
Esmâ-i Hüsnânın nakışlarını yerin bir çok yerlerinde ilân
etmek isterim.” Cenâb-ı Hak gelecek şeylerin nasıl
geleceklerini bildiği için, onların niyetlerini bilfiil
ibâdet gibi kabûl eder. Mü'minin niyeti, amelinden
hayırlıdır. Şu sırra işaret eder. Hem
سُبْحَانَكَ وَ بِحَمْدِكَ عَدَدَ خَلْقِكَ
وَ رِضَآءَ نَفْسِكَ وَ زِنَةِ عَرْشِكَ وَ مِدَادِكَلِمَاتِكَ
وَ نُسَبِّحُكَ بِجَمِيعِ تَسْبِحَاتِ اَنْبِيَآئِكَ وَ
اَوْلِيَآئِكَ وَ مَلئِكَتِكَ
gibi hadsiz adetle tesbih etmenin
hikmeti şu sırdan anlaşılır. Hem nasıl bir zâbit, bütün
neferatının yekûn hizmetlerini kendi nâmına pâdişaha takdim
eder. Öyle de: Mahlûkata zabitlik eden ve hayvanat ve
nebatâta kumandanlık yapan ve mevcûdât-ı arziyyeye halifelik
etmeye kabil olan ve kendi hususî âleminde kendini herkese
vekil telakki eden insân, اِيَّاكَ
نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُ der. Bütün halkın
ibâdetlerini ve istianelerini, kendi nâmına Mâbud-u
Zülcelâl'e takdim eder. Hem
سُبْحَانَكَ بِجَمِيعِ تَسْبِحَاتِ جَمِيعِ
مَخْلُوقَاتِكَ وَ بِاَلْسِنَةِ جَمِيعِ مَصْنُوعَاتِكَ
der. Bütün mevcûdâtı kendi hesabına söylettirir. Hem
اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ
بِعَدَدِ ذَرَّاتِ الْكَآئِنَاتِ وَ مُرَكَّبَاتِهَا
der. Herşey nâmına bir salâvat getirir. Çünki herşey, Nur-u
Ahmedî (A.S.M.) ile alâkadardır. İşte tesbihatta,
salâvatlarda hadsiz adetlerin hikmetini anla.
Üçüncü Meyve:
Ey nefis! Az bir ömürde hadsiz bir amel-i uhrevî
istersen ve herbir dakika-i ömrünü bir ömür kadar faideli
görmek istersen ve âdetini ibâdete ve gafletini huzura
kalbetmeyi seversen, Sünnet-i Seniyyeye ittiba et. Çünki:
Bir muamele-i şer'iyyeye tatbik-i amel ettiğin vakit, bir
nevi huzur veriyor. Bir nevi ibâdet oluyor. Uhrevî çok
meyveler veriyor. Meselâ: Birşeyi satın aldın. Îcab ve
kabûl-i şer'iyyeyi tatbik ettiğin dakikada, o âdi
alışverişin bir ibâdet hükmünü alır. O tahattur-u hükm-ü
şer'î bir tasavvur-u vahiy verir. O dahi, Şârii düşünmekle
bir teveccüh-ü İlâhî verir. O dahi, bir huzur verir. Demek
Sünnet-i Seniyyeye tatbik-i amel etmekle bu fâni ömür, bâki
meyveler verecek ve bir hayat-ı ebediyyeye medâr olacak olan
faideler elde edilir.
فَآمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ
النَّبِىِّ اْلاُمِّىِّ الَّذِى يُؤْمِنُ بِاللَّهِ
وَكَلِمَاتِهِ وَاتَّبِعُوهُ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ
fermânını dinle. Şeriat ve
Sünnet-i Seniyyenin ahkâmları içinde cilveleri intişar eden
Esmâ-i Hüsnânın herbir isminin feyz-i tecellisine bir
mazhar-ı câmi' olmağa çalış...
Dördüncü
Meyve: Ey nefis! Ehl-i dünyaya, husûsan ehl-i sefahete,
husûsan ehl-i küfre bakıp sûrî zînet ve aldatıcı gayr-ı
meşru lezzetlerine aldanıp taklid etme. Çünki: Sen onları
taklid etsen, onlar gibi olamazsın. Pek çok sukut edeceksin.
Hayvan dahi olamazsın. Çünki: Senin başındaki akıl, meş'um
bir âlet olur. Senin başını daima döğecektir. Meselâ:
Nasılki bir saray bulunsa, büyük bir dairesinde büyük bir
elektrik lâmbası bulunur. O elektrikten teşa'ub etmiş ve
onunla bağlı küçük küçük elektrikler, küçük menzillere
taksim edilmiş. Şimdi birisi o büyük elektrik lâmbasının
düğmesini çevirip ziyâyı kapatsa, bütün menziller derin bir
karanlık içine ve bir vahşete düşer. Ve başka sarayda büyük
elektrik lâmbasıyla merbut olmayan küçük elektrik lâmbaları,
her menzilde bulunuyor. O saray sahibi büyük elektrik
lâmbasının düğmesini çevirerek kapatsa, sâir menzillerde
ışıklar bulunabilir. Onunla işini görebilir, hırsızlar
istifâde edemezler.
İşte ey nefsim! Birinci
saray, bir müslümandır. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü
Vesselâm, onun kalbinde o büyük elektrik lâmbasıdır. Eğer
O’nu unutsa, el'iyazübillâh kalbinden O’nu çıkarsa, hiçbir
peygamberi daha kabûl edemez. Belki hiçbir kemâlâtın yeri
ruhunda kalamaz, hattâ Rabbini de tanımaz.
Mâhiyetindeki bütün
menziller ve lâtifeler, karanlığa düşer ve kalbinde müdhiş
bir tahribat ve vahşet oluyor. Acaba bu tahribat ve vahşete
mukabil hangi şeyi kazanıp ünsiyet edebilirsin? Hangi
menfaati bulup o tahribat zararını onunla tâmir edersin?
Halbuki ecnebiler, o ikinci saraya benzerler ki, Hazret-i
Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın nurunu kalblerinden
çıkarsalar da, kendilerince Bâzı nurlar kalabilir veya