Mu'cizât-ı Kur'aniyye Risalesi
Elde Kur'an gibi bir
mu'cize-i bâki varken, başka bürhân aramak aklıma zaid
görünür.
Elde Kur'an gibi bir bürhân-ı hakikat varken, münkirleri
ilzam için gönlüme sıklet mi gelir?
İHTAR
(Şu Söz'ün başında beş
şuleyi yazmak niyet ettik. Fakat birinci şûle'nin
âhirlerinde eski hurufâtla tab'etmek için gayet sür'atle
yazmağa mecbur olduk. Hattâ bâzı gün yirmi-otuz sahifeyi
iki-üç saat içinde yazıyorduk. Onun için üç şûleyi
ihtisâren, icmâlen yazarak iki şûleyi de şimdilik
terkettik. Bana ait kusurlar ve noksaniyetler ve işkâl
ve hatâlara nazar-ı insaf ve müsamahâ ile bakmalarını
ihvanlarımızdan bekleriz.)
Bu Mu'cizât-ı Kur'aniyye
Risalesindeki ekser âyetlerin herbiri, ya mülhidler
tarafından medâr-ı tenkid olmuş veya ehl-i fen tarafından
itiraza uğramış veya cinnî ve insî şeytanların vesvese ve
şüphelerine maruz olmuş âyetlerdir. İşte bu “Yirmibeşinci
Söz” öyle bir tarzda o âyetlerin hakikatlarını ve
nüktelerini beyân etmiş ki, ehl-i ilhad ve fennin kusur
zannettikleri noktalar i'câzın lemaâtı ve belâgât-ı
Kur'aniyyenin kemâlâtının menşe'leri olduğu, ilmî
kaideleriyle isbat edilmiş. Bulantı vermemek için onların
şüpheleri zikredilmeden cevab-ı kat'î verilmiş.
وَ
الشَّمْسُ َتجْرِى وَ الْجِبَالَ اَوْتَادًا gibi…
Yalnız Yirminci Söz'ün Birinci Makamı'nda üç-dört âyette
şüpheleri söylenmiş. Hem bu Mu'cizât-ı Kur'aniyye Risalesi
gerçi gayet muhtasar ve acele yazılmış ise de, fakat ilm-i
belâgat ve ulûm-u Arabiyye noktasında, âlimlere hayret
verecek derecede âlimâne ve derin ve kuvvetli bir tarzda
beyân edilmiş. Gerçi her bahsini her ehl-i dikkat tam
anlamaz, istifâde etmez. Fakat o bahçede herkesin
ehemmiyetli hissesi var. Pek acele ve müşevveş hâletler
içinde te'lif edildiğinden ifade ve ibaresinde kusur var
olmasıyla beraber ilim noktasında çok ehemmiyetli
mes'elelerin hakikatını beyân etmiş.
Said Nursî
Mu'cizât-ı
Kur'aniyye Risalesi
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ اْلاِنْسُ وَاْلجِنُّ عَلَى اَنْ
يَاْتُوا ِبمِثْلِ هَذَا اْلقُرْاَنِ لاَ يَاْتُونَ
ِبمِثْلِهوَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهِيرًا
Mahzen-i mu'cizât ve
Mu'cize-i kübrâ-yı Ahmediyye (A.S.M.) olan Kur'an-ı Hakîm-i
Mu'ciz-ül Beyân'ın hadsiz vücuh-u i'câzından kırka yakın
vücuh-u i'câziyyeyi arabî risalelerimde ve arabî Risale-i
Nur'da ve “İşarât-ül İ'caz” namındaki tefsirimde ve geçen şu
yirmidört Sözlerde işaretler etmişiz. Şimdi onlardan yalnız
beş vechini bir derece beyân ve sâir vücuhu içlerinde
icmâlen dercederek ve bir mukaddeme ile onun târif ve
mâhiyetine işaret edeceğiz.
Mukaddeme üç cüz'dür.
Birinci cüz':
KUR'AN NEDİR? Târifi nasıldır?
Elcevab: (Ondokuzuncu
Söz'de beyân edildiği ve sâir sözlerde isbat edildiği gibi)
Kur'an, şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i
ezeliyyesi… ve âyât-i tekviniyyeyi okuyan mütenevvi
dillerinin tercüman-ı ebedîsi.. ve şu âlem-i gayb ve şehadet
kitabının müfessiri... Ve zeminde ve gökte gizli Esmâ-i
İlâhiyyenin mânevî hazinelerinin keşşâfı.. ve sutûr-u
hâdisâtın altında muzmer hakaikın miftahı.. ve âlem-i
şehadette âlem-i gaybın lisanı.. ve şu âlem-i şehadet
perdesi arkasında olan âlem-i gayb cihetinden gelen
iltifatat-ı ebediyye-i Rahmâniyye ve hitâbât-ı ezeliyye-i
Sübhâniyyenin hazinesi.. ve şu İslâmiyet âlem-i mânevîsinin
güneşi, temeli, hendesesi.. ve avalim-i uhreviyyenin
mukaddes haritası... Ve Zât ve Sıfât ve Esmâ ve şuun-u
İlâhiyyenin kavl-i şârihi, tefsir-i vâzıhı, bürhân-ı katıı,
tercüman-ı sâtıı... Ve şu âlem-i insânîyyetin mürebbisi.. ve
insânîyyet-i kübrâ olan İslâmiyetin mâ ve ziyâsı.. ve nev-i
beşerin hikmet-i hakikîyyesi.. ve insânîyyeti saadete
sevkeden hakikî mürşidi ve hâdîsi... Ve insâna hem bir
kitab-ı şeriat, hem bir kitab-ı dua, hem bir kitab-ı hikmet,
hem bir kitab-ı ubûdiyyet, hem bir kitab-ı emir ve davet,
hem bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı fikir, hem bütün
insânın bütün hâcât-ı mânevîyyesine merci' olacak çok
kitabları tazammun eden tek, câmi' bir KİTAB-I MUKADDES'tir.
Hem bütün evliya ve sıddıkîn ve urefa ve muhakkikînin
muhtelif meşreblerine ve ayrı ayrı mesleklerine, her
birindeki meşrebin mezâkına lâyık ve o meşrebi tenvir edecek
ve herbir mesleğin mesâkına muvafık ve onu tasvir edecek
birer risale ibraz eden mukaddes bir kütüphane hükmünde bir
Kitab-ı Semâvî'dir.
İkinci cüz' ve
tetimme-i târif: KUR'AN, arş-ı âzamdan, İsm-i âzamdan,
her İsmin mertebe-i âzamından geldiği için, (Onikinci Söz'de
beyân ve isbat edildiği gibi) Kur'an, bütün âlemlerin Rabbi
itibariyle Allah'ın kelâmıdır. Hem, bütün mevcûdâtın İlâhı
ünvanıyla Allah'ın fermanıdır. Hem bütün Semâvât ve Arzın
Hâlıkı nâmına bir hitabdır. Hem Rubûbiyyet-i Mutlaka
cihetinde bir mükâlemedir. Hem saltanat-ı âmme-i Sübhâniyye
hesabına bir hutbe-i ezeliyyedir. Hem rahmet-i vâsia-i
muhita nokta-i nazarında bir Defter-i İltifatat-ı
Rahmâniyyedir. Hem ulûhiyyetin âzamet-i haşmeti
haysiyetiyle, başlarında bâzan şifre bulunan bir muhabere
mecmuasıdır. Hem İsm-i âzamın muhitinden nüzul ile arş-ı
âzamın bütün muhatına bakan ve teftiş eden hikmetfeşan bir
Kitab-ı Mukaddes'tir. Ve şu sırdandır ki, “Kelâmullah”
ünvanı kemâl-i liyakatla Kur'ana verilmiş ve daima da
veriliyor. Kur'andan sonra sâir enbiyanın kütüb ve suhufları
derecesi gelir. Sâir nihayetsiz Kelimât-ı İlâhiyyenin ise
bir kısmı dahi has bir itibarla, cüz'î bir ünvan ile, hususî
bir tecelli ile, cüz'î bir isim ile ve has bir Rubûbiyyet
ile ve mahsus bir saltanat ile ve hususî bir rahmet ile
zâhir olan ilhâmât sûretinde bir mükâlemedir. Melek ve beşer
ve hayvanatın ilhamları, külliyet ve hususiyet îtibariyle
çok muhteliftir.
Üçüncü Cüz':
Kur'an, asırları muhtelif bütün enbiyânın kütüblerini ve
meşrebleri muhtelif bütün evliyânın risalelerini ve
meslekleri muhtelif bütün asfiyânın eserlerini icmâlen
tazammun eden ve cihat-ı sittesi parlak ve evhâm u şübehâtın
zulümatından Mûsaffâ ve nokta-i istinadı, bilyakîn vahy-i
semâvî ve kelâm-ı ezelî.. ve hedefi ve gayesi, bilmüşâhede
saadet-i ebediyye.. içi, bilbedâhe hâlis hidâyet.. üstü,
bizzarure envâr-ı îman.. altı, biilmelyakîn delil ve
bürhân.. sağı, bittecrübe teslim-i kalb ve vicdan.. solu,
biaynelyakîn teshir-i akıl ve iz'an... Meyvesi,
bihakkalyakîn Rahmet-i Rahmân ve dâr-ı cinan... Makamı ve
revacı, bilhad-is-sadık makbûl-ü melek ve ins ü can bir
Kitab-ı Semâvî'dir.
Kur'anın târifine dair üç
cüz'ündeki sıfatların herbiri başka yerlerde kat'î isbat
edilmiş veya isbat edilecektir. Dâvâmız mücerred değil, her
birisi bürhân-ı kat'î ile müberhendir.
BİRİNCİ ŞU'LE: Bu
şulenin üç şuâ’ı var.
BİRİNCİ ŞUÂ’:
Derece-i i'câzda belâgat-ı Kur'aniyyedir. O belâgat ise,
nazmın cezâletinden ve hüsn-ü metânetinden ve üslûblarının
bedâatinden, garib ve müstahsenliğinden ve beyânının
beraatinden, fâik ve safvetinden ve maânîsinin kuvvet ve
hakkâniyyetinden ve lâfzının fesahâtinden, selâsetinden
tevellüd eden bir belâgat-ı hârikulâdedir ki, benî-Âdemin en
dâhî ediplerini, en hârika hatiblerini, en mütebahhir
ulemâsını muârazaya davet edip binüçyüz senedir meydan
okuyor. Onların damarlarına şiddetle dokunuyor. Muârazaya
davet ettiği halde, kibir ve gururlarından başını semâvâtâ
vuran o dâhîler, Ona muâraza için ağız açamayıp kemâl-i
zilletle boyun eğdiler. İşte belâgatındaki vech-i i'câzı iki
sûretle işaret ederiz.
Birinci
Sûret: İ'câzı vardır ve mevcûddur. Çünki Ceziret-ül Arab
ahalisi o asırda ekseriyyet-i mutlaka îtibariyle ümmî idi.
Ümmîlikleri için mefâhirlerini ve vukuat-ı tarihiyyelerini
ve mehâsin-i ahlâka yardım edecek durub-u emsallerini
kitabet yerine şiir ve belâgat kaydıyla muhafaza
ediyorlardı. Mânidar bir kelâm, şiir ve belâgat câzibesiyle
eslaftan ahlafa hâfızalarda kalıp gidiyordu. İşte şu
ihtiyâc-ı fıtrî neticesi olarak o kavmin mânevî çarşı-yı
ticaretlerinde en ziyâde revaç bulan, fesâhât ve belâgat
metâı idi. Hattâ bir kabilenin belîğ bir edibi, en büyük bir
kahramân-ı millîsi gibi idi. En ziyâde onunla iftihar
ediyorlardı. İşte İslâmiyyetten sonra âlemi zekâlarıyla
idare eden o zeki kavim, şu en revaçlı ve medâr-ı
iftiharları ve ona şiddet-i ihtiyâcla muhtaç olan belâgatta
akvam-ı âlemden en ileride ve en yüksek mertebede idiler.
Belâgat, o kadar kıymetdar idi ki, bir edibin bir sözü için
iki kavim büyük muharebe ederdi ve bir sözüyle musâlâha
ediyorlardı. Hattâ onların içinde “Muallakat-ı Seb'a”
namıyla yedi edibin yedi kasidesini altunla Kâ'be'nin
duvarına yazmışlar, onunla iftihar ediyorlardı. İşte böyle
bir zamanda, belâgat en revaçlı olduğu bir anda Kur'an-ı
Mu'ciz-ül Beyân nüzul etti. Nasılki, zaman-ı Mûsa
Aleyhisselâm'da sihir ve zaman-ı Îsâ Aleyhisselâm'da tıb
revaçta idi. Mu'cizelerinin mühimmi o cinsten geldi. İşte o
vakit bülegâ-yı Arabı, en kısa bir sûresine mukabeleye davet
etti:
وَاِنْ
كُنْتُمْ فِى رَيْبٍ مِمَّا نَزّلْنَا عَلَى عَبْدِنَا
فَاْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهِ fermanıyla onlara
meydan okuyor. Hem der ki: “Îman getirmezseniz mel'unsunuz.
Cehennem'e gireceksiniz.” Damarlarına şiddetle vuruyor.
Gururlarını dehşetli sûrette kırıyor. O kibirli akıllarını
istihfaf ediyor. Onları bidâyeten îdâm-ı ebedî ile ve sonra
da Cehennem'de îdâm-ı ebedî ile beraber dünyevî îdâm ile de
mahkûm ediyor. Der: “Ya muâraza ediniz, yahut can ve malınız
helâkettedir.”
İşte eğer muâraza mümkün
olsaydı acaba hiç mümkün mü idi ki, bir-iki satırla muâraza
edip dâvasını ibtal etmek gibi rahat bir çare varken, en
tehlikeli, en müşkilatlı muharebe tarîkı ihtiyar edilsin!
Evet o zeki kavim, o siyasî millet ki, bir zaman âlemi,
siyasetle idare ettiği halde, en kısa ve rahat ve hafif bir
yolu terketsin! En tehlikeli ve bütün mal ve canını belaya
atacak uzun bir yolu ihtiyar etsin, hiç kabil midir! Çünki;
bir edipleri, birkaç hurufatla muâraza edebilseydi; Kur'an,
dâvasından vazgeçerdi. Onlar da maddî ve mânevî helâketten
kurtulurlardı. Halbuki muharebe gibi dehşetli, uzun bir yolu
ihtiyar ettiler. Demek, muâraza-i bilhuruf mümkün değildi,
muhaldi. Onun için muharebe-i bis-süyûfa mecbur oldular.
Hem, Kur'anı tanzir etmek, taklidini yapmak için gayet
şiddetli iki sebeb vardı. Birisi; düşmanın hırs-ı muârazası.
Diğeri; dostlarının şevk-i taklîdidir ki, şu iki sâik-i
şedid altında milyonlar Arabî kitablar yazılmış ki hiçbirisi
ona benzemez. Âlim olsun, âmi olsun her kim Ona ve onlara
baksa kat’iyyen diyecek ki: “Kur'an, bunlara benzemez.
Hiçbirisi Onu tanzir edemez.” Şu halde, ya Kur'an, bütününün
altındadır. Bu ise, bütün dost ve düşmanın ittifakıyla
battaldır, muhaldir. Veya Kur'an, o yazılan umum kitabların
fevkındedir.
Eğer desen: “Nasıl biliyoruz
ki, kimse muârazaya teşebbüs etmedi? Kimse kendine
güvenemedi mi ki, meydana çıksın? Birbirinin yardımı da mı
faide etmedi?”
Elcevab: Eğer muâraza
mümkün olsaydı, alâküllihal kat'î teşebbüs edilecekti.
Çünki;izzet ve namus mes'elesi, can ve mal tehlikesi vardı.
Eğer teşebbüs edilseydi, alâküllihal kat'î tarafdar pek çok
bulunacaktı. Çünki; hakka muarız ve muannid daima kesretli
idi. Eğer tarafdar bulsaydı, alâküllihal iştihar bulacaktı.
Çünki; küçük bir mücadele, beşerin nazar-ı istiğrabını
celbedip destanlarda iştihar eder. Şöyle acib bir mücadele
ve vukuat ise gizli kalamaz. İslâmiyet aleyhinde tâ en
çirkin ve en şenî' şeylere kadar nakledilir, meşhur olur.
Halbuki: Muârazaya dair Müseylime-i Kezzâb'ın bir-iki
fıkrasından başka nakledilmemiş. O Müseylime'de çendan
belâgat varmış. Fakat hadsiz bir hüsn-ü cemâle mâlik olan
beyân-ı Kur'ana nisbet edildiği için, onun sözleri hezeyan
sûretinde tarihlere geçmiştir. İşte Kur'anın belâgatındaki
i'câz, kat’iyyen iki kerre iki dört eder gibi mevcûddur ki,
iş böyle oluyor.
İkinci Sûret:
Belâgatındaki i'câz-ı Kur'anînin hikmetini Beş Nokta'da
beyân edeceğiz.
Birinci
Nokta: Kur'anın nazmında bir cezâlet-i hârika var. O
nazımdaki cezâlet ve metâneti, “İşarat-ül İ'caz” baştan
aşağıya kadar bu cezâlet-i nazmiyyeyi beyân eder. Saatın
saniye, dakika, saati sayan ve birbirinin nizâmını tekmil
eden ne ise, Kur'an-ı Hakîm'in herbir cümledeki,
hey'âtındaki nazım ve kelimelerindeki nizâm ve cümlelerin
birbirine karşı münasebatındaki intizâmı öyle bir tarzda
“İşarât-ül İ'caz”da âhirine kadar beyân edilmiştir. Kim
isterse ona bakabilir ve bu nazımdaki cezâlet-i hârikayı bu
sûrette görebilir. Yalnız bir-iki misâl, bir cümlenin
hey'atındaki nazmı göstermek için zikredeceğiz.
Meselâ:
وَلَئِنْ مَسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ
Bu cümlede, azabı dehşetli göstermek için en azının şiddetle
tesirini göstermekle göstermek ister. Demek taklîli ifade
edecek cümlenin bütün heyetleri de bu taklile bakıp ona
kuvvet verecek. İşte لَئِنْ
lâfzı, teşkiktir. Şek, kıllete bakar. £
مَسَّ lâfzı, azıcık dokunmaktır. Yine kılleti ifade
eder. نَفْحَةٌ lâfzı maddesi,
bir kokucuk olup kılleti ifade ettiği gibi, sîgası bire
delâlet eder. Masdar-ı merre, tâbir-i sarfiyyesinde biricik
demektir. Kılleti ifâde eder. نَفْحَةٌ
'daki tenvin-i tenkirî, taklîli içindir ki, o kadar
küçük ki, bilinemiyor demektir. مِنْ
lafzı, teb'îz içindir. Bir parça demektir. Kılleti ifâde
eder. عَذَابِ lâfzı; nekâl, ikâba
nisbeten hafif bir nevi cezadır ki, kıllete işâret eder.
رَبِّكَ lâfzı; Kahhar, Cebbâr,
Müntakim'e bedel yine şefkati ihsas etmekle kılleti işaret
ediyor. İşte bu kadar kılletteki bir parça azab böyle
tesirli ise, ikab-ı İlâhî ne kadar dehşetli olur kıyas
edebilirsiniz diye ifade eder. İşte şu cümlede küçük
heyetler nasıl birbirine bakıp yardım eder. Maksâd-ı
küllîyi, herbiri kendi lisanıyla takviye eder. Şu misâl bir
derece lafz ve maksada bakar.
İkinci misâl:
وَِممَّا رَزَقْنَاهُمْ
يُنْفِقُونَ Şu cümlenin hey'âtı, sadakanın şerait-i
kabûlünün beşine işaret eder.
Birinci Şart:
Sadakaya muhtaç olmamak derecede sadaka vermek ki,
وَِممَّا lâfzındaki
مِنْ -i teb'îz ile o şartı ifade
eder
İkinci Şart:
Ali'den alıp Veli'ye vermek değil, belki kendi malından
vermektir. Şu şartı رَزَقْنَاهُمْ
lafzı ifade ediyor. “Size rızık olandan veriniz” demektir.
Üçüncü Şart:
Minnet etmemektir. Şu şarta رَزَقْنَا daki
نَا lafzı işaret eder. Yâni “Ben
size rızkı veriyorum. Benim malımdan benim abdime vermekte
minnetiniz yoktur.”
Dördüncü
Şart: Öyle adama veresin ki, nafakasına sarfetsin. Yoksa
sefahete sarfedenlere sadaka makbûl olmaz. Şu şarta
يُنْفِقُونَ lâfzı işaret ediyor.
Beşinci Şart:
Allah nâmına vermektir ki,
رَزَقْنَاهُمْ ifade ediyor. Yâni “Mal benimdir, benim
namımla vermelisiniz.” Şu şartlarla beraber bir tevsi' de
var. Yâni: Sadaka nasıl mal ile olur. İlim ile dâhi olur.
Kavl ile, fiil ile, nasihat ile de oluyor. İşte şu aksâma
مِمَّا lâfzındaki مَا umumiyetiyle işaret ediyor. Hem şu
cümle de bizzât işaret ediyor. Çünki; mutlaktır, umumu ifade
eder. İşte sadakayı ifade eden şu kısacık cümlede, beş şart
ile beraber geniş bir dairesini akla ihsan ediyor. Heyetiyle
ihsas ediyor. İşte heyette böyle pek çok nazımlar var.
Kelimâtın dahi birbirine
karşı, aynen geniş böyle bir daire-i nazmiyyesi var. Sonra
kelâmların da, meselâ: قُلْ هُوَ اللَّهُ
اَحَدٌ de altı cümle var. Üçü müsbet, üçü menfî.
Altı mertebe-i tevhidi isbat etmekle beraber şirkin altı
enva'ını reddeder. Herbir cümlesi öteki cümlelere hem delil
olur, hem netice olur. Çünki herbir cümlenin iki mânâsı var.
Bir mânâ ile netice olur, bir mânâ ile de delil olur. Demek
Sûre-i İhlâs'ta otuz Sûre-i İhlâs kadar, muntâzam, birbirini
isbat eder delillerden mürekkeb sûreler vardır. Meselâ:
قُلْ هُوَ اللَّهُ ِلاَنَّهُ اَحَدٌ ،
ِلاَنَّهُ صَمَدٌ ، ِلاَنَّهُ لَمْ يَلِدْ ، ِلاَنَّهُ لَمْ
يُولَدْ ِلاَنَّهُ لَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ
hem:
وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ ،
ِلاَنَّهُ لَمْ يُولَدْ ، ِلاَنَّهُ لَم يَلِدْ ، ِلاَنَّهُ
صَمَدٌ ، ِلاَنَّهُ اَحَدٌ ، ِلاَنَّهُ هُوَ اللَّهُ
hem:
هُوَ اللَّهُ فَهُوَ اَحَدٌ ، فَهُوَ
صَمَدٌ ، فَاِذَا لَمْ يَلِدْ ، فَاِذَا لَمْ يُولَدْ ،
فَاِذَا لَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ
daha sen buna göre kıyas
et... Meselâ:
آلم ذلِكَ
الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ Şu
dört cümlenin herbirisinin iki mânâsı var. Bir mânâ ile
öteki cümlelere delildir. Diğer mânâ ile onlara neticedir.
Onaltı münasebet hatlarından bir nakş-ı nazmî-i i'câzî hasıl
olur. “İşârât-ül İ'câz”da öyle bir tarzda beyân edilmiş ki,
bir nakş-ı nazmî-i i'câzî teşkil eder. Onüçüncü Söz'de beyân
edildiği gibi, güya ekser âyât-ı Kur'aniyyenin herbirisi
ekser ayânın herbirisine bakar bir gözü ve nâzır bir yüzü
vardır ki, onlara münasebetin hudut-u mânevîyyesini
uzatıyor. Birer nakş-ı i'câzî nescediyor. İşte “İşârât-ül
İ'câz” baştan aşağıya kadar bu cezâlet-i nazmiyyeyi
şerhetmiştir.
İkinci Nokta:
Mânâsındaki belâğat-ı hârikadır. Onüçüncü Söz'de beyân
olunan şu misâle bak: Meselâ:
سَبَّحَ
لِلَّهِ مَا فِى السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ
اْلحَكِيمُ âyetindeki belâgat-ı mânevîyyeyi
zevketmek istersen, kendini Nuru Kur'andan evvel asr-ı
câhiliyyette, sahrayı bedeviyyette farzet ki, herşey
zulmet-i cehil ve gaflet altında perde-i cümûd-u tabiata
sarılmış olduğu bir anda Kur'anın lisan-ı semâvîsinden:
سَبَّحَ لِلَّهِ مَا فِى السَّموَاتِ
وَاْلاَرْضِ veyahut:
تُسَبِّحُ
لَهُ السَّموَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ
gibi âyetleri işit, bak! Nasılki, o ölmüş veya yatmış
olan mevcûdât-ı âlem
سَبَّحَ... تُسَبِّحُ sadasıyla işitenlerin zihninde
nasıl diriliyorlar, hüşyâr oluyorlar, kıyam edip
zikrediyorlar. Ve o karanlık gökyüzünde birer câmid ateşpare
olan yıldızlar ve yerde perişan mahlûkat,
تُسَبِّحُ sayhasıyla ve nuruyla işitenin nazarında
gökyüzü bir ağız, bütün yıldızlar birer kelime-i hikmet-nümâ
ve birer nur-u hakikat-edâ ve Küre-i Arz bir baş ve berr ve
bahr, birer lisan ve bütün hayvanlar ve nebatlar birer
kelime-i tesbih-feşan sûretinde arz-ı dîdar eder. Meselâ:
Onbeşinci Söz'de isbat edilen şu misâle bak:
يَا مَعْشَرَ اْلجِنِّ وَاْلاِنْسِ اِنِ
اسْتَطَعْتُمْ اَنْ تَنْفُذُوا مِنْ اَقْطَارِ السَّموَاتِ
وَاْلاَرْضِ فَانْفُذُوا لاَ تَنْفُذُونَ اِلاَّ بِسُلْطَانٍ
فَبِاَىِّ اَلآَءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ يُرْسَلُ
عَلَيْكُمَا شُوَاظٌ مِنْ نَارٍ وَ نُحَاسٌ فَلاَ
تَنْتَصِرَانِ فَبِاَىِّ اَلآَءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَآءَ الدُّنْيَا ِبمَصَابِيحَ
وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاطِينِ
âyetlerini dinle bak ki, ne
diyor? Diyor ki: “Ey acz ve hakareti içinde mağrur ve
mütemerrid ve za'f ve fakrı içinde serkeş ve muannid olan
ins ve cin! Emirlerime itâat etmezseniz haydi elinizden
gelirse hudûd-u mülkümden çıkınız! Nasıl cesaret edersiniz
ki, öyle bir Sultanın emirlerine karşı gelirsiniz;
yıldızlar, aylar, güneşler, emirber neferleri gibi
emirlerine itâat ederler. Hem tuğyanınızla öyle bir Hâkim-i
Zülcelâl'e karşı mübareze ediyorsunuz ki, öyle âzametli
muti' askerleri var. Faraza şeytanlarınız dayanabilseler,
onları dağ gibi güllelerle recmedebilirler. Hem küfranınızla
öyle bir Mâlik-i Zülcelâl'in memleketinde isyan ediyorsunuz
ki, cünûdundan öyleleri var, değil sizin gibi küçük âciz
mahlûklar, belki farz-ı muhal olarak dağ ve Arz büyüklüğünde
birer adüvv-ü kâfir olsaydınız, Arz ve dağ büyüklüğünde
yıldızları, ateşli demirleri size atabilirler, sizi
dağıtırlar. Hem öyle bir kanunu kırıyorsunuz ki, onunla
öyleler bağlıdır, eğer lüzum olsa Arzınızı yüzünüze çarpar,
gülleler gibi küreler misillü yıldızları üstünüze Allah'ın
izniyle yağdırabilirler. Daha sâir âyâtın mânâlarındaki
kuvvet ve belâgâtı ve ulviyyet-i ifadesini bunlara kıyas et.
Üçüncü Nokta:
Üslûbundaki bedâat-i hârikadır. Evet Kur'anın üslûbları
hem garibdir, hem bedi'dir, hem acibdir, hem mukni'dir.
Hiçbir şeyi, hiçbir kimseyi, taklid etmemiş. Hiç kimse de
Onu taklid edemiyor. Nasıl gelmiş, öyle o üsluplar
taravetini, gençliğini, garabetini daima muhafaza etmiş ve
ediyor. Ezcümle, bir kısım sûrelerin başlarında şifre-misâl
الم الر طه يس حمعسق gibi mukattaat hurufundaki
üslûb-u bediîsi, beş-altı lem'a-i i'câzı tazammun ettiğini
“İşârât-ül İ'câz”da yazmışız. Ezcümle: Sûrelerin başında
mezkûr olan huruf, hurufatın aksâm-ı mâlûmesi olan mechûre,
mehmûse, şedîde, rahve, zelâka, kalkale gibi aksâm-ı
kesîresinden herbir kısmından nısfını almıştır. Kabil-i
taksim olmayan hafifinden nısf-ı ekser, sakilinden nısf-ı
ekall olarak bütün aksamını tansif etmiştir. Şu mütedâhil ve
birbiri içindeki kısımları ve ikiyüz ihtimal içinde
mütereddid yalnız gizli ve fikren bilinmeyecek birtek yol
ile umumu tansif etmek kabil olduğu halde, o yolda, o geniş
mesâfede sevk-i kelâm etmek, fikr-i beşerin işi olamaz.
Tesadüf hiç karışamaz. İşte bir şifre-i İlâhiyye olan
sûrelerin başlarındaki huruf, bunun gibi daha beş-altı
lem'a-i i'câziyyeyi gösterdikleriyle beraber ilm-i esrar-ı
huruf ulemâsıyla evliyânın muhakkikleri şu mukattaattan çok
esrar istihrac etmişler ve öyle hakaik bulmuşlar ki, onlarca
şu mukattaat kendi başıyla gayet parlak bir mu'cizedir.
Onların esrarına ehil olmadığımız, hem umum göz görecek
derecede isbat edemediğimiz için o kapıyı açamayız. Yalnız
“İşârât-ül İ'câz”da şunlara dair beyân olunan beş-altı
lem'a-i i'câza havale etmekle iktifa ediyoruz.
Şimdi, esâlib-i Kur'aniyyeye
sûre itibariyle, maksad itibariyle, âyât ve kelâm ve kelime
itibariyle birer işaret edeceğiz. Meselâ:
Sûre-i
عَمَّ ye dikkat edilse öyle bir üslûb-u bedi' ile
âhireti, haşri, Cennet ve Cehennem'in ahvâlini öyle bir
tarzda gösteriyor ki, şu dünyadaki ef'âl-i İlâhiyyeyi,
âsâr-ı Rabbaniyyeyi o ahvâl-i uhreviyyeye birer birer bakar
isbat eder gibi kalbi ikna' eder. Şu sûredeki üslûbun îzahı
uzun olduğundan yalnız bir-iki noktasına işaret ederiz.
Şöyle ki:
Şu sûrenin başında Kıyamet
gününü isbât için der: “Size zemini güzel serilmiş bir
beşik; dağları hânenize ve hayatınıza defineli direk,
hazineli kazık; sizi birbirini sever, ünsiyyet eder çift;
geceyi hâb-ı rahatınıza örtü; gündüzü meydân-ı maişet;
Güneş'i ışık verici, ısındırıcı bir lâmba; bulutları âb-ı
hayat çeşmesi gibi ondan suyu akıttım. Basit bir sudan bütün
erzâkınızı taşıyan bütün çiçekli, meyveli muhtelif eşyayı
kolay ve az bir zamanda îcad ederiz. Öyle ise, yevm-i fasl
olan kıyamet sizi bekliyor. O günü getirmek bize ağır
gelemez.” İşte bundan sonra kıyamette dağların dağılması,
semâvâtın parçalanması, Cehennem'in hâzırlanması ve Cennet
ehline bağ ve bostan vermesini gizli bir sûrette ispatlarına
işaret eder. Mânen der: “Mâdem gözünüz önünde dağ ve zeminde
şu işleri yapar. Âhirette dahi bunlara benzer işleri yapar.”
Demek sûrenin başındaki “dağ”, kıyametteki dağların haline
bakar ve bağ ise, âhirde ve âhiretteki hadîkaya ve bağa
bakar. İşte sâir noktaları buna kıyas et, ne kadar güzel ve
âlî bir üslûbu var, gör. Meselâ:
قُلِ اللَّهُمَّ مَالِكَ اْلمُلْكِ تُؤْتِى
اْلمُلْكَ مَنْ تَشَآءُ وَتَنْزِعُ اْلمُلْكَ ِممَّنْ تَشَآءُ
ilâ âhir... Öyle bir üslûb-u
âlîde benî-beşerdeki Şuunat-ı İlâhiyyeyi ve gece ve gündüzün
deveranındaki tecelliyat-ı İlâhiyyeyi ve senenin
mevsimlerinde olan Tasarrufat-ı Rabbaniyyeyi ve yeryüzünde
hayat-memat, haşir ve neşr-i dünyeviyyedeki icraat-ı
Rabbaniyyeyi öyle bir ulvî üslûb ile beyân eder ki, ehl-i
dikkatin akıllarını teshir eder. Parlak ve ulvî geniş
üslûbu, az dikkat ile göründüğü için şimdilik o hazineyi
açmayacağız. Meselâ:
اِذَا السَّمَآءُ انْشَقَّتْ وَاَذِنَتْ
لِرَبِّهَا وَحُقَّتْ وَاِذَا اْلاَرْضُ مُدَّتْ وَاَلْقَتْ
مَا فِيهَا وَ تَخَلَّتْ وَاَذِنَتْ لِرَبِّهَا وَحُقَّتْ
Gök ve zeminin Cenâb-ı
Hakk'ın emrine karşı derece-i inkıyad ve itaatlerini şöyle
âlî bir üslûb ile beyân eder ki; nasıl bir kumandan-ı âzam,
mücahede ve manevra ve ahz-ı asker şûbeleri gibi mücahedeye
lâzım işler için iki daireyi teşkil edip açmış. O mücahede,
o muamele işi bittikten sonra o iki daireyi başka işlerde
kullanmak ve tebdil ederek istimal etmek için o kumandan-ı
âzam o iki daireye müteveccih olur. O daireler, herbirisi
hademeleri lisanıyla veya nutka gelip kendi lisanıyla der
ki: “Ey kumandanım bir parça mühlet ver ki, eski işlerin
ufak tefeklerini,pırtı-mırtılarını temizleyip dışarı atayım,
sonra teşrif ediniz. İşte atıp senin emrine hâzır duruyoruz.
Buyurun ne yaparsanız yapınız. Senin emrine münkâdız. Senin
yaptığın işler bütün hak, güzel, maslahattır.” Öyle de:
Semâvât ve Arz, böyle iki daire-i teklif ve tecrübe ve
imtihan için açılmıştır. Müddet bittikten sonra Semâvât ve
Arz, daire-i teklife ait eşyayı emr-i İlâhiyle bertaraf
eder. Derler: “Ya Rabbenâ! Buyurun, ne için bizi istihdam
edersen et. Hakkımız sana itaattir. Her yaptığın şey de
haktır.” İşte, cümlelerindeki üslûbun haşmetine bak, dikkat
et. Hem meselâ:
يَآ اَرْضُ ابْلَعِى مَآءَ كِ وَيَا
سَمَآءُ اَقْلِعِى وَغِيضَ اْلمَآءُ وَقُضِىَ اْلاَمْرُ
وَاسْتَوَتْ عَلَى اْلجُودِىِّ وَقِيلَ بُعْدًا لِلْقَوْمِ
الظَّاِلمِينَ
İşte şu âyetin bahr-ı
belâgatından bir katreye işaret için bir üslûbunu bir temsil
âyinesinde göstereceğiz. Nasıl bir harb-i umumîde bir
kumandan, zaferden sonra ateş eden bir ordusuna “Ateş kes!”
ve hücum eden diğer bir ordusuna “Dur!” der, emreder. O anda
ateş kesilir, hücum durur. “İş bitti, istilâ ettik.
Bayrağımız düşmanın merkezlerinde yüksek kalelerinin başında
dikildi. Esfelüssâfilîne giden o edebsiz zâlimler cezalarını
buldular” der.
Aynen öyle de: Pâdişah-ı
Bîmisâl, kavm-i Nuh'un mahvı için Semâvât ve Arz'a emir
vermiş. Vazifelerini yaptıktan sonra ferman ediyor: Ey Arz!
Suyunu yut. Ey Semâ! Dur, işin bitti. Su çekildi. Dağın
başında memur-u İlâhînin çadır vazifesini gören gemisi
kuruldu. Zalimler cezalarını buldular. İşte şu üslûbun
ulviyyetine bak. “Zemin ve gök iki muti' asker gibi emir
dinler, itaat ederler” diyor. İşte şu üslûb işaret eder ki,
insânın isyanından kâinat kızıyor. Semâvât ve Arz hiddete
geliyorlar ve şu işaretle der ki: “Yer ve gök iki muti'
asker gibi emirlerine bakan bir Zâta isyan edilmez,
edilmemeli.” Dehşetli bir zecri ifade eder. İşte tufan gibi
bir hâdise-i umumiyyeyi bütün netâiciyle, hakaikıyla birkaç
cümlede îcazlı, i’câzlı, cemâlli, icmâlli bir tarzda beyân
eder. Şu denizin sâir katrelerini şu katreye kıyas et.
Şimdi kelimelerin
penceresiyle gösterdiği üslûba bak. Meselâ:
وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ حَتَّى عَادَ
كَالْعُرْجُونِ الْقَدِيمِ 'deki
كَالْعُرْجُونِ الْقَدِيمِ kelimesine bak, ne kadar
lâtif bir üslûbu gösteriyor. Şöyle ki: Kamer'in bir menzili
var ki, Süreyya yıldızlarının dairesidir. Kameri, hilâl
vaktinde hurmanın eskimiş beyaz bir dalına teşbih eder. Şu
teşbih ile semânın yeşil perdesi arkasında güya bir ağaç
bulunuyor ki beyaz, sivri, nurâni bir dalı, perdeyi yırtıp
başını çıkarıp, Süreyya o dalın bir salkımı gibi ve sâir
yıldızlar o gizli hilkat ağacının birer münevver meyvesi
olarak işitenin hayalî olan gözüne göstermekle; medâr-ı
maişetlerinin en mühimmi hurma ağacı olan sahranişinlerin
nazarında ne kadar münâsib, güzel, lâtif, ulvî bir üslûb-u
ifade olduğunu zevkin varsa anlarsın.
Meselâ: Ondokuzuncu Söz'ün
âhirinde isbat edildiği gibi, وَ
الشَّمْسُ َتجْرِى لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا deki
تَجْرِى kelimesi şöyle bir
üslûb-u âlîye pencere açar. Şöyle ki:
تَجْرِى lafzıyla yâni: “Güneş döner” tâbiriyle kış ve
yaz, gece ve gündüzün deveranındaki muntâzam tasarrufât-ı
Kudret-i İlâhiyyeyi ihtar ile Sâniin âzametini ifham eder ve
o mevsimlerin sahifelerinde kalem-i kudretin yazdığı
mektubât-ı Samedâniyyeye nazarı çevirir. Hâlık-ı Zülcelâl'in
hikmetini i'lâm eder.
وَ جَعَلَ
الشَّمْسَ سِرَاجًا Yâni, lâmba tâbiriyle şöyle bir
üslûba pencere açar ki, şu âlem bir saray ve içinde olan
eşya ise insâna ve zîhayata ihzâr edilmiş müzeyyenat ve
mat'umat ve levazımât olduğunu ve Güneş dahi musahhar bir
mumdar olduğunu ihtar ile Sâniin haşmetini ve Hâlıkın
ihsanını ifham ederek tevhide bir delil gösterir ki,
müşriklerin en mühim, en parlak Mâbud zannettikleri Güneş,
musahhar bir lâmba, câmid bir mahlûktur. Demek
سِرَاج tâbirinde Hâlıkın
âzamet-i Rububiyyetindeki rahmetini ihtar eder. Rahmetin
vüs'atindeki ihsanını ifham eder ve o ifhamda saltanatının
haşmetindeki keremini ihsas eder ve bu ihsasta vahdâniyyeti
i'lam eder ve mânen der: “Câmid bir sirâc-ı musahhar hiçbir
cihette ibâdete lâyık olamaz.” Hem cereyân-ı
تَجْرِى tâbirinde gece gündüzün,
kış ve yazın dönmelerindeki tasarrufat-ı muntâzama-i acibeyi
ihtar eder ve o ihtarda, Rububiyyetinde münferid bir Sâniin
âzamet-i kudretini ifham eder. Demek Şems ve Kamer
noktalarından beşerin zihnini gece ve gündüz, kış ve yaz
sahifelerine çevirir ve o sahifelerde yazılan hâdisatın
satırlarına nazar-ı dikkati celbeder. Evet Kur'an Güneş'ten
Güneş için bahsetmiyor. Belki, onu ışıklandıran Zât için
bahsediyor. Hem, Güneş'in insâna lüzumsuz olan mâhiyetinden
bahsetmiyor. Belki, Güneş'in vazifesinden bahsediyor ki,
San'at-ı Rabbâniyyenin intizâmına bir zenberek ve hilkat-i
Rabbâniyyenin nizâmına bir merkez, hem Nakkaş-ı Ezelî'nin
gece gündüz ipleriyle dokuduğu eşyadaki san'at-ı
Rabbâniyyenin insicamına bir mekik vazifesini yapıyor. Daha
sâir kelimât-ı Kur'aniyyeyi bunlara kıyas edebilirsin. Âdeta
basit, me'luf birer kelime iken, lâtif mânâların
definelerine birer anahtar vazifesini görüyor.
İşte ekseriyetle üslûb-u
Kur'anın geçen tarzlarda ulvî ve parlak olduğundandır ki,
bâzan bir bedevî arab birtek kelâma meftun olur. Müslüman
olmadan secdeye giderdi. Bir bedevî
فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ kelâmını işittiği anda
secdeye gitti. Ona dediler: “Müslüman mı oldun?” “Yok dedi,
ben şu kelâmın belâgatına secde ediyorum.”
Dördüncü
Nokta: Lafzındaki fesâhât-ı hârikasıdır. Evet Kur'an
mânen üslûb-u beyân cihetiyle fevkalâde belîğ olduğu gibi,
lâfzında gayet selis bir fesahati vardır. Fesahatin kat'î
vücûduna, usandırmaması delildir ve fesahatin hikmetine,
fenn-i beyân ve maânînin dâhî ulemâsının şehadetleri bir
bürhân-ı bâhirdir. Evet, binler defa tekrar edilse
usandırmıyor, belki lezzet veriyor. Küçük basit bir çocuğun
hâfızasına ağır gelmiyor, hıfzedebilir. En hastalıklı, az
bir sözden müteezzî olan bir kulağa nâhoş gelmiyor, hoş
geliyor. Sekeratta olanın damağına şerbet gibi oluyor.
Zemzeme-i Kur'an onun kulağında ve dimağında, aynen ağzında
ve damağında mâ-i zemzem gibi leziz geliyor.
Usandırmamasının sırr-ı hikmeti şudur ki: Kur'an, kulûbe kut
ve gıda ve ukûle kuvvet ve gınâdır ve rûha mâ ve ziyâ ve
nüfusa devâ ve şifâ olduğundan usandırmaz. Hergün ekmek
yeriz, usanmayız. Fakat en güzel bir meyveyi her gün yesek,
usandıracak. Demek Kur'an, hak ve hakikat ve sıdk ve hidâyet
ve hârika bir fesahat olduğundandır ki, usandırmıyor, daima
gençliğini muhafaza ettiği gibi tarâvetini, halâvetini de
muhafaza ediyor. Hattâ Kureyş'in rüesasından müdakkik bir
belîğ, müşrikler tarafından, Kur'anı dinlemek için gitmiş.
Dinlemiş, dönmüş, demiş ki: “Şu kelâmın öyle bir halâveti ve
tarâveti var ki, kelâm-ı beşere benzemez. Ben şâirleri,
kâhinleri biliyorum. Bu onların hiç sözlerine benzemez. Olsa
olsa etbaımızı kandırmak için sihir demeliyiz.” İşte
Kur'an-ı Hakîm'in en muannid düşmanları bile fesahatinden
hayran oluyorlar.
Kur'an-ı Hakîm'in
âyetlerinde, kelâmlarında, cümlelerinde fesâhatin esbabını
izah çok uzun gider. Onun için sözü kısa kesip yalnız nümûne
olarak bir âyetteki hurûf-u hecâiyyenin vaziyetiyle hasıl
olan bir selaset ve fesahat-i lafziyyeyi ve o vaziyetten
parlayan bir lem'a-i icâzı göstereceğiz. İşte:
ثُمَّ
اَنْزَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ بَعْدِ الْغَمِّ اَمَنَةً نُعَاسًا
يَغْشَى طَآئِفَةً مِنْكُمْ ilâ âhir. İşte şu
âyette bütün huruf-u heca mevcûddur. Bak ki, sakil, ağır
bütün aksâm-ı hurûf beraber olduğu halde selasetini
bozmamış. Belki bir revnâk ve muhtelif tellerden mütenasib,
mütesanid bir nağme-i fesâhat katmış. Hem şu lem'a-i icâza
dikkat et ki, hurûf-u hecâdan (ya) ile (elif) en hafif ve
birbirine kalbolduğu için iki kardeş gibi her birisi
yirmibir kerre tekrarı var. ﻡ ile
ﻥ (Haşiye)
birbirinin kardeşi ve birbirinin yerine geçtiği için her
birisi otuzüçer defa zikredilmiştir.
ش - س -
ص mahreçce, sıfatça, savtça kardeş oldukları için her
biri üç defa, غ - ع kardeş
oldukları halde ع daha hafif
altı defa, غ sıkleti için yarısı
olarak üç defa zikredilmiştir.
ز -ذ -ظ -ط mahreçce, sıfatça, sesçe kardeş
oldukları için herbirisi ikişer defa, ل
ve (elif) ile beraber ikisi ﻻ
sûretinde ittihad ettikleri ve (elif) ﻻ
sûretinde hissesi (Lâm)’ın yarısıdır. Onun için
ل kırkiki defa, (elif) onun
yarısı olarak yirmibir defa zikredilmiştir. (Hemze) (hâ) ile
mahreççe
kardeş oldukları için hemze (Haşiye)
onüç, (hâ) bir derece daha hafif olduğu için ondört defa,
ﻙ -ﻑ -ﻕ kardeş oldukları için (kaf)'ın bir
noktası fazla olduğu için ﻕ on,
ﻑ dokuz, ﻙ
dokuz, ب dokuz,
ت oniki, (tâ)’nın derecesi üç
olduğu için oniki defa zikredilmiştir.
ر
(Lâm)’ın kardeşidir. Fakat ebced hesabıyla
ر ikiyüz, ل
otuzdur. Altı derece yukarı çıktığı için altı derece aşağı
düşmüştür.
Hem ر
telaffuzca tekerrür ettiğinden sakil olup yalnız altı
defa zikredilmiştir. ض -ث -ح -خ
sıkletleri ve bâzı cihat-ı münasebat için birer defa
zikredilmiştir. و (hâ)’dan ve
(hemze)’den daha hafif ve (yâ)’dan ve (elif)’den daha sakil
olduğu için onyedi defa, sakil hemzeden dört derece yukarı,
hafif eliften dört derece aşağı zikredilmiştir.
İşte şu hurufun bu zikrinde
hârikulâde bu vaziyet-i muntâzama ile ve o münâsebet-i
hafiyye ile ve o güzel intizâm ve o dakik ve ince nazm ve
insicâm ile iki kerre iki dört eder derecede gösterir ki,
beşer fikrinin haddi değil ki, şunu yapabilsin. Tesadüf ise
muhaldir ki, ona karışsın. İşte şu vaziyet-i huruftaki
intizâm-ı acib ve nizâm-ı garib, selaset ve fesahat-ı
lafziyyeye medâr olduğu gibi, daha gizli çok hikmetleri
bulunabilir. Mâdem hurûfâtında böyle intizâm gözetilmiş.
Elbette kelimelerinde, cümlelerinde, mânâlarında öyle
esrarlı bir intizâm, öyle envarlı bir insicâm gözetilmiş ki,
göz görse “Mâşâallah”, akıl anlasa “Bârekâllah” diyecek.
Beşinci
Nokta: Beyânındaki beraattir. Yâni, tefevvuk ve metânet
ve haşmettir. Nasılki nazmında cezâlet, lafzında fesahat,
mânâsında belâgat, üslûbunda bedâat var. Beyânında dahi faik
bir beraat vardır. Evet tergib ve terhib, medh ve zemm,
isbat ve irşad, ifhâm ve ifhâm gibi bütün aksâm-ı
kelâmiyyede ve tabakat-ı hitabiyyede Beyânât-ı Kur'aniyye en
yüksek mertebededir.
Meselâ: Makam-ı tergib ve
teşvikte hadsiz misâllerinden, meselâ Sûre-i
هَلْ اَتَى عَلَى اْلاِنْسَانِ
de beyânâtı , (Haşiye)
âb-ı kevser gibi hoş, selsebil çeşmesi gibi selâsetle akar,
cennet meyveleri gibi tatlı, hûri libası gibi güzeldir.
Makam-ı terhib ve tehdidde
pek çok misâllerinden meselâ: هَلْ
اَتَيكَ حَدِيثُ الْغَاشِيَةِ sûresinin başında
beyânât-ı Kur'aniyye ehl-i dalâletin sımahında kaynayan
rasas gibi, dimağında yakan ateş gibi, damağında yanan
zakkum gibi, yüzünde saldıran cehennem gibi, midesinde acı,
dikenli dari' gibi tesir eder. Evet bir zâtın tehdidini
gösteren Cehennem gibi bir azab memuru, öfkesinden ve
gayzından parçalanmak vaziyetini alması ve
تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ
söylemesi, söyletmesi, o zâtın terhibi ne derece dehşetli
olduğunu gösterir.
Makam-ı medhin binler
misâllerinden, başında “Elhamdülillâh” olan beş sûrede
Beyânât-ı Kur'aniyye
Güneş gibi parlak, (Haşiye)
yıldız gibi zînetli, semâvât ve zemin gibi haşmetli,
melekler gibi sevimli, dünyada yavrulara rahmet gibi
şefkatli, âhirette Cennet gibi güzeldir.
Makam-ı zemm ve zecirde
binler misâllerinden meselâ:
اَيُحِبُّ
اَحَدُكُمْ اَنْ يَاْكُلَ َلحْمَ اَخِيهِ مَيْتًا
âyetinde zemmi altı derece zemmeder. Gıybetten altı derece
şiddetle zecreder. Şöyle ki: Mâlûmdur: Âyetin başındaki
hemze, sormak (âyâ) mânâsındadır. O sormak mânâsı, su gibi
âyetin bütün kelimelerine girer. İşte birinci hemze ile der:
(Âyâ) sual ve cevap mahalli olan aklınız yok mu ki, bu
derece çirkin bir şeyi anlamıyor? İkincisi:
يُحِبُّ lafzı ile der: Âyâ,
sevmek, nefret etmek mahalli olan kalbiniz bozulmuş mu ki,
en menfur bir işi sever? Üçüncüsü:اَحَدُكُمْ
kelimesiyle der: Cemâatten hayatını alan hayat-ı içtimaiyye
ve medeniyyetiniz ne olmuş ki, böyle hayatınızı zehirleyen
bir ameli kabûl eder? Dördüncüsü: اَنْ
يَاْكُلَ لَحْمَ kelâmıyla der: İnsânîyyetiniz ne
olmuş ki, böyle canavarcasına arkadaşını dişle parçalamayı
yapıyorsunuz? Beşincisi: اَخِيهِ
kelimesiyle der: Hiç rikkat-i cinsiyyeniz, hiç sıla-i
rahminiz yok mu ki, böyle çok cihetlerle kardeşiniz olan bir
mazlumun şahs-ı mânevîsini insafsızca dişliyorsunuz? Hiç
aklınız yok mu ki, kendi âzanızı kendi dişinizle divâne gibi
ısırıyorsunuz? Altıncısı: مَيْتًا
kelâmıyla der: Vicdanınız nerede? Fıtratınız bozulmuş mu ki,
en muhterem bir halde bir kardeşine karşı, etini yemek gibi
en müstekreh bir iş yapılıyor? Demek zemm ve gıybet, aklen,
kalben ve insânîyyeten ve vicdânen ve fıtraten ve
asabiyyeten ve milliyeten mezmumdur. İşte bak! Nasılki, şu
âyet, îcazkârâne altı mertebe zemmi zemmetmekle i'câzkârane
altı derece o cürümden zecreder.
Makam-ı isbatta binler
misâllerinden meselâ:
فَانْظُرْ
اِلَى اَثَارِ رَحْمَةِ اللَّهِ كَيْفَ يُحْيِى اْلاَرْضَ
بَعْدَ مَوْتِهَآ اِنَّ ذلِكَ َلمُحْيِى اْلمَوْتَى وَهُوَ
عَلَى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ 'de haşri isbat ve
istib'adı izale için öyle bir tarzda beyân eder ki, fevkınde
isbat olamaz. Şöyle ki: Onuncu Söz'ün Dokuzuncu Hakikatında,
Yirmiikinci Söz'ün Altıncı Lem'asında isbat ve izah edildiği
gibi; her bahar mevsiminde ihyâyı arz keyfiyyetinde üçyüzbin
tarzda haşrin nümûnelerini nihayet derecede girift,
birbirine karıştırdığı halde nihayet derecede intizâm ve
temyiz ile nazar-ı beşere gösteriyor ki, bunları böyle yapan
Zâta, Haşir ve Kıyamet ağır olamaz, der. Hem zeminin
sahifesinde yüzbinler enva'ı, beraber birbiri içinde kalem-i
kudretiyle hatâsız, kusursuz yazmak; bir tek Vâhid-i Ehad'in
sikkesi olduğundan, şu âyetle Güneş gibi vahdâniyyeti isbat
etmekle beraber, Güneş'in tulû' ve gurubu gibi kolay ve
kat'î, Kıyamet ve Haşri gösterir. İşte
كَيْفَ lâfzındaki keyfiyet noktasında şu hakikatı
gösterdiği gibi, çok sûrelerde tafsil ile zikreder.
Meselâ: Sûre-i
ق وَ الْقُرْاَنِ الْمَجِيدِ de öyle parlak ve güzel
ve şirin ve yüksek bir beyânla haşri isbat eder ki, baharın
gelmesi gibi kat'î bir sûrette kanâat verir. İşte bak:
Kâfirlerin, çürümüş kemiklerin dirilmesini inkâr ederek “Bu
acibdir, olamaz” demelerine cevaben
اَفَلَمْ يَنْظُرُوآ اِلَى السَّمَآءِ
فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَ زَيَّنَّاهَا وَمَا لَهَا
مِنْ فُرُوجٍ
ilâ âhir-il âyet...
كَذلِكَ اْلخُرُوجُ a kadar ferman ediyor. Beyânı su
gibi akıyor. Yıldızlar gibi parlıyor. Kalbe hurma gibi hem
lezzet, hem zevk veriyor, hem rızk oluyor. Hem makam-ı
isbatın en lâtif misâllerinden: يس
وَالْقُرْاَنِ اْلحَكِيمِ اِنَّكَ َلمِنَ اْلمُرْسَلِينَ
der. Yâni, “Hikmetli Kur'ana kasem ederim. Sen
Resûllerdensin.” Şu kasem işaret eder ki, Risâletin hücceti
o derece yakînî ve haktır ki, hakkaniyette makam-ı tâzim ve
hürmete çıkmış ki, onunla kasem ediliyor. İşte şu işaret ile
der: Sen Resûlsün. Çünki senin elinde Kur'an var. Kur'an
ise, haktır ve Hakk'ın kelâmıdır. Çünki içinde hakikî
hikmet, üstünde sikke-i i'câz var.
Hem makam-ı isbatın îcazlı
ve i'câzlı misâllerinden şu:
قَالَ مَنْ يُحْيِى اْلعِظَامَ وَهِىَ
رَمِيمٌ قُلْ يُحْيِيهَا الَّذِى اَنْشَاَهَآ اَوَّلَ مَرَّةٍ
وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَلِيمٌ
Yâni; insân der: “Çürümüş
kemikleri kim diriltecek?” Sen, de: “Kim onları bidayeten
inşa edip hayat vermiş ise, o diriltecek.” Onuncu Söz'ün
dokuzuncu hakikatının üçüncü temsilinde tasvir edildiği
gibi; bir zât, göz önünde bir günde yeniden büyük bir orduyu
teşkil ettiği halde, biri dese: “Şu zât, efradı istirahat
için dağılmış olan bir taburu bir boru ile toplar. Tabur
nizâmı altına getirebilir.” Sen ey insân, desen; “İnanmam.”
Ne kadar divânece bir inkâr olduğunu bilirsin. Aynen onun
gibi hiçten, yeniden ordu-misâl bütün hayvanat ve sâir
zîhayatın tabur-misâl cesedlerini kemâl-i intizâmla ve
mizan-ı hikmetle o bedenlerin zerratını ve letâifini “Emr-i
kün feyekûn” ile kaydedip yerleştiren ve her karnda hattâ
her baharda rûy-i zeminde yüzbinler ordu-misâl zevilhayat
envâ'larını, tâifelerini icad eden bir Zât-ı Kadîr-i Alîm,
tabur-misâl bir cesedin nizâmı altına girmekle birbiriyle
tanışmış zerrât-ı esasiyye ve eczâ-yı asliyyeyi bir sayha
ile Sûr-u İsrafil'in borusu ile nasıl toplayabilir! İstib'âd
sûretinde denilir mi! Denilse, eblehçesine bir divâneliktir.
Makam-ı irşadda beyânât-ı
Kur'aniyye o derece müessir ve rakiktir ve o derece mûnis ve
şefiktir ki, şevk ile ruhu, zevk ile kalbi; aklı merakla ve
gözü yaşla doldurur. Binler misâllerinden yalnız şu:
ثُمَّ
قَسَتْ قُلُوبُكُمْ مِنْ بَعْدِ ذَلِكَ فَهِىَ كَاْلحِجَارَةِ
اَوْ اَشَدُّ قَسْوَةً ilâ âhir...
Yirminci Söz'ün Birinci
Makamı'nda üçüncü âyet mebhasinde isbat ve izah edildiği
gibi Benî-İsrail'e der: Mûsa Aleyhisselâm'ın asâsı gibi bir
mu'cizesine karşı sert taş, oniki gözünden çeşme gibi yaş
akıttığı halde, size ne olmuş ki, Mûsa Aleyhisselâm'ın bütün
mu'cizâtına karşı lâkayd kalıp; gözünüz kuru, yaşsız,
kalbiniz katı, ateşsiz duruyor? O sözde şu mânâ-yı irşadî
izah edildiği için oraya havale ederek burada kısa
kesiyorum.
Makam-ı ifhâm ve ilzamda
binler misâllerinden yalnız şu iki misâle bak: Birinci
misâl:
وَاِنْ كُنْتُمْ فِى رَيْبٍ مِمَّا
نَزّلْنَا عَلَى عَبْدِنَا فَاْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهِ
وَادْعُوا شُهَدَآءَكُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ اِنْ كُنتُمْ
صَادِقِينَ
Yâni: “Eğer, bir şüpheniz
varsa, size yardım edecek, şehadet edecek bütün
büyüklerinizi ve taraftarlarınızı çağırınız. Birtek sûresine
bir nazîre yapınız.” “İşârât-ül İ'câz”da izah ve isbat
edildiği için burada yalnız icmâline işaret ederiz. Şöyle
ki: Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyân diyor: “Ey ins ve cin! Eğer
Kur'an, Kelâm-ı İlâhî olduğunda şüpheniz varsa, bir beşer
kelâmı olduğunu tevehhüm ediyorsanız, haydi, işte meydan,
geliniz! Siz dahi O'na Muhammed-ül Emin dediğiniz zât gibi,
okumak yazmak bilmez, kıraat ve kitabet görmemiş bir ümmîden
bu Kur'an gibi bir kitab getiriniz, yaptırınız. Bunu
yapamazsanız, haydi ümmî olmasın, en meşhur bir edip, bir
âlim olsun. Bunu da yapamazsanız, haydi birtek olmasın,
bütün bülegânız, hutebânız, belki bütün geçmiş belîğlerin
güzel eserlerini ve bütün gelecek ediplerin yardımlarını ve
ilâhlarınızın himmetlerini beraber alınız. Bütün
kuvvetinizle çalışınız, şu Kur'ana bir nazîre yapınız. Bunu
da yapamazsanız, haydi kabil-i taklid olmayan Hakaik-i
Kur'aniyyeden ve mânevî çok mu'cizâtından kat-ı nazar,
yalnız nazmındaki belâgatına nazîre olarak bir eser
yapınız.”
فَاْتُوا
بِعَشْرِ سُوَرٍ مِثْلِهِ مُفْتَرَيَاتٍ ilzâmıyla der:
“Haydi sizden mânânın doğruluğunu istemiyorum. Müftereyat ve
yalanlar ve bâtıl hikâyeler olsun. Bunu da yapamıyorsunuz.
Haydi bütün Kur'an kadar olmasın, yalnız
بِعَشْرِ سُوَرٍ on sûresine nazîre getiriniz. Bunu da
yapamıyorsunuz. Haydi, birtek sûresine nazîre getiriniz. Bu
da çoktur. Haydi, kısa bir sûresine bir nazîre ibraz ediniz.
Hattâ, mâdem bunu da yapmazsanız ve yapamazsınız. Hem bu
kadar muhtaç olduğunuz halde; çünki Haysiyet ve namusunuz,
izzet ve dininiz, asabiyet ve şerefiniz, can ve malınız,
dünya ve âhiretiniz, buna nazîre getirmekle kurtulabilir.
Yoksa dünyada haysiyetsiz, namussuz, dinsiz, şerefsiz,
zillet içinde, can ve malınız helâkette mahvolup ve âhirette
النَّارَ الَّتِى وَقُودُهَا النَّاسُ وَ
الْحِجَارَةُ فَاتَّقُوا işaretiyle Cehennem'de
haps-i ebedî ile mahkûm ve sanemlerinizle beraber ateşe
odunluk edeceksiniz. Hem mâdem sekiz mertebe aczinizi
anladınız. Elbette sekiz defa, Kur'an dahi mu'cize olduğunu
bilmekliğiniz gerektir. Ya îmânâ geliniz veyahut susunuz,
Cehennem'e gidiniz!” İşte Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyân'ın
makam-ı ifhâmdaki ilzamına bak ve de:
لَيْسَ بَعْدَ الْبَيَانِ الْقُرْاَنِ بَيَانٌ Evet
beyân-ı Kur'andan sonra beyân olamaz ve hacet kalmaz.
İkinci Misâl:
فَذَكِّرْ فَمَآ اَنْتَ بِنِعْمَتِ رَبِّكَ
بِكَاهِنٍ وَلاَ مَجْنُونٍ اَمْ يَقُولُونَ شَاعِرٌ
نَتَرَبَّصُ بِهِ رَيْبَ اْلمَنُونِ قُلْ تَرَبَّصُوا فَاِنِّى
مَعَكُمْ مِنَ الْمُتَرَبِّصِينَ اَمْ تَاْمُرُهُمْ
اَحْلاَمُهُمْ بِهذَا اَمْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ اَمْ
يَقُولُونَ تَقَوَّلَهُ بَلْ لاَ يُؤْمِنُونَ فَلْيَاْتُوا
بِحَدِيثٍ مِثْلِهِ اِنْ كَانُوا صَادِقِينَ اَمْ خُلِقُوا
مِنْ غَيْرِ شَىْءٍ اَمْ هُمُ اْلخَالِقُونَ اَمْ خَلَقُوا
السَّموَاتِ وَاْلاَرْضَ بَلْ لاَ يُوقِنُونَ اَمْ عِنْدَهُمْ
خَزَآِنُ رَبِّكَ اَمْ هُمُ اْلمُصَيْطِرُونَ اَمْ لَهُمْ
سُلَّمٌ يَسْتَمِعُونَ فِيهِ فَلْيَاْتِ مُسْتَمِعُهُمْ
بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ اَمْ لَهُ الْبَنَاتُ وَلَكُمُ الْبَنُونَ
اَمْ تَسْاَلُهُمْ اَجْرًا فَهُمْ مِنْ مَغْرَمٍ مُثْقَلُونَ
اَمْ عِنْدَهُمُ الْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبُونَ اَمْ يُرِيدُونَ
كَيْدًا فَالَّذِينَ كَفَرُوا هُمُ اْلمَكِيدُونَ اَمْ لَهُمْ
اِلَهٌ غَيْرُ اللَّهِ سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ
İşte şu âyâtın binler
hakikatlerinden yalnız beyân-ı ifhamiyyeye misâl için bir
hakikatını beyân ederiz. Şöyle ki: اَمْ -
اَمْ lafzıyla onbeş tabaka istifham-ı inkârî-i
taaccübî ile ehl-i dalâletin bütün aksamını susturur ve
şübehâtın bütün menşe'lerini kapatır. Ehl-i dalâlet için
içine girip saklanacak şeytanî bir delik bırakmıyor,
kapatıyor. Altına girip gizlenecek bir perde-i dalâlet
bırakmıyor, yırtıyor. Yalanlarından hiçbir yalanı
bırakmıyor, başını eziyor. Herbir fıkrada bir tâifenin
hülâsa-i fikr-i küfrîlerini ya bir kısa tâbir ile ibtal
eder. Ya butlanı zâhir olduğundan sükûtla butlanını bedâhete
havale eder veya başka âyetlerde tafsilen reddedildiği için
burada mücmelen işaret eder. Meselâ: Birinci fıkra
وَمَا
عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغِى لَهُ âyetine
işaret eder. Onbeşinci fıkra ise لَوْ
كَانَ فِيهِمَآ اَلِهَةٌ اِلاَّ اللَّهُ لَفَسَدَتَا
âyetine remzeder. Daha sâir fıkraları buna kıyas et. Şöyle
ki: Başta diyor: “Ahkâm-ı İlâhiyyeyi tebliğ et. Sen kâhin
değilsin. Zira kâhinin sözleri, karışık ve tahminîdir.
Seninki, hak ve yakînîdir. Mecnun olamazsın, düşmanın dahi
senin kemâl-i aklına şehadet eder.
اَمْ
يَقُولُونَ شَاعِرٌ نَتَرَبَّصُ بِهِ رَيْبَ اْلمَنُونِ
Âyâ, acaba muhâkemesiz âmi kâfirler gibi, sana şâir mi
diyorlar. Senin helâketini mi bekliyorlar. Sen, de:
“Bekleyiniz. Ben de bekliyorum.” Senin parlak büyük
hakikatlerin, şiirin hayalatından münezzeh ve tezyinâtından
müstağnidir.
اَمْ
تَاْمُرُهُمْ اَحْلاَمُهُمْ بِهذَا Yahut; acaba
akıllarına güvenen akılsız feylesoflar gibi, “Aklımız bize
yeter” deyip sana ittibâdan istinkaf mı ederler. Halbuki
akıl ise, sana ittibaı emreder. Çünki: Bütün dediğin
makuldür. Fakat, akıl kendi başıyla ona yetişemez.
اَمْ هُمْ
قَوْمٌ طَاغُونَ Yahut: İnkârlarına sebeb, tâgî
zâlimler gibi, Hakk'a serfüru etmemeleri midir! Halbuki
mütecebbir zalimlerin rüesâları olan Firavunların,
Nemrudların âkibetleri mâlûmdur.
اَمْ
يَقُولُونَ تَقَوَّلَهُ بَلْ لاَ يُؤْمِنُونَ Veyahut:
Yalancı, vicdansız münafıklar gibi Kur'an senin sözlerindir
diye seni ittiham mı ediyorlar! Halbuki, tâ şimdiye kadar
sana Muhammed-ül Emin diyerek içlerinde seni en doğru sözlü
biliyorlardı. Demek onların imânâ niyetleri yoktur. Yoksa
Kur'anın âsâr-ı beşeriyye içinde bir nazîrini bulsunlar.
اَمْ
خُلِقُوا مِنْ غَيْرِ شَيْءٍ Veyahut: Kâinatı abes ve
gayesiz îtikad eden felâsife-i abesiyyûn gibi kendilerini
başıboş, hikmetsiz, gayesiz, vazifesiz, Hâlıksız mı
zannediyorlar! Acaba gözleri kör olmuş, görmüyorlar mı ki,
kâinat baştan aşağıya kadar hikmetlerle müzeyyen ve
gayelerle müsmirdir ve mevcûdât, zerrelerden Güneşlere kadar
vazifelerle muvazzaftır ve evâmir-i İlâhiyyeye
musahharlardır.
اَمْ
خُلِقُوا مِنْ غَيْرِ شَيْءٍ Veyahut: Firavunlaşmış
maddiyyûn gibi, “Kendi kendine oluyorlar. Kendi kendini
besliyorlar. Kendilerine lâzım olan herşeyi yaratıyorlar” mı
tahayyül ediyorlar ki, îmândan, ubûdiyetten istinkâf
ederler. Demek kendilerini birer Hâlık zannederler. Halbuki
birtek şeyin Hâlıkı, herbir şeyin Hâlıkı olmak lâzım gelir.
Demek kibir ve gururları onları nihayet derecede
ahmaklaştırmış ki, bir sineğe, bir mikroba karşı mağlûb bir
âciz-i mutlakı, bir Kadîr-i Mutlak zannederler. Mâdem bu
derece akıldan, insânîyyetten sukut etmişler. Hayvandan,
belki cemadattan daha aşağıdırlar. Öyle ise, bunların
inkârlarından müteessir olma. Bunları dahi, bir nevi muzır
hayvan ve pis maddeler sırasına say. Bakma, ehemmiyet verme.
اَمْ
خَلَقُوا السَّموَاتِ وَاْلاَرْضَ بَلْ لاَ يُوقِنُونَ
Veyahut: Hâlıkı inkâr eden fikirsiz, sersem muattıla gibi,
Allah'ı inkâr mı ediyorlar ki, Kur'anı dinlemiyorlar. Öyle
ise, semâvat ve arzın vücûdlarını inkâr etsinler veyahut
“Biz halkettik” desinler. Bütün bütün aklın zıvanasından
çıkıp, divaneliğin hezeyanına girsinler. Çünki; semâda
yıldızları kadar, zeminde çiçekleri kadar berahin-i tevhid
görünüyor, okunuyor. Demek yakîne ve hakka niyetleri yoktur.
Yoksa, “Bir harf kâtibsiz olmaz” bildikleri halde, nasıl bir
harfinde bir kitab yazılan şu kâinat kitabını, kâtibsiz
zannediyorlar.
اَمْ
عِنْدَهُمْ خَزَآئِنُ رَبِّكَ Veyahut: Cenâb-ı Hakk'ın
ihtiyarını nefyeden bir kısım hükemâ-yı dâlle gibi ve
Berahime gibi asl-ı Nübüvveti mi inkâr ediyorlar!.. Sana
îmân getirmiyorlar. Öyle ise, bütün mevcûdâtta görünen ve
ihtiyar ve iradeyi gösteren bütün âsâr-ı hikmeti ve gayâtı
ve intizâmâtı ve semerâtı ve âsâr-ı rahmet ve inayâtı ve
bütün enbiyanın bütün mu'cizâtlarını inkâr etsinler veya
“Mahlûkata verilen ihsanatın hazineleri yanımızda ve
elimizdedir” desinler. Kâbil-i hitab olmadıklarını
göstersinler. Sen de onların inkârından müteellim olma.
Allah'ın akılsız hayvanları çoktur, de.
اَمْ هُمُ
اْلمُصَيْطِرُونَ Veyahut: Aklı hâkim yapan mütehakkim
Mu'tezile gibi kendilerini Hâlıkın işlerine rakib ve
müfettiş tahayyül edip Hâlık-ı Zülcelâl'i mes'ul tutmak mı
istiyorlar!.. Sakın fütur getirme. Öyle hodbinlerin
inkârlarından bir şey çıkmaz. Sen de aldırma.
اَمْ
لَهُمْ سُلَّمٌ يَسْتَمِعُونَ فِيهِ فَلْيَاْتِ مُسْتَمِعُهُمْ
بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ Veyahut: Cin ve şeytana uyup
kehanetfüruşlar, ispirtizmacılar gibi, âlem-i gayba başka
bir yol mu bulunmuş zannederler!.. Öyle ise, şeytanlarına
kapanan semâvata, onunla çıkılacak bir merdivenleri mi var
tahayyül ediyorlar ki, senin semâvî haberlerini tekzib
ederler. Böyle şarlatanların inkârları, hiç hükmündedir.
اَمْ لَهُ
الْبَنَاتُ وَلَكُمُ الْبَنُونَ Veyahut: Ukûl-ü aşere
ve erbâb-ül- enva namıyla şerikleri îtikad eden müşrik
felâsife gibi ve yıldızlara ve melâikelere bir nevi
ulûhiyyet isnad eden Sâbiiyyûn gibi, Cenâb-ı Hakk'a veled
nisbet eden mülhid ve dâllînler gibi, Zât-ı Ehad ve Samed'in
vücûb-u vücûduna, vahdetine, Samediyyetine, istiğnâ-yı
mutlakına zıd olan veledi nisbet ve melâikenin ubûdiyyetine
ve ismetine ve cinsiyetine münafî olan ünûseti isnad mı
ederler! Kendilerine şefâatçi mi zannederler ki, sana tâbi
olmuyorlar? İnsân gibi mümkin, fâni, beka-yı nev'ine muhtaç
ve cismanî ve mütecezzi, tekessüre kabil ve âciz,
dünyaperest, yardımcı bir vârise müştak mahlûklar için
vasıta-i tekessür ve teavün ve rabıta-i hayat ve beka olan
tenasül, elbette ve elbette vücûdu vâcib ve dâim; bekası
ezelî ve ebedî; zâtı, cismâniyetten mücerred ve muallâ ve
mâhiyeti, tecezzî ve tekessürden münezzeh ve müberrâ ve
kudreti, aczden mukaddes ve bîhemta olan Zât-ı Zülcelâl'e
evlâd isnad etmek, hem o âciz, mümkin, miskin insânlar dahi
beğenmedikleri ve izzet-i mağrurânesine yakıştıramadıkları
bir nevi evlâd yâni, hadsiz kızları isnad etmek, öyle bir
safsatadır ve öyle bir divânelik hezeyanıdır ki, o fikirde
olan heriflerin tekzibleri, inkârları hiçtir.
Aldırmamalısın. Herbir sersemin safsatasına, her divânenin
hezeyanına kulak verilmez.
اَمْ
تَسْاَلُهُمْ اَجْرًا فَهُمْ مِنْ مَغْرَمٍ مُثْقَلُونَ
Veyahut: Hırsa, hıssete alışmış tâğî, bâğî
dünyaperestler gibi senin tekalifini ağır mı buluyorlar ki,
senden kaçıyorlar ve bilmiyorlar mı ki, sen ecrini, ücretini
yalnız Allah'tan istiyorsun ve onlara Cenâb-ı Hak tarafından
verilen maldan hem bereket, hem fakirlerin hased ve
beddualarından kurtulmak için, ya on'dan veya kırk'tan
birisini kendi fakirlerine vermek ağır bir şey midir ki,
emr-i zekatı ağır görüp İslâmiyetten çekiniyorlar! Bunların
tekzibleri ehemmiyetsiz olmakla beraber, hakları tokattır.
Cevap vermek değil...
اَمْ
عِنْدَهُمُ الْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبُونَ Veyahut:
Gayb-âşinâlık dâvâ eden Budeîler gibi ve umûr-u gaybiyyeye
dair tahminlerini yakîn tahayyül eden akılfüruşlar gibi,
senin gaybî haberlerini beğenmiyorlar mı? Gaybî kitabları mı
var ki, senin gaybî kitabını kabûl etmiyorlar! Öyle ise,
vahye mazhar resûllerden başka kimseye açılmayan ve kendi
başıyla ona girmeye kimsenin haddi olmayan âlem-i gayb,
kendi yanlarında hâzır, açık tahayyül edip ondan mâlûmat
alarak yazıyorlar hülyasında bulunuyorlar. Böyle, haddinden
hadsiz tecavüz etmiş mağrur hodfüruşların tekzibleri, sana
fütur vermesin. Zira az bir zamanda senin hakikatlerin
onların hülyalarını zîr ü zeber edecek.
اَمْ
يُرِيدُونَ كَيْدًا فَالَّذِينَ كَفَرُوا هُمُ اْلمَكِيدُونَ
Veyahut: Fıtratları bozulmuş, vicdanları çürümüş
şarlatan münafıklar, dessas zındıklar gibi ellerine geçmeyen
hidâyetten halkları aldatıp çevirmek, hile edip döndürmek mi
istiyorlar ki, sana karşı kâh kâhin, kâh mecnun, kâh sâhir
deyip, kendileri dahi inanmadıkları halde başkalarını
inandırmak mı istiyorlar? Böyle hilebaz şarlatanları insân
sayıp desiselerinden, inkârlarından müteessir olarak fütur
getirme. Belki daha ziyâde gayret et. Çünki onlar kendi
nefislerine hile ederler, kendilerine zarar ederler ve
onların fenalıkta muvaffakıyetleri muvakkattır ve
istidracdır, bir mekr-i İlâhîdir.
اَمْ
لَهُمْ اِلهٌ غَيْرُ اللَّهِ سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا
يُشْرِكُونَ Veyahut: Hâlık-ı hayr ve hâlık-ı şer
namıyla ayrı ayrı iki ilâh tevehhüm eden Mecusîler gibi ve
ayrı ayrı esbaba bir nevi ulûhiyyet veren ve onları
kendilerine birer nokta-i istinad tahayyül eden
esbabperestler, sanemperestler gibi başka ilâhlara dayanıp
sana muâraza mı ederler! Senden istiğnâ mı ediyorlar! Demek
لَوْ كَانَ فِيهِمَآ اَلِهَةٌ اِلاَّ
اللَّهُ لَفَسَدَتَا hükmünce, şu bütün kâinatta
gündüz gibi görünen bu intizâm-ı ekmeli, bu insicam-ı ecmeli
kör olup görmüyorlar. Halbuki, bir köyde iki müdür, bir
şehirde iki vali, bir memlekette iki pâdişah bulunsa,
intizâm zîr ü zeber olur ve insicam, herc ü merce düşer.
Halbuki sinek kanadından tâ semâvat kandillerine kadar o
derece ince bir intizâm gözetilmiş ki, sinek kanadı kadar
şirke yer bırakılmamış. Mâdem bunlar bu derece hilaf-ı akıl
ve hikmet ve münafî-i his ve bedâhet hareket ediyorlar.
Onların tekzibleri seni tezkirden vazgeçirmesin.”
İşte silsile-i hakaik olan
şu âyâtın yüzer cevherlerinden yalnız ifham ve ilzama dair
birtek cevher-i beyânîsini icmâlen beyân ettik. Eğer
iktidarım olsaydı, birkaç cevherlerini daha gösterseydim,
“Şu âyetler tek başıyla bir mu'cizedir” sen dahi diyecektin.
Amma ifham ve tâlimdeki Beyânât-ı Kur'aniyye o kadar
hârikadır, o derece letafetli ve selasetlidir; en basit bir
âmi, en derin bir hakikatı onun beyânından kolayca tefehhüm
eder. Evet, Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyân, çok hakaik-i gamızayı
nazar-ı umumîyi okşayacak, hiss-i âmmeyi rencide etmeyecek,
fikr-i avâmı taciz edip yormayacak bir sûrette basitane ve
zâhirane söylüyor, ders veriyor. Nasıl bir çocukla
konuşulsa, çocukça tâbirat istimal edilir. Öyle de:
تَنَزُّلاَتٍ اِلَهِيَّةٍ اِلَى عُقُولِ الْبَشَرِ
denilen mütekellim üslûbunda muhatâbın derecesine sözüyle
nüzul edip öyle konuşan esalib-i Kur'aniyye, en mütebahhir
hükemânın fikirleriyle yetişemediği hakaik-i gamıza-i
İlâhiyye ve esrar-ı Rabbâniyyeyi müteşabihat sûretinde bir
kısım teşbihat ve temsilât ile en ümmî bir âmiye ifham eder.
Meselâ: اَلرَّحْمنُ عَلَى الْعَرْشِ
اسْتَوَى bir temsil ile rubûbiyyet-i İlâhiyyeyi
saltanat misâlinde ve âlemin tedbirinde mertebe-i
rubûbiyyetini, bir Sultanın taht-ı saltanatında durup
icra-yı hükûmet ettiği gibi bir misâlde gösteriyor. Evet,
Kur'an, bu kâinat Hâlık-ı Zülcelâlinin kelâmı olarak
rubûbiyyetinin mertebe-i âzamından çıkarak, umum mertebeler
üstüne gelerek, o mertebelere çıkanları irşad ederek,
yetmişbin perdelerden geçerek, o perdelere bakıp tenvir
ederek, fehm ve zekâca muhtelif binler tabaka muhatâblara
feyzini dağıtıp ve nurunu neşrederek kabiliyetçe ayrı ayrı
asırlar, karnlar üzerinde yaşamış ve bu kadar mebzuliyetle
mânâlarını ortaya saçmış olduğu halde kemâl-i şebabetinden,
gençliğinden zerre kadar zayi' etmeyerek gayet taravette,
nihayet letafette kalarak gayet sühuletli bir tarzda, sehl-i
mümteni' bir sûrette, her âmiye anlayışlı ders verdiği gibi;
aynı derste, aynı sözlerle fehimleri muhtelif ve dereceleri
mütebayin pek çok tabakalara dahi ders verip ikna eden,
işba' eden bir kitab-ı mu'ciznümânın hangi tarafına dikkat
edilse, elbette bir lem'a-i i'câz görülebilir.
Elhasıl: Nasıl
“Elhamdülillâh” gibi bir lafz-ı Kur'anî okunduğu zaman dağın
kulağı olan mağarasını doldurduğu gibi; aynı lafz, sineğin
küçücük kulakçığına da tamamen yerleşir. Aynen öyle de:
Kur'anın mânâları, dağ gibi akılları işba' ettiği gibi,
sinek gibi küçücük basit akılları dahi aynı sözlerle tâlim
eder, tatmin eder. Zira Kur'an, bütün ins ve cinnin bütün
tabakalarını îmânâ davet eder. Hem umumuna îmanın ulûmunu
tâlim eder, isbat eder. Öyle ise, avâmın en ümmîsi havassın
en ehassına omuz omuza, diz dize verip beraber ders-i
Kur'anîyi dinleyip istifâde edecekler. Demek Kur'an-ı Kerim,
öyle bir mâide-i Semâviyyedir ki, binler muhtelif tabakada
olan efkâr ve ukûl ve kulûb ve ervah, o sofradan gıdalarını
buluyorlar, müştehiyatını alıyorlar. Arzuları yerine gelir.
Hattâ pekçok kapıları kapalı kalıp, istikbalde geleceklere
bırakılmıştır. Şu makama misâl istersen, bütün Kur'an baştan
nihayete kadar bu makamın misâlleridir. Evet bütün
müçtehidîn ve sıddıkîn ve Hükemâ-i İslâmiyye ve muhakkikîn
ve ulemâ-i usûl-ül fıkıh ve mütekellimîn ve evliyâ-i ârifîn
ve aktâb-ı âşıkîn ve müdakkikîn-i ulemâ ve avâm-ı müslimîn
gibi Kur'anın tilmizleri ve dersini dinleyenleri, müttefikan
diyorlar ki: Dersimizi güzelce anlıyoruz. Elhasıl, sâir
makamlar gibi ifham ve tâlim makamında dahi Kur'anın
lemaât-ı i'câzı parlıyor.
İKİNCİ ŞUÂ’:
Kur'anın câmiiyyet-i hârikulâdesidir. Şu şuânın, beş lem'ası
var.
Birinci
Lem'a: Lafzındaki câmiiyyettir. Elbette evvelki
sözlerde, hem bu sözde zikrolunan âyetlerden şu câmiiyet
aşikâre görünüyor. Evet لِكُلِّ اَيَةٍ
ظَهْرًا وَبَطْنًا وَ حَدًّا مَطْلَعًا وَلِكُلٍّ شُجُونٍ
وَغُصُونٍ وَ فُنُونٍ olan Hadîsin işaret ettiği
gibi; elfâz-ı Kur'aniyye, öyle bir tarzda vaz'edilmiş ki,
herbir kelâmın, hattâ herbir kelimenin, hattâ herbir harfin,
hattâ bâzan bir sükûtun çok vücuhu bulunuyor. Herbir
muhatâbına ayrı ayrı bir kapıdan hissesini verir.
Meselâ:
وَ الْجِبَالَ اَوْتَادًا yâni: “Dağları zemininize
kazık ve direk yaptım” bir kelâmdır. Bir âminin şu kelâmdan
hissesi: Zâhiren yere çakılmış kazıklar gibi görünen dağları
görür, onlardaki menafiini ve ni’metlerini düşünür, Hâlıkına
şükreder.
Bir şâirin bu kelâmdan
hissesi: Zemin, bir taban; ve kubbe-i semâ, üstünde konulmuş
yeşil ve elektrik lâmbalarıyla süslenmiş bir muhteşem çadır,
ufkî bir daire sûretinde ve semânın etekleri başında görünen
dağları, o çadırın kazıkları misâlinde tahayyül eder.
Sâni'-i Zülcelâline hayretkârane perestiş eder.
Haymenişin bir edibin bu
kelâmdan nasibi: Zeminin yüzünü bir çöl ve sahra; dağların
silsilelerini pek kesretle ve çok muhtelif bedevî çadırları
gibi, güya tabaka-i türâbiyye, yüksek direkler üstünde
atılmış, o direklerin sivri başları o perde-i türâbiyyeyi
yukarıya kaldırmış, birbirine bakar pek çok muhtelif
mahlûkatın meskeni olarak tasavvur eder. O büyük âzametli
mahlûkları, böyle yeryüzünde çadırlar misillü kolayca kuran
ve koyan Fâtır-ı Zülcelâline karşı secde-i hayret eder.
Coğrafyacı bir edibin o
kelâmdan kısmeti: Küre-i zemin, bahr-ı muhit-i havaîde veya
esîrîde yüzen bir sefine ve dağları, o sefinenin üstünde
tesbit ve müvazene için çakılmış kazıklar ve direkler
şeklinde tefekkür eder. O koca küre-i zemini, muntâzam bir
gemi gibi yapıp, bizleri içine koyup, aktar-ı âlemde
gezdiren Kadîr-i Zülkemâl'e karşı
سُبْحَانَكَ مَآ اَعْظَمَ شَانَكَ der.
Medeniyet ve hey'et-i
içtimaiyyenin mütehassıs bir hakîminin bu kelâmdan hissesi:
Zemini, bir hâne ve o hânenin direği, hayat-ı hayvaniyye ve
hayat-ı hayvaniyye direği, şerait-i hayat olan su, hava ve
topraktır. Su ve hava ve toprağın direği ve kazığı,
dağlardır. Zira dağlar, suyun mahzeni, havanın tarağı
(gazât-ı muzırrayı tersib edip, havayı tasfiye eder) ve
toprağın hâmisi (bataklıktan ve denizin istilâsından
muhafaza eder) ve sâir levazımat-ı hayat-ı insânîyyenin
hazinesi olarak fehmeder. Şu koca dağları, şu sûretle hâne-i
hayatımız olan zemine direk yapan ve maişetimize hazinedâr
tâyin eden Sâni'-i Zülcelâl Vel'ikram'a, kemâl-i tazim ile
hamd ü sena eder.
Hikmet-i tabiiyyenin bir
feylesofunun şu kelâmdan nasibi şudur ki: Küre-i zeminin
karnında bâzı inkılâbat ve imtizacâtın neticesi olarak hasıl
olan zelzele ve ihtizazâtı, dağların zuhuruyla sükûnet
bulduğu ve medâr ve mihverindeki istikrarına ve zelzelenin
irticacıyla medâr-ı senevîsinden çıkmamasına sebeb, dağların
hurûcu olduğunu ve zeminin hiddeti ve gadabı, dağların
menafiziyle teneffüs etmekle sükûnet ettiğini fehmeder,
tamamen îmânâ gelir. “Elhikmetü Lillah” der.
Meselâ
اَنَّ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا
فَفَتَقْنَاهُمَا daki رَتْقًا
kelimesi, tedkikat-ı felsefe ile âlûde olmayan bir âlime, o
kelime şöyle ifhâm eder ki: Semâ berrak, bulutsuz; zemin
kuru ve hayatsız, tevellüde gayr-ı kabil bir halde iken..
semâyı yağmurla, zemini hazrevatla fethedip bir nevi izdivac
ve telkîh sûretinde bütün zîhayatları o sudan halketmek,
öyle bir Kadîr-i Zülcelâl'in işidir ki; rûy-i zemin, onun
küçük bir bostanı ve semânın yüz örtüsü olan bulutlar, onun
bostanında bir süngerdir anlar, âzamet-i kudretine secde
eder. Ve muhakkik bir hakîme, o kelime şöyle ifhâm eder ki:
Bidayet-i hilkatte semâ ve arz şekilsiz birer küme ve
menfaatsiz birer yaş hamur.. veledsiz mahlûkatsız toplu
birer madde iken; Fâtır-ı Hakîm, onları feth ve bastedip
güzel bir şekil, menfaatdar birer sûret, zînetli ve kesretli
mahlûkata menşe' etmiştir anlar. Vüs'at-i hikmetine karşı
hayran olur. Yeni zamanın feylesofuna şu kelime şöyle ifhâm
eder ki: Manzûme-i Şemsiyyeyi teşkil eden küremiz, sâir
seyyareler, bidayette Güneş'le mümteziç olarak açılmamış bir
hamur şeklinde iken; Kadîr-i Kayyum o hamuru açıp, o
seyyareleri birer birer yerlerine yerleştirerek, Güneş'i
orada bırakıp, zeminimizi buraya getirerek, zemine toprak
sererek, semâ canibinden yağmur yağdırarak, Güneş'ten ziyâ
serptirerek dünyayı şenlendirip bizleri içine koymuştur
anlar, başını tabiat bataklığından çıkarır, Âmentü Billâhi-l
Vâhid-ül Ehad der. Meselâ:
وَ
الشَّمْسُ َتجْرِى لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا 'daki “Lâm”;
hem kendi mânâsını, hem “fî” mânâsını, hem “ilâ” mânâsını
ifade eder. İşte لِمُسْتَقَرٍّ in
“Lâm”ı, avâm o “Lâm”ı “ilâ” mânâsında görüp fehmeder ki,
size nisbeten ışık verici, ısındırıcı müteharrik bir lâmba
olan Güneş, elbette bir gün seyri bitecek, mahall-i kararına
yetişecek, size faidesi dokunmayacak bir sûret alacaktır,
anlar. O da, Hâlık-ı Zülcelâl'in Güneş'e bağladığı büyük
ni’metleri düşünerek “Sübhânallah, Elhamdülillâh” der. Ve
âlime dahi o “Lâm”ı “ilâ” mânâsında gösterir. Fakat güneşi
yalnız bir lâmba değil belki bahar ve yaz tezgahında dokunan
mensucat-ı Rabbâniyyenin bir mekiği, gece gündüz
sahifelerinde yazılan mektûbât-ı Samedâniyyenin mürekkebi,
nur bir hokkası sûretinde tasavvur ederek Güneş'in cereyan-ı
sûrîsi alâmet olduğu ve işaret ettiği intizâmat-ı âlemi
düşündürerek Sâni'-i Hakîm'in san'atına “Mâşâallah” ve
hikmetine “Bârekâllah” diyerek secdeye kapanır. Ve
kozmoğrafyacı bir feylesofa “lâm”ı “fî” mânâsında şöyle
ifham eder ki: Güneş, kendi merkezinde ve mihveri üzerinde
zenberekvari bir cereyan ile manzûmesini emr-i İlâhî ile
tanzim edip tahrik eder. Şöyle bir saat-ı kübrâyı halkedip
tanzim eden Sâni'-i Zülcelâline karşı kemâl-i hayret ve
istihsan ile “El-âzametü lillâh ve-l kudretü lillâh” der
felsefeyi atar, hikmet-i Kur'aniyyeye girer. Ve dikkatli bir
hakîme şu “lâm”ı, hem illet mânâsında, hem zarfiyet
mânâsında tutturup şöyle ifham eder ki: “Sâni'-i Hakîm,
işlerine esbab-ı zâhiriyyeyi perde ettiğinden, cazibe-i
umumiyye namında bir kanun-u İlâhîsiyle sapan taşları gibi
seyyareleri Güneş'le bağlamış ve o câzibe ile muhtelif fakat
muntâzam hareketle o seyyareleri daire-i hikmetinde
döndürüyor ve o câzibeyi tevlid için Güneş'in kendi
merkezinde hareketini zâhirî bir sebeb etmiş. Demek
لِمُسْتَقَرٍّ mânâsı:
فِى
مُسْتَقَرٍّ لَهَا ِلاِسْتِقْرَارِ مَنْظُومَتِهَا
yâni, kendi müstekarrı içinde manzûmesinin istikrarı ve
nizâmı için hareket ediyor. Çünki hareket harareti, hararet
kuvveti, kuvvet cazibeyi zâhiren tevlid eder gibi bir âdet-i
İlâhiyye, bir kanun-u Rabbanîdir.” İşte şu hakîm, böyle bir
hikmeti, Kur'anın bir harfinden fehmettiği zaman,
“Elhamdülillâh Kur'andadır hak hikmet, felsefeyi beş paraya
saymam” der. Ve şâirane bir fikir ve kalb sahibine şu
“lâm”dan ve istikrardan şöyle bir mânâ fehmine gelir ki:
“Güneş, nuranî bir ağaçtır. Seyyareler onun müteharrik
meyveleri... Ağaçların hilafına olarak Güneş silkinir, tâ o
meyveler düşmesin. Eğer silkinmezse, düşüp dağılacaklar.”
Hem tahayyül edebilir ki: “Şems meczub bir ser-zâkirdir.
Halka-i zikrin merkezinde cezbeli bir zikreder ve ettirir.”
Bir risalede şu mânâya dair şöyle demiştim:
“Evet Güneş bir meyvedârdır;
silkinir tâ düşmesin seyyar olan yemişleri.
Eğer sükûtuyla sükûnet eylese, cezbe kaçar, ağlar fezâda
muntâzam meczubları.”
Hem meselâ;
اُولَئِكَ هُمُ اْلمُفْلِحُونَ da bir sükût var, bir
ıtlak var. Neye zafer bulacaklarını tâyin etmemiş. Tâ herkes
istediğini içinde bulabilsin. Sözü az söyler, tâ uzun olsun.
Çünki; bir kısım muhatâbın maksadı ateşten kurtulmaktır. Bir
kısmı yalnız Cennet'i düşünür. Bir kısım, saadet-i
ebediyyeyi arzu eder. Bir kısım, yalnız rıza-yı İlâhîyi rica
eder. Bir kısım, rü'yet-i İlâhiyyeyi gaye-i emel bilir ve
hakeza.. bunun gibi pek çok yerlerde Kur'an, sözü mutlak
bırakır, tâ âmm olsun. Hazfeder, tâ çok mânâları ifade
etsin. Kısa keser, tâ herkesin hissesi bulunsun. İşte
اَلْمُفْلِحُونَ der. Neye felâh
bulacaklarını tâyin etmiyor. Güya o sükûtla der: “Ey
müslümanlar!.. Müjde size. Ey müttaki!.. Sen Cehennem'den
felâh bulursun. Ey sâlih!.. Sen Cennet'e felâh bulursun. Ey
ârif!.. Sen rıza-yı İlâhîye nail olursun. Ey âşık!.. Sen
rü'yete mazhar olursun.” ve hakeza... İşte Kur'an,
câmiiyyet-i lafziyye cihetiyle kelâmdan, kelimeden, huruftan
ve sükûttan her birisinin binler misâllerinden yalnız nümûne
olarak birer misâl getirdik. Âyeti ve kıssatı bunlara kıyas
edersin. Meselâ: فَاعْلَمْ اَنَّهُ لاَ
اِلهَ اِلاَّ اللّهُ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ âyeti, o
kadar vücuhu var ve o derece merâtibi var ki, bütün
tabakat-ı evliya, bütün sülûklerinde ve mertebelerinde şu
âyete ihtiyâclarını görüp ondan kendi mertebesine lâyık bir
gıdayı mânevî, bir taze mânâ almışlar. Çünki; “Allah” bir
ism-i câmi' olduğundan esmâ-i hüsnâ adedince tevhidler,
içinde bulunur.
اَىْ لاَ
رَزَّاقَ اِلاَّ هُوَ لاَ خَالِقَ اِلاَّ هُوَ لاَ رَحْمنَ
اِلاَّ هُوَ ve hakeza. Hem meselâ: Kasas-ı
Kur'aniyyeden kıssa-i Mûsa Aleyhisselâm, âdeta Asâ-yı Mûsa
Aleyhisselâm gibi binler faideleri var. O kıssada, hem
Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ı teskin ve teselli, hem
küffarı tehdid, hem münafıkları takbih, hem Yahudileri
tevbih gibi çok makasıdı, pekçok vücuhu vardır. Onun için
sûrelerde tekrar edilmiştir. Her yerde bütün maksadları
ifade ile beraber yalnız birisi maksud-u bizzât olur,
diğerleri ona tabi kalırlar.
Eğer desen: “Geçmiş
misâllerdeki bütün mânâları nasıl bileceğiz ki, Kur'an
onları irade etmiş ve işaret ediyor?”
Elcevab: Mâdem Kur'an
bir hutbe-i ezeliyyedir. Hem muhtelif, tabaka tabaka olarak
asırlar üzerinde ve arkasında oturup dizilmiş bütün
benî-Âdeme hitab ediyor, ders veriyor. Elbette o muhtelif
efhâma göre müteaddid mânâları dercedip irade edecektir ve
iradesine emâreleri vaz'edecektir. Evet “İşârât-ül İ'câz”da
şuradaki mânâlar misillü kelimât-ı Kur'aniyyenin müteaddid
mânâlarını İlm-i Sarf ve Nahv'in kaideleriyle ve İlm-i Beyân
ve Fenn-i Maânî'nin düsturlarıyla, Fenn-i Belâgat'ın
kanunlarıyla isbat edilmiştir. Bununla beraber ulûm-u
Arabiyyece sahih ve usûl-i diniyyece hak olmak şartıyla ve
Fenn-i Maânîce makbûl ve İlm-i Beyânca münâsib ve belâgatça
müstahsen olan bütün vücuh ve maânî, ehl-i içtihad ve ehl-i
tefsir ve ehl-i usûl-üd din ve ehl-i usûl-ül fıkhın icmâıyla
ve ihtilaflarının şehadetiyle Kur'anın mânâlarındandırlar. O
manalara, derecelerine göre birer emâre vaz'etmiştir. Ya
lafziyyedir, ya mânevîyyedir. O mânevîye ise, ya siyak veya
sibak-ı kelâmdan veya başka âyetten birer emâre o mânâya
işaret eder. Bir kısmı yirmi ve otuz ve kırk ve altmış,
hattâ seksen cild olarak muhakkikler tarafından yazılan
yüzbinler tefsirler, Kur'anın câmiiyyet ve hârikıyyet-i
lafziyyesine kat'î bir bürhân-ı bâhirdir. Her ne ise... Biz
şu sözde herbir mânâya delâlet eden emâreyi kanunuyla,
kaidesiyle göstersek söz çok uzanır. Onun için kısa kesip
kısmen “İşârât-ül İ'câz”a havale ederiz.
İkinci Lem'a:
Mânâsındaki câmiiyyet-i hârikadır. Evet, Kur'an, bütün
müçtehidlerin me'hazlerini, bütün âriflerin mezâklarını,
bütün vâsılların meşreblerini, bütün kâmillerin
mesleklerini, bütün muhakkiklerin mezheblerini; mânâsının
hazinesinden ihsan etmekle beraber, daima onlara rehber ve
terakkiyatlarında her vakit onlara mürşid olup, o tükenmez
hazinesinden onların yollarına neşr-i envar ettiği bütün
onlarca musaddaktır ve müttefekun aleyhtir.
Üçüncü Lem'a:
İlmindeki câmiiyyet-i hârikadır. Evet Kur'an, şeriatın
müteaddid ve çok ilimlerini, hakikatın mütenevvi ve kesretli
ilimlerini, tarîkatın muhtelif ve hadsiz ilimlerini, kendi
ilminin denizinden akıttığı gibi, daire-i mümkinatın hakikî
hikmetini ve daire-i vücûbun ulûm-u hakikîyyeyyesini ve
daire-i âhiretin maarif-i gamızasını, o denizinden
muntâzaman ve kesretle akıtıyor. Şu lem'aya misâl getirilse,
bir cild yazmak lâzım gelir. Öyle ise, yalnız nümûne olarak
şu yirmibeş adet Sözleri gösteriyoruz. Evet, bütün yirmibeş
adet Sözler'in doğru hakikatleri, Kur'anın bahr-i ilminden
ancak yirmibeş katredir. O Sözler'de kusur varsa, benim
fehm-i kasırıma aittir.