İki Makamdır
Birinci Makam
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلآَئِكَةِ اسْجُدُوا ِلاَدَمَ فَسَجَدُوآ
اِلآَّ اِبْلِيسَ
اِنَّ اللَّهَ يَاْمُرُكُمْ اَنْ تَذْبَحُوا بَقَرَةً
(ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُمْ مِنْ بَعْدِ ذَلِكَ فَهِىَ
كَاْلحِجَارَةِ اَوْ اَشَدُّ قَسْوَةً)
Bir gün şu âyetleri okurken
İblis'in ilkaatına karşı Kur'an-ı Hakîm'in feyzinden üç
nükte ilham edildi. Vesvesenin sûreti şudur:
Dedi ki: “Dersiniz: Kur'an
mu'cizedir. Hem nihayetsiz belâgattadır. Hem, umuma her
vakitte hidâyettir. Halbuki, şöyle bâzı hâdisat-ı cüz'iyyeyi
tarihvârî bir sûrette musırrane tekrar etmekte ne mânâ var?
Bir ineği kesmek gibi bir vâkıa-i cüz'iyyeyi, o kadar mühim
tavsifât ile böyle zikretmek, hattâ o sûre-i azîmeye de
“El-Bakara” tesmiye etmekte ne münasebet var? Hem de “Âdem'e
secde' olan hâdise, sırf bir emr-i gaybîdir. Akıl ona yol
bulamaz. Kavî bir îmandan sonra teslim ve iz'an edilebilir.
Halbuki Kur'an, umum ehl-i akla ders veriyor. Çok yerlerde:
اَفَلاَ يَعْقِلُونَ der, akla havale eder. Hem
taşların tesadüfî olan bâzı hâlât-ı tabiiyyesini ehemmiyetle
beyân etmekte ne hidâyet var?”
İlham olunan nüktelerin
sûreti şudur:
Birinci Nükte:
Kur'an-ı Hakîm'de çok hâdisat-ı cüz'iyye vardır ki,
herbirisinin arkasında bir düstur-u küllî saklanmış ve bir
kanun-u umumînin ucu olarak gösteriliyor. Nasılki,
عَلَّمَ اَدَمَ اْلاَسْمَآءَ كُلَّهَا Hazret-i
Âdem'in melâikelere karşı kabiliyyet-i hilâfet için bir
mu'cizesi olan tâlim-i esmâdır ki, bir hâdise-i cüz'iyyedir.
Şöyle bir düstur-u küllînin ucudur ki: Nev-i beşere
câmiiyyet-i istidad cihetiyle tâlim olunan hadsiz ulûm ve
kâinatın enva'ına muhit pek çok fünun ve Hâlıkın şuunat ve
evsafına şamil kesretli mâarifin tâlimidir ki; nev'-i
beşere, değil yalnız melâikelere, belki Semâvat ve Arz ve
dağlara karşı Emanet-i kübrâyı haml dâvasında bir
rüchâniyyet vermiş ve heyet-i mecmuasıyla arzın bir halife-i
mânevîsi olduğunu Kur'an ifham ettiği misillü; “Melâikelerin
Âdem'e secdesiyle beraber, Şeytan'ın secde etmemesi” olan
hâdise-i cüz'iyye-i gaybiyye, pek geniş bir düstur-u
külliyye-i meşhudenin ucu olduğu gibi, pek büyük bir
hakikatı ihsas ediyor. Şöyle ki: Kur'an, şahs-ı Âdem'e
Melâikelerin itaat ve inkıyâdını ve Şeytan'ın tekebbür ve
imtinâını zikretmesiyle; nev'-i beşere kâinatın ekser maddî
enva'ları ve enva'ın mânevî mümessilleri ve müekkelleri
musahhar olduklarını ve nev'-i beşerin hassalarının bütün
istifâdelerine müheyya ve münkad olduklarını ifham etmekle
beraber, o nev'in istidadatını bozan ve yanlış yollara
sevkeden mevadd-ı şerîre ile onların mümessilleri ve
sekene-i habiseleri, o nev'-i beşerin tarîk-i kemâlâtında ne
büyük bir engel, ne müdhiş bir düşman teşkil ettiğini ihtar
ederek, Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyân, bir tek Âdem'le (A.S.)
cüz'î hâdiseyi konuşurken bütün kâinatla ve bütün nev'-i
beşerle bir mükâleme-i ulviyye ediyor.
İkinci Nükte:
Mısır Kıt'ası, kumistan olan Sahra-yı Kebîr'in bir parçası
olduğundan Nil-i Mübârek'in feyziyle gayet mahsuldâr bir
tarla hükmüne geçtiğinden, o cehennem-nümun sahra
komşuluğunda şöyle cennet-misâl bir mevki-i mübârekin
bulunması, felâhat ve zirâatı ahalisinde pek mergub bir
sûrete getirmiş ve o sekenenin seciyesine öyle tesbit etmiş
ki, ziraat-ı kudsiyye ve vasıta-i ziraat olan “Bakar”ı ve
“Sevr”i mukaddes, belki Mâbud derecesine çıkarmış. Hattâ o
zamandaki Mısır milleti sevre, bakar’a ibâdet etmek
derecesinde bir kudsiyyet vermişler. İşte o zamanda
benî-İsrail dahi, o kıt'ada neş'et ediyordu ve o terbiyeden
bir hisse aldıkları, “İcl” mes'elesinden anlaşılıyor.
İşte Kur'an-ı Hakîm,
Hazret-i Mûsa Aleyhisselâm'ın Risâletiyle, o milletin
seciyelerine girmiş ve istidadlarına işlemiş olan o
bakarperestlik mefkuresini kesip öldürdüğünü, bir bakar’ın
zebhi ile ifham ediyor.
İşte şu hâdise-i cüz'iye ile
bir düstur-u küllîyi, her vakit, hem herkese gayet lüzumlu
bir ders-i hikmet olduğunu ulvî bir i'câz ile beyân eder.
Buna kıyasen bil ki:
Kur'an-ı Hakîm'de bâzı hâdisat-ı tarihiyye sûretinde
zikredilen cüz'î hâdiseler, küllî düsturların uçlarıdır.
Hattâ çok sûrelerde zikr ve tekrar edilen Kıssa-i Mûsa'nın
yedi cümlelerine misâl olarak lemaât'ta İ'caz-ı Kur'an
Risalesinde o cüz'î cümlelerin herbir cüz'ünün nasıl mühim
bir düstur-u küllîyi tazammun ettiğini beyân etmişiz.
İstersen o risaleye müracaat et.
Üçünü Nükte:
ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُمْ مِنْ بَعْدِ
ذَلِكَ فَهِىَ كَاْلحِجَارَةِ اَوْ اَشَدُّ قَسْوَةً وَاِنَّ
مِنَ اْلحِجَارَةِ َلمَا يَتَفَجَّرُ مِنْهُ اْلاَنْهَارُ
وَاِنَّ مِنْهَا لمَاَ يَشَّقَّقُ فَيَخْرُجُ مِنْهُ اْلمَآءُ
وَاِنَّ مِنْهَا لمَاَ يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ وَمَا
اللَّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ
Şu âyeti okurken, müvesvis
dedi ki: “Herkese mâlûm ve âdi olan taşların şu fıtrî bâzı
hâlât-ı tabiiyyesini, en mühim ve büyük mes'eleler sûretinde
bahis ve beyânda ne mânâ var, ne münasebet var, ne ihtiyâc
var?”
Şu vesveseye karşı feyz-i
Kur'andan şöyle bir nükte ilham edildi:
Evet, münasebet var ve
ihtiyâc var. Hem o derece büyük bir münasebet ve ehemmiyetli
bir mânâ ve o derece muazzam ve lüzumlu bir hakikat var ki,
ancak Kur'anın îcaz-ı mu'cizi ve lütf-u irşadıyla bir derece
basitleştirilmiş ve ihtisar edilmiş. Evet i'câz-ı Kur'anın
bir esası olan îcaz, hem hidâyet-i Kur'anın bir nuru olan
lütf-u irşad ve hüsn-ü ifham, iktiza ediyorlar ki: Kur'anın
muhatâbları içinde ekseriyeti teşkil eden avâma karşı küllî
hakikatları ve derin ve umumî düsturları, me'luf ve cüz'î
sûretler ile gösterilsin ve fikirleri basit olan umumî avâma
karşı, muazzam hakikatların yalnız uçları ve basit bir
sûreti gösterilsin. Hem âdet perdesi tahtında ve zeminin
altında hârikulâde olan tasarrufat-ı İlâhiyye, icmâlen
gösterilsin. İşte bu sırra binaendir ki, Kur'an-ı Hakîm şu
âyetle diyor:
Ey Benî-İsrail ve ey Benî-Âdem! Sizlere ne olmuş ki:
Kalbleriniz taştan daha câmid ve daha ziyâde katılaşmıştır.
Zira görmüyor musunuz ki, o pek sert ve pek câmid ve toprak
altında bir tabaka-i azîme teşkil eden o koca taşlar, o
kadar evâmir-i İlâhiyyeye karşı muti' ve musahhar ve
icraat-ı Rabbâniyye altında o kadar yumuşak ve emirberdir
ki, havada ağaçların teşkilinde tasarrufat-ı İlâhiyye ne
derece sühuletle cereyan ediyor. Öyle de; taht-ez zemin ve o
sert, sağır taşlarda o derece sühulet ve intizâm ile, hattâ
damarlara karşı kanın cevelanı gibi
muntâzam su cedvelleri (Haşiye)
ve su damarları, kemâl-i hikmetle o taşlarda mukavemet
görmeyerek cereyan ediyor. Hem havada nebâtat ve ağaçların
dallarının sühuletle sûret-i intişarı gibi; o derece
sühuletle köklerin nazik damarları, yer altındaki taşlarda
mümânâat görmeyerek evâmir-i İlâhî ile muntâzam intişar
ettiğini Kur'an işaret ediyor ve geniş bir hakikatı, şu
âyetle ders veriyor ve o ders ile, o kasavetli kalblere bu
mânâyı veriyor ve remzen diyor:
Ey Benî-İsrail ve ey
benî-Âdem! Zaaf ve acziniz içinde nasıl bir kalb
taşıyorsunuz ki, öyle bir Zâtın evâmirine karşı o kalb
kasavetle mukavemet ediyor. Halbuki o koca sert taşların
tabaka-i muazzaması, o Zâtın evâmiri önünde kemâl-i
inkıyadla karanlıkta nazik vazifelerini mükemmel îfâ
ediyorlar. İtaatsizlik göstermiyorlar. Belki o taşlar,
toprak üstünde bulunan bütün zevilhayata, âb-ı hayatla
beraber sâir medâr-ı hayatlarına öyle bir hazinedârlık
ediyor ve öyle bir adâletle taksimata vesiledir ve öyle bir
hikmetle tevziata vasıta oluyor ki, Hakîm-i Zülcelâl'in
dest-i kudretinde, balmumu gibi ve belki hava gibi
yumuşaktır, mukavemetsizdir ve âzamet-i kudretine karşı
secdededir. Zira toprak üstünde müşahede ettiğimiz şu
masnuat-ı muntâzama ve şu hikmetli ve inâyetli tasarrufat-ı
İlâhiyye misillü, zemin altında aynen cereyan ediyor. Belki
hikmeten daha acib ve intizâmca daha garib bir sûrette
hikmet ve inâyet-i İlâhiyye tecelli ediyor. Bakınız! En sert
ve hissiz o koca taşlar, nasıl balmumu gibi evâmir-i
tekviniyyeye karşı yumuşaklık gösteriyorlar ve me'mur-u
İlâhî olan o lâtif sulara, o nazik köklere, o ipek gibi
damarlara o derece mukavemetsiz ve kasavetsizdir. Güya bir
âşık gibi, o lâtif ve güzellerin temasıyla kalbini
parçalıyor, yollarında toprak oluyor.
Hem
وَاِنَّ مِنْهَا لمَاَ يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ
ile şöyle bir hakikat-ı muazzamanın ucunu gösteriyor ki:
“Taleb-i Rü'yet” hâdisesinde, meşhur dağın tecelli ile
parçalanması ve taşlarının dağılması gibi; umum rûy-i
zeminde aslı sudan incimad etmiş âdeta yekpare taşlardan
ibaret olan ekser dağların zelzele veya bâzı hâdisat-ı
arziyye sûretinde tecelliyat-ı Celâliyye ile o dağların
yüksek zirvelerinden o haşyet verici tecelliyat-ı
Celâliyyenin zuhuruyla taşlar parçalanarak, bir kısmı
ufalanıp toprağa kalbolup, nebâtata menşe' olur. Diğer bir
kısmı taş kalarak, yuvarlanıp derelere, ovalara dağılıp,
sekene-i zeminin meskeni gibi birçok işlerinde hizmetkârlık
ederek ve mahfî bâzı hikem ve menafi' için kudret ve
hikmet-i İlâhiyyeye secde-i itaat ederek, desâtir-i Hikmet-i
Sübhaniyyeye emirber şeklini alıyorlar. Elbette o haşyetten,
o yüksek mevkii terkedip mütevâziâne aşağı yerleri ihtiyar
etmek ve o mühim menfaatlere sebeb olmak beyhude olmayıp,
başıboş değil ve tesadüfî dahi olmadığını, belki bir Hakîm-i
Kadîr'in tasarrufat-ı Hakîmânesiyle, o intizâmsızlık içinde
zâhir nazara görünmeyen bir intizâm-ı hakîmane bulunduğuna
delil ise; o taşlara müteallik faideler, menfaatler ve onlar
üstünde yuvarlandıkları dağın cesedine giydirilen ve çiçek
ve meyvelerin murassaatıyla münakkaş ve müzeyyen olan
gömleklerin kemâl-i intizâmı ve hüsn-ü san'atı; kat'î,
şüphesiz şehadet eder.
İşte şu üç âyetin, hikmet
nokta-i nazarında ne kadar kıymettar olduğunu gördünüz.
Şimdi bakınız Kur'anın letafet-i beyânına ve i'câz-ı
belâgatına; nasıl şu zikrolunan büyük ve geniş ve
ehemmiyetli hakikatların uçlarını üç fıkra içinde üç
vakıâ-yı meşhure ve meşhude ile gösteriyor ve medâr-ı ibret
üç hâdise-i uhrâyı hatırlatmakla lâtif bir irşad yapar,
mukavemet-sûz bir zecreder.
Meselâ: İkinci fıkrada der:
وَاِنَّ مِنْهَا لمَاَ يَشَّقَّقُ فَيَخْرُجُ مِنْهُ اْلمَآءُ
Şu fıkra ile Hazret-i Mûsa
Aleyhisselâm'ın asâsına karşı kemâl-i şevk ile inşikak edip
oniki gözünden oniki çeşme akıtan taşa işaret etmekle, şöyle
bir mânâyı ifham ediyor ve mânen diyor: Ey Benî-İsrail! Bir
tek mu'cize-i Musâ'ya (A.S.) karşı koca taşlar yumuşar,
parçalanır. Ya haşyetinden veya sürurundan ağlayarak sel
gibi yaş akıttığı halde, hangi insafla bütün mu'cizât-ı
Museviyyeye (A.S.) karşı temerrüd ederek ağlamayıp, gözünüz
cümûd ve kalbiniz katılık ediyor.
Hem üçüncü fıkrada der:
وَاِنَّ مِنْهَا لمَاَ يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ
Şu fıkra ile Tûr-i Sîna'daki
münacat-ı Museviyyede (A.S.) vuku bulan tecelliyye-i
Celâliyye heybetinden koca dağ parçalanıp dağılması ve o
haşyetten taşların etrafa yuvarlanması olan vâkıa-yı
meşhûreyi ihtar ile şöyle bir mânâyı ders veriyor ki: Ey
Kavm-i Mûsa (A.S.)! Nasıl, Allah'tan korkmuyorsunuz? Halbuki
taşlardan ibaret olan dağlar, O’nun haşyetinden ezilip
dağılıyor ve sizden ahz-ı misak için üstünüzde Cebel-i
Tûr-'u tuttuğunu, hem taleb-i rü'yet hâdisesinde dağın
parçalanmasını bilip ve gördüğünüz halde, ne cesaretle O’nun
haşyetinden titremeyip, kalbinizi katılık ve kasavette
bulunduruyorsunuz?
Hem birinci fıkrada diyor: وَاِنَّ مِنَ
اْلحِجَارَةِ لمَاَ يَتَفَجَّرُ مِنْهُ اْلاَنْهَارُ
Bu fıkra ile dağlardan
nebean eden Nil-i Mübârek, Dicle ve Fırat gibi ırmakları
hatırlatmakla, taşların evâmir-i tekviniyyeye karşı ne kadar
hârika-nümâ ve mu'cizevari bir sûrette mazhar ve musahhar
olduğunu ifham eder ve onunla böyle bir mânâyı müteyakkız
kalblere veriyor ki: Şöyle azîm ırmakların elbette mümkün
değil, şu dağlar hakikî menbaları olsun. Çünki: Faraza o
dağlar tamamen su kesilse ve mahrutî birer havuz olsalar, o
büyük nehirlerin şöyle sür'atli ve kesretli cereyanlarına
müvazeneyi kaybetmeden, birkaç ay ancak dayanabilirler ve o
kesretli masarife karşı galiben bir metre kadar toprakta
nüfuz eden yağmur, kâfi varidat olamaz. Demek ki, şu enhârın
nebeanları, âdi ve tabiî ve tesadüfî bir iş değildir. Belki
pek hârika bir sûrette Fâtır-ı Zülcelâl, onları sırf
hazine-i gaybdan akıttırıyor.
İşte bu sırra işareten bu
mânâyı ifade için hadîste rivayet ediliyor ki: “O üç nehrin
herbirine Cennet'ten birer katre her vakit damlıyor ve ondan
bereketlidirler.” Hem bir rivayette denilmiş ki: “Şu üç
nehrin menbaları Cennet'tendir. Şu rivayetin hakikatı şudur
ki: Mâdem esbab-ı maddiyye, şunların bu derece kesretli
nebeanına kabil değildir. Elbette menbaları, bir âlem-i
gaybdadır ve gizli bir hazine-i Rahmetten gelir ki, masarif
ile varidatın müvazenesi devam eder.
İşte Kur'an-ı Hakîm, şu
mânâyı ihtar ile şöyle bir ders veriyor ki, der: Ey
Benî-İsrail ve ey Benî-Âdem! Kalb katılığı ve kasavetinizle
öyle bir Zât-ı Zülcelâl'in evâmirine karşı itaatsizlik
ediyorsunuz ve öyle bir Şems-i Sermedî'nin ziyâ-yı
mârifetine gafletle gözlerinizi yumuyorsunuz ki, Mısır'ınızı
Cennet sûretine çeviren Nil-i Mübârek gibi koca nehirleri,
âdi câmid taşların ağızlarından akıtıp mu'cizât-ı kudretini,
şevâhid-i vahdâniyyetini o koca nehirlerin kuvvet ve zuhur
ve ifazaları derecesinde kâinatın kalbine ve zeminin
dimağına vererek, cin ve insin kulûb ve ukûlüne isale
ediyor. Hem hissiz, câmid bâzı
taşları böyle acib bir tarzda
(Haşiye) mu'cizât-ı kudretine
mazhar etmesi; Güneşin ziyâsı Güneşi gösterdiği gibi, o
Fâtır-ı Zülcelâl'i gösterdiği halde, nasıl O’nun o nur-u
mârifetine karşı kör olup görmüyorsunuz?
İşte şu üç hakikate nasıl
bir belâgat giydirilmiş gör. Ve belâgat-ı irşadiyyeye dikkat
et. Acaba hangi kasavet ve katılık vardır ki, böyle
hararetli şu belâgat-ı irşada karşı dayanabilsin,
ezilmesin!..
İşte baştan buraya kadar
anladınsa, Kur'an-ı Hakîm'in irşadî bir lem'a-i i'câzını
gör, Allah'a şükret...
سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَآ اِلاَّ مَا
عَلَّمْتَنَآ اِنَّكَ اَنْتَ االْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
اَللَّهُمَّ فَهِّمْنَا اَسْرَارَ الْقُرْاَنِكَمَاتُحِبُّ
وَتَرْضَىوَ وَفِّقْنَا لِحِزِْمَتِهِ آمِينْ بِرَحْمَتِكَ يَآ
اَرْحَمَ الرَّاحِمِينَاَللَّهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلَى
مَنْ اُنْزِلَ عَلَيْهِ الْقُرْاَنُ االْحَكِيمُ وَ عَلَى
اَلِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَعِينْ
* * *
Yirminci Söz'ün İkinci Makamı
[Mu'cizât-ı
Enbiyâ yüzünde parlayan bir lem'a-i i'câz-ı Kur'an]
Âhirdeki iki sual ve iki
cevaba dikkat et.
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
وَلاَ وَلاَرَطْبٍ وَلاَ يَابِسٍٍ اِلاَّ فِى كِتَابٍ مُبِينٍٍ
Ondört sene evvel, (şimdi
otuz seneden geçti) şu âyetin bir sırrına dair İşarat-ül
İ'caz namındaki tefsirimde arabiyy-ül-ibâre bir bahis
yazmıştım. Şimdi arzuları bence ehemmiyetli olan iki
kardaşım, o bahse dair Türkçe olarak bir parça izah
istediler. Ben de Cenâb-ı Hakk'ın tevfikine itimaden ve
Kur'anın feyzine istinâden diyorum ki:
Bir kavle göre Kitab-ı
Mübin, Kur'andan ibarettir. Yaş ve kuru, herşey içinde
bulunduğunu, şu âyet-i kerime beyân ediyor. Öyle mi? Evet,
herşey içinde bulunur. Fakat herkes herşeyi içinde göremez.
Zira muhtelif derecelerde bulunur. Bâzân çekirdekleri, bâzân
nüveleri, bâzân icmâlleri, bâzân düsturları, bâzân
alâmetleri; ya sârâhaten, ya işareten, ya remzen, ya
ibhamen, ya ihtar tarzında bulunurlar. Fakat ihtiyâca göre
ve maksad-ı Kur'ana münâsib bir tarzda ve iktizayı makam
münasebetinde şu tarzların birisiyle ifade ediliyor.
Ezcümle:
Beşerin san'at ve fen
cihetindeki terakkiyatlarının neticesi olan havarik-ı san'at
ve garâib-i fen olarak tayyare, elektrik, şimendifer,
telgraf gibi şeyler vücûda gelmiş ve beşerin hayat-ı
maddiyyesinde en büyük mevki almışlar... Elbette umum nev'-i
beşere hitab eden Kur'an-ı Hakîm, şunları mühmel bırakmaz.
Evet bırakmamış. ''İki Cihet'' ile onlara da işaret
etmiştir:
Birinci cihet:
Mu'cizât-ı Enbiyâ sûretiyle...
İkinci kısım şudur ki: Bâzı
hâdisat-ı târihiyye sûretinde işaret eder. Ezcümle:
قُتِلَ اَصْحَابُ اْلاُخْدُودِ اَلنَّارِ
ذَاتِ االْوَقُودِ اِذْ هُمْ عَلَيْهَا قُعُودٌ وَهُمْ عَلَى
مَا يَفْعَلُونَ بِاْلمُؤْمِنِينَ شُهُودٌ وَمَا نَقَمُوا
مِنْهُمْ اِلآَّ اَنْ يُؤْمِنُوا بِاللِّهِ الْعَزِيزِ
اْلحَمِيدِ ((Haşiye-1))
Keza:
فِىا الْفُلْكِ اْلمَشْحُونِ وَخَلَقْنَا لَهُمْ مِنْ مِثْلِهِ
مَا يَرْكَبُونَ gibi âyetlerle şimendifere işaret
ettiği gibi,
اَللَّهُ نُورُ السَّمَوَاتِ وَاْلاَرْضِ
مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكَاةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ اَلْمِصْبَاحُ
فِى زُجَاجَةٍ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّىٌّ
يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ
((Haşiye-2))
لاَ شَرْقِيَّةٍ وَ لاَ غَرْبِيَّةٍيَكَادُ
زَيْتُهَا يُضِيءُ وَلَوْ لَمْ َتمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ عَلَى
نُورٍ يَهْدِى اللَّهُ لِنُورِهِ مَنْ يَشَآءُ
âyeti, pek çok envara,
esrara işaretle beraber elektriğe dahi remz ediyor.
Şu ikinci kısım, hem çok
zâtlar onlarla uğraştığından, hem çok dikkat ve izaha muhtaç
olduğundan ve hem çok olduğundan; şimdilik şimendifer ve
elektriğe işaret eden şu âyetlerle iktifa edip o kapıyı
açmayacağım.
Birinci kısım ise,
mu'cizât-ı Enbiyâ sûretinde işaret ediyor. Biz dahi o
kısımdan bâzı nümûneleri misâl olarak zikredeceğiz.
MUKADDEME:
İşte Kur'an-ı Hakîm; enbiyaları, insânın Cemâatlerine
terakkiyat-ı mânevîyye cihetinde birer pişdâr ve imam
gönderdiği gibi; yine insânların terakkiyat-ı maddiyye
sûretinde dahi o enbiyanın herbirisinin eline bâzı hârikalar
verip yine o insânlara birer ustabaşı ve üstâd etmiştir.
Onlara mutlak olarak ittibaa emrediyor. İşte enbiyaların
mânevî kemâlâtını bahsetmekle insânları onlardan istifâdeye
teşvik ettiği gibi, mu'cizâtlarından bahis dahi; onların
nazîrelerine yetişmeye ve taklidlerini yapmaya bir teşviki
işmam ediyor. Hattâ denilebilir ki: Mânevî kemâlât gibi
maddî kemâlâtı ve hârikaları dahi en evvel mu'cize eli
nev'-i beşere hediye etmiştir. İşte Hazret-i Nuh'un
(Aleyhisselâm) bir mu'cizesi olan sefine.. ve Hazret-i
Yusuf'un (Aleyhisselâm) bir mu'cizesi olan saati; en evvel
beşere hediye eden, dest-i mu'cizedir. Bu hakikate lâtif bir
işarettir ki: San'atkârların ekseri, herbir san'atta birer
peygamberi pîr ittihaz ediyor. Meselâ gemiciler Hazret-i
Nuh'u (Aleyhisselâm), saatçiler Hazret-i Yusuf'u
(Aleyhisselâm), terziler Hazret-i İdris'i (Aleyhisselâm)...
Evet mâdem Kur'anın herbir
âyeti, çok vücuh-u irşadî ve müteaddid cihat-ı hidâyeti
olduğunu ehl-i tahkik ve ilm-i belâgat ittifak etmişler.
Öyle ise Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyân'ın en parlak âyetleri olan
mu'cizât-ı Enbiyâ âyetleri; birer hikâye-i tarihiyye olarak
değil, belki onlar çok maânî-i irşadiyyeyi tazammun
ediyorlar. Evet, mu'cizât-ı Enbiyâyı zikretmesiyle fen ve
san'at-ı beşeriyyenin nihayet hududunu çiziyor. En ileri
gâyatına parmak basıyor. En nihayet hedeflerini tâyin
ediyor. Beşerin arkasına dest-i teşviki vurup o gayeye
sevkediyor. Zaman-ı mâzi, zaman-ı müstakbel tohumlarının
mahzeni ve şuunatının âyinesi olduğu gibi; müstakbel dahi
mâzinin tarlası ve ahvâlinin âyinesidir. Şimdi misâl olarak
o çok vâsi' menba'dan yalnız birkaç nümûnelerini beyân
edeceğiz:
Meselâ: Hazret-i Süleyman
Aleyhisselâm'ın bir mu'cizesi olarak teshir-i havayı beyân
eden:
وَلِسُلَيْمَانَ الرِّيحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا
شَهْرٌ âyeti; “Hazret-i Süleyman, bir günde havada
tayeran ile iki aylık bir mesâfeyi kat'etmiştir” der. İşte
bunda işaret ediyor ki: Beşere yol açıktır ki, havada böyle
bir mesâfeyi kat'etsin. Öyle ise ey beşer! Mâdem sana yol
açıktır. Bu mertebeye yetiş ve yanaş. Cenâb-ı Hak, şu âyetin
lisanıyla mânen diyor: “Ey insân! Bir abdim, hevâ-i nefsini
terk ettiği için havaya bindirdim. Siz de nefsin
tenbelliğini bırakıp bâzı kavânîn-i âdetimden güzelce
istifâde etseniz, siz de binebilirsiniz...”
Hem Hazret-i Mûsa
Aleyhisselâm'ın bir mu'cizesini beyân eden:
فَقُلْنَا اضْرِبْ بِعَصَاكَ االْحَجَرَ فَانْفَجَرَتْ مِنْهُ
اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْنًا ilâ âhir... Bu âyet işaret
ediyor ki: Zemin tahtında gizli olan rahmet hazinelerinden,
basit âletlerle istifâde edilebilir. Hattâ taş gibi bir sert
yerde, bir asâ ile âb-ı hayat celbedilebilir. İşte şu âyet,
bu mânâ ile beşere der ki: “Rahmetin en lâtif feyzi olan
âb-ı hayatı, bir asâ ile bulabilirsiniz. Öyle ise haydi
çalış bul!” Cenâb-ı Hak şu âyetin lisan-ı remziyle mânen
diyor ki: “Ey insân! Mâdem bana itimad eden bir abdimin
eline öyle bir asâ veriyorum ki: Her istediği yerde âb-ı
hayatı onunla çeker. Sen de benim kavânîn-i rahmetime
istinad etsen; şöyle ona benzer veyahut ona yakın bir âleti
elde edebilirsin, haydi et!” İşte beşer terakkiyatının
mühimlerinden birisi; bir âletin icadıdır ki: Ekser yerlerde
vurulduğu vakit suyu fışkırtıyor. Şu âyet, ondan daha ileri,
nihayat ve gayât-ı hududunu çizmiştir. Nasılki evvelki âyet,
şimdiki hal-i hâzır tayyareden çok ileri nihayetlerinin
noktalarını tâyin etmiştir.
Hem meselâ: Hazret-i İsa
Aleyhisselâm'ın bir mu'cizesine dair:
وَاُبْرِئُ اْلاَكْمَهَ وَاْلاَبْرَصَ وَاُحْيِى اْلمَوْتَى
بِاِذْنِ اللَّهِ Kur'an,Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın
nasıl ahlâk-ı ulviyyesine ittibaa beşeri sarihan teşvik
eder. Öyle de, şu elindeki san'at-ı âliyyeye ve tıbb-ı
Rabbanîye, remzen tergib ediyor. İşte şu âyet işaret ediyor
ki: “En müzmin dertlere dahi derman bulunabilir. Öyle ise ey
insân ve ey musibetzede benî-Âdem! Me'yus olmayınız. Her
dert, -ne olursa olsun- dermanı mümkündür. Arayınız,
bulunuz. Hattâ ölüme de muvakkat bir hayat rengi vermek
mümkündür.” Cenâb-ı Hak, şu âyetin lisan-ı işaretiyle mânen
diyor ki: “Ey insân! Benim için dünyayı terk eden bir abdime
iki hediye verdim. Biri, mânevî dertlerin dermanı; biri de,
maddî dertlerin ilâcı... İşte ölmüş kalbler nûr-u hidâyetle
diriliyor. Ölmüş gibi hastalar dahi, O’nun nefesiyle ve
ilâcıyla şifa buluyor. Sen de benim eczahâne-i hikmetimde
her derdine deva bulabilirsin. Çalış, bul! Elbette ararsan
bulursun.” İşte beşerin tıp cihetindeki şimdiki
terakkiyatından çok ilerideki hududunu, şu âyet çiziyor ve
ona işaret ediyor ve teşvik yapıyor.
Hem meselâ Hazret-i Dâvud
Aleyhisselâm hakkında:
وَاَلَنَّا لَهُ اْلحَدِيدَ وَاَتَيْنَاهُ
اْلحِكْمَةَ وَفَصْلَ اْلخِطَابِ
Hazret-i Süleyman
Aleyhisselâm hakkında:
وَاَسَلْنَا لَهُ عَيْنَ االْقِطْرِ âyetleri işaret
ediyorlar ki: Telyin-i hadid, en büyük bir ni’met-i
İlâhiyyedir ki; büyük bir peygamberinin fazlını, onunla
gösteriyor. Evet telyin-i hadid, yâni demiri hamur gibi
yumuşatmak ve nühası eritmek ve mâdenleri bulmak, çıkarmak;
bütün maddî sanayi-i beşeriyyenin aslı ve anasıdır ve esası
ve madenidir. İşte şu âyet işaret ediyor ki: “Büyük bir
resule, büyük bir halife-i zemine, büyük bir mu'cize
sûretinde, büyük bir ni’met olarak; telyin-i hadiddir ve
demiri hamur gibi yumuşatmak ve tel gibi inceltmek ve bakırı
eritmekle ekser sanayi-i umumiyyeye medâr olmaktır.” Mâdem
bir resule, hem halife yâni hem mânevî hem maddî bir hâkime,
lisanına hikmet ve eline san'at vermiş. Lisanındaki hikmete
sarihan teşvik eder. Elbette elindeki san'ata dahi tergib
işareti var. Cenâb-ı Hak, şu âyetin lisan-ı işaretiyle mânen
diyor:
“Ey benî-Âdem! Evâmir-i
teklifiyyeme itâat eden bir abdimin lisanına ve kalbine öyle
bir hikmet verdim ki; Herşeyi kemâl-i vuzuh ile fasledip
hakikatını gösteriyor ve eline de öyle bir san'at verdim ki;
elinde bal-mumu gibi demiri her şekle çevirir. Halifelik ve
pâdişahlığına mühim kuvvet elde eder. Mâdem bu mümkündür,
veriliyor. Hem ehemmiyetlidir. Hem hayat-ı içtimâiyyenizde
ona çok muhtaçsınız. Siz de evâmir-i tekviniyyeme itâat
etseniz, o hikmet ve o san'at size de verilebilir. Mürur-u
zamanla yetişir ve yanaşabilirsiniz.” İşte beşerin san'at
cihetinde en ileri gitmesi ve maddî kuvvet cihetinde en
mühim iktidar elde etmesi; telyin-i hadîd iledir ve izabe-i
nühas iledir. Âyette nühas, “kıtr” ile tâbir edilmiş. Şu
âyetler, umum nev'-i beşerin nazarını şu hakikate çeviriyor
ve şu hakikatın ne kadar ehemmiyetli olduğunu takdir etmeyen
eski zaman insânlarına ve şimdiki tenbellerine şiddetle
ihtar ediyor...
Hem meselâ: Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm taht-ı Belkîs'i
yanına celbetmek için vezirlerinden bir âlim-i ilm-i celb
dedi: “Gözünüzü açıp kapayıncaya kadar sizin yanınızda o
tahtı hâzır ederim” olan hâdise-i hârikaya delâlet eden şu
âyet:
قَالَ الَّذِى عِنْدَهُ عِلْمٌ مِنَ
اْلكِتَابِ اَنَا اَتِيكَ بِهِ قَبْلَ اَنْ يَرْتَدَّ اِلَيْكَ
طَرْفُكَ فَلَمَّا رَاَهُ مُسْتَقِرًّا عِنْدَهُ
ilâ âhir... İşaret ediyor
ki: Uzak mesâfelerden eşyayı aynen veya sûreten ihzâr etmek
mümkündür. Hem vâkidir ki; Risâletiyle beraber saltanatla
müşerref olan Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm, hem
mâsûmiyetine, hem de adâletine medâr olmak için pek geniş
olan aktar-ı memleketine bizzât zahmetsiz muttali olmak ve
raiyetinin ahvâlini görmek ve dertlerini işitmek; bir
mu'cize sûretinde Cenâb-ı Hak ihsan etmiştir. Demek, Cenâb-ı
Hakka itimad edip Süleyman Aleyhisselâm'ın lisan-ı ismetiyle
istediği gibi, o da lisan-ı istidadıyla Cenâb-ı Hak'tan
istese ve kavanin-i âdetine ve inâyetine tevfîk-i hareket
etse; ona dünya, bir şehir hükmüne geçebilir. Demek taht-ı
Belkıs Yemen'de iken, Şam'da aynıyla veyahut sûretiyle hâzır
olmuştur, görülmüştür. Elbette taht etrafındaki adamların
sûretleri ile beraber sesleri de işitilmiştir. İşte uzak
mesâfede, celb-i sûrete ve savta haşmetli bir sûrette işaret
ediyor ve mânen diyor:
“Ey ehl-i saltanat! Adâlet-i
tâmme yapmak isterseniz; Süleymanvari, rûy-i zemini
etrafıyla görmeye ve anlamaya çalışınız. Çünki bir hâkim-i
adâlet-pîşe, bir pâdişah-ı raiyet-perver; aktâr-ı
memleketine, her istediği vakit muttali olmak derecesine
çıkmakla mes'uliyyet-i mânevîyyeden kurtulur veya tam adâlet
yapabilir.” Cenâb-ı Hak, şu âyetin lisan-ı remziyle mânen
diyor ki: “Ey benî-Âdem! Bir abdime geniş bir mülk ve o
geniş mülkünde adâlet -i tâmme yapmak için; ahvâl ve
vukuat-ı zemine bizzât ıttıla veriyorum ve mâdem herbir
insâna fıtraten, zemine bir halife olmak kabiliyetini
vermişim. Elbette o kabiliyete göre rûy-i zemini görecek ve
bakacak, anlayacak istidâdını dahi vermesini, hikmetim
iktiza ettiğinden vermişim. Şahsen o noktaya yetişmezse de,
nev'an yetişebilir. Maddeten erişemezse de, ehl-i velâyet
misillü, mânen erişebilir. Öyle ise, şu azîm ni’metten
istifâde edebilirsiniz. Haydi göreyim sizi, vazife-i
ubûdiyyetinizi unutmamak şartıyla öyle çalışınız ki, rûy-i
zemini, her tarafı herbirinize görülen ve her köşesindeki
sesleri size işittiren bir bahçeye çeviriniz.
هُوَ الَّذِى جَعَلَ
لَكُمُ اْلاَرْضَ ذَلُولاً فَامْشُوا فِى مَنَاكِبِهَا
وَكُلُوا مِنْ رِزْقِهِ وَاِلَيْهِ النُّشُورُ
'deki ferman-ı Rahmânîyi dinleyiniz.” İşte beşerin nâzik
san'atlarından olan celb-i sûret ve savtların çok
ilerisindeki nihayet hududunu şu âyet, remzen gösteriyor ve
teşviki işmam ediyor.
Hem meselâ: Yine Hazret-i
Süleyman Aleyhisselâm, cin ve şeytanları ve ervâh-ı habiseyi
teshîr edip, şerlerini men ve umûr-u nafiada istihdam etmeyi
ifade eden şu âyetler: ¡ مُقَرَّنِينَ فِى اْلاَصْفَادِ ilâ
âhir... وَمِنَ الشَّيَاطِينِ مَنْ
يَغُوصُونَ لَهُ وَيَعْمَلُونَ عَمَلاً دُونَ ذَلِكَ
ilâ âhir... âyetiyle diyor ki: Yerin, insândan sonra, zîşuur
olarak en mühim sekenesi olan cin, insâna hizmetkâr
olabilir. Onlarla temas edilebilir. Şeytanlar da düşmanlığı
bırakmaya mecbur olup, ister istemez hizmet edebilirler ki,
Cenâb-ı Hakk'ın evâmirine musahhar olan bir abdine, onları
musahhar etmiştir. Cenâb-ı Hak mânen şu âyetin lisan-ı
remziyle der ki: “Ey insân! Bana itaat eden bir abdime cin
ve şeytanları ve şerirlerini itaat ettiriyorum. Sen de benim
emrime musahhar olsan, çok mevcûdât, hattâ cin ve şeytan
dahi sana musahhar olabilirler.”
İşte beşerin, san'at ve
fennin imtizâcından süzülen, maddî ve mânevî fevkalâde
hassasiyetinden tezâhür eden ispirtizma gibi celb-i ervah ve
cinlerle muhabereyi şu âyet, en nihayet hududunu çiziyor ve
en faideli sûretlerini tâyin ediyor ve ona yolu dahi açıyor.
Fakat şimdiki gibi; bâzan kendine emvat namını veren cinlere
ve şeytanlara ve ervâh-ı habîseye musahhar ve maskara olup
oyuncak olmak değil, belki tılsımat-ı Kur'aniyye ile onları
teshir etmektir, şerlerinden kurtulmaktır.
Hem temessül-ü ervâha işaret
eden Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm'ın ifritleri celb ve
teshirine dair âyetler, hem misillü bâzı
âyetler, ruhânîlerin temessülüne işaret etmekle beraber
celb-i ervâha dahi işaret ediyorlar. Fakat işaret olunan
celb-i ervâh-ı tayyibe ise, medenîlerin yaptığı gibi;
hezeliyat sûretinde bâzı oyuncaklara o pek ciddî ve ciddî
bir âlemde olan ruhlara hürmetsizlik edip, kendi yerine ve
oyuncaklara celbetmek değil, belki ciddî olarak ve ciddî bir
maksad için Muhyiddin-i Arabî gibi zâtlar ki, istediği vakit
ervâh ile görüşen bir kısım ehl-i velâyet misillü onlara
müncelib olup münasebet peyda etmek ve onların yerine gidip
âlemlerine bir derece takarrüb etmekle ruhâniyyetlerinden
mânevî istifâde etmektir ki, âyetler ona işaret eder ve
işaret içinde bir teşviki ihsas ediyorlar ve bu nevi san'at
ve fünûn-u hafîyenin en ileri hudûdunu çiziyor ve en güzel
sûretini gösteriyorlar…
Hem meselâ: Hazret-i Dâvud
Aleyhisselâm'ın mu'cizelerine dair:
اِنَّا سَخَّرْنَا اْلجِبَالَ مَعَهُ
يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِىِّ وَاْلاِشْرَاق
الطَّيْرِ عُلِّمْنَا مَنْطِقَ ve مَعَهُ وَالطَّيْرَ
وَاَلَنَّا لَهُ اْلحَدِيدَ يَا جِبَالُ اَوِّبِى
âyetler delâlet ediyor ki:
Cenâb-ı Hak, Hazret-i Dâvud Aleyhisselâm'ın tesbihâtına öyle
bir kuvvet ve yüksek bir ses ve hoş bir edâ vermiştir ki:
Dağları vecde getirip birer muazzam fonoğraf misillü ve
birer insân gibi bir serzâkirin etrafında ufkî halka tutup;
bir daire olarak tesbihat ediyorlardı. Acaba bu mümkün
müdür, hakikat mıdır?
Evet hakikattır. Mağaralı
her dağ, her insânla ve insânın diliyle papağan gibi
konuşabilir. Çünki aks-i sada vasıtasıyla dağın önünde sen
“Elhamdülillâh” de. Dağ da aynen senin gibi “Elhamdülillâh”
diyecek. Mâdem bu kabiliyeti, Cenâb-ı Hak dağlara ihsan
etmiştir. Elbette o kabiliyet, inkişaf ettirilebilir ve o
çekirdek sünbüllenir...
İşte Hazret-i Dâvud
Aleyhisselâm'a Risâletiyle beraber hilâfet-i rûy-i zemini
müstesna bir sûrette O’na verdiğinden, o geniş Risâlet ve
muazzam saltanata lâyık bir mu'cize olarak o kabiliyet
çekirdeğini öyle inkişaf ettirmiş ki; çok büyük dağlar;
birer nefer, birer şâkird, birer mürid gibi Hazret-i Dâvud'a
iktida edip O’nun lisanıyla, O’nun emriyle Hâlık-ı
Zülcelâl'e tesbihat ediyorlardı. Hazret-i Dâvud Aleyhisselâm
ne söylese, onlar da tekrar ediyorlardı. Nasılki şimdi
vesait-i muhabere ve vesâil-i irtibâtın kesret ve tekemmülü
sebebiyle haşmetli bir kumandan, dağlara dağılan azîm
ordusuna bir anda “Allahü Ekber” dedirir ve o koca dağları
konuşturur, velveleye getirir. Mâdem insânın bir kumandanı,
dağları sekenelerinin lisanıyla mecâzî olarak konuşturur.
Elbette Cenâb-ı Hakk'ın haşmetli bir kumandanı, hakikî
olarak konuşturur, tesbihat yaptırır. Bununla beraber her
cebelin bir şahs-ı mânevîsi bulunduğunu ve ona münâsib birer
tesbih ve birer ibâdeti olduğunu, eski Sözlerde beyân
etmişiz. Demek her dağ, insânların lisânıyla aks-i sada
sırrıyla tesbihat yaptıkları gibi, kendi elsine-i
mahsusalarıyla dahi Hâlık-ı Zülcelâl'e tesbihatları vardır.
وَالطَّيْرَ مَحْشُورَةً عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ
cümleleriyle Hazret-i Dâvud ve Süleyman Aleyhisselâm'a,
kuşlar enva'ının lisanlarını, hem istidadlarının dillerini,
yâni hangi işe yaradıklarını, onlara Cenâb-ı Hakk'ın ihsan
ettiğini şu cümleler gösteriyorlar. Evet mâdem hakikattır.
Mâdem rûy-i zemin, bir sofra-i Rahmân'dır. İnsanın şerefine
kurulmuştur. Öyle ise, o sofradan istifâde eden sâir
hayvanat ve tuyûrun çoğu insâna musahhar ve hizmetkâr
olabilir. Nasılki en küçüklerinden bal arısı ve ipek
böceğini istihdam edip ilham-ı İlâhî ile azîm bir istifâde
yolunu açarak ve güvercinleri bâzı işlerde istihdam ederek
ve papağan misillü kuşları konuşturarak, medeniyyet-i
beşeriyyenin mehâsinine güzel şeyleri ilâve etmiştir. Öyle
de, başka kuş ve hayvanların istidad dili bilinirse, çok
tâifeleri var ki; karındaşları hayvanat-ı ehliyye gibi,
birer mühim işde istihdam edilebilirler. Meselâ: Çekirge
âfetinin istilâsına karşı; çekirgeyi yemeden mahveden
sığırcık kuşlarının dili bilinse ve harekâtı tanzim edilse,
ne kadar faideli bir hizmette ücretsiz olarak istihdam
edilebilir. İşte kuşlardan şu nevi istifâde ve teshîri ve
telefon ve fonoğraf gibi câmidâtı konuşturmak ve tuyurdan
istifâde etmek; en münteha hududunu şu âyet çiziyor. En uzak
hedefini tâyin ediyor. En haşmetli sûretine parmakla işaret
ediyor ve bir nevi teşvik eder. İşte Cenâb-ı Hak şu
âyetlerin lisan-ı remziyle mânen diyor ki:
“Ey insânlar! Bana tam abd
olan bir hemcinsinize, onun nübüvvetinin ismetine ve
saltanatının tam adâletine medâr olmak için, mülkümdeki
muazzam mahlûkatı O’na musahhar edip konuşturuyorum ve
cünûdumdan ve hayvanatımdan çoğunu O’na hizmetkâr veriyorum.
Öyle ise, herbirinize de mâdem gök ve yer ve dağlar
hamlinden çekindiği bir emanet-i kübrâyı tevdi etmişim,
halife-i zemin olmak istidadını vermişim. Şu mahlûkatın da
dizginleri kimin elinde ise, O’na râm olmanız lâzımdır. Tâ
O’nun mülkündeki mahlûklar da size râm olabilsin ve onların
dizginleri elinde olan Zâtın nâmına elde edebilseniz ve
istidadlarınıza lâyık makama çıksanız... Mâdem hakikat
böyledir. Mânâsız bir eğlence hükmünde olan fonoğraf
işlettirmek, güvercinlerle oynamak, mektub postacılığı
yapmak, papağanları konuşturmaya bedel; en hoş, en yüksek,
en ulvî bir eğlence-i mâsumâneye çalış ki, dağlar sana
Dâvudvâri birer muazzam fonoğraf olabilsin ve hava-i
nesîminin dokunmasıyla eşcar ve nebâtattan birer tel-i
musikî gibi nağamat-ı zikriyye kulağına gelsin ve dağ,
binler dilleriyle tesbihat yapan bir acâib-ül mahlûkat
mâhiyetini göstersin ve ekser kuşlar, Hüdhüd-ü Süleymânî
gibi birer munis arkadaş veya muti' birer hizmetkâr sûretini
giysin. Hem seni eğlendirsin, hem müstaid olduğun kemâlâta
da seni şevk ile sevk etsin. Öteki lehviyyat gibi,
insânîyyetin iktiza ettiği makamdan seni düşürtmesin.
Hem meselâ: Hazret-i İbrahim
Aleyhisselâm'ın bir mu'cizesi hakkında olan
قُلْنَا يَا نَارُ كُونِى بَرْدًا وَسَلاَمًا عَلَى
اِبْرَاهِيمَ âyetinde üç işaret-i lâtife var:
Birincisi:
Ateş dahi, sâir esbab-ı tabiiyye gibi kendi keyfiyle,
tabiatıyla, körü körüne hareket etmiyor. Belki emir tahtında
bir vazife yapıyor ki; Hazret-i İbrahim'i (Aleyhisselâm)
yakmadı ve ona, yakma emrediliyor.
İkincisi:
Ateşin bir derecesi var ki, bürudetiyle ihrâk eder. Yâni
ihrâk gibi bir tesir yapar. Cenâb-ı Hak,
سَلاَمًا (Haşiye)
lâfzıyla bürudete diyor ki:
“Sen de hararet gibi bürudetinle ihrak etme.” Demek, o
mertebedeki ateş, soğukluğuyla yandırır gibi tesir
gösteriyor. Hem ateştir, hem berddir. Evet, hikmet-i
tabiiyyede nâr-ı beyza halinde ateşin bir derecesi var ki;
harareti etrafına neşretmiyor ve etrafındaki harareti
kendine celbettiği için, şu tarz bürudetle, etrafındaki su
gibi mâyi şeyleri incimad ettirip, mânen bürûdetiyle ihrak
eder. İşte zemherir, bürudetiyle ihrak eden bir sınıf
ateştir. Öyle ise, ateşin bütün derecâtına ve umum envâ'ına
câmi' olan Cehennem içinde, elbette “Zemherir” in bulunması
zarurîdir.
Üçüncüsü:
Cehennem ateşinin tesirini men'edecek ve eman verecek îmân
gibi bir madde-i mânevîyye, İslâmiyet gibi bir zırh olduğu
misillü; dünyevî ateşinin dahi tesirini men'edecek bir
madde-i maddiyye vardır. Çünki; Cenâb-ı Hak, İsm-i Hakîm
iktizasıyla; bu dünya dâr-ül hikmet olmak hasebiyle, esbab
perdesi altında icraat yapıyor. Öyle ise; Hazret-i
İbrahim'in cismi gibi, gömleğini de ateş yakmadı ve ateşe
karşı mukavemet hâletini vermiştir. İbrahim'i yakmadığı
gibi, gömleğini de yakmıyor. İşte bu işaretin remziyle mânen
şu âyet diyor ki: “Ey Millet-i İbrahim! İbrahimvari olunuz.
Tâ maddî ve mânevî gömlekleriniz, en büyük düşmanınız olan
ateşe hem burada, hem orada bir zırh olsun. Ruhunuza îmânı
giydirip, cehennem ateşine karşı zırhınız olduğu gibi;
Cenâb-ı Hakk'ın zeminde sizin için sakladığı ve ihzâr ettiği
bâzı maddeler var. Onlar sizi ateşin şerrinden muhafaza
eder. Arayınız, çıkarınız, giyiniz.” İşte beşerin mühim
terakkiyatından ve keşfiyatındandır ki, bir maddeyi bulmuş
ateş yakmayacak ve ateşe dayanır bir gömlek giymiş. Şu âyet
ise, ona mukabil bak ne kadar ulvî, lâtif ve güzel ve ebede
kadar yırtılmayacak “Hanîfen Müslimen” tezgâhında dokunacak
bir hulleyi gösteriyor.
Hem meselâ:
وَعَلَّمَ اَدَمَ اْلاَسْمَآءَ كُلَّهَا
”Hazret-i Âdem Aleyhisselâm'ın dâva-yı hilafet-i
kübrâda mu'cize-i kübrâsı, tâlîm-i Esmâdır” diyor. İşte sâir
enbiyanın mu'cizeleri, birer hususî hârika-i beşeriyye
remzettiği gibi, bütün Enbiyanın pederi ve divân-ı
nübüvvetin fâtihası olan Hazret-i Âdem Aleyhisselâm'ın
mu'cizesi umum kemâlât ve terakkiyât-ı beşeriyyenin
nihayetlerine ve en ileri hedeflerine sarahate yakın işaret
ediyor. Cenâb-ı Hak (Celle Celâlühü), mânen şu âyetin
lisan-ı işaretiyle diyor ki: “Ey benî-Âdem! Sizin
pederinize, Melâikelere karşı hilafet dâvasında
rüchaniyyetine hüccet olarak, bütün Esmâyı tâlim ettiğimden,
siz dahi mâdem O’nun evlâdı ve vâris-i istidadısınız. Bütün
esmâyı taallüm edip, mertebe-i emânet-i kübrâda, bütün
mahlûkata karşı, rüchaniyyetinize liyâkatınızı göstermek
gerektir. Zira kâinat içinde, bütün mahlûkat üstünde en
yüksek makamata gitmek ve zemin gibi büyük mahlûkatlar size
musahhar olmak gibi mertebe-i âliyyeye size yol açıktır…
Haydi ileri atılınız ve birer ismime yapışınız, çıkınız.
Fakat sizin pederiniz bir defa şeytana aldandı, cennet gibi
bir makamdan rûy-i zemine muvakkaten sukût etti. Sakın siz
de terakkiyatınızda şeytana uyup hikmet-i İlâhiyyenin
semâvatından, tabiat dalaletine sukuta vasıta yapmayınız.
Vakit be-vakit başınızı kaldırıp Esmâ-i Hüsnâma dikkat
ederek, o semâvata uruc etmek için fünununuzu ve
terakkiyâtınızı merdiven yapınız. Tâ fünun ve kemâlâtınızın
menbâları ve hakikatları olan Esmâ-i Rabbâniyyeme çıkasınız
ve o Esmânın dûrbîniyle, kalbinizle Rabbinize bakasınız.
BİR NÜKTE-İ
MÜHİMME VE BİR SIRR-I EHEMM
Şu âyet-i acibe, insânın
câmiiyyet-i istidadı cihetiyle mazhar olduğu bütün kemâlât-ı
ilmiyye ve terakkiyât-ı fenniyye ve havarik-ı sun'iyyeyi
“Tâlim-i Esmâ” ünvanıyla ifade ve tâbir etmekte şöyle lâtif
bir remz-i ulvî var ki: Herbir kemâlin, herbir ilmin, herbir
terakkiyatın, herbir fennin bir hakikat-ı âliyyesi var ki; o
hakikat, bir İsm-i İlâhîye dayanıyor. Pek çok perdeleri ve
mütenevvi tecelliyatı ve muhtelif daireleri bulunan o isme
dayanmakla o fen, o kemâlât, o san'at kemâlini bulur,
hakikat olur. Yoksa yarım yamalak bir sûrette nâkıs bir
gölgedir.
Meselâ: Hendese bir fendir.
Onun hakikatı ve nokta-i müntehâsı, Cenâb-ı Hakk'ın İsm-i
Adl ve Mukaddir'ine yetişip, hendese âyinesinde o ismin
hakîmane cilvelerini haşmetiyle müşahede etmektir.
Meselâ: Tıp bir fendir, hem
bir san'attır. Onun da nihayeti ve hakikatı; Hakîm-i
Mutlak'ın Şâfi ismine dayanıp, eczahâne-i kübrâsı olan rûy-i
zeminde rahîmâne cilvelerini edviyelerde görmekle tıb
kemâlâtını bulur, hakikat olur.
Meselâ: Hakikat-ı
mevcûdâttan bahseden Hikmet-ül Eşya, Cenâb-ı Hakk'ın (Celle
Celâlühü) “İsm-i Hakîm”inin tecelliyat-ı kübrâsını
müdebbirâne, mürebbiyâne; eşyada, menfaatlarında ve
maslahatlarında görmekle ve o isme yetişmekle ve ona
dayanmakla şu hikmet hikmet olabilir. Yoksa, ya hurafata
inkılâb eder ve malayâniyat olur veya felsefe-i tabiiyye
misillü dalalete yol açar.
İşte sana üç misâl... Sâir
kemâlât ve fünunu bu üç misâle kıyas et.
İşte Kur'an-ı Hakîm, şu
âyetle beşeri, şimdiki terakkiyatında pek çok geri kaldığı
en yüksek noktalara, en ileri hududa, en nihayet
mertebelere, arkasına dest-i teşviki vurup, parmağıyla o
mertebeleri göstererek “Haydi arş ileri” diyor. Bu âyetin
hazine-i uzmâsından şimdilik bu cevherle iktifa ederek o
kapıyı kapıyoruz.
Hem meselâ: Hâtem-i divân-ı
nübüvvet ve bütün enbiyanın mu'cizeleri O’nun dâva-i
Risâletine birtek mu'cize hükmünde olan enbiyanın serveri ve
şu kâinatın mâ-bihil iftiharı ve Hazret-i Âdem'e
(Aleyhisselâm) icmâlen tâlim olunan bütün esmânın bütün
merâtibiyle tafsilen mazharı (Aleyhissalâtü Vesselâm)
yukarıya celâl ile parmağını kaldırmakla şakk-ı Kamer eden
ve aşağıya cemâl ile indirmekle yine o parmağından kevser
gibi su akıtan ve bin mu'cizât ile musaddak ve müeyyed olan
Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın mu'cize-i kübrâsı olan
Kur'an-ı Hakîm'in vücuh-u i'câzının en parlaklarından olan
hak ve hakikata dair beyânâtındaki cezâlet, ifadesindeki
belâgat, maânîsindeki câmiiyyet, üslûblarındaki ulviyyet ve
halâveti ifade eden:
قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ اْلاِنْسُ
وَاْلجِنُّ عَلَى اَنْ يَاْتُوا ِبمِثْلِ هَذَا اْلقُرْاَنِ
لاَ يَاْتُونَ ِبمِثْلِهِ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ
ظَهِيرًا
gibi çok âyât-ı beyyinatla
ins ve cinnin enzarını, şu mu'cize-i ebediyyenin vücuh-u
i'câzından en zâhir ve en parlak vechine çeviriyor. Bütün
ins ve cinnin damarlarına dokunduruyor. Dostlarının
şevklerini, düşmanlarının inadını tahrik edip, azîm bir
teşvik ile, şiddetli bir tergib ile dost ve düşmanları O’nu
tanzire ve taklide, yâni nazîrini yapmak ve kelâmını O’na
benzetmek için sevk ediyor, hem öyle bir sûrette o mu'cizeyi
nazargâh-ı enama koyuyor; güya insânın bu dünyaya gelişinden
gaye-i yegânesi; o mu'cizeyi hedef ve düstur ittihaz edip,
O’na bakarak, netice-i hilkat-ı insânîyyeye bilerek
yürümektir.
Elhasıl: Sâir Enbiya
Aleyhimüsselâm'ın mu'cizâtları, birer havarik-ı san'ata
işaret ediyor ve Hazret-i Âdem Aleyhisselâm'ın mu'cizesi
ise; esasat-ı san'at ile beraber, ulûm ve fünunun, havarik
ve kemâlâtının fihristesini bir sûret-i icmâlîde işaret
ediyor ve teşvik ediyor. Amma mu'cize-i kübrâ-i Ahmediyye
(A.S.M.) olan Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyân ise, tâlim-i Esmânın
hakikatına mufassalan mazhariyetini; hak ve hakikat olan
ulûm ve fünûnun doğru hedeflerini ve dünyevî, uhrevî
kemâlâtı ve saadâtı vâzıhan gösteriyor. Hem pek çok azîm
teşvikatla, beşeri onlara sevkediyor. Hem öyle bir tarzda
sevkeder, teşvik eder ki; o tarz ile şöyle anlattırıyor: “Ey
insân! Şu kâinattan maksad-ı a'lâ; tezahür-ü Rubûbiyyete
karşı, ubûdiyyet-i külliyye-i insânîyyedir ve insânın gaye-i
aksâsı, o ubûdiyete ulûm ve kemâlât ile yetişmektir.” Hem
öyle bir sûrette ifade ediyor ki, o ifade ile şöyle işaret
eder ki: “Elbette nev'-i beşer, âhir vakitte ulûm ve fünûna
dökülecektir. Bütün kuvvetini ilimden alacaktır. Hüküm ve
kuvvet ise, ilmin eline geçecektir.” Hem o Kur'an-ı
Mu'ciz-ül Beyân, cezâlet ve belâgat-ı Kur'aniyyeyi
mükerreren ileri sürdüğünden remzen anlattırıyor ki: “Ulûm
ve fünunun en parlağı olan belâgat ve cezâlet, bütün
enva'ıyla âhirzamanda en mergub bir sûret alacaktır. Hattâ
insânlar, kendi fikirlerini birbirlerine kabûl ettirmek ve
hükümlerini birbirine icra ettirmek için, en keskin silâhını
cezâlet-i beyândan ve en mukavemet-sûz kuvvetini belâgât-ı
edâdan alacaktır.”
Elhasıl: Kur'anın
ekser âyetleri, herbiri birer hazine-i kemâlâtın anahtarı ve
birer define-i ilmin miftahıdır.
Eğer istersen Kur'anın
semâvatına ve âyâtının nücumlarına yetişesin; geçmiş olan
yirmi adet Sözleri,
yirmi basamaklı (Haşiye)
bir merdiven yaparak çık. Onunla gör ki: Kur'an ne kadar
parlak bir güneştir. Hakaik-i İlâhiyyeye ve hakaik-i
mümkinat üstüne nasıl safi bir nur serpiyor ve parlak bir
ziyâ neşrediyor bak...
Netice: Mâdem
enbiyaya dair olan âyetler, şimdiki terakkiyat-ı
beşeriyyenin hârikalarına birer nevi işaretle beraber, daha
ilerideki hududunu çiziyor gibi bir tarz-ı ifadesi var ve
mâdem herbir âyetin müteaddid mânâlara delâleti muhakkaktır,
belki müttefekunaleyhtir ve mâdem enbiyaya ittiba etmek ve
iktida etmeye dair evâmir-i mutlaka var. Öyle ise, şu geçmiş
âyetlerin maânî-i sarihalarına delâletle beraber, san'at ve
fünun-u beşeriyyenin mühimlerine işarî bir tarzda delâlet,
hem teşvik ediliyor denilebilir.
İKİ MÜHİM
SUALE KARŞI İKİ MÜHİM CEVAP
BİRİNCİSİ:
Eğer desen: “Mâdem Kur'an, beşer için nâzil olmuştur. Neden
beşerin nazarında en mühim olan medeniyet hârikalarını
tasrih etmiyor? Yalnız gizli bir remz ile, hafî bir îma ile,
hafif bir işaretle, zaîf bir ihtar ile iktifa ediyor?”
ELCEVAB:
Çünki; medeniyyet-i beşeriyye hârikalarının hakları, bahs-i
Kur'anîde o kadar olabilir. Zira Kur'anın vazife-i
asliyyesi: Daire-i Rubûbiyyetin kemâlât ve şuunatını ve
daire-i ubûdiyyetin vezaif ve ahvâlini tâlim etmektir. Öyle
ise şu havarik-ı beşeriyyenin o iki dairede hakları; yalnız
bir zaîf remz, bir hafif işaret, ancak düşer. Çünki onlar,
daire-i Rubûbiyyetten haklarını isteseler, o vakit pek az
hak alabilirler.
Meselâ; tayyare-i beşer (Haşiye)
Kur'ana dese: “Bana bir hakk-ı kelâm ver, âyâtında bir mevki
ver.” Elbette o daire-i Rubûbiyyetin tayyareleri olan
Seyyarat, Arz, Kamer; Kur'an nâmına diyecekler:
“Burada cirmin kadar bir
mevki alabilirsin.” Eğer beşerin taht-el-bahirleri, âyât-ı
Kur'aniyyeden mevki isteseler; o dairenin taht-el-bahirleri
(yâni, bahr-ı muhit-i havaîde ve esîr denizinde yüzen) zemin
ve yıldızlar ona diyecekler: “Yanımızda senin yerin,
görünmeyecek derecede azdır.” Eğer elektriğin parlak,
yıldız-misâl lâmbaları, hakk-ı kelâm isteyerek, âyetlere
girmek isteseler; o dairenin elektrik lâmbaları olan
şimşekler, şahablar ve gökyüzünü zînetlendiren yıldızlar ve
misbahlar diyecekler: “Işığın nisbetinde bahis ve beyâna
girebilirsin.” Eğer havârik-ı medeniyyet, dekaik-ı san'at
cihetinde haklarını isterlerse ve âyetlerden makam taleb
ederlerse; o vakit, birtek sinek onlara “Susunuz” diyecek.
“Benim bir kanadım kadar hakkınız yoktur. Zira sizlerdeki,
beşerin cüz'-i ihtiyarıyla kesbedilen bütün ince san'atlar
ve bütün nâzik cihazlar toplansa, benim küçücük vücûdumdaki
ince san'at ve nazenin cihazlar kadar acib olamaz.
اِنَّ الَّذِينَ
تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ لَنْ يَخْلُقُوا ذُبَابًا وَلَوِ
اجْتَمَعُوا لَهُ ilâ âhir.. âyeti sizi susturur.”
Eğer o hârikalar, daire-i
ubûdiyyete gidip, o daireden haklarını isterlerse; o zaman o
daireden şöyle bir cevap alırlar ki: “Sizin münasebetiniz
bizimle pek azdır ve dairemize kolay giremezsiniz. Çünki,
programımız budur ki: Dünya bir misafirhânedir. İnsân ise
onda az duracaktır ve vazifesi çok bir misafirdir ve kısa
bir ömürde hayat-ı ebediyyeye lâzım olan levazımatı tedârik
etmekle mükelleftir. En ehemm ve en elzem işler, takdim
edilecektir.
Halbuki; siz ekseriyet
îtibâriyle şu fâni dünyayı bir makarr-ı ebedî nokta-i
nazarında ve gaflet perdesi altında, dünyaperestlik hissiyle
işlenmiş bir sûret sizde görülüyor. Öyle ise, hakperestlik
ve âhireti düşünmeklik esasları üzerine müesses olan
ubûdiyetten hisseniz pek azdır. Lâkin eğer kıymettar bir
ibâdet olan sırf menfaat-ı ibâdullah için ve menâfi-i
umumiyye ve istirahat-ı âmmeye ve hayát-ı içtimaiyyenin
kemâline hizmet eden ve elbette ekalliyet teşkil eden
muhterem san'atkârlar ve mülhem keşşaflar, arkanızda ve
içinizde varsa; o hassas zâtlara şu remz ve işarat-ı
Kur'aniyye -sa'ye teşvik ve san'atlarını takdir etmek için-
elhak kâfi ve vâfidir.”
İKİNCİ SUALE
CEVAP: Eğer desen: “Şimdi şu tahkikattan sonra şüphem
kalmadı ve tasdik ettim ki; Kur'anda sâir hakaikla beraber,
medeniyyet-i hâzıranın hârikalarına ve belki daha ilerisine
işaret ve remz vardır. Dünyevî ve uhrevî saadet-i beşere
lâzım olan herşey, değeri nisbetinde içinde bulunur. Fakat
niçin Kur'an, onları sarahatla zikretmiyor? Tâ, muannid
kâfirler dahi tasdike mecbur olsunlar, kalbimiz de rahat
olsun?”
ELCEVAB: Din
bir imtihandır. Teklif-i İlâhî bir tecrübedir. Tâ, ervah-ı
âliyye ile ervah-ı sâfile, müsabaka meydanında birbirinden
ayrılsın. Nasılki bir mâdene ateş veriliyor; tâ elmasla
kömür, altunla toprak birbirinden ayrılsın. Öyle de bu dâr-ı
imtihanda olan teklifat-ı İlâhiyye bir ibtilâdır ve bir
müsabakaya sevktir ki; istidad-ı beşer mâdeninde olan
cevâhir-i âliyye ile mevadd-ı süfliyye, birbirinden tefrik
edilsin... Mâdem Kur'an, bu dâr-ı imtihanda bir tecrübe
sûretinde, bir müsabaka meydanında beşerin tekemmülü için
nâzil olmuştur. Elbette şu dünyevî ve herkese görünecek
umûr-u gaybiyye-i istikbaliyyeye yalnız işaret edecek ve
hüccetini isbat edecek derecede akla kapı açacak. Eğer
sarahaten zikretse, sırr-ı teklif bozulur. Âdeta
gökyüzündeki yıldızlarla vazıhan
لآَاِلَهَ اِلاَّاللَّهُ yazmak misillü bir bedâhete
girecek. O zaman herkes ister istemez tasdik edecek.
Müsabaka olmaz, imtihan fevt olur. Kömür gibi bir ruh ile
elmas gibi bir ruh (Haşiye)
beraber kalacaklar...
Elhasıl: Kur'an-ı
Hakîm, hakîmdir. Herşeye, kıymeti nisbetinde bir makam
verir. İşte Kur'an, binüçyüz sene evvel, istikbâlin
zulümâtında müstetir ve gaybî olan semerat ve terakkiyat-ı
insânîyyeyi görüyor ve gördüğümüzden ve göreceğimizden daha
güzel bir sûrette gösterir. Demek Kur'an, öyle bir zâtın
kelâmıdır ki; bütün zamanları ve içindeki bütün eşyayı bir
anda görüyor.
İşte mu'cizât-ı Enbiya
yüzünde parlayan bir lem'a-i i'câz-ı KUR'AN...
اَللَّهُمَّ فَهِّمْنَا اَسْرَا رَ
الْقُرْاَنِ وَ وَفِّقْنَا لِخِدْمَتِهِ فِى كُلِّ اَنٍ وَ
زَمَانٍ
سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَآ اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَآ اِنَّكَ
اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَآ اِنْ نَسِينَآ اَوْ اَخْطَاْنَا
اَللَّهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ وَ بَارِكْ وَ كَرِّمْ عَلَى
سَيِدِنَا وَ مَوْلَينَا مُحَمَّدٍ عَبْدِكَ وَ نَبِيِّكَ وَ
رَسُولِكَ النَّبِىِّ اْلاُمِّىِّ وَ عَلَى اَلِهِ وَ
اَصْحَابِهِ وَ اَزْوَاجِهِ وَ ذُرِّيَّاتِهِ وَ عَلَى
النَّبِيِّنَ وَ الْمُرْسَلِينَ وَ الْمَلَئِكَةِ
الْمُقَرَّبِينَ وَ اْلاَوْلِيَآءِ وَ الصَّالِحِينَ. اَفْضَلَ
صَلاَةٍ وَ اَزْكَىَ سَلاَمٍ وَ اَنْمَى بَرَكَاتٍ بِعَدَدِ
سُوَرِ الْقُرْاَنِ وَ اَيَاتِهِ وَ حُرُوفِهِ وَ كَلِمَاتِهِ
وَ مَعَانِيهِ وَ اِشَارَاتِهِ وَ رُمُوزِهِ وَ دَلاَلاَتِهِ
وَاغْفِرْلَنَا وَارْحَمْنَا وَ الْطُفْ بِنَا يَآ اِلَهَنَا
يَا خَالِقَنَا بِكُلِّ صَلاَةٍ مِنْهَا بِرَحْمَتِكَ يَآ
اَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ
وَ الْحَمْدُ ِللَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ اَمِينَ
* * *