Otuzüç Penceredir
[Bir cihette
Otuzüçüncü Mektub ve bir cihette Otuzüçüncü Söz]
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
سَنُرِيهِمْ اَيَاتِنَا فِى اْلاَفَاقِ وَفِى اَنْفُسِهِمْ
حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ اْلحَقُّ اَوَلَمْ يَكْفِ
بِرَبِّكَ اَنَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ
Sual: Şu iki âyet-i
câmianın ifade ettiği vücûb ve vahdâniyyet-i İlâhiyye ve
evsaf ve şuûnat-ı Rabbâniyyeye, âlem-i asgar ve ekber olan
insân ve kâinatın vech-i delaletlerini, mücmel ve kısa bir
sûrette beyânlarını isteriz. Çünki: Münkirler pek ileri
gittiler. Ne vakte kadar وَ هُوَ عَلَى
كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ deyip, elimizikaldıracağız?
diyorlar.
Elcevab: Yazılan
bütün otuzüç adet Sözler, o âyetin denizinden ve ifaza
ettiği hakikat bahrinden otuzüç katredir. Onlara baksanız,
cevabınızı alabilirsiniz. Şimdilik yalnız o denizden bir
katrenin reşehatına işaret nev'inden şöyle deriz ki:
Meselâ: Nasılki bir zât-ı
mu'ciznümâ, büyük bir saray yapmak istese: Evvelâ
temellerini, esaslarını muntâzaman hikmetle vaz'eder ve
ilerideki neticelerine ve gayelerine muvafık bir tarzda
tertib eder. Sonra menzillere, kısımlara meharetle tefrik ve
tafsil ediyor. Sonra o menzilleri tanzim ve tertib ediyor.
Sonra nukuşlarla tezyin ediyor. Sonra elektrik lâmbalarıyla
tenvir ediyor. Sonra o muhteşem ve müzeyyen sarayda
meharetini, ihsanatını tecdid etmek için herbir tabakada
yeni yeni icadlar, tebdiller, tahviller yapıyor. Sonra
herbir menzilde kendi makamına merbut bir telefon rabtedip
birer pencere açarak, herbirinden onun makamı görünür.
Aynen öyle de:
وَلِلّهِ اْلمَثَلُ اْلاَعْلَى Sâni'-i Zülcelâl;
Hâkim-i Hakîm, Adl-i Hakem gibi binbir Esmâ-yı kudsiyye ile
müsemma Fâtır-ı Bîmisâl, şu âlem-i ekber olan kâinat
sarayının ve hilkat şeceresinin icadını irade etti. Altı
günde, o sarayın, o şecerenin esasâtını desatir-i hikmet ve
kavanin-i ilm-i ezelîsi ile vaz'etti. Sonra ulvî ve süflî
tabakata ve dallara ayırıp, kaza ve kader desatiri ile
tafsil ve tasvir etti. Sonra her mahlûkatın her tâifesini ve
her tabakasını sun' ve inâyet düsturu ile tanzim etti. Sonra
herşeyi, herbir âlemi; ona lâyık bir tarzda, meselâ; semâyı
yıldızlarla, zemini çiçeklerle tezyin ettiği gibi,
süslendirip tezyin etti. Sonra o kavanin-i külliyye ve
desatir-i umumiyye meydanlarında Esmâlarını tecelli ettirip
tenvir etti. Sonra bu kanun-u küllînin tazyikinden feryad
eden ferdlere Rahmân-ı Rahîm isimlerini hususî bir sûrette
imdada yetiştirdi. Demek o küllî ve umumî desatiri içinde
hususî ihsanatı, hususî imdatları, hususî cilveleri var ki:
Herşey, her vakit, her haceti için ondan istimdad eder, ona
bakabilir. Sonra her menzilden, her tabakadan, her âlemden,
her tâifeden, her ferdden, herşeyden, kendini gösterecek
yâni vücûdunu ve vahdetini bildirecek pencereler açmış. Her
kalb içinde bir telefon bırakmış. Şimdi şu hadsiz
pencerelerden elbette haddimizin fevkinde olarak bahse
girişmeyeceğiz. Onları, ilm-i muhit-i İlâhîye havale edip,
yalnız âyât-ı Kur'aniyyenin lemaâtı olan otuzüç pencereyi
Otuzüçüncü Söz'ün Otuzüçüncü Mektubunun, namazdan sonraki
tesbihatın otuzüç aded-i mübârekine muvafık olmak için
“otuzüç pencereye” icmâlî ve muhtasar bir sûrette işaret
edip, izahını sâir Sözler'e havale ederiz...
Birinci
Pencere
Bilmüşâhede görüyoruz ki:
Bütün eşya, husûsan zîhayat olanların pekçok muhtelif hâcâtı
ve pekçok mütenevvi metâlibi vardır. O matlabları, o
hacetleri, ummadığı ve bilmediği ve eli yetişmediği yerden
münâsib ve lâyık bir vakitte onlara veriliyor, imdada
yetiştiriliyor. Halbuki o hadsiz maksudların en küçüğüne o
muhtaçların kudreti yetişmez, elleri ulaşmaz. Sen kendine
bak: Zâhirî ve bâtınî hasselerin ve onların levazımatı gibi
elin yetişmediği ne kadar eşyaya muhtaçsın. Bütün
zîhayatları kendine kıyas et. İşte bütün onlar, birer birer,
vücûd-u Vâcib'e şehadet ve vahdetine işaret ettikleri gibi,
heyet-i mecmuasıyla, güneşin ziyâsı güneşi gösterdiği gibi,
o hal ve bu keyfiyet, perde-i gayb arkasında bir Vâcib-ül
Vücûd'u, bir Vâhid-i Ehad'i, hem gayet Kerim, Rahîm,
Mürebbi, Müdebbir ünvanları içinde akla gösterir.
Şimdi ey münkir-i câhil ve
ey fâsık-ı gafil! Bu faaliyet-i hakîmaneyi, basîraneyi,
rahîmâneyi ne ile izah edebilirsin! Sağır tabiatla mı! Kör
kuvvetle mi! Sersem tesadüfle mi! Âciz câmid esbabla mı izah
edebilirsin!.
İkinci
Pencere
Eşya, vücûd ve
teşahhusatlarında, nihayetsiz imkânat yolları içinde
mütereddid, mütehayyir, şekilsiz bir sûrette iken,
birdenbire gayet muntâzam, hakîmane öyle bir teşahhus vechî
veriliyor ki, meselâ: Her bir insânın yüzünde, bütün ebna-yı
cinsinden herbirisine karşı birer alâmet-i fârika, o küçük
yüzde bulunduğu ve zâhir ve bâtın duygularıyla kemâl-i
hikmetle teçhiz edildiği cihetle, o yüz, gayet parlak bir
sikke-i ehadiyyet olduğunu isbat eder. Herbir yüz, yüzer
cihetle bir Sâni'-i Hakîm'in vücûduna şehadet ve vahdetine
işaret ettikleri gibi, bütün yüzlerin heyet-i mecmuasıyla
izhar ettikleri o sikke, bütün eşyanın Hâlıkına mahsus bir
hâtem olduğunu akıl gözüne gösterir.
Ey münkir! Hiçbir cihetle
kabil-i taklid olmayan şu sikkeleri ve mecmuundaki parlak
sikke-i Samediyyeti hangi tezgâha havale edebilirsin!..
Üçüncü
Pencere
Zeminin yüzünde
dörtyüzbin muhtelif tâifeden (Haşiye)
ibaret olan bütün hayvanat ve nebâtat enva'ının ordusu;
bilmüşâhede ayrı ayrı erzakları, sûretleri, silâhları,
libasları, tâlimatları, terhisatları kemâl-i mizan ve
intizâmla hiçbir şey unutulmayarak, hiçbirini şaşırmayarak
bir sûrette tedbir ve terbiye etmek öyle bir sikkedir ki:
Hiçbir şüphe kabûl etmez, güneş gibi parlak bir sikke-i
Vâhid-i Ehad'dir. Hadsiz bir kudret ve muhit bir ilim ve
nihayetsiz bir hikmet sahibinden başka kimin haddi var ki, o
hadsiz derecede hârika olan şu idareye karışsın. Çünki: Şu
birbiri içinde girift olan enva'ları, milletleri, umumunu
birden idare ve terbiye edemeyen, onlardan birisine karışsa
elbette karıştıracak. Halbuki: فَارْجِعِ
الْبَصَرَ هَلْ تَرَى مِنْ فُطُورٍ sırrı ile, hiçbir
karışık alâmeti yoktur. Demek ki hiçbir parmak karışamıyor.
Dördüncü
Pencere
İstidad lisanıyla bütün
tohumlar tarafından ve ihtiyâc-ı fıtrî lisanıyla bütün
hayvanlar tarafından ve lisan-ı ıztırarî ile bütün muztarlar
tarafından edilen duaların makbûliyetidir.
İşte bu nihayetsiz duaların
bilmüşâhede kabûl ve icabeti, herbiri vücûba ve vahdete
şehadet ve işaret ettikleri gibi, mecmuu, büyük bir mikyasta
bilbedâhe bir Hâlık-ı Rahîm ve Kerim ve Mucîb'e delâlet eder
ve baktırır.
Beşinci
Pencere
Görüyoruz ki: Eşya, husûsan
zîhayat olanlar, def'î gibi âni bir zamanda vücûda gelir.
Halbuki: Def'î ve âni bir surette basit bir maddeden çıkan
şeyler, gayet basit, şekilsiz, san'atsız olması lâzım
gelirken; çok meharete muhtaç bir hüsn-ü san'atta, çok
zamânâ muhtaç ihtimamkârane nakışlarla münakkaş, çok âlâta
muhtaç acib san'atlarla müzeyyen, çok maddelere muhtaç bir
sûrette halk olunuyorlar. İşte bu def'î ve âni bir sûrette
bu hârika san'at ve güzel heyet, herbiri bir Sâni'-i
Hakîm'in vücûb-u vücûduna şehadet ve vahdet-i Rubûbiyyetine
işaret ettikleri gibi mecmuu gayet parlak bir tarzda
nihayetsiz Kadîr, nihayetsiz Hakîm bir Vâcib-ül Vücûd'u
gösterir.
Şimdi, ey sersem münkir!
Haydi bunu ne ile izah edersin! Senin gibi sersem, âciz,
câhil tabiatla mı! Veyahut hadsiz derece hatâ ederek o
Sâni'-i Mukaddes'e “Tabiat” ismini verip onun mu'cizât-ı
kudretini, o tesmiye bahanesiyle tabiata isnad edip, bin
derece muhali birden irtikâb etmek mi istersin!
Altıncı
Pencere
اِنَّ فِى خَلْقِ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ
وَاخْتِلاَفِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّتِى
َتجْرِى فِى الْبَحْرِ ِبمَا يَنْفَعُ النَّاسَ وَمَا اَنْزَلَ
اللّهُ مِنَ السَّمَاءِ مِنْ مَاءٍ فَاَحْيَا بِهِ اْلاَرْضَ
بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ فِيهَا مِنْ كُلِّ دَابَّةٍ
وَتَصْرِيفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ اْلمُسَخَّرِ بَيْنَ
السَّمَاءِ وَاْلاَرْضِ َلآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ
Şu âyet, vücûb ve vahdeti
gösterdiği gibi, bir ism-i âzamı gösteren gayet büyük bir
penceredir.
İşte şu âyetin
hülâsat-ül-hülâsası şudur ki: Kâinatın ulvî ve süflî
tabakatındaki bütün âlemler ayrı ayrı lisanla birtek
neticeyi, yâni birtek Sâni'-i Hakîm'in Rububiyyetini
gösteriyorlar. Şöyle ki: Nasıl, göklerde (hattâ
Kozmoğrafyanın îtirafıyla dahi) gayet büyük neticeler için
gayet muntâzam hareketler, bir Kadîr-i Zülcelâl'in vücûd ve
vahdetini ve kemal-i Rububiyyetini gösterir. Öyle de:
Zeminde bilmüşâhede (hattâ Coğrafyanın şehadetiyle ve
ikrarıyla) gayet büyük maslahatlar için mevsimlerdeki gibi
gayet muntâzam tahavvülâtlar dahi, aynı o Kadîr-i Zülcelâlin
vücûb-u vahdetini ve kemâl-i Rububiyyetini gösterir. Hem
nasıl berr'de ve bahr'de kemâl-i rahmet ile rızıkları
verilen ve kemâl-i hikmet ile muhtelif şekiller giydirilen
ve kemâl-i Rububiyyetle türlü türlü duygularla teçhiz edilen
bütün hayvanat, birer birer yine o Kadîr-i Zülcelâl'in
vücûduna şehadet ve vahdetine işaret etmekle beraber,
heyet-i mecmuasıyla gayet geniş bir mikyasta âzamet-i
Ulûhiyyetini ve kemâl-i Rububiyyetini gösterir. Öyle de:
Bağlardaki muntâzam nebâtat ve nebâtatın gösterdikleri
müzeyyen çiçekler ve çiçeklerin gösterdikleri mevzun
meyveler ve meyvelerin gösterdikleri müzeyyen nakışlar,
birer birer yine o Sâni-i Hakîm'in vücûduna şehadet ve
vahdetine işaret etmekle beraber külliyetleriyle gayet
şa'şaalı bir sûrette cemâl-i rahmetini ve kemâl-i
Rububiyyetini gösterir. Hem nasıl cevv-i semâdaki
bulutlardan mühim hikmetler ve gayeler ve lüzumlu faideler
ve semereler için tavzif edilen ve gönderilen katreler,
katreler adedince yine o Sâni-i Hakîm'in vücûbunu ve
vahdetini ve kemâl-i Rububiyyetini gösterir. Öyle de:
Zemindeki bütün dağların ve dağlar içindeki madenlerin ayrı
ayrı hasiyetleriyle beraber ayrı ayrı maslahatlar için ihzâr
ve iddiharları, dağ metânetinde bir kuvvetle yine o Sâni-i
Hakîm'in vücûb ve vahdetini ve kemâl-i Rububiyyetini
gösterir. Hem nasıl sahralarda ve dağlardaki küçük küçük
tepelerin türlü türlü muntâzam çiçeklerle süslenmeleri,
herbiri bir Sâni-i Hakîm'in vücûbuna şehadet ve vahdetine
işaret etmekle beraber, heyet-i mecmuasıyla haşmet-i
Saltanatını ve kemâl-i Rububiyyetini gösterir. Öyle de:
Bütün otlarda ve ağaçlardaki bütün yaprakların türlü türlü
eşkâl-i muntâzamaları ve ayrı ayrı vaziyetleri ve
cezbekârane mevzun hareketleri, yapraklar adedince yine o
Sâni'-i Hakîm'in vücûb-u vücûdunu ve vahdetini ve kemâl-i
Rububiyyetini gösterir. Hem nasıl bütün ecsam-ı nâmiyyede,
büyümek zamanında muntâzaman hareketleri ve türlü türlü âlât
ile teçhizleri ve çeşit çeşit meyvelere şuurkârane
teveccühleri, herbiri ferden-ferda yine o Sâni-i Hakîm'in
vücûb-u vücûduna şehadet ve vahdetine işaret eder. Ve
heyet-i mecmuasıyla gayet büyük bir mikyasta ihâta-i
kudretini ve şümûl-ü hikmetini ve cemâl-i san'atını ve
kemâl-i Rububiyyetini gösterir. Öyle de: Bütün hayvanî
cesedlerde kemâl-i hikmetle nefislerini, ruhlarını
yerleştirmek, türlü türlü cihazât ile kemâl-i intizâm ile
teslih etmek, türlü türlü hizmetlerde kemâl-i hikmetle
göndermek, hayvanat adedince belki cihazâtları sayısınca
yine o Sâni'-i Hakîm'in vücûb-u vücûduna ve vahdetine
şehadet ve işaret ettikleri gibi, heyet-i mecmuasıyla gayet
parlak bir sûrette cemâl-i rahmetini ve kemâl-i
Rububiyyetini gösterir. Hem nasıl bütün kalblere, insân ise,
her nevi ulûm ve hakikatları bildiren, hayvan ise her nevi
hacetlerinin tedârikini öğreten bütün ilhamat-ı gaybiyye,
bir Rabb-ı Rahîm'in vücûdunu ihsas eder ve Rububiyyetine
işaret eder. Öyle de: Gözlere kâinat bostanındaki mânevî
çiçekleri toplayan şuâât-ı ayniyye gibi zâhirî ve bâtınî
bütün duyguların, ayrı ayrı âlemlere herbiri birer anahtar
olmaları, yine o Sâni-i Hakîm, o Fâtır-ı Alîm, o Hâlık-ı
Rahîm, o Rezzak-ı Kerim'in vücûb-u vücûdunu ve Vahdet ve
Ehadiyyetini ve kemâl-i Rububiyyetini güneş gibi gösterir.
İşte şu yukarıda geçen oniki
ayrı ayrı pencerelerden, oniki vecihten bir pencere-i âzam
açılıyor ki: Oniki renkli bir ziyâ-yı hakikat ile Cenâb-ı
Hakk'ın Ehadiyyetini ve Vahdâniyyetini ve kemâl-i
Rububiyyetini gösterir.
İşte ey bedbaht münkir! Şu
daire-i arz kadar, belki medâr-ı senevîsi kadar geniş olan
şu pencereyi ne ile kapatabilirsin! Ve güneş gibi parlak
olan şu maden-i nuru ne ile söndürebilirsin !ve hangi
perde-i gaflette saklayabilirsin!..
Yedinci
Pencere
Şu kâinat yüzünde serpilen
masnuatın kemâl-i intizâmları ve kemâl-i mevzuniyetleri ve
kemâl-i zînetleri ve icadlarının sühuleti ve birbirine
benzemeleri ve birtek fıtrat izhar etmeleri, nasılki, bir
Sâni-i Hakîm'in vücûb-u vücûdunu ve kemâl-i kudretini ve
vahdetini gayet geniş bir mikyasta gösteriyorlar. Öyle de:
Câmid ve basit unsurlardan, hadsiz ve ayrı ayrı ve muntâzam
mürekkebatın icadı, mürekkebat adedince yine o Sâni'-i
Hakîm'in vücûb-u vücûduna şehadet ve vahdetine işaret
etmekle beraber, heyet-i mecmuasıyla gayet parlak bir tarzda
kemâl-i kudretini ve vahdetini gösterdiği gibi terkibat-ı
mevcûdât tâbir edilen terkib ve tahlil hengâmındaki
teceddüdde nihayet derecede ihtilat ve karışma içinde
nihayet derecede bir imtiyaz ve tefrik ile, meselâ:
Topraktaki tohumların ve köklerin çok karışık olduğu halde
hiç şaşırmayarak, bir surette sünbüllerini ve vücûdlarını
temyiz ve tefrik etmek ve ağaçlara giren karışık maddeleri
yaprak ve çiçek ve meyvelere tefrik etmek ve hüceyrat-ı
bedene karışık bir surette giden gıdaî maddeleri kemâl-i
hikmetle ve kemâl-i mizanla ayırıp tefrik etmek, yine o
Hakîm-i Mutlak ve o Alîm-i Mutlak ve o Kadîr-i Mutlak'ın
vücûb-u vücûdunu ve kemâl-i kudretini ve vahdetini
gösterdiği gibi; zerreler âlemini hadsiz ve geniş bir tarla
hükmüne getirip, her dakikada kemâl-i hikmetle ekip biçip,
yeni yeni kâinatlar mahsulâtını ondan almak ve o câmide,
âcize, câhile olan zerrata gayet şuurkârane ve gayet
hakîmane ve muktedirane hadsiz muntâzam vazifeleri
gördürmek, yine o Kadîr-i Zülcelâl'in ve o Sâni-i
Zülkemâl'in vücûb-u vücûdunu ve kemâl-i kudretini ve
âzamet-i Rububiyyetini ve vahdetini ve kemâl-i Rububiyyetini
gösterir.
İşte bu dört yol ile büyük
bir pencere mârifetullaha açılır. Ve büyük bir mikyasta bir
Sâni-i Hakîm'i akla gösterir.
Şimdi ey bedbaht gafil! Şu
halde O’nu görmek ve tanımak istemezsen; aklını çıkar at,
hayvan ol, kurtul...
Sekizinci
Pencere
Nev-i beşerdeki bütün
ervah-ı neyyire ashâbı olan Enbiyalar (Aleyhimüsselâm),
bâhir ve zâhir mu'cizâtlarına istinad ederek ve bütün
kulûb-u münevvere aktabı olan evliyalar, keşf ve
kerametlerine itimad ederek ve bütün ukûl-ü nurâniyye erbabı
olan asfiyalar, tahkikatlarına istinad ederek, birtek
Vâhid-i Ehad, Vâcib-ül-Vücûd, Hâlık-ı Külli Şey'in vücûb-u
vücûduna ve vahdetine ve kemâl-i Rububiyyetine şehadetleri,
pek büyük ve nuranî bir penceredir. Hem her vakit o makam-ı
Rububiyyeti göstermektedir.
Ey bîçâre münkir! Kime
güveniyorsun ki, bunları dinlemiyorsun! Veyahut gündüz
içinde gözünü kapamakla, dünyayı gece mi oldu
zannediyorsun!..
Dokuzuncu
Pencere
Kâinattaki ibâdat-ı
umumiyye, bilbedâhe bir Mâbud-u Mutlak'ı gösteriyor. Evet
âlem-i ervaha ve bâtına giden ve ruhânî ve meleklerle
görüşen zâtların şehadetleriyle sâbit olan umum ruhânî ve
melâikelerin kemâl-i imtisâl ile ubûdiyyetleri ve
bilmüşâhede: Bütün zîhayatların kemâl-i intizâmla
ubûdiyetkârane vazifeler görmeleri ve bilmüşâhede; anasır
gibi bütün cemadatın kemâl-i itâatla ubûdiyyetkârane
hizmetleri, bir Mâbud-u Bilhakk'ın vücûb-u vücûdunu ve
vahdetini gösterdiği gibi, herbir tâifesi icmâ' ve tevatür
kuvvetini taşıyan bütün âriflerin hakikatlı mârifetleri,
bütün şâkirler tâifesinin semeredâr şükürleri ve bütün
zâkirlerin feyizli zikirleri ve bütün hâmidlerin ni’met
artıran hamdleri ve bütün muvahhidlerin bürhânlı tevhidleri
ve tavsifleri ve bütün muhiblerin hakikî muhabbet ve aşkları
ve bütün müridlerin sadık irade ve rağbetleri ve bütün
münîblerin ciddî taleb ve inabeleri, yine; Maruf, Mezkûr,
Meşkûr, Mahmud, Vâhid, Mahbub, Mergub, Maksud olan o Mâbud-u
Ezelî'nin vücûb-u vücûdunu ve kemâl-i Rububiyyetini ve
vahdetini gösterdiği gibi, kâmil insânlardaki bütün makbûl
ibâdatın ve o makbûl ibâdatın neticesinden hasıl olan
füyûzat ve münacat, müşahedât ve keşfiyat, yine o Mevcûd-u
Lemyezel ve o Mâbud-u Lâyezal'in vücûb-u vücûdunu ve
vahdetini ve kemâl-i Rububiyyetini gösterir. İşte şu üç
cihette ziyâdar büyük bir pencere, vahdâniyyete açılır.
Onuncu
Pencere
وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً
فَاَخْرَجَ بِهِ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ وَسَخَّرَ
لَكُمُ الْفُلْكَ لِتَجْرِىَ فِى الْبَحْرِ بِاَمْرِهِ
وَسَخَّرَ لَكُمُ اْلاَنْهَارَوَسَخَّرَ لَكُمُ الشَّمْسَ
وَالْقَمَرَ دَائِبَيْنِ وَسَخَّرَ لَكُمُ اللَّيْلَ
وَالنَّهَارَ وَآتَيكُمْ مِنْ كُلِّ مَا سَاَلْتُمُوهُ وَاِنْ
تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللّهِ لاَ ُتحْصُوهَا
Şu kâinattaki mevcûdâtın
birbirine teavünü, tecâvübü, tesânüdü gösterir ki; umum
mahlûkat, birtek Mürebbi'nin terbiyesindedirler. Birtek
Müdebbir'in idaresindedirler. Birtek Mutasarrıf'ın taht-ı
tasarrufundadırlar. Birtek Seyyid'in hizmetkârlarıdırlar.
Çünki: Zemindeki zîhayatlara levazımat-ı hayatiyyeyi emr-i
Rabbanî ile pişiren Güneş'ten ve takvimcilik eden Kamer'den
tut, tâ ziyâ, hava, mâ, gıdanın zîhayatların imdadına
koşmalarına, ve nebâtatın dahi hayvanatın imdadına
koşmalarına ve hayvanat dahi insânların imdadına
koşmalarına; hattâ a'za-yı bedenin birbirinin muâvenetine
koşmalarına ve hattâ gıda zerratının hüceyrat-ı bedeniyyenin
imdadına koşmalarına kadar câri olan bir düstur-u teavün
ile, câmid ve şuursuz olan o mevcûdât-ı müteavine, bir
kanun-u kerem, bir namus-u şefkat, bir düstur-u rahmet
altında gayet hakîmane, kerîmâne birbirine yardım etmek,
birbirinin sada-yı hacetine cevap vermek, birbirini takviye
etmek, elbette bilbedâhe birtek, yekta, Vâhid-i Ehad, Ferd-i
Samed, Kadîr-i Mutlak, Alîm-i Mutlak, Rahîm-i Mutlak,
Kerim-i Mutlak bir Zât-ı Vâcib-ül-Vücûd'un hizmetkârları ve
memurları ve masnuları olduklarını gösterir.
İşte ey bîçare müflis
felsefî! Bu muazzam pencereye ne diyorsun? Senin tesadüfün
buna karışabilir mi!..
Onbirinci
Pencere
اَلاَ
بِذِكْرِ اللَّهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ Bütün ervah
ve kulûbün dalaletten neş'et eden ızdırabat ve keşmekeş; ve
ızdırabattan neş'et eden mânevî elemlerden kurtulmaları,
birtek Hâlık'ı tanımakla olur. Bütün mevcûdâtı, birtek
Sâni'a vermekle necat buluyorlar, birtek Allah'ın zikriyle
mutmain olurlar. Çünki: Hadsiz mevcûdât birtek zâta
verilmezse (Yirmiikinci Söz'de kat'î isbat edildiği gibi) o
zaman her birtek şey'i, hadsiz esbaba isnad etmek lâzım
gelir ki, o halde birtek şey'in vücûdu, umum mevcûdât kadar
müşkil olur. Çünki: Allah'a verse, hadsiz eşyayı bir zâta
verir. O’na vermezse, herbir şeyi hadsiz esbaba vermek lâzım
gelir. O vakit bir meyve, kâinat kadar müşkilât peyda eder;
belki daha ziyâde müşkil olur. Çünki; nasıl bir nefer yüz
muhtelif adamın idaresine verilse, yüz müşkilât olur. Ve yüz
nefer, bir zabitin idaresine verilse, bir nefer hükmünde
kolay olur. Öyle de: Çok muhtelif esbabın birtek şeyin
îcadında ittifakları, yüz derece müşkilâtlı olur. Ve pek çok
eşyanın îcadı, birtek zâta verilse yüz derece kolay olur.
İşte mahiyyet-i insânîyyedeki merak ve taleb-i hakikat
cihetinden gelen nihayetsiz ızdırabdan kurtaracak yalnız
tevhid-i Hâlık ve mârifet-i İlâhiyyedir. Mâdem küfürde ve
şirkte nihayetsiz müşkilât ve ızdırabat var. Elbette o yol
muhaldir, hakikatı yoktur. Mâdem tevhidde, mevcûdâtın
yaratılışındaki sühulete ve kesrete ve hüsn-ü san'ata
muvafık olarak nihayetsiz sühulet ve kolaylık var. Elbette o
yol vâcibdir, hakikattır.
İşte ey bedbaht ehl-i
dalâlet! Bak: Dalâlet yolu ne kadar karanlıklı ve elemli!.
Ne zorun var ki, oradan gidiyorsun? Hem bak: İman ve tevhid
yolu ne kadar kolay ve safâlı.. Oraya gir, kurtul...
Onikinci
Pencere
سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ اْلاَعْلَى اَلَّذِى
خَلَقَ فَسَوَّى وَالَّذِى قَدَّرَ فَهَدَى
sırrınca: Umum eşyada
husûsan zîhayat masnûlarda hikmetli bir kalıbdan çıkmış gibi
her şeye bir miktar-ı muntâzam ve bir suret, hikmetle
verildiği ve o suret ve o miktarda maslahatlar ve faideler
için eğri büğrü hududlar bulunması; hem müddet-i
hayatlarında değiştirdikleri suret-i libasları ve miktarları
yine hikmetlere, maslahatlara muvafık bir tarzda
mukadderat-ı hayatiyyeden terkib edilen mânevî ve muntâzam
birer suret, birer miktar bulunması, bilbedâhe gösterir ki:
Bir Kadîr-i Zülcelâl'in ve bir Hakîm-i Zülkemâl'in kader
dairesinde suretleri ve biçimleri tertib edilen ve kudretin
destgâhında vücûdları verilen o hadsiz masnûat, o zâtın
vücûb-u vücûduna delâlet ve vahdetine ve kemâl-i kudretine
hadsiz lisan ile şehadet ederler. Sen kendi cismine ve
âzalarına ve onlardaki eğri büğrü yerlerin meyvelerine ve
faidelerine bak! Kemâl-i hikmet içinde kemâl-i kudreti gör.
Onüçüncü
Pencere
وَ اِنْ
مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ sırrınca:
Herşey lisan-ı mahsusu ile Hâlıkını yâdeder, takdis eder.
Evet bütün mevcûdatın lisan-ı hal ve kal ile ettiği
tesbihat, birtek Zât-ı Mukaddes'in vücûdunu gösteriyor. Evet
fıtratın şehadeti reddedilmez. Delâlet-i hal ise, husûsan
çok cihetlerle gelse, şüphe getirmez. Bak hadsiz fıtrî
şehadeti tazammun eden ve nihayetsiz tarzlarda lisan-ı hal
ile delâlet eden ve mütedâhil daireler gibi birtek merkeze
bakan şu mevcûdâtın muntâzam sûretleri, herbiri birer
dildir. Ve mevzun heyetleri, herbiri birer lisan-ı
şehadettir. Ve mükemmel hayatları, herbiri birer lisan-ı
tesbihtir ki, Yirmidördüncü Söz'de kat'î isbat edildiği
gibi, o bütün diller ile pek zâhir bir sûrette tesbihatları
ve tahiyyatları ve birtek mukaddes zâta şehadetleri, ziyâ
güneşi gösterdiği gibi bir Zât-ı Vâcib-ül Vücûd'u gösterir.
Ve kemâl-i ulûhiyyetine delâlet eder.
Ondördüncü
Pencere
قُلْ مَنْ بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ
وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ عِنْدَنَا خَزَآئِنُهُ مَا مِنْ
دَآبَّةٍ اِلاَّ هُوَ آخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا اِنَّ رَبّىِ عَلَى
كُلّ ِشَيْءٍ حَفِيظٌ
sırlarınca: Herşey;
herşey'inde ve her şe'ninde tek bir Hâlık-ı Zülcelâl'e
muhtaçtır. Evet kâinattaki mevcûdâta bakıyoruz ve görüyoruz
ki: Za'f-ı mutlak içinde bir kuvvet-i mutlaka tezahüratı
var. Ve acz-i mutlak içinde bir kudret-i mutlakanın âsârı
görünüyor. Meselâ; nebâtâtın tohumlarında ve köklerindeki
ukde-i hayatiyyelerinin intibahları zamanında gösterdikleri
hârika vaziyetleri gibi. Hem fakr-ı mutlak ve kuruluk içinde
bir gına-i mutlakın tezahüratı var. (Kıştaki toprağın ve
ağaçların vaziyyet-i fakiraneleri ve baharda şa'şaalı servet
ve gınâları gibi.) Hem cümûd-u mutlak içinde bir hayat-ı
mutlakanın tereşşuhatı görünüyor. (Anâsır-ı câmidenin
zîhayat maddelere inkılâbı gibi.)
Hem bir cehl-i mutlak içinde
muhit bir şuûrun tezahüratı görünüyor. (Zerrelerden
yıldızlara kadar herşeyin harekâtında nizâmat-ı âleme ve
mesalih-i hayata ve metâlib-i hikmete muvafık bir tarzda
hareket etmeleri ve şuurkârane vaziyetleri gibi.) İşte bu
acz içindeki kudret; ve za'f içindeki kuvvet; ve fakr
içindeki servet ve gına; ve cümûd ve cehil içindeki hayat ve
şuur; bilbedâhe ve bizzarure, bir Kadîr-i Mutlak ve Kaviyy-i
Mutlak ve Ganiyy-i Mutlak ve Alîm-i Mutlak ve Hayy-ı Kayyûm
bir zâtın vücûb-u vücûduna ve vahdetine karşı her taraftan
pencereler açar. Hey'et-i mecmuası ile büyük bir mikyasta
bir cadde-i nuranîyyeyi gösterir. İşte ey tabiat bataklığına
düşen gafil! Eğer tabiatı bırakıp Kudret-i İlâhiyyeyi
tanımazsan; herbir şey'e, hattâ herbir zerreye, hadsiz bir
kuvvet ve kudret ve nihayetsiz bir hikmet ve meharet, belki
ekser eşyayı görecek, bilecek, idare edecek bir iktidar,
herşeyde bulunduğunu kabûl etmek lâzım gelir.
Onbeşinci
Pencere
اَلَّذِى
اَحْسَنَ كُلَّ شَىْءٍ خَلَقَهُ sırrınca: Herşey'e, o
şey'in kabiliyyet-i mahiyyetine göre kemâl-i mizan ve
intizâm ile biçilip hüsn-ü san'at ile tertib edilip, en kısa
yolda, en güzel bir sûrette, en hafif bir tarzda, istimalce
en kolay bir şekilde, (Meselâ; kuşların elbiselerine ve her
vakit tüylerini kolayca oynatmalarına ve istimâl etmelerine
bak.) hem israfsız hikmetli bir tarzda vücûd vermek, suret
giydirmek, eşya adedince diller ile bir Sâni'-i Hakîm'in
vücûb-u vücûduna şehadet ve bir Kadîr-i Alîm-i Mutlak'a
işaret ederler.
Onaltıncı
Pencere
Rûy-i zeminde
mevsim-bemevsim tazelenen mahlûkatın îcad ve tedbirlerindeki
intizâmat ve tanzimat, bilbedâhe bir hikmet-i âmmeyi
gösterir. Sıfat, mevsufsuz olmadığından; elbette o hikmet-i
âmme, bizzarure bir Hakîm'i gösterir. Hem o perde-i hikmet
içinde hârika tezyinat, bilbedâhe bir inâyet-i tâmmeyi
gösterir. Ve o inâyet-i tâmme, bizzarure inâyetkâr bir
Hâlık-ı Kerim'i gösterir. Ve o perde-i inâyette umuma şâmil
bir taltifat ve ihsanat, bilbedâhe bir rahmet-i vâsiayı
gösterir. Ve o rahmet-i vâsia, bizzarure bir Rahmân-ı
Rahîm'i gösterir. Ve o perde-i rahmet üstünde dahi bütün
rızka muhtaç zîhayatların lâyık ve mükemmel bir tarzda
iaşeleri ve erzakları, bilbedâhe terbiyekârane bir
Rezzâkıyet ve şefkatkârane bir Rububiyyeti gösterir. Ve o
terbiye ve idare, bizzarure bir Rezzak-ı Kerim'i gösterir.
Evet zeminin yüzünde kemâl-i hikmetle terbiye edilen ve
kemâl-i înayetle tezyin edilen ve kemâl-i rahmetle taltif
edilen ve kemâl-i şefkatle iaşe edilen bütün mahlûkat, birer
birer bir Sâni'-i Hakîm, Kerîm, Rahîm, Rezzak'ın vücûbuna
şehadet ve vahdetine işaret ettikleri gibi, yeryüzünün
mecmuunda tezahür eden ve umumunda görülen ve kasd ve
iradeyi bilbedâhe gösteren hikmet-i âmme; ve hikmeti dahi
tazammun eden umum masnûata şâmil inâyet-i tâmme; ve inâyet
ve hikmeti tazammun eden ve umum mevcûdât-ı arzıyyeye şamil
olan rahmet-i vâsia; ve rahmet ve hikmet ve inâyeti de
tazammun eden umum zîhayata şamil bir surette ve gayet
kerîmane bir tarzda olan rızk ve iaşe-i umumiyyeyi birden
nazara al, bak! Nasılki; elvan-ı seb'a, ziyâyı teşkil eder.
Ve yeryüzünü tenvir eden o ziyâ, nasıl şüphesiz güneşi
gösterir. Öyle de; o hikmet içindeki inâyet ve inâyet
içindeki rahmet ve rahmet içindeki iaşe-i rızkî, nihayet
derecede Hakîm, Kerîm, Rahîm, Rezzak bir Vâcib-ül Vücûd'un
vahdetini ve kemâl-i rubûbiyyetini büyük bir mikyasta,
yüksek bir derecede, parlak bir surette gösterir. İşte ey
sersem münkir-i gafil! Göz önündeki bu hakîmane, kerîmane,
rahîmâne, rezzakane terbiyyeti ve bu acîb ve hârika ve
mu'cize keyfiyyeti ne ile îzah edebilirsin? Senin gibi
serseri tesadüfle mi? Ve kalbin gibi kör kuvvetle mi? Ve
kafan gibi sağır tabiatla mı? Ve senin gibi âciz, câmid,
câhil esbabla mı? Yoksa nihayetsiz derecede mukaddes,
münezzeh ve müberra, muallâ ve nihayetsiz derecede Kadîr,
Alîm, Semi', Basîr olan Zât-ı Zülcelâl'e nihayetsiz derecede
âciz, câhil, sağır, kör, mümkin, miskin olan “tabiat” namını
verip nihayetsiz hatâ işlemek mi istersin! Hem güneş gibi
parlak şu hakikatı, hangi kuvvet ile söndürebilirsin! Hangi
perde-i gaflet altında saklayabilirsin!
Onyedinci
Pencere
اِنَّ فِى السَموَاتِ وَاْلاَرْضِ
َلاَيَاتٍ لِلْمُؤْمِنِينَ
Zeminin yüzünü yaz zamanında
temâşa edip görüyoruz ki: Îcad-ı eşyada müşevveşiyyeti
iktiza eden ve intizâmsızlığa sebeb olan nihayetsiz sehavet
ve bir cûd-u mutlak, gayet derecede bir insicam ve intizâm
içinde görünüyor. İşte zemin yüzünü tezyin eden bütün
nebâtatı gör. Hem mizansızlığı ve kabalığı iktiza eden
icad-ı eşyadaki sür'at-i mutlaka dahi kemâl-i mevzuniyyet
içinde görünüyor. İşte zemin yüzünü süslendiren bütün
meyvelere bak. Hem ehemmiyetsizliği, belki çirkinliği iktiza
eden kesret-i mutlaka dahi, kemâl-i hüsn-ü san'at içinde
görünüyor. İşte yeryüzünü yaldızlayan bütün çiçeklere bak!
Hem san'atsızlığı, basitliği iktiza eden îcad-ı eşyadaki
sühulet-i mutlaka dahi, nihayetsiz derecede san'atkârlık ve
meharet ve ihtimamkârlık içinde görünüyor. İşte yeryüzündeki
ağaç ve nebâtat cihazâtının sandukçaları ve programları ve
tarihçe-i hayatlarının kutucukları hükmünde olan bütün
tohumlara, çekirdeklere dikkatle bak. Hem ihtilaf ve
ayrılığı iktiza eden uzaklık ve bu'd-u mutlak dahi bir
ittifak-ı mutlak içinde görünüyor. İşte bütün aktâr-ı
zeminde zer'edilen her nevi' hububata bak. Hem karışmayı ve
bulaşmayı iktiza eden kemâl-i ihtilât, bilâkis kemâl-i
imtiyaz ve tefrik içinde görünüyor. İşte bütün yer altına
karışık atılan ve madde itibariyle birbirine benzeyen
tohumların sünbül vaktinde kemâl-i imtiyazları ve ağaçlara
giren muhtelif maddelerin yaprak, çiçek ve meyvelere kemâl-i
imtiyaz ile tefrikleri ve mideye giren karışık gıdaların
muhtelif â'za ve hüceyrâta göre kemâl-i imtiyazla
ayrılmalarına bak, kemâl-i hikmet içinde kemâl-i kudreti
gör. Hem ehemmiyetsizliği, kıymetsizliği iktiza eden gayet
derecede mebzuliyyet ve nihayet derecede ucuzluk dahi,
yeryüzünde masnuatça, san'atça nihayet derecede kıymettar ve
pahalı bir keyfiyette görünüyor. İşte o hadsiz acaib-i
san'at içinde yeryüzünün Rahmânî sofrasında yalnız kudretin
şekerlemeleri olan dutların nevilerine bak! Kemâl-i rahmeti,
kemâl-i san'at içinde gör.
İşte bütün rûy-i zeminde
gayet kıymettarlık ile beraber hadsiz ucuzluk; ve hadsiz
ucuzluk içinde hadsiz ihtilât ve karışıklık ile beraber
hadsiz imtiyaz ve tefrik; ve hadsiz imtiyaz ve tefrik içinde
gayet uzaklık ile beraber son derecede muvafakat ve
benzeyiş, ve son derece benzemek içinde gayet derecede
sühulet ve kolaylık ile beraber gayet derecede ihtimamkârane
yapılış; ve gayet derecede güzel yapılış içerisinde sür'at-i
mutlaka ve çabuklukla beraber gayet derecede mevzun ve
mizanlı ve israfsızlık; ve gayet derecede israfsızlık içinde
son derece çokluk ve kesret ile beraber son derecede hüsn-ü
san'at; ve son derece hüsn-ü san'at içinde nihayet derecede
sehavet ile beraber intizâm-ı mutlak.. elbette gündüz,
ışığı; ışık, güneşi gösterdiği gibi, bir Kadîr-i
Zülcelâl'in, bir Hakîm-i Zülkemâl'in, bir Rahîm-i
Zülcemâl'in vücûb-u vücûduna ve kemâl-i kudretine ve cemâl-i
Rububiyyetine ve Vahdâniyyetine ve Ehadiyyetine şehadet
ederler. لَهُ اْلاَسْمَآءُ الْحُسْنَى
sırrını gösterirler.
Şimdi ey bîçâre câhil,
gafil, muannid, muattıl! Bu hakikat-ı uzmâyı ne ile tefsir
edebilirsin! Bu nihayet derecede mu'cize ve hârika keyfiyeti
ne ile îzah edebilirsin! Bu hadsiz derecede acib şu
san'atları neye isnad edebilirsin! Bu, yeryüzü derecesinde
geniş bu pencereye hangi perde-i gafleti atıp
kapatabilirsin! Senin tesadüfün nerede, tabiat dediğin ve
güvendiğin şuursuz yoldaşın ve dalâlette istinadgâhın ve
arkadaşın nerede? Bu işlere tesadüfün karışması yüz derece
muhal değil mi? Ve şu hârika işlerin binden birinin tabiata
havalesi, bin derece muhal olmuyor mu!
Yoksa câmid, âciz tabiatın;
herbir şey'in içinde o şeyden yapılan, eşya adedince mânevî
makine ve matbaaları mı var!..
Onsekizinci Pencere
اَوَلَمْ يَنْظُرُوا فِى مَلَكُوتِ
السَّموَاتِ وَ اْلاَرْضِ
Yirmiikinci Söz'de izah
edilen şu temsile bak ki: Nasıl mükemmel, muntâzam,
san'atlı, saray gibi bir eser, bilbedâhe muntâzam bir fiile
delâlet eder. Yâni bir bina, bir dülgerliğe delâlet eder. Ve
mükemmel, muntâzam bir fiil, bizzarure mükemmel bir fâile ve
mâhir bir ustaya, bir dülgere delâlet eder. Ve mükemmel usta
ve dülger ünvanları, bilbedâhe mükemmel bir sıfata, yâni
san'at melekesine delâlet eder. Ve mükemmel sıfat ve o
mükemmel meleke-i san'at, bilbedâhe mükemmel bir istîdadın
vücûduna delâlet eder. Ve mükemmel bir istîdad ise, âlî bir
ruh ve yüksek bir zâtın vücûduna delâlet eder.
Öyle de: Zeminin yüzünü, belki kâinatı dolduran müteceddid
eserler, bilbedâhe gayet derece-i kemâlde bulunan ef'âli
gösteriyor. Ve şu nihayet derecedeki intizâm ve hikmet
dairesindeki ef'al, bilbedâhe ünvanları ve isimleri mükemmel
olan bir fâili gösteriyor. Çünki; muntâzam, hakîmane
fiiller, fâilsiz olmadığı, kat'iyyen mâlûm. Ve son derece
mükemmel ünvanlar, o fâilin son derece kemâldeki sıfatlarına
delâlet eder. Çünki fenn-i sarfça nasıl ism-i fâil,
masdardan yapılır. Öyle de, ünvânların ve isimlerin dahi
masdarları ve menşe'leri, sıfatlardır. Ve son derece-i
kemâlde sıfatlar, şüphesiz son derece mükemmel olan şuûnat-ı
zâtîyyeye delâlet eder. Ve kabiliyyet-i zâtîyye (tâbir
edemediğimiz) o mükemmel şuûn-u zâtîyye, bihakkalyakîn
hadsiz derece-i kemâlde olan bir zâta delâlet eder. İşte
bütün âlemdeki âsâr-ı san'at ve bütün mahlûkat, herbiri
birer eser-i mükemmel olduğundan, herbiri bir fiile ve fiil
ise isme, isim ise vasfa ve vasıf ise şe'ne ve şe'n ise zâta
şehadet ettikleri için; masnuat adedince birtek Sâni'-i
Zülcelâl'in vücûb-u vücûduna şehadet ve Ehadiyyetine işaret
ettikleri gibi; heyet-i mecmuası ile, silsile-i mahlûkat
kadar kuvvetli bir tarzda bir mi'rac-ı mârifettir. Hiçbir
cihette içine şüphe girmeyen müteselsil bir bürhân-ı
hakikattır.
Şimdi ey bîçare münkir-i
gafil! Silsile-i kâinat kadar kuvvetli şu bürhânı ne ile
kırabilirsin! Şu masnuat adedince hakikatın şuâını gösteren
hadsiz delikli ve kafesli şu pencereyi ne ile
kapatabilirsin! Hangi perde-i gafleti üstüne çekebilirsin!..
Ondokuzuncu Pencere
تُسَبِّحُ لَهُ السَّموَاتُ السَّبْعُ
وَاْلاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ وَ اِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ
يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
sırrınca: Sâni'-i Zülcelâl,
semâvatın ecramına o kadar hikmetler, mânalar takmış ki;
güya celâl ve cemâlini ifade etmek için semâvatı; güneşler,
aylar, yıldızlar kelimeleriyle süslendirdiği gibi, cevv-i
semâda dahi olan mevcûdâta öyle hikmetler ve mânâlar ve
maksadlar takmış ki; güya o cevv-i semâyı berkler,
şimşekler, raadlar, katreler kelimeleriyle intak ediyor. Ve
kemâl-i hikmet ve cemâl-i rahmetini ders veriyor. Ve nasıl
zemin kafasını, hayvanat ve nebâtat denilen mânidar
kelimeleriyle söyleştirip kemalât-ı san'atını kâinata
gösteriyor. Öyle de; o kafanın birer kelimesi olan nebatları
ve ağaçları dahi; yapraklar, çiçekler, meyveler
kelimeleriyle intak edip yine kemâl-i san'atını ve cemâl-i
rahmetini ilân ediyor. Ve birer kelime olan çiçekleri ve
meyveleri dahi tohumcuklar kelimeleriyle konuşturup dekaik-ı
san'atını ve kemâl-i Rububiyyetini ehl-i şuûra tâlim ediyor.
İşte bu hadsiz kelimât-ı tesbihiyye içinde yalnız tek bir
sünbül ve tek bir çiçeğin tarz-ı ifadesine kulak verip
dinleyeceğiz. Nasıl şehadet eder, bileceğiz.
Evet herbir nebat, herbir
ağaç, pekçok lisan ile Sâni'lerini öyle gösteriyorlar ki;
ehl-i dikkati hayretlerde bırakır ve bakanlara “Sübhanallah!
Ne kadar güzel şehadet ediyor!” dedirtirler.
Evet, herbir nebatın çiçek
açması zamanında ve sünbül vermesi ânında, tebessümkârane
mânevî tekellümleri hengâmındaki tesbihleri, kendileri gibi
güzel ve zâhirdir. Çünki: Herbir çiçeğin güzel ağzı ile ve
muntâzam sünbülün lisanıyla ve mevzun tohumların ve muntâzam
habbelerin kelimâtıyla hikmeti gösteren o nizâm, bilmüşâhede
ilmi gösteren bir mizan içindedir. Ve o mizan ise, meharet-i
san'atı gösteren bir nakş-ı san'at içindedir ve o nakş-ı
san'at, lûtuf ve keremi gösteren bir zînet içindedir. Ve o
zînet dahi, rahmet ve ihsanı gösteren lâtif kokular
içindedir. Ve birbiri içinde bulunan şu mânidar keyfiyetler,
öyle bir lisan-ı şehadettir ki: Hem Sâni'-i Zülcemâl'ini
esmâsıyla târif eder, hem evsafıyla tavsif eder, hem cilve-i
esmâsını tefsir eder, hem teveddüd ve taarrüfünü, yâni
sevdirilmesini ve tanıttırılmasını ifade eder.
İşte bir tek çiçekten böyle
bir şehadet işitsen, acaba zemin yüzündeki Rabbanî bağlarda
umum çiçekleri dinleyebilsen, ne derece yüksek bir kuvvetle
Sâni'-i Zülcelâl'in vücûb-u vücûdunu ve vahdetini ilân
ettiklerini işitsen, hiç şüphen ve vesvesen ve gafletin
kalabilir mi! Eğer kalsa, sana insân ve zîşuur denilebilir
mi!.
Gel şimdi bir ağaca dikkatle
bak! İşte bahar mevsiminde yaprakların muntâzaman çıkması,
çiçeklerin mevzunen açılması, meyvelerin hikmetle, rahmetle
büyümesi ve dalların ellerinde, mâsum çocuklar gibi, nesimin
esmesiyle oynaması içindeki lâtif ağzını gör. Nasıl bir
dest-i kerem ile yeşillenen yaprakların dili ile ve bir
neş'e-i lütuf ile tebessüm eden çiçeklerin lisanıyla ve bir
cilve-i rahmet ile gülen meyvelerin kelimâtı ile ifade
edilen hikmetli nizâm içindeki adilli mizan; ve adli
gösteren mizan içinde bulunan dikkatli san'atlar, nakışlar
ve meharetli nakışlar ve zînetler içinde rahmet ve ihsanı
gösteren ayrı ayrı tatlı tatmaklar ve ayrı ayrı güzel
kokular ve hoş tatmaklar içinde birer mu'cize-i kudret olan
tohumlar ve çekirdekler, gayet zâhir bir sûrette bir Sâni'-i
Hakîm, Kerîm, Rahîm, Muhsin, Mün'im, Mücemmil, Mufaddıl'ın
vücûb-u vücûdunu ve vahdetini ve cemâl-i rahmetini ve
kemâl-i Rububiyyetini gösterir. İşte eğer bütün rûy-i
zemindeki ağaçların lisan-ı hallerini birden dinleyebilsen,
يُسَبِّحُ
ِللّهِ مَا فِى السَّموَاتِ وَمَا فِى اْلاَرْضِ
hazinesinde ne kadar güzel cevherler bulunduğunu göreceksin,
anlayacaksın.
İşte ey nankörlük içinde
kendini başıboş zanneden bedbaht gafil! Bu derece hadsiz
lisanlarla kendini sana tanıttıran ve bildiren ve sevdiren
bir Kerîm-i Zülcemâl, tanımak istenilmezse bu lisanları
susturmalı. Mâdemki susturulmaz, dinlemeli. Gafletle
kulağını kapasan kurtulamazsın. Çünki: Sen kulağını
kapamakla kâinat sükût etmez, mevcûdât susmaz, Vahdâniyyet
şahitleri seslerini kesmezler. Elbette seni mahkûm
ederler...
Yirminci Pencere (Haşiye)
فَسُبْحَانَ الَّذِى بِيَدِهِ مَلَكُوتُ
كُلِّ شَىْءٍ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ عِنْدَنَا خَزَآئِنُهُ
وَمَا نُنَزِّلُهُ اِلاَّ بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ وَ اَرْسَلْنَا
الرِّيَاحَ لَوَاقِحَ فَاَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَآءِ مَآءً
مُبَارَكًا فَاَسْقَيْنَاكُمُوهُ وَ مَآ اَنْتُمْ بِخَازِنِينَ
Nasıl cüz'iyat ve
neticelerde ve teferruatta kemâl-i hikmet ve cemâl-i san'at
görünüyor. Öyle de: Tesadüfî ve karışık tevehhüm edilen
küllî unsurların, büyük mahlûkatın zâhiren karışık
vaziyetleri dahi, bir hikmet ve san'at ile vaziyetler
alıyorlar. İşte ziyânın parlaması, sair hikmetli hidematının
delâletiyle, yeryüzünde masnuat-ı İlâhiyyeyi izn-i Rabbânî
ile teşhir ve ilân etmektir. Demek bir Sâni-i Hakîm
tarafından ziyâ istihdam ediliyor. Çarşı-yı âlem
sergilerindeki antika san'atlarını onun ile irâe ediyor.
Şimdi rüzgârlara bak ki: Sâir hakîmane, kerîmane
faidelerinin ve vazifelerinin şehadetiyle gayet mühim ve
kesretli vazifelere koşuyorlar. Demek o dalgalanmak bir
Sâni-i Hakîm tarafından bir tavziftir, bir tasriftir, bir
kullanmaktır. Dalgalanmaları ise, emr-i Rabbânînin çabuk
yerine getirilmesine sür'atle çalışmaktır.
تَهَزَّجَ اْلاَمْطَارِ مِنْ اِنْزَالِكَ
اِفْضَالِكَ سُبْحَانَكَ مَآ اَوْسَعَ رَحْمَتِكَ تَحَرُّكَ
اْلاَقْمَارُ مِنْ تَقْدِيرِكَ تَدْبِيرِكَ تَدْوِيرِكَ
تَنْوِيرِكَ سُبْحَانَكَ مَآ اَنْوَرَ بُرْهَانِكَ اَبْهَرَ
سُلْطَانِكَ
Şimdi bak çeşmelere,
çaylara, ırmaklara.. Yerden, dağlardan kaynamaları tesadüfî
değildir. Çünki: Onlara terettüb eden âsâr-ı rahmet olan
faidelerin ve semerelerin şehadetiyle ve dağlar da bir
mîzan-ı hâcetle iddiharlarının ifadesi ile ve bir mîzan-ı
hikmetle gönderilmelerinin delaletiyle gösteriliyor ki; bir
Rabb-ı Hakîm'in teshiriyle ve iddiharıyladır. Ve kaynamaları
ise, onun emrine heyecanla imtisâl etmeleridir.
Şimdi yerdeki bütün taşların
ve cevâhirlerin ve mâdenlerin envâ'ına bak. Bunların
tezyinatları ve menfaatlı hâsiyetleri bir Sâni'-i Hakîm'in
tezyini ile, tertibi ile, tedbiri ile, tasviri ile olduğunu,
onlara müteallik hakîmane faideleri ve mesalih-i hayatiyye
ve levâzımât-ı insânîyye ve hâcât-ı hayvaniyyeye muvafık bir
tarzda ihzârları gösteriyor.
Şimdi çiçeklere, meyvelere
bak! Bunların gülümsemeleri ve tadları ve güzellikleri ve
nakışları ve koku vermeleri; bir Sâni'-i Kerîm'in, bir
Mün'im-i Rahîm'in sofrasında birer târife, birer dâvetname
hükmünde olarak muhtelif renk ve koku ve tadlarla her nev'e
ayrı ayrı târife ve dâvetname olarak verilmiştir.
Şimdi kuşlara bak! Onların
söyleşmeleri ve cıvıldaşmaları, bir Sâni'-i Hakîm'in intak
ve söyletmesi olduğuna delil-i kat'î ise, hayret verir bir
tarzda birbirine o seslerle müdâvele-i hissiyat ve ifade-i
maksad etmeleridir.
Şimdi bulutlara bak!
Yağmurun şıpıltıları, mânasız bir ses olmadığına ve şimşek
ile gök gürlemesi, boş bir gürültü olmadığına kat'î delil
ise, hâlî bir boşlukta o acaibi îcad etmek ve onlardan âb-ı
hayat hükmündeki damlaları sağmak ve zemin yüzündeki muhtaç
ve müştak zîhayatlara emzirmek, gösteriyor ki: O şırıltı, o
gürültü gayet mânidar ve hikmettardır ki; bir Rabb-i
Kerîm'in emriyle, müştaklara o yağmur bağırıyor ki: “Sizlere
müjde, geliyoruz!..” mânasını ifade ederler.
Şimdi göğe bak! Gök içinde
hadsiz ecramdan yalnız Kamere dikkat et! Onun hareketi, bir
Kadîr-i Hakîm'in emriyle olduğu, ona müteallik ve yeryüzüne
ait mühim hikmetlerdir ki, başka yerde beyân ettiğimizden
kısa kesiyoruz.
İşte ziyâdan tut, tâ Kamer'e
kadar saydığımız küllî unsurlar gayet geniş bir tarzda ve
büyük bir mikyasta bir pencere açar. Bir Vâcib-ül Vücûd'un
vahdetini ve kemâl-i kudretini ve âzamet-i saltanatını
gösterir, ilân ederler.
İşte ey gafil! Eğer bu gök
gürlemesi gibi bu sadayı susturabilirsen ve güneşin ışığı
gibi parlak o ziyâyı söndürebilirsen, Allah'ı unut! Yoksa
aklını başına al!
سُبْحَانَ
مَنْ تُسَبِّحُ لَهُ السَّموَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ وَمَنْ
فِيهِنَّ de.
Yirmibirinci Pencere
وَ الشَّمْسُ َتجْرِى لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا
ذلِكَ تَقْدِيرُ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ
Şu kâinatın lâmbası olan
güneş, kâinat Sâniinin vücûduna ve vahdâniyyetine güneş gibi
parlak ve nuranî bir penceredir. Evet, manzûme-i şemsiyye
denilen küremizle beraber oniki seyyare: cirmleri,
küçüklük-büyüklük itibariyle pekçok muhtelif ve mevkileri
uzaklık-yakınlık noktasında pekçok mütefâvit ve sür'at-i
hareketleri çok mütenevvi' olduğu halde kemâl-i intizâm ve
hikmet ile ve kemâl-i mîzan ile ve bir saniye kadar
şaşırmayarak hareketleri ve deveranları ve güneş ile, câzibe
kanunu tâbir edilen bir kanun-u İlâhî ile bağlanmaları, yâni
onlar imamlarına iktidaları; büyük bir mikyasta bir âzamet-i
kudret-i İlâhiyyeyi ve Vahdâniyyet-i Rabbâniyyeyi gösterir.
Çünki: O câmid cirmleri, o şuursuz büyük kütleleri, nihayet
derecede intizâm ve mizan-ı hikmet içinde muhtelif
şekillerde ve muhtelif mesâfelerde ve muhtelif hareketlerde
döndürmek, istihdam etmek, ne derece bir kudreti ve bir
hikmeti isbat ettiğini kıyas et. Bu büyük ve ağır işe zerre
mikdar tesadüf karışsa, öyle bir patlayış verecek ki,
kâinatı dağıtacak. Çünki: Bir dakika, tesadüf birisini
tevkif etse, mihverinden çıkmasına sebebiyet verir,
başkaları ile müsademe etmesine yol açar. Küre-i Arzdan bin
defa büyük cirmlerle müsademenin ne derece dehşetli olduğunu
kıyas edebilirsin.
Manzûme-i şemsiyyenin, yâni
şemsin me'mumları ve meyveleri olan oniki seyyarenin
acâibini ilm-i muhît-i İlâhîye havale edip, yalnız gözümüzün
önünde seyyaremiz bulunan arza bakıyoruz, görüyoruz ki: Bu
seyyaremiz, bir âzamet-i şevket-i rubûbiyyeti ve haşmet-i
saltanat-ı Ulûhiyyeti ve kemâl-i rahmeti ve hikmeti gösterir
bir surette Güneşin etrafında, emr-i Rabbânî ile (Üçüncü
Mektub'da beyân edildiği gibi) pek büyük bir hizmet için bir
uzun seyr ve seyahat ona ettiriliyor. Bir sefine-i
Rabbâniyye olarak acâib-i masnûat-ı İlâhiyye ile doldurulmuş
ve zîşuur ibâdullaha seyrangâh gibi bir mesken-i seyyar
vaziyeti verilmiş. Ve evkat ve hesabı bildirecek saat akrebi
gibi Kamer dahi dakik hesaplarla azîm hikmetlerle ona
takılmış ve o Kamer'e başka menzillerde ayrı seyr ve seyahat
verilmiş. İşte bu mübârek seyyaremizin şu halleri, küre-i
arz kuvvetinde bir şehadetle, bir Kadîr-i Mutlak'ın vücûb-u
vücûdunu ve vahdetini isbat eder. Mâdem şu seyyaremiz
böyledir. Manzûme-i şemsiyyeyi ona kıyas edebilirsin. Hem
Şemse, kendi mihveri üstünde cazibe denilen mânevî ipleri
yumak yaptırmak için dolap ve çıkrık hükmünde olan güneşi,
bir Kadîr-i Zülcelâl'in emriyle döndürüp, o seyyaratı o
mânevî iplerle bağlayıp tanzim etmek ve güneşi bütün
seyyaratı ile saniyede beş saatlik bir mesâfeyi kestirecek
kadar bir sür'atle, bir tahmine göre “Herkül Burcu” tarafına
veya Şems-üş-Şümûs cânibine sevk etmek, elbette ezel ve ebed
sultanı olan Zât-ı Zülcelâl'in kudretiyle ve emriyledir.
Güya haşmet-i Rubûbiyyetini göstermek için, bu emirber
neferleri hükmünde olan manzûme-i şemsiyye ordusu ile bir
manevra yaptırır.
Ey kozmoğrafyacı efendi!
Hangi tesadüf bu işlere karışabilir! Hangi esbabın eli buna
ulaşabilir! Hangi kuvvet buna yanaşabilir!. Haydi sen söyle.
Hiç böyle bir Sultan-ı Zülcelâl, aczini gösterip mülküne
başkasını karıştırır mı! Bâhusus kâinatın meyvesi, neticesi,
gayesi, hülâsası olan zîhayatları, başka ellere verir mi!
Başkasını müdahale ettirir mi! Bâhusus o meyvelerin en câmii
ve o neticelerin en mükemmeli ve zeminin halîfesi ve o
sultanın âyinedâr bir misafiri olan insânları başıboş
bırakır mı! Ve onları tabiata ve tesadüfe havale edip
haşmet-i saltanatını hiçe indirir mi! Kemâl-i hikmetini
sukut ettirir mi!
Yirmiikinci Pencere
اَلَمْ نَجْعَلِ اْلاَرْضَ مِهَادًا وَ
الْجِبَالَ اَوْتَادًا وَخَلَقْنَاكُمْ اَزْوَاجًا
فَانْظُرْ اِلَى آثَارِ رَحْمَةِ اللّهِ كَيْفَ يُحْيِى
اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا
Küre-i Arz, bir kafadır ki;
yüzbin ağzı vardır. Herbir ağzında, yüzbin lisanı vardır.
Her lisanında, yüzbin bürhânı var ki; herbiri çok cihetle
Vâcib-ül-Vücûd, Vâhid-i Ehad, herşeye kadîr, herşey'e alîm
bir Zât-ı Zülcelâl'in vücûb-u vücûduna ve vahdetine ve
evsaf-ı kudsiyyesine ve Esmâ-i Hüsnâsına şehadet ederler.
Evet arzın evvel-i hilkatına bakıyoruz ki: Mâyi haline gelen
bir madde-i seyyâleden taş ve taştan toprak halkedilmiş.
Mâyi kalsaydı, kabil-i süknâ olmazdı. O mâyi taş olduktan
sonra, demir gibi sert olsa idi kabil-i istifâde olmazdı.
Elbette buna bu vaziyeti veren, yerin sekenelerinin
hâcetlerini gören bir Sâni-i Hakîm'in hikmetidir. Sonra
tabaka-i turâbiyye, dağlar direği üzerine atılmış, tâ
içindeki dâhilî inkılâblardan gelen zelzeleler, dağlarla
teneffüs edip, zemini hareketinden ve vazifesinden
şaşırtmasın. Hem denizin istilâsından toprağı kurtarsın. Hem
zîhayatların levâzımat-ı hayatiyyesine birer hazine olsun.
Hem havayı tarasın, gazât-ı muzırradan tasfiye etsin, tâ
teneffüse kabil olsun. Hem suları biriktirip iddihar etsin.
Hem zîhayata lâzım olan sâir madenlere menşe' ve medâr
olsun.
İşte bu vaziyet bir Kadîr-i
Mutlak ve bir Hakîm-i Rahîm'in vücûb-u vücûduna ve vahdetine
gayet kat'î ve kuvvetli şehadet eder.
Ey coğrafyacı efendi! Bunu
ne ile îzah edersin? Hangi tesadüf şu acaib-i masnûat ile
dolu sefine-i Rabbâniyyeyi bir meşher-i acaib yaparak
yirmidörtbin sene bir mesâfede, bir senede sür'atle çevirip,
onun yüzünde dizilmiş eşyadan hiçbir şey düşürmesin.
Hem zeminin yüzündeki acîb
san'atlara bak. Anâsırlar, ne derece hikmetle tavzif
edilmişler. Bir Kadîr-i Hakîm'in emriyle zemin yüzündeki
Rahmân misafirlerine nasıl güzel bakıyorlar. Hizmetlerine
koşuyorlar.
Hem acîb ve garib san'atlar
içinde rengârenk acib hikmetli zemin yüzünün sîmâsındaki bu
nakışlı çizgilere bak! Nasıl; sekenelerine enhar ve çayları,
deniz ve ırmakları, dağ ve tepeleri, ayrı ayrı mahlûklarına
ve ibâdına lâyık birer mesken ve vesait-i nakliyye yapmış.
Sonra yüzbinler ecnâs-ı nebâtat ve envâ-ı hayvanatı ile
kemâl-i hikmet ve intizâm ile doldurup hayat vererek
şenlendirmek, vakit-bevakit muntâzaman mevt ile terhis
ederek boşaltıp yine muntâzaman “Ba'sü ba'delmevt” suretinde
doldurmak; bir Kadîr-i Zülcelâl'in ve bir Hakîm-i
Zülkemâl'in vücûb-u vücûduna ve vahdetine yüzbinler
lisanlarla şehadet ederler.
Elhasıl: Yüzü,
acaib-i san'ata bir meşher ve garâib-i mahlûkata bir mahşer
ve kafile-i mevcûdâta bir memer ve sufûf-u ibâdına bir
mescid ve makarr olan zemin; bütün kâinatın kalbi hükmünde
olduğundan, kâinat kadar nur-u vahdâniyyeti gösterir.
İşte ey coğrafyacı efendi!
Bu zemin kafası yüzbin ağız, herbirinde yüzbin lisan ile
Allah'ı tanıttırsa ve sen O’nu tanımazsan, başını tabiat
bataklığına soksan, derece-i kabahatını düşün. Ne derece
dehşetli bir cezaya seni müstehak eder, bil, ayıl ve başını
bataklıktan çıkar.
آمَنْتُ
بِاللّهِ الَّذِى بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ de.
Yirmiüçüncü Pencere
اَلَّذِى خَلَقَ اْلمَوْتَ وَاْلحَيَوةَ
Hayat, kudret-i Rabbâniyye
mu'cizâtının en nuranîsidir, en güzelidir. Ve vahdâniyyet
bürhânlarının en kuvvetlisi ve en parlağıdır. Ve
tecelliyat-ı Samedaniyye âyinelerinin en câmii ve en
berrakıdır. Evet, hayat tek başıyla bir Hayy-ı Kayyûm'u
bütün esmâ ve şuunâtı ile bildirir. Çünki hayat, pekçok
sıfâtın memzuç bir macunu hükmünde bir ziyâ, bir tiryaktır.
Elvan-ı seb'a, ziyâda; ve muhtelif edviyeler, tiryakta
nasılki mümtezicen bulunur. Öyle de: Hayat dahi, pekçok
sıfâttan yapılmış bir hakikattır. O hakikattaki sıfatlardan
bir kısmı, duygular vasıtasıyla inbisat ederek inkişaf edip
ayrılırlar. Kısm-ı ekseri ise hissiyat suretinde kendilerini
ihsas ederler. Ve hayattan kaynama suretinde kendilerini
bildirirler.
Hem hayat, kâinatın tedbir
ve idaresinde hükümferma olan rızk ve rahmet ve inâyet ve
hikmeti tazammun ediyor. Güya hayat onları arkasına takıp,
girdiği yere çekiyor. Meselâ; hayat bir cisme, bir bedene
girdiği vakit, Hakîm ismi dahi tecelli eder. Hikmetle
yuvasını güzelce yapıp tanzim eder. Aynı halde Kerîm ismi de
tecelli edip meskenini hâcâtına göre tertib ve tezyin eder.
Yine aynı halde Rahîm isminin cilvesi görünüyor ki, o
hayatın devam ve kemâli için türlü türlü ihsanlarla taltif
eder. Yine aynı halde Rezzak isminin cilvesi görünüyor ki, o
hayatın bekasına ve inkişafına lâzım maddî, mânevî gıdaları
yetiştiriyor. Ve kısmen bedeninde iddihar ediyor. Demek
hayat bir nokta-i mihrâkiye hükmünde; muhtelif sıfât birbiri
içine girer, belki birbirinin aynı olur. Güya hayat
tamamıyla hem ilimdir, aynı halde kudrettir, aynı halde de
hikmet ve rahmettir ve hâkezâ... İşte hayat bu câmi'
mâhiyeti itibariyle şuûn-u zâtîyye-i Rabbâniyyeye
âyinedârlık eden bir âyine-i Samediyyettir. İşte bu
sırdandır ki: Hayy-ı Kayyûm olan Zât-ı Vâcib-ül-Vücûd,
hayatı pek çok kesretle ve mebzuliyetle halkedip, neşir ve
teşhir eder. Ve herşeyi hayatın etrafına toplattırıp, ona
hizmetkâr eder. Çünki; hayatın vazifesi büyüktür. Evet,
Samediyyetin âyinesi olmak kolay bir şey değil, âdi bir
vazife değil.
İşte göz önünde her vakit
gördüğümüz bu had ve hesaba gelmeyen yeni yeni hayatlar ve
hayatların asılları ve zâtları olan ruhlar, birden ve hiçten
vücûda gelmeleri ve gönderilmeleri, bir Zât-ı Vâcib-ül-Vücûd
ve Hayy-ı Kayyum'un vücûb-u vücûdunu ve sıfât-ı kudsiyyesini
ve Esmâ-i Hüsnâsını; lemaâtın, güneşi gösterdiği gibi
gösteriyorlar. Güneşi tanımayan ve kabûl etmeyen adam, nasıl
gündüzü dolduran ziyâyı inkâr etmeye mecbur oluyor. Öyle de:
Hayy-ı Kayyum, Muhyî ve Mümît olan Şems-i Ehadiyyeti
tanımayan adam, zeminin yüzünü belki mâzi ve müstakbeli
dolduran zîhayatların vücûdunu inkâr etmeli ve yüz derece
hayvandan aşağı düşmeli. Hayat mertebesinden düşüp câmid bir
câhil-i echel olmalı.
Yirmidördüncü Pencere
لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ كُلُّ شَيْءٍ
هَالِكٌ اِلاَّ وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَ اِلَيْهِ
تُرْجَعُونَ
Mevt, hayat kadar bir
bürhân-ı rubûbiyyettir. Gayet kuvvetli bir hüccet-i
vahdâniyyettir. اَلَّذِى خَلَقَ اْلمَوْتَ
وَاْلحَيَوةَ delâletince, mevt; adem, idam, fena,
hiçlik, fâilsiz bir inkıraz değil, belki bir Fâil-i Hakîm
tarafından hizmetten terhis ve tahvil-i mekân ve tebdil-i
beden ve vazifeden paydos ve haps-i bedenden âzad etmek ve
muntâzam bir eser-i hikmet olduğu, Birinci Mektub'da
gösterilmiştir. Evet, nasıl zemin yüzündeki masnûat ve
zîhayatlar ve hayattar zemin yüzü, bir Sâni'-i Hakîm'in
vücûb-u vücûduna ve vahdâniyyetine şehadet ediyorlar. Öyle
de: O zîhayatlar, ölümleriyle bir Hayy-ı Bâkî'nin
sermediyyetine ve vâhidiyyetine şehadet ediyorlar.
Yirmiikinci Söz'de; mevt, gayet kuvvetli bir bürhân-ı vahdet
ve bir hüccet-i sermediyyet olduğu isbat ve izah
edildiğinden, şu bahsi o söze havale edip yalnız mühim bir
nüktesini beyân edeceğiz. Şöyle ki:
Nasıl zîhayatlar, vücûdları
ile bir Vâcib-ül Vücûd'un vücûduna delâlet ediyorlar. Öyle
de: O zîhayatlar, ölümleri ile bir Hayy-ı Bâkî'nin
sermediyyetine, vâhidiyyetine şehadet ediyorlar. Meselâ;
yalnız birtek zîhayat olan zemin yüzü, intizâmatı ile,
ahvâliyle Sânii gösterdiği gibi, öldüğü vakit; yâni kış,
beyaz kefeni ile ölmüş o zemin yüzünü kapaması ile nazar-ı
beşeri ondan çeviriyor. Veyahut nazar, o giden bahar
cenazesinin arkasından mâziye gider, daha geniş bir
manzarayı gösterir. Yâni herbiri birer mu'cize-i kudret olan
zemin dolusu bütün geçen baharlar misillü yeni gelecek birer
hârika-i kudret ve birer hayattar zemin olan, bahar dolusu
hayattar mevcûdât-ı arziyyenin gelmelerini ihsas ve
vücûdlarına şehadet ettiklerinden; öyle geniş bir mikyasta,
öyle parlak bir sûrette, öyle kuvvetli bir derecede bir
Sâni-i Zülcelâl'in bir Kadîr-i Zülkemâl'in, bir Kayyum-u
Bâkînin, bir Şems-i Sermedî'nin vücûb-u vücûduna ve
vahdetine ve beka ve sermediyyetine şehadet ederler ve öyle
parlak delâili gösterirler ki, ister istemez bedâhet
derecesinde “Âmentü Billâh-il-Vâhid-il-Ehad” dedirtir.
Elhâsıl:
وَ يُحْيِى اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا sırrınca;
hayattar bu zemin, bir baharda Sâni'a şehadet ettiği gibi;
onun ölmesiyle, zamanın geçmiş ve gelecek iki kanadına
dizilmiş mu'cizât-ı kudretine nazarı çeviriyor. Bir bahar
yerine binler baharı gösteriyor. Bir mu'cize yerine binler
mu'cizât-ı kudretine işaret eder. Ve onlardan her bahar, şu
hâzır bahardan daha kat'î şehadet eder. Çünki mâzi tarafına
geçenler zâhirî esbablarıyla beraber gitmişler; arkalarında,
yine kendileri gibi başkalar yerlerine gelmişler. Demek
esbab-ı zâhiriyye hiçtir. Yalnız bir Kadîr-i Zülcelâl,
onları halkedip, hikmetiyle esbaba bağlayarak gönderdiğini
gösteriyor. Ve gelecek zamanda dizilmiş hayattar olan zemin
yüzleri ise, daha parlak şehadet eder. Çünki: Yeniden,
yoktan, hiçten yapılıp gönderilecek, yere konup vazife
gördürüp sonra gönderilecekler.
İşte ey tabiata saplanan ve
bataklıkta boğulmak derecesine gelen gafil! Bütün mâzi ve
müstakbele ulaşacak hikmetli ve kudretli mânevî el sahibi
olmayan bir şey, nasıl bu zeminin hayatına karışabilir!
Senin gibi hiç ender hiç olan tesadüf ve tabiat buna
karışabilir mi! Kurtulmak istersen: “Tabiat, olsa olsa bir
defter-i kudret-i İlâhiyyedir. Tesadüf ise, cehlimizi örten
gizli bir hikmet-i İlâhiyyenin perdesidir” de, hakikata
yanaş.
Yirmibeşinci Pencere
Nasılki, madrub, elbette
dâribe delâlet eder. San'atlı bir eser, san'atkârı îcab
eder. Veled, vâlidi iktiza eder; tahtiyyet, fevkıyyeti
istilzam eder ve hâkezâ... Bütün umûr-u izâfiyye tâbir
ettikleri biri birisiz olmayan evsaf-ı nisbiyye misillü şu
kâinatın cüz'iyyatında ve heyet-i umumiyyesinde görünen
imkân dahi, vücûbu gösterir. Ve bütün onlarda görünen
infial, bir fiili gösterir. Ve umumunda görünen mahlûkıyyet,
Hâlıkıyyeti gösterir. Ve umumunda görünen kesret ve terkib,
vahdeti istilzam eder. Ve vücûb ve fiil ve hâlıkıyet ve
vahdet, bilbedâhe ve bizzarure; mümkin, münfail, kesîr,
mürekkeb, mahlûk olmayan, vâcib ve fâil, vâhid ve hâlık olan
mevsuflarını ister. Öyle ise; bilbedâhe bütün kâinattaki
bütün imkânlar, bütün infialler, bütün mahlûkıyyetler, bütün
kesret ve terkibler bir Zât-ı Vâcib-ül-Vücûd, Fa'âlün-Limâ
Yürîd, Hâlik-ı Külli Şey'e, Vâhid-i Ehade şehadet eder.
Elhasıl: Nasıl,
imkândan vücûb görünüyor, infialden fiil; ve kesretten
vahdet. Bunların vücûdu, onların vücûduna kat'iyyen delâlet
eder. Öyle de: Mevcûdât üstünde görünen mahlûkıyyet ve
merzûkıyyet gibi sıfatlar dahi, Sâniiyyet, Rezzakıyyet gibi
şeinlerin vücûdlarına kat'î delâlet ediyor. Şu sıfâtın
vücûdu dahi, bizzarure ve bilbedâhe bir Hallâk ve bir Rezzak
Sâni'-i Rahîm'in vücûduna delâlet eder. Demek herbir mevcûd,
taşıdığı yüzler bu çeşit sıfatlar lisanı ile, Zât-ı Vâcib-ül
Vücûd'un yüzler Esmâ-i Hüsnâsına şehadet ederler. Bu
şehadetler kabûl edilmezse, mevcûdâtın bütün bu çeşit
sıfatlarını inkâr etmek lâzım gelir...
Yirmialtıncı Pencere (Haşiye)
Şu kâinatın mevcûdâtı
yüzünde tazelenen ve gelip geçen cemâller ve hüsünler; bir
Cemâl-i Sermedî cilvelerinin bir nevi gölgeleri olduğunu
gösterir. Evet, ırmağın yüzündeki kabarcıkların parlayıp
gitmesinden sonra arkadan gelenlerin gidenler gibi
parlamaları, daimî bir şemsin şuâlarının âyineleri
olduklarını gösterdikleri gibi; seyyal zaman ırmağında,
seyyar mevcûdâtın üstünde parlayan lemaât-ı cemâliyye dahi,
bir cemâl-î sermedîyye işaret ederler ve onun bir nevi
emâreleridirler. Hem kâinat kalbindeki ciddî aşk, bir
Mâşuk-u Lâyezâlî'yi gösterir. Evet, ağacın mâhiyetinde
olmayan bir şey, esaslı bir surette meyvesinde bulunmadığı
delâletiyle; şecere-i kâinatın hassas meyvesi olan nev'-i
insândaki ciddî aşk-ı lâhûtî gösterir ki; bütün kâinatta
-fakat başka şekillerde- hakikî aşk ve muhabbet bulunuyor.
Öyle ise kalb-i kâinattaki şu hakikî muhabbet ve aşk, bir
Mahbub-u Ezelî'yi gösterir. Hem kâinatın sinesinde çok
suretlerde tezahür eden incizablar, cezbeler, cazibeler;
ezelî bir hakikat-ı câzibedârın cezbiyle olduğunu hüşyar
kalblere gösterir. Hem mahlûkatın en hassas ve nuranî
tâifesi olan ehl-i keşf ve velâyetin ittifakıyla, zevk ve
şuhuda istinad ederek: Bir Cemîl-i Zülcelâl'in cilvesine,
tecellisine mazhar olduklarını ve o Celîl-i Zülcemâl'in
(kendini) tanıttırılmasına ve sevdirilmesine zevk ile
muttali olduklarını, müttefikan haber vermeleri, yine bir
Zât-ı Vâcib-ül Vücûd'un, bir Cemil-i Zülcelâl'in vücûduna ve
insânlara kendini tanıttırmasına kat'iyyen şehadet eder. Hem
kâinat yüzünde ve mevcûdât üstünde işleyen kalem-i tahsin ve
tezyin; o kalem sahibi zâtın esmâsının güzelliğini vâzıhan
gösteriyor.
İşte kâinat yüzündeki cemâl
ve kalbindeki aşk ve sinesindeki incizab ve gözlerindeki
keşf ve şuhud ve hey'âtındaki hüsün ve tezyinat; pek lâtif,
nuranî bir pencere açar. Onun ile, bütün esması cemîle bir
Cemil-i Zülcelâl'i ve bir Mahbub-u Lâyezalî'yi ve bir
Mâbud-u Lemyezel'i, hüşyar olan akıl ve kalblere gösterir.
İşte ey maddiyat karanlığında, evham zulümatında, boğucu
şübehat içinde çırpınan gafil! Kendine gel. İnsaniyyete
lâyık bir sûrette yüksel. Şu dört delik ile bak; cemâl-i
vahdeti gör, kemâl-i îmânı kazan, hakikî insân ol!..
Yirmiyedinci Pencere
اَللّهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ عَلَى
كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ
Kâinatta, “esbab ve
müsebbebat” görünen eşyaya bakıyoruz ve görüyoruz ki: En âlâ
bir sebeb, en âdi bir müsebbebe kuvveti yetmiyor. Demek
esbab bir perdedir. Müsebbebleri yapan başkadır. Meselâ;
hadsiz masnûattan yalnız cüz'î bir misâl olarak insân başı
içinde bir hardal küçüklüğünde bir yerde yerleştirilen
kuvve-i hâfızaya bakıyoruz. Görüyoruz ki: Öyle bir câmi'
kitap belki kütüphane hükmündedir ki, bütün sergüzeşt-i
hayatı, içinde karıştırılmaksızın yazılıyor.
Acaba şu mû'cize-i kudrete
hangi sebeb gösterilebilir! Telâfif-i dimağiye mi? Basit,
şuursuz hüceyrat zerreleri mi! Tesadüf rüzgârları mı!
Halbuki o mu'cize-i san'at, öyle bir zâtın san'atı olabilir
ki; beşerin Haşirde neşredilecek büyük defter-i a'mâlinden
muhasebe vaktinde hatıra getirilecek ve işlediği her
fiilleri yazıldığını bildirmek için bir küçük sened istinsah
edip, yazıp aklının eline verecek bir Sâni-i Hakîm'in
san'atı olabilir. İşte beşerin kuvve-i hâfızasına misâl
olarak bütün yumurtaları, çekirdekleri, tohumları kıyas et
ve bu câmi' küçücük mu'cizelere, sâir müsebbebatı da kıyas
et. Çünki; hangi müsebbebe ve masnûa baksan, o derece hârika
bir san'at var ki, değil onun âdi, basit sebebi, belki bütün
esbab toplansa, ona karşı izhar-ı acz edecekler. Meselâ:
Büyük bir sebeb zannedilen güneşi; ihtiyarlı, şuurlu farz
ederek ona denilse: “Bir sineğin vücûdunu yapabilir misin?”
Elbette diyecek ki: “Hâlıkımın ihsânı ile dükkânımda ziyâ,
renkler, hararet çok. Fakat sineğin vücûdunda göz, kulak,
hayat gibi öyle şeyler var ki, ne benim dükkânımda bulunur
ve ne de benim iktidarım dâhilindedir.”
Hem nasılki müsebbebdeki
hârika san'at ve tezyinat, esbabı azledip Müsebbib-ül Esbâb
olan Vâcib-ül Vücûd'a işaret ederek,
اِلَيْهِ يُرْجَعُ اْلاَمْرُ كُلُّهُ
sırrınca: Ona teslim-i umûr eder. Öyle de:
Müsebbebata takılan neticeler, gayeler, faideler; bilbedâhe
perde-i esbab arkasında bir Rabb-ı Kerim'in, bir Hakîm-i
Rahîm'in işleri olduğunu gösterir. Çünki; şuursuz esbab,
elbette bir gayeyi düşünüp çalışmaz. Halbuki görüyoruz:
Vücûda gelen her mahlûk, bir gaye değil, belki çok gayeleri,
çok faideleri, çok hikmetleri tâkib ederek vücûda geliyor.
Demek bir Rabb-ı Hakîm ve Kerîm, o şeyleri yapıp gönderiyor.
O faideleri onlara gaye-i vücûd yapıyor. Meselâ; yağmur
geliyor. Yağmuru zâhiren intâc eden esbab; hayvanatı
düşünüp, onlara acıyıp merhamet etmekten ne kadar uzak
olduğu mâlûmdur. Demek hayvanatı halkeden ve rızıklarını
taahhüd eden bir Hâlık-ı Rahîm'in hikmetiyle imdada
gönderiliyor. Hattâ yağmura, “rahmet” deniliyor. Çünki çok
âsâr-ı rahmet ve faideleri tazammun ettiğinden, güya yağmur
şeklinde rahmet tecessüm etmiş, takattur etmiş, katre katre
geliyor. Hem bütün mahlûkatın yüzüne tebessüm eden bütün
zînetli nebâtat ve hayvanattaki tezyînat ve gösterişler,
bilbedâhe perde-i gayb arkasında bu süslü ve güzel san'atlar
ile kendini tanıttırmak ve sevdirmek ve bildirmek isteyen
bir Zât-ı Zülcelâl'in vücûb-u vücûduna ve vahdetine delâlet
ederler. Demek eşyadaki süslü vaziyetler, gösterişli
keyfiyetler; tanıttırmak ve sevdirmek sıfatlarına kat'iyyen
delâlet eder. Sevdirmek ve tanıttırmak sıfatları ise;
bilbedâhe Vedûd, Mâruf bir Sâni-i Kadîr'in vücûb-u vücûduna
ve vahdetine şehadet eder.
Elhasıl: Sebeb, gayet
âdi, âciz ve ona isnad edilen müsebbeb ise, gayet san'atlı
ve kıymetli olduğundan, sebebi azleder. Hem müsebbebin
gayesi, faidesi dahi, câhil ve câmid olan esbabı ortadan
atar, bir Sâni-i Hakîm'in eline teslim eder. Hem müsebbebin
yüzündeki tezyinat ve meharetler, kendi kudretini zîşuurlara
bildirmek isteyen ve kendini sevdirmek arzu eden bir Sâni'-i
Hakîm'e işaret eder.
Ey esbab-perest bîçâre! Bu
üç mühim hakikatı ne ile îzah edebilirsin? Sen nasıl kendini
kandırabilirsin? Aklın varsa, esbab perdesini yırt. “Vahdehû
lâ şerîke leh” de, hadsiz evhamdan kurtul.
Yirmisekizinci Pencere
وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّموَاتِ
وَاْلاَرْضِ وَاخْتِلاَفُ اَلْسِنَتِكُمْ وَ اَلْوَانِكُمْ
اِنَّ فِى ذلِكَ َلآيَاتٍ لِلْعَالِمِينَ
Şu kâinata bakıyoruz,
görüyoruz ki: Hüceyrat-ı bedenden tut, tâ mecmu-u âleme
şâmil bir hikmet ve tanzim var. Hüceyrat-ı bedene bakıyoruz,
görüyoruz ki: Mesâlih-i bedeni gören ve idare eden birisinin
emriyle, kanunuyla o küçücük hüceyrelerde ehemmiyetli bir
tedbir var. Mideye, nasıl bir kısım rızk, iç yağı suretinde
iddihar olunup vakt-i hâcette sarfedilir. Aynen o küçücük
hüceyrelerde de, o tasarruf ve iddihar var. Nebâtata
bakıyoruz, gayet hakîmane bir terbiye, bir tedbir görünüyor.
Hayvanata bakıyoruz; nihayet derecede kerîmane bir terbiye
ve iaşe görüyoruz. Kâinatın erkân-ı azîmesine bakıyoruz;
mühim gayeler için haşmetkârane bir tedvir ve tenvir
görüyoruz. Âlemin mecmuuna bakıyoruz; muntâzam bir memleket,
bir şehir, bir saray hükmünde âli hikmetler, galî gayeler
için mükemmel bir tanzîmat görüyoruz. (Otuzikinci Söz'ün
Birinci Mevkıfında îzah ve isbat edildiği üzere) bir
zerreden tut, tâ yıldızlara kadar zerre mikdar şirke yer
bırakmıyor. Öyle birbirlerine mânen münasebetdardırlar ki;
bütün yıldızları musahhar etmeyen ve elinde tutmayan, bir
zerreye rubûbiyyetini dinlettiremez. Bir zerreye hakikî Rab
olmak için bütün yıldızlara sahib olmak lâzım gelir. Hem
(Otuzikinci Söz'ün İkinci Mevkıfında îzah ve isbat edildiği
üzere) semâvatın halk ve tesviyesine muktedir olmayan,
beşerin sîmâsındaki teşahhusu yapamaz. Demek bütün semâvatın
Rabbı olmayan, birtek insânın sîmâsındaki alâmet-i fârika
olan nakş-ı sîmâvîyi yapamaz. İşte kâinat kadar büyük bir
pencere ki; onunla bakılsa:
اَللّهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ عَلَى
كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ لَهُ مَقَالِيدُ السَّموَاتِ وَ
اْلاَرْضِ
âyetleri, büyük harflerle
kâinat sahifelerinde yazılı olduğu, akıl gözüyle de
görülecek. Öyle ise: Görmeyenin ya aklı yok, ya kalbi yok.
Veya insân sûretinde bir hayvandır!
Yirmidokuzuncu Pencere
وَ اِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
Bir bahar mevsiminde,
garîbâne, mütefekkirâne seyahatâ gidiyordum. Bir tepeciğin
eteğinden geçerken, parlak bir sarıçiçek nazarıma ilişti.
Eskiden vatanımda ve sâir memleketlerde gördüğüm o cins
sarıçiçekleri derhâtır ettirdi. Şöyle bir mâna kalbe geldi
ki: Bu çiçek kimin turrası ise, kimin sikkesi ise ve kimin
mührü ise ve kimin nakşı ise, elbette bütün zemin yüzündeki
o nevi çiçekler, onun mühürleridir, sikkeleridir. Şu mühür
tahayyülünden sonra şöyle bir tasavvur geldi ki: Nasıl bir
mühür ile mühürlenmiş bir mektub; o mühür, o mektubun
sahibini gösterir. Öyle de; şu çiçek, bir mühr-ü Rahmânîdir.
Şu envâ-ı nakışlarla ve mânidar nebâtat satırlarıyla yazılan
şu tepecik dahi, bu çiçek Sâniinin mektubudur. Hem şu
tepecik dahi bir mühürdür. Şu sahra ve ova bir mektub-u
Rahmânî hey'atını aldı. İşbu tasavvurdan şöyle bir hakikat
zihne geldi ki: Herbir şey, bir mühr-ü Rabbânî hükmünde
bütün eşyayı kendi Hâlıkına isnad eder. Kendi kâtibinin
mektubu olduğunu isbat eder. İşte herbir şey, öyle bir
pencere-i tevhiddir ki, bütün eşyayı bir Vâhid-i Ehad'e mal
eder. Demek herbir şeyde, husûsan zîhayatlarda öyle hârika
bir nakış, öyle mu'cizekâr bir san'at var ki: Onu öyle yapan
ve öyle mânidar nakşeden, bütün eşyayı yapabilir ve bütün
eşyayı yapan, elbette O olacaktır. Demek bütün eşyayı
yapamayan, birtek şey'i icad edemez.
İşte ey gafil! Şu kâinatın
yüzüne bak ki: Birbiri içinde hadsiz mektûbât-ı Samedâniyye
hükmünde olan sahâif-i mevcûdât ve her bir mektub üstünde
hadsiz sikke-i tevhid mühürleriyle temhir edilmiş. Bütün bu
mühürlerin şehadetlerini kim tekzib edebilir! Hangi kuvvet
onları susturabilir! Kalb kulağı ile hangisini dinlesen
اَشْهَدُ اَنْ لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ dediğini
işitirsin.
Otuzuncu
Pencere
لَوْ كَانَ فِيهِمَا آلِهَةٌ اِلاَّ اللّهُ
لَفَسَدَتَا { كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلاَّ وَجْهَهُ لَهُ
الْحُكْمُ وَ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
Şu pencere, imkân ve hudûsa
müesses umum mütekellimînin penceresidir. Ve isbat-ı
Vâcib-ül-Vücûd'a karşı caddeleridir. Bunun tafsilâtını,
“Şerh-ül Mevâkıf” ve “Şerh-ül Makasıd” gibi muhakkiklerin
büyük kitablarına havale ederek, yalnız Kur'anın feyzinden
ve şu pencereden ruha gelen bir-iki şuâı göstereceğiz. Şöyle
ki:
Âmiriyyet ve hâkimiyyetin
muktezâsı: Rakîb kabûl etmemektir, iştirâki reddetmektir;
müdahaleyi ref'etmektir... Onun içindir ki; küçük bir köyde
iki muhtar bulunsa, köyün rahatını ve nizâmını bozarlar. Bir
nahiyede iki müdür, bir vilâyette iki vâli bulunsa, herc ü
merc ederler. Bir memlekette iki pâdişah bulunsa, fırtınalı
bir karmakarışıklığa sebebiyet verirler. Mâdem hâkimiyyet ve
âmiriyyetin gölgesinin zaîf bir gölgesi ve cüz'î bir
nümûnesi, muâvenete muhtaç âciz insânlarda böyle rakîb ve
zıddı ve emsâlinin müdahalesini kabûl etmezse; acaba
saltanat-ı mutlaka sûretindeki hâkimiyyet ve rububiyyet
derecesindeki âmiriyyet, bir Kadîr-i Mutlak'ta ne derece o
redd-i müdahale kanunu ne kadar esaslı bir surette hükmünü
icra ettiğini kıyas et. Demek Ulûhiyyet ve Rububiyyetin en
kat'î ve daimî lâzımı; vahdet ve infiraddır. Buna bir
bürhân-ı bâhir ve şâhid-i kat'î, kâinattaki intizâm-ı ekmel
ve insicam-ı ecmeldir. Sinek kanadından tut, tâ semâvat
kandillerine kadar öyle bir nizâm var ki; akıl onun
karşısında hayretinden ve istihsanından “Sübhânallah,
Mâşâallah, Bârekâllah” der, secde eder. Eğer zerre miktar
şerike yer bulunsa idi, müdahalesi olsa idi,
لَوْ
كَانَ فِيهِمَا آلِهَةٌ اِلاَّ اللّهُ لَفَسَدَتَا
âyet-i kerimesinin delâletiyle: Nizâm bozulacaktı, sûret
değişecekti, fesadın âsârı görünecekti. Halbuki:
فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرَى مِنْ
فُطُورٍ ثُمَّ ارْجِعِ الْبَصَرَ كَرَّتَيْنِ يَنْقَلِبْ
اِلَيْكَ الْبَصَرُ خَاسِئًا وَ هُوَ حَسِيرٌ
delâletiyle ve şu ifade ile
nazar-ı beşer, kusuru aramak için ne kadar çabalasa, hiçbir
yerde kusuru bulamayarak, yorgun olarak menzili olan göze
gelip, onu gönderen münekkid akla diyecek: “Beyhude
yoruldum, kusur yok” demesiyle gösteriyor ki: Nizâm ve
intizâm, gayet mükemmeldir. Demek intizâm-ı kâinat,
Vahdâniyyetin kat'î şâhididir.
Gel gelelim “Hudûs”a.
Mütekellimîn demişler ki:
“Âlem, mütegayyirdir. Her
mütegayyir, hâdistir. Her bir hâdisin, bir muhdisi, yâni
mûcidi var. Öyle ise bu kâinatın kadîm bir mûcidi var.”
Biz de deriz: Evet kâinat
hâdistir. Çünki görüyoruz: Her asırda, belki her senede,
belki her mevsimde bir kâinat, bir âlem gider, biri gelir.
Demek bir Kadîr-i Zülcelâl var ki, bu kâinatı hiçten îcad
ederek her senede belki her mevsimde, belki her günde
birisini îcad eder, ehl-i şuûra gösterir ve sonra onu alır,
başkasını getirir. Birbiri arkasına takıp zincirleme bir
surette zamanın şeridine asıyor. Elbette bu âlem gibi birer
kâinat-ı müteceddide hükmünde olan her baharda gözümüzün
önünde hiçten gelen ve giden kâinatları îcad eden bir Zât-ı
Kadîr'in mu'cizât-ı kudretidirler. Elbette âlem içinde her
vakit âlemleri halkedip değiştiren zât, mutlaka şu âlemi
dahi O halketmiştir. Ve şu âlemi ve rûy-i zemini, o büyük
misafirlere misafirhane yapmıştır.
Gelelim “İmkân” bahsine, Mütekellimîn demişler ki:
“İmkân,
mütesâviy-üt-tarafeyn”dir. Yâni: Adem ve vücûd, ikisi de
müsavi olsa; bir tahsis edici, bir tercih edici, bir mûcid
lâzımdır. Çünki; mümkinat, birbirini îcad edip teselsül
edemez. Yahut; o onu, o da onu îcad edip devir suretinde
dahi olamaz. Öyle ise bir Vâcib-ül Vücûd vardır ki, bunları
icad ediyor. Devir ve teselsülü, oniki bürhân yâni arşî ve
süllemî gibi namlar ile müsemma meşhur oniki delîl-i kat'î
ile devri ibtal etmişler ve teselsülü muhal göstermişler.
Silsile-i esbabı kesip, Vâcib-ül-Vücûd'un vücûdunu isbat
etmişler.
Biz de deriz ki: Esbab,
teselsülün berahini ile âlemin nihayetinde kesilmesinden
ise, her şeyde Hâlık-ı Külli Şey'e has sikkeyi göstermek
daha kat'î, daha kolaydır. Kur'anın feyziyle bütün
Pencereler ve bütün Sözler, o esas üzerine gitmişler.
Bununla beraber imkân noktasının hadsiz bir vüs'atı var.
Hadsiz cihetlerle Vâcib-ül Vücûd'un vücûdunu gösteriyor.
Yalnız, mütekellimînin teselsülün kesilmesi yoluna, (elhak
geniş ve büyük olan o caddeye) münhasır değildir. Belki had
ve hesaba gelmeyen yollar ile, Vâcib-ül-Vücûd'un mârifetine
yol açar. Şöyle ki:
Herbir şey; vücûdunda,
sıfâtında, müddet-i bekasında hadsiz imkânat, yâni gayet çok
yollar ve cihetler içinde mütereddid iken, görüyoruz ki; o
hadsiz cihetler içinde vücûdca muntâzam bir yolu tâkip
ediyor. Herbir sıfatı da mahsus bir tarzda ona veriyor.
Müddet-i bekasında bütün değiştirdiği sıfat ve haller dahi,
böyle bir tahsis ile veriliyor. Demek bir muhassisin
iradesiyle, bir müreccihin tercihiyle, bir mûcid-i hakîmin
îcadıyladır ki: Hadsiz yollar içinde, hikmetli bir yolda onu
sevkeder. Muntâzam sıfâtı ve ahvâli ona giydiriyor. Sonra
infiraddan çıkarıp, bir terkibli cisme cüz' yapar, imkânat
ziyâdeleşir. Çünki; o cisimde binler tarzda bulunabilir.
Halbuki neticesiz o vaziyetler içinde neticeli, mahsus bir
vaziyet ona verilir ki; mühim neticeleri ve faideleri ve o
cisimde vazifeleri gördürülüyor. Sonra o cisim dahi diğer
bir cisme cüz' yaptırılıyor. İmkânat daha ziyâdeleşir.
Çünki; binlerle tarzda bulunabilir. İşte o binler tarz
içinde, birtek vaziyet veriliyor. O vaziyet ile mühim
vazifeler gördürülüyor ve hâkezâ... Gittikçe daha ziyâde
kat'î bir Hakîm-i Müdebbir'in vücûb-u vücûdunu gösteriyor.
Bir Âmir-i Alîm'in emriyle sevk edildiğini bildiriyor. Cisim
içinde cisim, birbiri içinde cüz' olup giden bütün bu
terkiblerde; nasıl bir nefer, takımında, bölüğünde,
taburunda, alayında, fırkasında, ordusunda mütedâhil o
heyetlerden herbirisine mahsus birer vazifesi, hikmetli
birer nisbeti, intizâmlı birer hizmeti bulunuyor. Hem
nasılki: Senin gözbebeğinden bir hüceyre; gözünde bir
nisbeti ve bir vazifesi var. Senin başın heyet-i umumiyyesi
nisbetine dahi, hikmetli bir vazifesi ve hizmeti vardır.
Zerre miktar şaşırsa, sıhhat ve idare-i beden bozulur. Kan
damarlarına, his ve hareket âsablarına, hattâ bedenin
heyet-i umumiyyesinde birer mahsus vazifesi, hikmetli birer
vaziyeti vardır. Binlerle imkânat içinde, bir Sâni'-i
Hakîm'in hikmetiyle o muayyen vaziyet verilmiştir. Öyle de:
Bu kâinattaki mevcûdât, herbiri kendi zâtı ile, sıfâtı ile
çok imkânat yolları içinde has bir vücûdu ve hikmetli bir
sûreti ve faideli sıfatları, nasıl bir Vâcib-ül Vücûd'a
şehadet ederler. Öyle de: Mürekkebata girdikleri vakit,
herbir mürekkebde daha başka bir lisanla yine Sâniini ilân
eder. Git gide, tâ en büyük mürekkebe kadar nisbeti ve
vazifesi, hizmeti itibariyle Sâni-i Hakîm'in vücûb-u
vücûduna ve ihtiyarına ve iradesine şehadet eder. Çünki: Bir
şeyi, bütün mürekkebata hikmetli münasebetleri muhafaza
sûretinde yerleştiren, bütün o mürekkebatın Hâlıkı olabilir.
Demek birtek şey, binler lisanlarla ona şehadet eder
hükmündedir. İşte kâinatın mevcûdâtı kadar değil, belki
mevcûdâtın sıfât ve mürekkebatı adedince imkânat noktasından
da Vâcib-ül Vücûd'un vücûduna karşı şehadetler geliyor.
İşte ey gafil! Kâinatı
dolduran bu şehadetleri, bu sadaları işitmemek.. ne derece
sağır ve akılsız olmak lâzım geliyor? Haydi sen söyle!..
Otuzbirinci Pencere
لَقَدْ خَلَقْنَا اْلاِنْسَانَ فِى
اَحْسَنِ تَقْوِيمٍ وَ فِى اْلاَرْضِ اَيَاتٌ لِلْمُوقِنِينَ
وَ فِى اَنْفُسِكُمْ اَفَلاَ تُبْصِرُونَ
Şu pencere insân
penceresidir ve enfüsîdir. Ve enfüsî cihetinde şu pencerenin
tafsilâtını binler muhakkikîn-i evliyanın mufassal
kitablarına havale ederek yalnız feyz-i Kur'andan aldığımız
birkaç esasa işaret ederiz. Şöyle ki:
Onbirinci Söz'de beyân
edildiği gibi: “İnsan, öyle bir nüsha-i câmiadır ki: Cenâb-ı
Hak bütün esmâsını, insânın nefsi ile insâna ihsas ediyor.”
Tafsilâtını başka Sözlere havale edip yalnız üç noktayı
göstereceğiz.
BİRİNCİ NOKTA:
İnsan, üç cihetle Esmâ-i İlâhiyyeye bir âyinedir.
Birinci
Vecih: Gecede zulümat, nasıl nuru gösterir. Öyle de:
İnsân, za'f ve acziyle, fakr ve hâcâtıyla, naks ve kusuru
ile, bir Kadîr-i Zülcelâl'in kudretini, kuvvetini, gınâsını,
rahmetini bildiriyor ve hâkezâ... Pek çok evsâf-ı İlâhiyyeye
bu suretle âyinedârlık ediyor. Hattâ hadsiz aczinde ve
nihayetsiz za'fında, hadsiz â'dasına karşı bir nokta-i
istinad aramakla, vicdan daima