Şu Söz üç
mevkıftır.
[Yirmiikinci Söz'ün
Sekizinci Lem'asını îzah eden bir zeyildir. Mevcûdât-ı
âlem, vahdâniyyete şehadet ettikleri ellibeş lisandan
(ki: “Katre” Risalesi'nde onlara işaret edilmiş) birinci
lisanına bir tefsirdir. Ve لَوْ كَانَ
فِيهِمَآ اَلِهَةٌ اِلاَّ اللَّهُ لَفَسَدَتَا
âyetinin pek çok hakaikından, temsil libası giydirilmiş
bir hakikattır.]
BİRİNCİ
MEVKIF
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
لَوْ كَانَ فِيهِمَآ اَلِهَةٌ اِلاَّ اللَّهُ لَفَسَدَتَا لآَ
اِلهَ اِلاَّ اللَّهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ لَهُ
الْمُلْكُ وَ لَهُ الْحَمْدُ يُحْيِى وَ يُمِيتُ وَ هُوَ حَىٌّ
لاَ يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَ هُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ
قَدِيرٌ وَ اِلَيْهِ الْمَصِيرُ
Bir Ramazan gecesinde, şu
kelâm-ı tevhidînin onbir cümlesinin herbirinde birer tevhid
mertebesi ve birer müjde bulunduğunu ve o mertebelerden
yalnız لاَ شَرِيكَ لَهُ deki
mânâyı, basit avâmın fehmine gelecek bir muhavere-i
temsiliyye ve bir münazara-i faraziyye tarzında ve lisan-ı
hali, lisan-ı kal sûretinde söylemiştim. Bana hizmet eden
kıymetdar kardeşlerimin ve mescid arkadaşlarımın arzuları ve
istemeleri üzerine o muhavereyi yazıyorum. Şöyle ki:
Bütün tabiatperest,
esbabperest ve müşrik gibi, umum enva-ı ehl-i şirkin ve
küfrün ve dalâletin tevehhüm ettikleri şeriklerin nâmına bir
şahıs farzediyoruz ki: O şahs-ı farazî, mevcûdât-ı âlemden
bir şeye Rab olmak istiyor ve hakikî mâlik olmak dâva
etmektedir.
İşte o müddeî, evvelâ
mevcûdâtın en küçüğü olan bir zerreye rast gelir. Ona Rab ve
hakikî mâlik olmakta olduğunu; zerreye, tabiat lisanıyla,
felsefe diliyle söyler. O zerre dahi, hakikat lisanıyla ve
hikmet-i Rabbanî diliyle der ki: “Ben hadsiz vazifeleri
görüyorum. Ayrı ayrı her masnua girip işliyorum, bütün o
vezaifi bana gördürecek, sende ilim ve kudret varsa.. hem,
benim gibi hadd ü hesaba gelmeyen
zerrat içinde beraber gezip (Haşiye)
iş görüyoruz. Eğer bütün emsalim o zerreleri de istihdam
edip emir tahtına alacak bir hüküm ve iktidar sende varsa..
hem kemâl-i intizâm ile cüz olduğum mevcutlara, meselâ:
Kandaki küreyvat-ı hamraya hakikî mâlik ve mutasarrıf
olabilirsen, bana Rab olmak dâva et; beni, Cenâb-ı Hak'tan
başkasına isnad et. Yoksa sus! Hem bana Rab olamadığın gibi,
müdahale dahi edemezsin. Çünki vezaifimizde ve harekâtımızda
o kadar mükemmel bir intizâm var ki; nihayetsiz bir hikmet
ve muhit bir ilim sahibi olmayan bize parmak karıştıramaz.
Eğer karışsa, karıştıracak. Halbuki senin gibi câmid, âciz
ve kör ve iki eli tesadüf ve tabiat gibi iki körün elinde
olan bir şahıs, hiçbir cihette parmak uzatamaz.”
O müddeî, Maddiyyûnların
dedikleri gibi dedi ki: “Öyle ise sen kendi kendine mâlik
ol. Neden başkasının hesabına çalışmasını söylüyorsun?”
Zerre ona cevaben der: “Eğer, güneş gibi bir dimağım ve
ziyâsı gibi ihâtalı bir ilmim ve harareti gibi şümûllü bir
kudretim ve ziyâsındaki yedi renk gibi muhit duygularım ve
gezdiğim her yere ve işlediğim her mevcûda müteveccih birer
yüzüm ve bakar birer gözüm ve geçer birer sözüm bulunsa idi,
belki senin gibi ahmaklık edip kendi kendime mâlik olduğumu
dâva ederdim. Haydi def'ol git, sen benden iş bulamazsın!”
İşte şeriklerin vekili,
zerreden me'yus olunca, küreyvât-ı hamrâdan iş bulacağım
diye, kandaki bir küreyvât-ı hamrâya rast gelir. Ona esbab
nâmına ve tabiat ve felsefe lisanıyla der ki: “Ben sana Rab
ve mâlikim.” O küreyvât-ı hamrâ, yâni yuvarlak kırmızı
mevcûd, ona hakikat lisanıyla ve Hikmet-i İlâhiyye dili ile
der: “Ben yalnız değilim. Eğer sikkemiz ve memuriyetimiz ve
nizâmatımız bir olan kan ordusundaki bütün emsalime mâlik
olabilirsen, hem gezdiğimiz ve kemâl-i hikmetle istihdam
olunduğumuz bütün hüceyrat-ı bedene mâlik olacak bir dakik
hikmet ve azîm kudret, sende varsa göster ve gösterebilirsen
belki senin dâvanda bir mânâ bulunabilir. Halbuki, senin
gibi sersem ve senin elindeki sağır tabiat ve kör kuvvetle,
değil mâlik olmak belki zerre miktar karışamazsın. Çünki
bizdeki intizâm o kadar mükemmeldir ki, ancak herşeyi görür
ve işitir ve bilir ve yapar bir zât bize hükmedebilir. Öyle
ise sus! Vazifem o kadar mühim ve intizâm o kadar
mükemmeldir ki; senin ile, senin böyle karmakarışık
sözlerine cevap vermeğe vaktim yok” der, onu tardeder.
Sonra, onu kandıramadığı
için o müddeî gider, bedendeki hüceyre tâbir ettikleri
menzilciğe rast gelir. Felsefe ve tabiat lisanıyla der:
“Zerreye ve küreyvat-ı hamraya söz anlattıramadım; belki sen
sözümü anlarsın. Çünki sen, gayet küçük bir menzil gibi
birkaç şeyden yapılmışsın. Öyle ise ben seni yapabilirim.
Sen benim masnûum ve hakikî mülküm ol.” der. O hüceyre ona
cevaben, hikmet ve hakikat lisanıyla der ki:
“Ben, çendan küçücük bir
şeyim. Fakat pek büyük vazifelerim, pek ince münasebetlerim
ve bedenin bütün hüceyratına ve heyet-i mecmuasına bağlı
alâkalarım var. Ezcümle: Evride ve şerâyin damarlarına ve
hassase ve muharrike âsablarına ve câzibe, dâfia, müvellide,
mûsavvire gibi kuvvelere karşı derin ve mükemmel vazifelerim
var. Eğer bütün bedeni, bütün damar ve asab ve kuvveleri
teşkil ve tanzim ve istihdam edecek bir kudret ve ilim sende
varsa ve benim emsalim ve san'atça ve keyfiyetçe
birbirimizin kardeşi olan bütün hüceyrat-ı bedeniyyeye
tasarruf edecek nafiz bir kudret, şamil bir hikmet, sende
varsa göster, sonra ben seni yapabilirim diye dâva et. Yoksa
haydi git! Küreyvat-ı hamra, bana erzak getiriyorlar.
Küreyvat-ı beyza da, bana hücum eden hastalıklara mukabele
ediyorlar. İşim var, beni meşgul etme. Hem senin gibi âciz,
câmid, sağır, kör bir şey, bize hiçbir cihetle karışamaz.
Çünki; bizde o derece ince ve nazik
ve mükemmel bir intizâm (Haşiye)
var ki; eğer bize hükmeden bir Hakîm-i Mutlak ve Kadîr-i
Mutlak ve Alîm-i Mutlak olmazsa, intizâmımız bozulur,
nizâmımız karışır.”
Sonra o müddeî, onda da
me'yus oldu. Bir insânın bedenine rast gelir. Yine kör
tabiat ve serseri felsefe lisanı ile Tabiiyyûnun dedikleri
gibi der ki: “Sen benimsin. Seni yapan benim. Veya sende
hissem var.” Cevaben o beden-i insânî, hakikat ve hikmet
diliyle ve intizâmının lisan-ı haliyle der ki: “Eğer bütün
emsalim ve yüzümüzdeki sikke-i kudret ve turra-i fıtrat bir
olan bütün insânların bedenlerine hakikî mutasarrıf olacak
bir kudret ve ilim sende varsa, hem sudan ve havadan tut, tâ
nebâtat ve hayvanata kadar benim erzakımın mahzenlerine
mâlik olacak bir servetin ve bir hâkimiyetin varsa, hem ben
kılıf olduğum gayet geniş ve yüksek olan ruh, kalb, akıl
gibi letâif-i mânevîyyeyi benim gibi dar, süflî bir zarfta
yerleştirerek, kemâl-i hikmet ile istihdam edip ibâdet
ettirecek sende nihayetsiz bir kudret, hadsiz bir hikmet
varsa göster, sonra “Ben seni yaptım” de. “Yoksa sus! Hem
bendeki intizâm-ı ekmelin şehadetiyle ve yüzümdeki sikke-i
vahdetin delaletiyle, benim Sâniim herşeye Kadîr, herşeye
Alîm, herşeyi görür ve herşeyi işitir bir Zâttır. Senin gibi
sersem, âcizin parmağı, O’nun san'atına karışamaz. Zerre
miktar müdahale edemez.”
O şeriklerin vekili, bedende
dahi parmak karıştıracak yer bulamaz, gider. İnsânın nev'ine
rast gelir. Kalbinden der ki: “Belki, bu dağınık,
karmakarışık olan cemâat içinde; şeytan, onların ef'al-i
ihtiyariyye ve içtimaiyyelerine karıştığı gibi, belki ben de
ahvâl-i vücûdiyye ve fıtriyyelerine karışabileceğim ve
parmak karıştıracak bir yer bulacağım. Ve onda bir yer bulup
beni tardeden bedene ve beden hüceyresine hükmümü icra
ederim.” Onun için beşerin nev'ine, yine sağır tabiat ve
sersem felsefe lisanıyla der ki: “Siz çok karışık birşey
görünüyorsunuz. Ben size Rab ve mâlikim veyahut hissedârım.”
der. O vakit nev'-i insân, hak ve hakikat lisanıyla, hikmet
ve intizâmın diliyle der ki: “Eğer bütün küre-i arza
giydirilen ve nev'imiz gibi bütün hayvanat ve nebâtatın
yüzler bin enva'ından, rengârenk atkı ve iplerden kemâl-i
hikmetle dokunan ve dikilen gömleği ve yeryüzüne serilen ve
yüzbinler zîhayat enva'ından nescolunan ve gayet nakışlı bir
sûrette icad edilen haliçeyi yapacak ve her vakit kemâl-i
hikmetle tecdid edip tazelendirecek bir kudret ve hikmet
sende varsa, hem eğer biz meyve olduğumuz küre-i arza ve
çekirdek olduğumuz âleme tasarruf edecek ve hayatımıza lâzım
maddeleri mizan-ı hikmetle aktar-ı âlemden bize gönderecek
bir muhit kudret ve şamil bir hikmet sende varsa, ve
yüzümüzdeki sikke-i kudret bir olan bütün gitmiş ve gelecek
emsalimizi icad edecek bir iktidar sende varsa; belki bana
Rubûbiyyet dâva edebilirsin. Yoksa haydi sus! Benim
nev'imdeki karmakarışıklığa bakıp parmak karıştırabilirim
deme. Çünki intizâm, mükemmeldir. O karmakarışık zannettiğin
vaziyetler, kudretin kader kitabına göre kemâl-i intizâm ile
bir istinsahtır. Çünki; bizden çok aşağı olan ve bizim
taht-ı nezaretimizde bulunan hayvanat ve nebâtatın kemâl-i
intizâmları gösteriyor ki, bizdeki karışıklıklar bir nevi
kitabettir.
Hiç mümkün müdür ki: Bir
haliçenin her tarafına yayılan bir atkı ipini san'atkârane
yerleştiren, haliçenin ustasından başkası olsun. Hem bir
meyvenin mûcidi, ağacının mûcidinden başkası olsun. Hem
çekirdeği icad eden, çekirdekli cismin sâniinden başkası
olsun. Hem gözün kördür. Yüzümdeki mu'cizât-ı kudreti,
mâhiyetimizdeki havarik-ı fıtratı görmüyorsun. Eğer görsen,
anlarsın ki: Benim Sâniim öyle bir zâttır ki, hiçbir şey
ondan gizlenemez, hiçbir şey ona nazlanıp ağır gelemez.
Yıldızlar, zerreler kadar ona kolay gelir. Bir baharı bir
çiçek kadar sühuletle icad eder. Koca kâinatın fihristesini,
kemâl-i intizâmla benim mâhiyetimde derceden bir zâttır.
Böyle bir zâtın san'atına senin gibi câmid, âciz ve kör,
sağır parmak karıştırabilir mi? Öyle ise, sus! Def'ol git!”
der onu tardeder.
Sonra o müddeî gider zeminin
yüzüne serilen geniş haliçeye ve zemine giydirilen gayet
müzeyyen ve münakkaş gömleğe esbab nâmına ve tabiat
lisanıyla ve felsefe diliyle der ki: “Sende tasarruf
edebilirim ve sana mâlikim veya sende hissem var” diye dâva
eder.
O vakit o gömlek, (Haşiye)
o haliçe, hak ve hakikat nâmına, lisan-ı hikmetle o müddeîye
der ki: “Eğer seneler, karnlar adedince yere giydirilip
sonra intizâm ile çıkarılıp geçmiş zamanın ipine asılan ve
yeniden giydirilecek ve kemâl-i intizâm ile kader dairesinde
programları ve biçimleri çizilen ve tâyin olunan ve gelecek
zamanın şeridine takılan ve intizâmlı ve hikmetli, ayrı ayrı
nakışları bulunan bütün gömlekleri, haliçeleri dokuyacak,
icad edecek kudret ve san'at sende varsa, hem hilkat-i
arzdan tâ harab-ı arza kadar, belki ezelden ebede kadar
ulaşacak, hikmetli, kudretli iki mânevî elin varsa ve bütün
atkılarımdaki bütün ferdleri icad edecek kemâl-i intizâm ve
hikmetle tamir ve tecdid edecek sende bir iktidar ve hikmet
varsa, hem bizim modelimiz ve bizi giyen ve bizi kendine
peçe ve çarşaf yapan küre-i arzı elinde tutup mûcid
olabilirsen, bana Rubûbiyyet dâva et. Yoksa haydi dışarıya!
Bu yerde yer bulamazsın. Hem bizde öyle bir sikke-i vahdet
ve öyle bir turra-i Ehadiyyet vardır ki, bütün kâinat
kabza-i tasarrufunda olmayan ve bütün eşyayı, bütün
şuunatıyla birden görmeyen ve nihayetsiz işleri beraber
yapamayan ve her yerde hâzır ve nâzır bulunmayan ve mekândan
münezzeh olmayan ve nihayetsiz hikmet ve ilim ve kudrete
mâlik olmayan bize sahib olamaz ve müdahale edemez.”
Sonra o müddeî gider. “Belki
küre-i arzı kandırıp orada bir yer bulurum” der.
Gider, küre-i arza (Haşiye)
yine esbab nâmına ve tabiat lisanıyla der ki: “Böyle serseri
gezdiğinden, sahipsiz olduğunu gösteriyorsun. Öyle ise, sen
benim olabilirsin.” O vakit küre-i arz, hak nâmına ve
hakikat diliyle, gök gürültüsü gibi bir sada ile ona der ki:
“Haltetme... Ben, nasıl serseri, sahipsiz olabilirim! Benim
elbisemi ve elbisemin içindeki en küçük bir noktayı, bir ipi
intizâmsız bulmuş musun ve hikmetsiz ve san'atsız görmüş
müsün ki, bana sahipsiz, serseri dersin. Eğer hareket-i
seneviyem ile
takriben yirmibeş bin senelik
(Haşiye) bir mesâfede, bir senede
gezdiğim ve kemâl-i mizan ve hikmetle vazife-i hizmetimi
gördüğüm o daire-i azîmeye hakikî mâlik olabilirsen ve
kardeşlerim ve benim gibi vazifedâr olan on seyyareye ve
gezdikleri bütün dairelere ve bizim imamımız ve biz onunla
bağlı ve cazibe-i rahmetle ona takılı olduğumuz güneşi icad
edip, yerleştirecek ve sapan taşı gibi beni ve seyyarat
yıldızları ona bağlayacak ve kemâl-i intizâm ve hikmetle
döndürüp istihdam edecek bir nihayetsiz hikmet ve nihayetsiz
kudret sende varsa, bana Rubûbiyyet dâva et, yoksa haydi
cehennem ol, git! Benim işim var. Vazifeme gidiyorum. Hem
bizlerdeki haşmetli intizâmat ve dehşetli harekât ve
hikmetli teshirat gösteriyor ki, bizim ustamız öyle bir
zâttır ki; bütün mevcûdât, zerrelerden yıldızlara ve
güneşlere kadar emirber nefer hükmünde ona mutî ve
musahhardırlar. Bir ağacı, meyveleriyle tanzim ve tezyin
ettiği gibi, kolayca güneşi, seyyaratla tanzim eder bir
Hakîm-i Zülcelâl ve Hâkim-i Mutlak'tır.”
Sonra o müddeî, yerde yer
bulamadığı için gider güneşe. Kalbinden der ki: “Bu çok
büyük bir şeydir, belki içinde bir delik bulup, bir yol
açarım. Yeri de musahhar ederim.” Güneşe şirk nâmına ve
şeytanlaşmış felsefe lisanıyla, mecusîlerin dedikleri gibi
der ki: “Sen bir sultansın, kendi kendine mâliksin,
istediğin gibi tasarruf edersin.” Güneş ise, Hak nâmına ve
hakikat lisanıyla ve hikmet-i İlâhiyye diliyle ona der:
“Hâşâ yüzbin defa hâşâ ve kellâ!.. Ben musahhar bir memurum.
Seyyidimin misafirhanesinde bir mumdarım. Bir sineğe, belki
bir sineğin kanadına dahi hakikî mâlik olamam. Çünki;
sineğin vücûdunda öyle mânevî cevherler ve göz, kulak gibi
antika san'atlar var ki; benim dükkânımda yok. Daire-i
iktidarımın haricindedir.” der, müddeîyi tekdir eder.
Sonra o müddeî döner,
firavunlaşmış felsefe lisanıyla der ki: “Mâdem kendine mâlik
ve sahib değilsin, bir hizmetkârsın; esbab nâmına benimsin.”
der. O vakit güneş, hak ve hakikat nâmına ve ubûdiyyet
lisanıyla der ki: “Ben öyle birinin olabilirim ki; bütün
emsalim olan ulvî yıldızları icad eden ve semâvatında
kemâl-i hikmetle yerleştiren ve kemâl-i haşmetle döndüren ve
kemâl-i zînetle süslendiren bir zât olabilir.”
Sonra o müddeî, kalbinden
der ki: “Yıldızlar çok kalabalıktırlar. Hem dağınık,
karmakarışık görünüyorlar. Belki onların içinde,
müekkillerim nâmına birşey kazanırım.” der. Onların içine
girer. Onlara esbab nâmına, şerikleri hesabına ve tuğyan
etmiş felsefe lisanıyla, nücumperest olan sabiiyyûnların
dedikleri gibi der ki: “Sizler, pekçok dağınık olduğunuzdan,
ayrı ayrı hâkimlerin taht-ı hükmünde bulunuyorsunuz.” O
vakit yıldızlar nâmına bir yıldız der ki: “Ne kadar sersem,
akılsız ve ahmak ve gözsüzsün ki; bizim yüzümüzdeki sikke-i
vahdeti ve turra-i ehadiyyeti görmüyorsun, anlamıyorsun. Ve
bizim nizâmat-ı âliyyemizi ve kavanin-i ubûdiyyetimizi
bilmiyorsun. Bizi intizâmsız zannediyorsun. Bizler öyle bir
zâtın san'atıyız ve hizmetkârlarıyız ki, bizim denizimiz
olan semâvatı ve şeceremiz olan kâinatı ve mesiregâhımız
olan nihayetsiz fezâ-yı âlemi kabza-i tasarrufunda tutan bir
Vâhid-i Ehad'dir. Bizler donanma elektrik lâmbaları gibi,
O’nun kemâl-i Rubûbiyyetini gösteren nuranî şahitleriz ve
saltanat-ı rubûbiyyetini ilân eden ışıklı bürhânlarız.
Herbir tâifemiz O’nun daire-i saltanatında; ulvî, süflî,
dünyevî, berzahî, uhrevî menzillerde haşmet-i saltanatını
gösteren ve ziyâ veren nuranî hizmetkârlarız.
Evet herbirimiz kudret-i
Vâhid-i Ehad'in birer mu'cizesi ve şecere-i hilkatin birer
muntâzam meyvesi ve vahdâniyyetin birer münevver bürhânı ve
Melâikelerin birer menzili, birer tayyaresi, birer mescidi
ve avalim-i ulviyyenin birer lâmbası, birer güneşi ve
saltanat-ı Rubûbiyyetin birer şahidi ve fezâ-yı âlemin birer
zîneti, birer kasrı, birer çiçeği ve semâ denizinin birer
nuranî balığı ve
gökyüzünün birer güzel gözü (Haşiye)
olduğumuz gibi, heyet-i mecmuamızda sükûnet içinde bir sükût
ve hikmet içinde bir hareket ve haşmet içinde bir zînet ve
intizâm içinde bir hüsn-ü hilkat ve mevzuniyyet içinde bir
kemâl-i san'at bulunduğundan Sâni'-i Zülcelâlimizi,
nihayetsiz diller ile Vahdetini, Ehadiyyetini, Samediyyetini
ve evsaf-ı cemâl ve celâl ve kemâlini bütün kâinata ilân
ettiğimiz halde, bizim gibi nihayet derecede safi, temiz,
muti', musahhar hizmetkârları, karmakarışıklık ve
intizâmsızlık ve vazifesizlik hattâ sahibsizlik ile ittiham
ettiğinden tokata müstehaksın.” der. O müddeînin yüzüne
recm-i şeytan gibi, bir yıldız öyle bir tokat vurur ki,
yıldızlardan tâ cehennemin dibine onu atar.
Ve beraberinde olan tabiatı (Haşiye)
evham derelerine ve tesadüfü adem kuyusuna ve şerikleri,
imtina’ ve muhaliyet zulümatına ve din aleyhindeki
felsefeyi, Esfel-i Sâfilînin dibine atar. Bütün yıldızlarla
beraber o yıldız:
لَوْ
كَانَ فِيهِمَا آلِهَةٌ اِلاَّ اللّهُ لَفَسَدَتَا
ferman-ı kudsîsini okuyorlar. Ve “Sinek kanadından tut, ta
semâvat kandillerine kadar, bir sinek kanadı kadar şerike
yer yoktur ki, parmak karıştırsın” diye ilan ederler.
سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا
عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
اَللّهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ
سِرَاجِ وَحْدَتِكَ فِى كَثْرَةِ مَخْلُوقَاتِكَ وَ دَلاَّلِ
وَحْدَانِيَّتِكَ فِى مَشْهَرِ كَائِنَاتِكَ وَ عَلَى آلِهِ وَ
صَحْبِهِ اَجْمَعِينَ
* * *
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
فَانْظُرْ اِلَى اَثَارِ رَحْمَةِ اللَّهِ كَيْفَ يُحْيِى
اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا
Âyetinin ezelî bağından, bir
çiçeğine işaret eden Arabî fıkralardır.
حَتَّى كَاَنَّ الشَّجَرَ الْمُزَهَّرَةَ
قَصِيدَةٌ مَنْظُومَةٌ مُحَرَّرَةٌ ..
وَ تُنْشِدُ لِلْفَاطِرِ الْمَدَائِحَ الْمُبَهَّرَةَ اَوْ
فَتَحَتْ بِكَثْرَةٍ عُيُونُهَا الْمُبَصَّرَةَ لِتُنْظِرَ
للِصَّانِعِ الْعَجَائِبَ الْمُنَشَّرَةَ اَوْ زَيَّنَتْ
لِعِيدِِهَا اَعْضَائَهَا الْمُخَضَّرَةِ
لِيَشْهَدَ سُلْطَانُهَا آثَارَهُ الْمُنَوَّرَةَ وَ تُشْهِرَ
فِى الْمَحْضَرَةِ مُرَصَّعَاتِ الْجَوْهَرِ
وَ تُعْلِنَ لِلْبَشَرِ حِكْمَةَ خَلْقِ الشَّجَرِ بِكَنْزِهَا
الْمُدَخَّرِ مِنْ جُودِ رَبِّ الثَّمَرِ
سُبْحَانَهُ مَا اَحْسَنَ اِحْسَانَهُ مَا اَزْيَنَ
بُرْهَانَهُ مَا اَبْيَنَ تِبْيَانَهُ..
خَيَالْ بِينَدْ اَزِينْ اَشْجَارْ
مَلاَئِكْ رَا جَسَدْ آمَدْ سَمَاوِى بَا هَزَارَانْ نَىْ ..
اَزِينْ نَيْهَا شُنِيدَتْ هُوشْ سِتَايِشْهَاىِ ذَاتِ حَىْ ..
وَرَقْهَا رَازَبَانْ دَارَنْد هَمَه هُو هُوذِكْرْ آرَنْدْ
بَدَرْ مَعْنَاىِ حَىُّ حَىْ .. ُو لاَ اِلهَ اِلاَّ هُو
بَرَابَرْ مِيزَنْدْ هَرْشَىْ ..دَمَا دَمْ جُويَدَنْدْ يَا
حَقْ سَرَاسَرْ كُويَدَنْدْ يَا حَىْ بَرَابَرْ مِيزَانَنْدْ
اَللّهْ
وَ نَزّلْنَا مِنَ السّمَاءِ مَاءً مُبَارَكًا
Arabî fıkranın tercümesi :
Yâni: Güya, çiçek açmış
herbir ağaç, güzel yazılmış manzum bir kasidedir ki; o
kaside Fâtır-ı Zülcelâl'in medâyih-i bâhiresini inşad edip,
şâirane lisan-ı hal ile söylüyor. Veyahut o çiçek açmış
herbir ağaç, binler bakar ve baktırır gözlerini açmış, tâ
Sâni'-i Zülcelâl'in neşir ve teşhir olunan acaib-i san'atını
bir-iki gözle değil, belki binler gözlerle baksın; tâ ehl-i
dikkati öyle baktırsın. Veyahut o çiçek açan herbir ağaç,
umumî bayram olan baharın içindeki hususî bayramında ve
resm-i geçit-misâl bir anda yeşillenmiş azalarını en süslü
müzeyyenatla süslemiş. Tâ ki, onun Sultan-ı Zülcelâl'i, ona
ihsan ettiği hedâyayı ve letâifi ve âsâr-ı nuranîyyesini
müşahede etsin. Hem meşher-i san'at-ı İlâhiyye olan zeminin
yüzünde ve bahar mevsiminde, murassaat-ı rahmetini enzar-ı
halka teşhir etsin. Ve şecerin hikmet-i hilkatini beşere
ilân etsin. İncecik dallarında ne kadar mühim hazineler
bulunduğunu ve ihsanat-ı Rahmâniyyenin meyvelerinde ne
derece mühim defineler var olduğunu göstermekle kemâl-i
kudret-i İlâhiyyeyi göstersin.
* * *
BİRİNCİ MEVKIF'IN KÜÇÜK BİR ZEYLİ
Festemi’ ayet
اَفَلَمْ يَنْظُرُوا اِلَى السَّمَاءِ
فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَ زَيَّنَّاهَا
ilâ âhiri âyet
ثُمَّ انْظُرْ اِلَى وَجْهِ السَّمَاءِ
كَيْفَ تَرَى سُكُوتًا فِى سُكُونَةٍ
تَلَئْلاُءً فِى حِشْمَةٍ تَبَسُّمًا فِى زِينَةٍ حَرَكَةً فِى
حِكْمَةٍ
مَعَ اِنْتظَامِ الْخِلْقَةِ مَعَ اِتِّزَانِ الصَّنْعَةِ
تَشَعْشُعُ سِرَاجِهَا تَهَلْهُلُ
مِصْبَاحِهَا تَلئْلُؤُ نُجُومِهَا تُعْلِنُ ِلاَهْلِ النُّهَا
سَلْطَنَةً بِلاَ اِنْتِهَاءٍ
اَفَلَمْ يَنْظُرُوا اِلَى السَّمَاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ
بَنَيْنَاهَا وَ زَيَّنَّاهَا
ilâ âhiri âyet
Bu âyetin bir nevi tercümesi
olan
ثُمَّ انْظُرْ اِلَى وَجْهِ السَّمَاءِ
كَيْفَ تَرَى سُكُوتًا فِى سُكُونَةٍ
tercümesidir. Yâni, âyet-i
kerime, nazar-ı dikkati semânın zînetli ve güzel yüzüne
çeviriyor. Tâ dikkat-i nazar ile, semânın yüzünde fevkalâde
sükûnet içinde bir sükûtu görüp, bir Kadîr-i Mutlak'ın emir
ve teshiriyle o vaziyeti aldığını anlasın. Yoksa; eğer
başıboş olsa idiler, birbiri içinde o dehşetli hadsiz ecram,
o gayet büyük küreler ve gayet sür'atli hareketleriyle öyle
bir velveleyi çıkarmak lâzım idi ki, kâinatın kulağını sağır
edecekti. Hem öyle bir zelzele-i herc ü merc içinde
karışıklık olacaktı ki, kâinatı dağıtacaktı. Yirmi camus,
birbiri içinde hareket etse ne kadar velveleli bir herc ü
merce sebebiyet verdiği mâlûm… Halbuki; Küre-i Arz'dan bin
defa büyük ve top güllesinden yetmiş defa sür'atli hareket
edenler, yıldızlar içerisinde var olduğunu kozmoğrafya
söylüyor. İşte sükûnet içindeki sükût-u ecramdan Sâni'-i
Zülcelâl'in ve Kadîr-i Zülkemâl’in derece-i kudret ve
teshirini ve nücumun O’na derece-i inkıyad ve itaatini anla.
حَرَكَةً
فِى حِكْمَةٍ Hem, semânın yüzünde, hikmet içinde bir
hareketi görmeyi âyet emrediyor. Evet gayet acib ve azîm o
harekât, gayet dakik ve geniş hikmet içindedir. Nasılki, bir
fabrikanın çarklarını ve dolaplarını bir hikmet içinde
çeviren bir san'atkâr, fabrikanın âzamet ve intizâmı
derecesinde derece-i san'at ve meharetini gösterir. Öyle de:
Koca Güneşe, seyyarat ile beraber fabrika vaziyetini veren
ve o müdhiş azîm küreleri sapan taşları misillü ve fabrika
çarkları gibi etrafında döndüren bir Kadîr-i Zülcelâl'in
derece-i kudret ve hikmeti, o nisbette nazara tezahür eder.
تََلََئْلاُءً فِى حِشْمَةٍ تَبَسُّمًا فِى زِينَةٍ
Yâni: Hem, semâvat yüzünde, öyle bir haşmet içinde bir
parlamak ve bir zînet içinde bir tebessüm var ki; Sâni'-i
Zülcelâl'in ne kadar muazzam bir saltanatı, ne kadar güzel
bir san'atı olduğunu gösterir. Donanma günlerinde kesretli
elektrik lâmbaları, sultanın derece-i haşmetini ve
terakkiyat-ı medeniyyede derece-i kemâlini gösterdiği gibi;
koca semâvat o haşmetli, zînetli yıldızlarıyla Sâni'-i
Zülcelâl'in kemâl-i saltanatını ve cemâl-i san'atını, öylece
nazar-ı dikkate gösteriyorlar.
مَعَ
اِنْتظَامِ الْخِلْقَةِ مَعَ اِتِّزَانِ الصَّنْعَةِ
Hem diyor ki: Semânın yüzündeki mahlûkatın intizâmını, dakik
mizanlar içinde masnuatın mevzuniyyetini gör ve anla ki:
Onların Sânii ne kadar Kadîr ve ne kadar Hakîm olduğunu bil.
Evet, muhtelif ve küçük cirimleri veyahut hayvanları
döndüren ve bir vazife için çeviren ve bir mizan-ı mahsus
ile, herbirini muayyen bir yolda sevkeden bir zâtın derece-i
iktidar ve hikmetini ve hareket eden cirimlerin ona derece-i
itaat ve musahhariyyetlerini gösterdikleri gibi, koca
semâvat o dehşetli âzametiyle hadsiz yıldızlarıyla ve o
yıldızlar da dehşetli büyüklükleriyle ve gayet şiddetli
hareketleriyle beraber, zerre miktar ve bir saniyecik kadar
hudutlarından tecavüz etmemeleri, bir âşire-i dakika kadar
vazifelerinden geri kalmamaları, Sâni'-i Zülcelâllerinin ne
kadar dakik bir mizan-ı mahsus ile Rubûbiyyetini icra
ettiğini nazar-ı dikkate gösterirler. Hem de şu âyet gibi
Sûre-i Amme'de ve sâir âyetlerde beyân olunan teshir-i Şems
ve Kamer ve nücumla işaret ettiği gibi:
تَشَعْشُعُ سِرَاجِهَا تَهَلْهُلُ
مِصْبَاحِهَا تَلئْلُؤُ نُجُومِهَا تُعْلِنُ ِلاَهْلِ النُّهَا
سَلْطَنَةً بِلاَ اِنْتِهَاءٍ
Yâni: Semânın müzeyyen
tavanına, güneş gibi ışık verici, ısındırıcı bir lâmbayı
takmak; gece gündüz hatlarıyla, kış yaz sahifelerinde
mektûbât-ı Samedâniyyeyi yazmasına bir nur hokkası hükmüne
getirmek ve yüksek minare ve kulelerdeki büyük saatların
parlayan akrepleri misillü, kubbe-i semâda Kameri, zamanın
saat-ı kübrâsına bir akrep yapmak; mütefavit çok hilâller
sûretinde her geceye güya ayrı bir hilâl bırakıp, sonra
dönüp kendine toplamak, menzillerinde kemâl-i mizanla, dakik
hesapla hareket ettirmek ve kubbe-i semâda parlayan,
tebessüm eden yıldızlarla, göğün güzel yüzünü yaldızlamak,
elbette nihayetsiz bir saltanat-ı Rubûbiyyetin şeairidir.
Zîşuura, O’nu iş'ar eden muhteşem bir ulûhiyyetin
işaratıdır. Ehl-i fikri, imânâ ve tevhide davet eder.
Bak kitab-ı kâinatın safha-i
rengînine
Hâme-i zerrîn-i kudret, gör ne tasvir eylemiş.
Kalmamış bir nokta-i muzlim, çeşm-i dil erbabına
Sanki âyâtın Hudâ, nur ile tahrir eylemiş.
Bak, ne mu'ciz-i hikmet, iz'an-rubâ-yı kâinat;
Bak, ne âlî bir temaşadır fezâ-yı kâinat;
Dinle de yıldızları, şu hutbe-i şirinine,
Name-i nurîn-i hikmet, bak ne takrir eylemiş.
Hep beraber nutka gelmiş, hak lisanıyla derler:
Bir Kadîr-i Zülcelâl'in haşmet-i sultanına
Birer bürhân-ı nur-efşanız vücûb-u Sânia, hem vahdete, hem
kudrete şahidleriz biz.
Şu zeminin yüzünü yaldızlayan nazenin mu'cizâtı çün melek
seyranına
Bu semânın arza bakan, Cennet'e dikkat eden, binler müdakkik
gözleriz biz.
Tûbâ-yı hilkatten semâvat şıkkına, hep kehkeşan ağsanına
Bir Cemil-i Zülcelâl'in dest-i hikmetiyle takılmış, binler
güzel meyveleriz biz.
Şu semâvat ehline birer mescid-i seyyar, birer hâne-i
devvar, birer ulvî aşiyane,
Birer misbah-ı nevvar, birer gemi-i cebbar, birer tayyareyiz
biz…
Bir Kadîr-i Zülkemâl’in, bir Hakîm-i Zülcelâl'in, birer
mu'cize-i kudret, birer hârika-i san'at-ı Hâlıkane,
Birer nadire-i hikmet, birer dâhiye-i hilkat, birer nur
âlemiyiz biz.
Böyle yüzbin dil ile, yüzbin bürhân gösteririz, işittiririz
insân olan insâna,
Kör olası dinsiz gözü, görmez oldu yüzümüzü. Hem işitmez
sözümüzü. Hak söyleyen âyetleriz biz.
Sikkemiz bir, turramız bir, Rabbimize musahharız, müsebbihiz
abîdane
Zikrederiz. Kehkeşanın halka-i kübrâsına mensub birer
meczublarız biz...
* * *
İKİNCİ
MEVKIF
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
قُلْ هُوَ اللّهُ اَحَدٌ اَللّهُ الصَّمَدُ
Şu mevkıfın üç maksadı var:
BİRİNCİ MAKSAD
(Bir yıldızın tokatıyla
yere sukut eden ehl-i şirk ve dalaletin vekili,
zerrelerden yıldızlara kadar hiçbir yerde zerre miktar
şirke yer bulamadığından, o tarzdaki dâvadan vazgeçip,
fakat şeytan gibi, vahdete dair teşkikat yapmak için “Üç
Mühim Sual” ile, Ehadiyyete ve vahdete dair ehl-i
tevhide vesvese yapmak istedi.)
BİRİNCİ SUAL: Zındıka
lisanıyla diyor ki: “Ey ehl-i Tevhid! Ben, kendi
müekkillerim nâmına bir şey bulamadım, mevcûdâtta bir hisse
çıkaramadım, mesleğimi isbat edemedim. Fakat siz ne ile
nihayetsiz bir kudret sahibi bir Vâhid-i Ehad'i isbat
ediyorsunuz? Neden O’nun kudretiyle beraber başka eller
karışmasını kabil görmüyorsunuz?”
ELCEVAB: Yirmiikinci
Söz'de kat'î isbat edilmiş ki; bütün mevcûdât, bütün zerrat,
bütün yıldızlar, herbiri Vâcib-ül-Vücûd'un ve Kadîr-i
Mutlak'ın vücûb-u vücûduna birer bürhân-ı neyyirdir. Bütün
kâinattaki silsilelerin herbiri, O’nun vahdâniyyetine birer
delil-i kat'îdir. Kur'an-ı Hakîm, hadsiz bürhânlarında isbat
ettiği gibi, umumun nazarına en zâhir bürhânları daha ziyâde
zikreder. Ezcümle:
وَلَئِنْ سَاََلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ
السَّموَاتِ وَاْلاَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللّهُ { وَمِنْ
آيَاتِهِ خَلْقُ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ وَاخْتِلاَفُ
اَلْسِنَتِكُمْ وَ اَلْوَانِكُمْ
gibi pekçok âyâtla, Kur'an-ı
Hakîm; hilkat-ı arz ve semâvatı, vahdâniyete bedâhet
derecesinde bir bürhân gösteriyor ki, ister istemez zîşuur
olan her adam, hilkat-ı arz ve semâvatta bizzarure Hâlık-ı
Zülcelâlini tasdik etmeğe mecburdur ki:
لَيَقُولُنَّ اللّهُ der.
Birinci Mevkıf'ta nasıl bir
zerreden başladık, tâ yıldızlara ve semâvata kadar sikke-i
tevhidi gösterdik. Kur'an-ı Hakîm şu nevi âyâtla,
yıldızlardan ve semâvattan tutup, tâ zerrelere kadar, şirki
tard eder. Şöyle işaret eder ve mânen der:
Semâvat ve arzı böyle
muntâzam halkeden bir Kadîr-i Mutlak'ın, elbette devair-i
masnuatından olan manzûme-i şemsiyye bilbedâhe O’nun kabza-i
tasarrufundadır. Mâdem o Kadîr-i Mutlak, şemsi, seyyaratıyla
kabza-i tasarrufunda tutuyor ve tanzim ve teshir ve tedvir
ediyor. Elbette o manzûme-i şemsiyyenin bir cüz'ü ve şems
ile bağlanan küre-i arz dahi kabza-i tasarrufunda ve tedbir
ve tedvirindedir. Mâdem küre-i arz, kabza-i tasarrufunda ve
tedbir ve tedvirindedir; bilbedâhe arzın yüzünde yazılan ve
icad edilen ve yerin meyveleri ve gayâtı hükmünde olan
masnuat dahi, O’nun kabza-i Rubûbiyyetinde ve
terbiyesindedir. Mâdem bütün zeminin yüzüne serilen ve
serpilen ve yüzünü yaldızlayan ve zînetlendiren ve her zaman
tazelenen, gelip giden ve zemin onlarla dolup boşalan umum
masnuat, kabza-i kudret ve ilmindedir ve adl ü hikmetinin
mizanıyla ölçülüp ve tanzim edilir. Mâdem bütün enva', O’nun
kabza-i kudretindedir. Elbette o enva'ın muntâzam ve
mükemmel ferdleri ve âlemin küçük misâl-i musağğarları ve
enva'-ı kâinatın bilançoları ve kitab-ı âlemin küçücük
fihristeleri hükmünde olan cüz'î ferdleri, bilbedâhe O’nun
kabza-i Rubûbiyyetinde ve icadındadır ve tedvir ve
terbiyesindedir. Mâdem herbir zîhayat, kabza-i tedbir ve
terbiyesindedir. Elbette o zîhayatın vücûdunu teşkil eden
hüceyrat ve küreyvat ve a'za ve asab; bilbedâhe onun kabza-i
ilim ve kudretindedir. Mâdem herbir hüceyre ve kandaki
herbir küreyvat, O’nun taht-ı emrindedir ve daire-i
tasarrufundadır. Ve O’nun kanunuyla hareket ederler. Elbette
bütün bunların madde-i esasiyyesi ve bütün onlardaki nakş-ı
san'ata ve nesc-i nakşa mekikler ve yaylar hükmünde olan
zerrat dahi bizzarure O’nun kabza-i kudretinde ve daire-i
ilmindedir ve O’nun emriyle, izniyle, kuvvetiyle muntâzam
harekât yapar, mükemmel vezaif görürler. Mâdem herbir
zerrenin hareketi ve vazife görmesi, O’nun kanunuyla,
izniyle, emriyledir. Elbette teşahhusat-ı vechiyye ve
herkesin yüzünde herkesten onu temyiz edecek birer alâmet-i
farika bulunması ve sîmâlar gibi seslerde, dillerde ayrı
ayrı farklar bulunması, bilbedâhe O’nun ilim ve
hikmetiyledir. İşte şu silsileye mebde' ve müntehayı
zikrederek işaret eden şu âyete bak:
وَمِنْ اَيَاتِهِ خَلْقُ السَّموَاتِ
وَاْلاَرْضِ وَاخْتِلاَفُ اَلْسِنَتِكُمْ وَ اَلْوَانِكُمْ
اِنَّ فِى ذلِكَ َلآيَاتٍ لِلْعَالِمِينَ
Şimdi deriz: Ey ehl-i şirkin
vekili! İşte silsile-i kâinat kadar kuvvetli bürhânlar,
meslek-i tevhidi isbat eder. Ve bir Kadîr-i Mutlak'ı
gösterir. Mâdem hilkat-ı semâvat ve arz, bir Sâni'-i Kadîr'i
ve o Sâni'-i Kadîr'in nihayetsiz bir kudretini ve o
nihayetsiz bir kudretin, nihayetsiz bir kemâlde olduğunu
gösterir. Elbette şeriklerden istiğnâ-yı mutlak var. Yâni,
hiçbir cihette şeriklere ihtiyâc yok. İhtiyaç olmadığı halde
neden bu zulümatlı meslekte gidiyorsunuz? Ne zorunuz var ki,
oraya giriyorsunuz? Hem de şürekaya hiçbir ihtiyâc olmadığı
ve kâinat onlardan müstağni-i mutlak oldukları halde,
şerik-i ulûhiyyet gibi, rubûbiyyet ve icad şerikleri dahi
mümteni'dirler, vücûdları muhaldir. Çünki, semâvat ve arzın
Sâniindeki kudret hem nihayet kemâlde, hem nihayetsiz
olduğunu isbat ettik. Eğer şerik bulunsa, mütenahî diğer bir
kudret, o nihayetsiz ve gayet kemâldeki kudreti mağlub edip,
bir kısım yer zabtetmek ve ona nihayet vermek ve mânen âciz
bırakıp, hadsiz olduğu halde tahdid etmek ve hiçbir
mecburiyet olmadan bir mütenahî şey, nihayetsiz bir şeye,
nihayetsiz olduğu bir vakitte nihayet vermek ve mütenahî
yapmak lâzımgelir ki; bu, muhalatın en gayr-ı makulü ve
mümteniatın en katmerlisidir.
Hem şerikler “Müstağniyetün
anha” ve “Mümteniatün Bizzât” yâni, hiç onlara ihtiyâc
olmadığı gibi, vücûdları muhal oldukları halde onları dâva
etmek, sırf tahakkümîdir. Yâni: Aklen, mantıkan, fikren o
dâvayı ettirecek bir sebeb olmadığı için, mânâsız sözler
hükmündedir. İlm-i Usûlce “tahakkümî” tâbir edilir. Yâni:
Mânâsız dâva-yı mücerreddir. İlm-i Kelâm ve İlm-i Usûl'ün
düsturlarındandır ki, denilir:
لاَ عِبْرَةَ لِْلاِحْتَِمَالِ الْغَيْرِ
النَّاشِى عَنْ دَلِيلٍ وَ لاَ يُنَافِى اْلاِمْكَانُ
الذَّاتِىُّ الْيَقِينَ الْعِلْمِيَّ
Yâni: “Bir delilden, bir
emâreden neş'et etmeyen bir ihtimalin ehemmiyeti yok. Kat'î
ilme şek katmaz. Yakîn-i hükmîyi sarsmaz.” Meselâ; zâtında
Barla denizi, (yâni Eğirdir Gölü) imkân ve ihtimal var ki,
pekmez olsun; yağa inkılab etmiş olsun. Fakat mâdem bir
emâreden, o imkân ve ihtimal neş'et etmiyor; onun vücûduna
ve su olduğuna, kat'î ilmimize, tesir etmez, şek ve vesvese
vermez.
İşte bunun gibi, mevcûdâtın
her tarafından, kâinatın her köşesinden sorduk: Birinci
Mevkıf'ta gösterildiği gibi, zerrattan yıldızlara kadar ve
İkinci Mevkıf'ta görüldüğü gibi; hilkat-ı semâvat ve arzdan,
tâ sîmâlardaki teşahhusata kadar hangi şeyden soruldu ise,
lisan-ı hal ile vahdâniyyete şehadet ve sikke-i tevhidi
gösterdi. Sen de gördün... Öyle ise; kâinatın mevcûdâtında
bir emâre yok ki, bir şirk ihtimali ona bina edilsin. Demek,
dâva-yı şirk, sırf tahakkümî ve mânâsız söz ve dâva-yı
mücerred olduğundan; şirki iddia etmek, mahz-ı cehâlet,
ayn-ı belâhettir.
İşte ehl-i dalaletin vekili,
buna karşı diyeceği kalmıyor. Yalnız diyor ki: “Şirke emâre,
kâinattaki tertib-i esbabdır. Herşeyin bir sebeble bağlı
olduğudur. Demek esbabın hakikî tesirleri vardır. Tesirleri
varsa, şerik olabilirler?”
ELCEVAB: Meşiet ve
hikmet-i İlâhiyyenin muktezasıyla ve çok Esmânın tezahür
etmek istemesiyle; müsebbebat, esbaba rabtedilmiş. Herbir
şey, bir sebeble bağlanmış. Fakat çok yerlerde ve müteaddid
Sözlerde kat'î isbat etmişiz ki: “Esbabda hakikî tesir-i
icadî yok.” Şimdi yalnız bu kadar deriz ki: Esbab içinde,
bilbedâhe en eşrefi ve ihtiyarı en geniş ve tasarrufatı en
vasi', insândır. İnsânın dahi en zâhir ef'al-i ihtiyariyyesi
içinde en zâhiri; ekl ve kelâm ve fikirdir. Yâni: Yemek,
söylemek, düşünmektir. Şu yemek, söylemek, düşünmek ise
gayet muntâzam, acib, hikmetli birer silsiledir. O
silsilenin yüz cüz'ünden, insânın dest-i ihtiyarına verilen
ancak bir cüz'üdür. Meselâ: Yemekten, bedenin tegaddi-i
hüceyratından tut, tâ semeratın teşekkülüne kadar olan
silsile-i ef'al içinde, insânın dest-i ihtiyarına verilen
yalnız ağızdaki dişlerin değirmenini tahrik edip onu
çiğnemektir. Ve söylemek silsilesinden yalnız meharic-i
huruf kalıplarına, havayı sokup çıkarmaktır. Halbuki ağzında
birtek kelime, bir çekirdek gibi iken, bir ağaç hükmündedir.
Hava içinde milyonlar aynı kelime gibi meyveler verir.
Milyonlarla dinleyenlerin kulaklarına girer. Bu misâlî
sünbüle, insândaki hayalin eli ancak yetişebilir. İhtiyarın
kısacık eli, nasıl yetişir?
Mâdem esbab içinde en eşrefi
ve en ziyâde ihtiyar sahibi olan insân, böyle hakikî icaddan
eli bağlansa, sâir cemadat ve behimat ve anasır ve tabiat;
nasıl hakikî mutasarrıf olabilirler? Yalnız o esbab, birer
zarftır. Ve masnuat-ı Rabbâniyyeye bir kılıftırlar ve
hedâya-yı Rahmâniyyeye birer tablacıdırlar. Elbette bir
pâdişahın hediyesinin kabı veya hediyeye sarılan mendil
veyahut hediye eline verilip getiren nefer, o pâdişahın
saltanatına şerik olamazlar. Ve onları şerik tevehhüm eden,
saçma bir hezeyan eder. Öyle de esbab-ı zâhiriyye ve
vesait-i suriyyenin, Rubûbiyyet-i İlâhiyyeden hiçbir cihette
hisseleri olamaz. Hizmet-i ubûdiyyetten başka nasibleri
yoktur…
İKİNCİ MAKSAD
Ehl-i şirkin vekili,
meslek-i şirki, hiçbir cihette isbat edemediğinden ve onun
isbatından me'yus kaldığından; ehl-i tevhidin mesleğini,
teşkikatıyla ve şüpheleriyle tahrib etmeğe çalışmak
istediğinden; şöyle ikinci bir sual ediyor. Diyor ki:
“Ey ehl-i tevhid! Siz
diyorsunuz ki: قُلْ هُوَ اللّهُ اَحَدٌ
اَللّهُ الصَّمَدُ
Hâlık-ı âlem birdir;
Ehaddir, Sameddir. Hem, herşeyin Hâlıkı O’dur. Ehadiyyet-i
zâtîyyesiyle beraber doğrudan doğruya herşeyin dizgini O’nun
elinde; herşeyin anahtarı kabzasında, herşeyin nasiyesini
tutuyor; bir iş bir işe mâni olmuyor. Bütün eşyada, bütün
ahvâliyle bir anda tasarruf edebilir. Böyle acib bir
hakikata nasıl inanılabilir? Müşahhas bir tek Zât,
nihayetsiz yerlerde, nihayetsiz işleri külfetsiz yapabilir
mi?”
ELCEVAB: Şu suale,
gayet derin ve ince ve gayet yüksek ve geniş olan bir sırr-ı
Ehadiyyet ve Samediyyetin beyânıyla cevap verilir. Fikr-i
beşer; ise o sırra, ancak bir temsil dûrbîniyle ve mesel
rasadıyla bakabilir. Cenâb-ı Hakk'ın zât ve sıfâtında misil
ve misâli yok. Fakat mesel ve temsil ile bir derece
şuunatına bakılabilir. İşte biz de, temsilât-ı maddiyye ile
o sırra işaret edeceğiz.
Birinci Temsil: Şöyle
ki: Onaltıncı Söz'de isbat edildiği gibi, Birtek zât-ı
müşahhas, muhtelif âyineler vasıtasıyla külliyet kesbeder.
Bir cüz'i-yi hakikî iken, şuunat-ı kesîreye mâlik bir küllî
hükmüne geçer. Evet, nasıl cismanî şeylere cam ve su gibi
maddeler âyine olup, cismanî birtek şey, o âyinelerde bir
külliyet kesbeder. Öyle de: Nuranî şeylere ve ruhaniyata
dahi, hava ve esîr ve âlem-i misâlin bâzı mevcûdâtı,
âyineler hükmünde ve berk ve hayal sür'atinde birer vasıta-i
seyr ü seyahat sûretine geçerler ki, o nuranîler ve o
ruhânîler, hayal sür'atiyle o meraya-yı nazifede ve o
menazil-i lâtifede gezerler. Bir anda binler yerlere
girerler. Ve her âyinede, nuranî oldukları ve akisleri
onların aynı ve onların hâsiyetine mâlik oldukları için,
cismâniyetin aksine olarak, her yerde bizzât bulunur gibi
hükmederler. Kesif cismânilerin akisleri ve misâlleri, o
cismâniyetin aynları olmadığı gibi, hâsiyetine dahi mâlik
değil, ölü sayılırlar. Meselâ: Güneş, müşahhas bir cüz'î
olduğu halde, parlak eşya vasıtasıyla bir küllî hükmüne
geçer. Zemin yüzündeki bütün parlak şeylere, hattâ herbir
katre suya ve cam zerreciklerine birer aksini, bir misâlî
güneşi, onların kabiliyetine göre verir. Güneşin hararet ve
ziyâsı ve ziyâsındaki yedi rengi ve zâtının bir nevi misâli,
herbir parlak cisimde bulunur. Faraza güneşin ilmi, şuuru
bulunsa idi; her âyine onun bir nevi menzili ve tahtı ve
iskemlesi hükmünde olup, her şeyle bizzât temas eder, her
zîşuurla âyineleri vasıtasıyla, hattâ gözbebeğiyle birer
telefon hükmünde muhabere edebilirdi. Bir şey, bir şeye mâni
olmazdı. Bir muhabere, bir muhabereye sed çekmezdi. Her
yerde bulunmakla beraber, hiçbir yerde bulunmazdı.
Acaba: Bir Zâtın binbir
isminden yalnız NUR isminin maddî ve cüz'î ve câmid bir
âyinesi hükmünde olan güneş, böyle teşahhusu ile beraber,
küllî yerlerde küllî işlere mazhar olsa; o Zât-ı Zülcelâl,
Ehadiyyet-i zâtîyyesiyle beraber nihayetsiz işleri bir anda
yapamaz mı?
İkinci Temsil: Kâinat
bir şecere hükmünde olduğu için, herbir şecere, kâinatın
hakaikına misâl olabilir. İşte, biz de şu odamızın önündeki
muhteşem, muazzam çınar ağacını, kâinata bir misâl-i
musağğar hükmünde tutup, kâinattaki cilve-i Ehadiyyeti onun
ile göstereceğiz. Şöyle ki:
Şu ağacın, lâakal on bin
meyvesi var. Herbir meyvesinin, lâakal yüzer kanatlı
çekirdeği var. Bütün on bin meyve ve bir milyon çekirdek;
bir anda, beraber bir san'at ve icada mazhardırlar. Halbuki
şu ağacın çekirdek-i aslîsinde ve kökünde ve gövdesinde,
cüz'î ve müşahhas ve ukde-i hayatiyye tâbir edilen bir
cilve-i irade-i İlâhiyye ve bir nüve-i emr-i Rabbanî ile, şu
ağacın kavanin-i teşkiliyyesinin merkeziyeti; her dalın
başında, herbir meyvenin içinde, herbir çekirdeğin yanında
bulunur ki, hiçbirinin bir şeyini, noksan bırakmayarak,
birbirine mâni olmayarak; onunla yapılır. Ve o birtek
cilve-i irade ve o kanun-u emrî; ziyâ, hararet, hava gibi
dağılıp her yere gitmiyor. Çünki gittiği yerlerin
ortalarındaki uzun mesâfelerde ve muhtelif masnularda hiçbir
iz bırakmıyor, hiçbir eseri görülmüyor. Eğer intişar ile
olsa idi; izi ve eseri görülecekti. Belki; bizzât, tecezzi
ve intişar etmeden her birisinin yanında bulunuyor.
Ehadiyyetine ve şahsiyetine o küllî işler, münafî olmuyor.
Hattâ denilebilir ki: O cilve-i irade, o kanun-u emrî, o
ukde-i hayatiyye; herbirinin yanında bulunur, hiçbir yerde
de bulunmaz. Güya şu muhteşem ağaçta meyveler, çekirdekler
adedince o kanun-u emrînin birer gözü, birer kulağı var.
Belki ağacın herbir cüz'ü, o kanun-u emrînin duygularının
birer merkezi hükmündedir ki; uzun vasıtaları perde olup bir
mâni teşkil etmek değil, belki telefon telleri gibi birer
vesile-i teshil ve takrib olur. En uzak, en yakın gibidir.
Mâdem bilmüşâhede Zât-ı
Ehad-i Samed'in, “irade” gibi bir sıfatının birtek cilve-i
cüz'îsi, bilmüşâhede milyon yerde, milyonlar işe vasıtasız
medâr olur. Elbette Zât-ı Zülcelâl'in tecelli-i kudret ve
iradesiyle, şecere-i hilkatı bütün ecza ve zerratıyla
beraber tasarruf edebilmesine şuhud derecesinde yakîn etmek
lâzımgelir.
Onaltıncı Söz'de isbat ve
izah edildiği gibi deriz ki: Mâdem, güneş gibi âciz ve
musahhar mahlûklar ve ruhânî gibi madde ile mukayyed
nim-nuranî masnular ve şu çınar ağacının mânevî nuru, ruhu
hükmünde olan ukde-i hayatiyyesi ve merkez-i tasarrufu olan
emrî kanunlar ve iradevî cilveler, nûrâniyyet sırrıyla bir
yerde iken ve birtek müşahhas cüz'î oldukları halde, pekçok
yerlerde ve pekçok işlerde bilmüşâhede bulunabilirler. Ve
madde ile mukayyed bir cüz'î oldukları halde, mutlak bir
küllî hükmünü alırlar. Ve bir anda bir cüz'-i ihtiyârî ile,
pekçok muhtelif işleri bilmüşâhede kesbederler. Sen de
görüyorsun ve inkâr edemezsin.
Acaba: Maddeden mücerred ve
muallâ, hem kaydın tahdidinden ve kesafetin zulmetinden
münezzeh ve müberra, hem şu umum envar ve şu bütün nuranîyat
O’nun envar-ı kudsiyye-i Esmâiyyesinin kesif bir gölgesi ve
zılali, hem umum vücûd ve bütün hayat ve âlem-i ervah ve
âlem-i berzah ve âlem-i misâl nim-şeffaf birer âyine-i
cemâli, hem sıfâtı muhita ve şuunatı külliye olan birtek
Zât-ı Akdes'in irade-i külliyye ve kudret-i mutlaka ve ilm-i
muhit ile zâhir olan tecelli-i sıfâtı ve cilve-i ef'ali
içindeki teveccüh-ü ehadiyyetinden hangi şey saklanabilir!
Hangi iş O’na ağır gelebilir! Hangi yer O’ndan gizlenebilir!
Hangi ferd O’ndan uzak kalabilir! Hangi şahıs külliyet
kesbetmeden O’na yanaşabilir! Hiç eşya O’ndan gizlenebilir
mi! Hiç bir iş, bir işe mâni olur mu! Hiçbir yer, O’nun
huzurundan hâlî kalır mı! İbn-i Abbas Radıyallahü Anh'ın
dediği gibi: “Herbir mevcûda bakar birer mânevî basarı ve
işitir birer mânevî sem'i” bulunmaz mı! Silsile-i eşya,
O’nun evâmir ve kanunlarının sür'atle cereyanlarına birer
tel, birer damar hükmüne geçmez mi! Mevani' ve avaik, O’nun
tasarrufuna vesâil ve vesait olamaz mı! Esbab ve vesait,
sırf zâhirî bir perde olamaz mı! Hiçbir yerde bulunmadığı
halde, her yerde bulunmaz mı! Hiç tahayyüz ve temekküne
muhtaç olur mu? Hiç uzaklık ve küçüklük ve tabakat-ı vücûdun
perdeleri, O’nun kurbiyyetine ve tasarrufuna ve şuhuduna
mâni olabilir mi! Hem hiç maddîlerin, mümkinlerin,
kesiflerin, kesîrlerin, mukayyedlerin, mahdudların hassaları
ve maddenin ve imkânın ve kesafetin ve kesretin ve
takayyüdün ve mahdudiyyetin mahsus ve münhasır lâzımları
olan tagayyür, tebeddül, tahayyüz ve tecezzi gibi emirler;
maddeden mücerred ve Vâcib-ül-Vücûd ve Nur-ul-Envar ve
Vâhid-i Ehad ve kuyuddan münezzeh ve hududdan müberra ve
kusurdan mukaddes ve noksandan muallâ bir Zât-ı Akdes'e
lâhik olabilir mi! Acz, hiç O’na yakışır mı! Kusur, hiç
O’nun damen-i izzetine yanaşır mı!..
İKİNCİ
MAKSAD'IN HÂTİMESİ
Bir zaman Ehadiyyete dair
bir tefekkürde bulunduğum zaman, odamın yanındaki çınar
ağacının meyvelerine baktım: Arabiyy-ül ibare bir silsile-i
tefekkür kalbe geldi. Nasıl gelmiş ise, öyle arabî olarak
yazıp, sonra kısa bir mealini söyleyeceğim. İşte:
نَعَمْ فَاْلاَثْمَارُ وَالْبُذُورُ
مُعْجِزَاتُ الْحِكْمَةِ خَوَارِقُ الصَّنْعَةِ هَدَايَاءُ
الرَّحْمَةِ بَرَاهِينُ الْوَحْدَةِ بَشَائِرُ لُطْفِهِ فِى
دَارِ اْلآخِرَةِ شَوَاهِدُ صَادِقَةٌ بِاَنَّ خَلاَّقَهَا
لِكُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ كُلُّ
اْلاَثْمَارِ وَالْبُذُورِ مَرَايَاءُ الْوَحْدَةِ فِى
اَطْرَافِ الْكَثْرَةِ اِشَارَاتُ الْقَدَرِ رُمُوزَاتُ
الْقُدْرَةِ بِاَنَّ تَاكَ الْكَثْرَةَ مِنْ مَنْبَعِ
الْوَحْدَةِ تَصْدُرُ شَاهِدَةً لِوَحْدَةِ الْفَاطِرِ فِى
الصُّنْعِ وَالتَّصْوِيرِ ثُمَّ اِلَى الْوَحْدَةِ تَنْتَهِى
ذَاكِرَةً لِحِكْمَةِ الْقَادِرِ فِى الْخَلْقِ وَالتَّدْبِيرِ
وَكَذَاهُنَّ تَلْوِيحَاتُ الْحِكْمَةِ بِاَنَّ صَانِعَ
الْكُلِّ بِكُلِّيَّةِ النَّظَرِ اِلَى الْجُزْئِىِّ يَنْظُرُ
ثُمَّ اِلَى جُزْئِهِ
اِذْ اِنْ كَانَ ثَمَرًا فَهُوَ الْمَقْصُودُ اْلاَظْهَرُ مِنْ
خَلْقِ هذَا الشَّجَرِ فَالْبَشَرُ ثَمَرٌ لِهذِهِ
الْكَائِنَاتِ فَهُوَ الْمَطْلُوبُ اْلاَظْهَرُ لِخَالِقِ
الْمَوْجُودَاتِ وَالْقَلْبُ كَالنَّوَاةِ فَهُوَ الْمِرْآةُ
اْلاَنْوَرُ لِصَانِعِ الْكَائِنَاتِ مِنْ هذِهِ الْحِكْمَةِ
صَارَ اْلاِنْسَانُ اْلاَصْغَرُ فِى هذِهِ الْمَخْلُوقَاتِ
هُوَ الْمَدَارُ اْلاَظْهَرُ لِلنَّشْرِ وَالْمَحْشَرِ فِى
هذِهِ الْمَوْجُودَاتِ وَالتَّخْرِيبِ وَالتَّبْدِيلِ لِهذِهِ
الْكَائِنَاتِ
Bu arabî fıkranın mebde’i
şudur:
فَسُبْحَانَ مَنْ جَعَلَ حَدِيقَةَ
اَرْضِهِ مَشْهَرَ صَنْعَتِهِ مَحْشَرَ حِكْمَتِهِ مَظْهَرَ
قُدْرَتِهِ مَزْهَرَ رَحْمَتِهِ مَزْرَعَ جَنَّتِهِ مَمَرَّ
الْمَخْلُوقَاتِ مَسِيلَ الْمَوْجُودَاتِ مَكِيلَ
الْمَصْنُوعَاتِ فَمُزَيَّنُ الْحَيْوَانَاتِ مُنَقَّشُ
الطُّيُورَاتِ مُثَمَّرُ الشَّجَرَاتِ مُزَهَّرُ النَّبَاتَاتِ
مُعْجِزَاتُ عِلْمِهِ خَوَارِقُ صُنْعِهِ هَدَايَاءُ جُودِهِ
بَشَائِرُ لُطْفِهِ تَبَسُّمُ اْلاَزْهَارِ مِنْ زِينَةِ
اْلاَثْمَارِ تَسَجُّعُ اْلاَطْيَارِ فِى نَسْمَةِ
اْلاَسْحَارِ تَهَزُّجُ اْلاَمْطَارِ عَلَى خُدُودِ
اْلاَزْهَارِتَرَحُّمُ الْوَالِدَاتِ عَلَى اْلاَطْفَالِ
الصِّغَارِ تَعَرُّفُ وَدُودٍ تَوَدُّدُ رَحْمَانٍ تَرَحُّمُ
حَنَّانٍ تَحَنُّنُ مَنَّانٍ لِلْجِنِّ وَ اْلاِنْسَانِ وَ
الرُّوحِ وَ الْحَيْوَانِ وَ الْمَلَكِ وَ الْجَانِّ
İşte bu arabî tefekkürün
kısa bir meali şudur ki:
Bütün meyveler ve içindeki
tohumcuklar; hikmet-i Rabbâniyyenin birer mu'cizesi..
san'at-ı İlâhiyyenin birer hârikası.. rahmet-i İlâhiyyenin
birer hediyesi.. vahdet-i İlâhiyyenin birer bürhân-ı
maddîsi.. âhirette eltaf-ı İlâhiyyenin birer müjdecisi..
kudretinin ihâtasına ve ilminin şümûlüne birer şahid-i sadık
oldukları gibi; şunlar, âlem-i kesretin aktarında ve şu ağaç
gibi tekessür etmiş bir nevi âlemin etrafında vahdet
âyineleridirler. Enzarı, kesretten vahdete çeviriyorlar.
Lisan-ı hal ile herbirisi der: “Dal budak salmış şu koca
ağacın içinde dağılma, boğulma, bütün o ağaç bizdedir. Onun
kesreti, vahdetimizde dâhildir.” Hattâ her meyvenin kalbi
hükmünde olan herbir çekirdek dahi, vahdetin birer maddî
âyinesi oldukları gibi; zikr-i kalbi-yi hafî ile koca ağacın
zikr-i cehrî sûretiyle çektiği ve okuduğu bütün Esmâyı
zikreder, okur. Hem o meyveler, tohumlar; vahdetin âyineleri
oldukları gibi, kaderin meşhud işaratı ve kudretin mücessem
rumuzâtıdır ki; kader, onlar ile işaret eder ve kudret, o
kelimeler ile remzen der: “Nasılki şu ağacın kesretli dal ve
budakları, birtek çekirdekten gelmiş ve şu ağacın
san'atkârının icad ve tasvirde vahdetini gösteriyor. Sonra
şu ağaç, dal ve budak salıp tekessür ve intişar ettikten
sonra, bütün hakikatını bir meyvede toplar. Bütün mânâsını
bir çekirdekte derceder. Onunla Hâlık-ı Zülcelâlinin halk ve
tedbirindeki hikmetini gösterir.”
Öyle de: Şu şecere-i kâinat,
bir menba-ı vahdetten vücûd alır, terbiye görür. Ve o
kâinatın meyvesi olan insân, şu kesret-i mevcûdât içinde,
vahdeti gösterdiği gibi; kalbi dahi, îmân gözüyle kesret
içinde sırr-ı vahdeti görür.
Hem, o meyveler ve tohumlar,
hikmet-i Rabbâniyyenin telvihatıdır. Hikmet onlarla ehl-i
şuura şöyle ifade ediyor ve diyor ki: “Nasıl şu ağaca
müteveccih küllî nazar, küllî tedbir, külliyetiyle ve
umumiyetiyle birtek meyveye bakar. Çünki o meyve, o ağaca
bir misâl-i musağğardır. Hem o ağaçtan maksud, odur. Hem o
küllî nazar ve umumî tedbir, bir meyvenin içinde herbir
çekirdeğe dahi nazar eder. Çünki çekirdek, umum ağacın
mânâsını, fihristesini taşıyor. Demek ağacın tedbirini gören
zât, o tedbir ile alâkadar bütün Esmâsıyla, ağacın
vücûdundan maksud ve icadının gayesi olan herbir semereye
müteveccihtir. Hem şu koca ağaç, o küçük meyveler için bâzan
budanır, kesilir, tecdid için bâzı cihetleri tahrib edilir.
Daha güzel, bâki meyveler vermek için, aşılanır.
Öyle de: Şu şecere-i
kâinatın semeresi olan beşer; kâinatın vücûdundan ve
icadından maksud odur ve icad-ı mevcûdâtın gayesi de odur.
Ve o meyvenin çekirdeği olan insânın kalbi dahi, Sâni'-i
Kâinat'ın en münevver ve en câmi' bir âyinesidir. İşte şu
hikmettendir ki: Şu küçücük insân, neşir ve haşir gibi
muazzam inkılablara medâr olmuş. Kâinatın tahrib ve
tebdiline sebeb olur. Onun muhakemesi için dünya kapısı
kapanıp, âhiret kapısı açılır.
Mâdem haşrin bahsi geldi.
Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyân'ın haşrin isbatına dair cezâlet-i
beyânını ve kuvvet-i ifadesini gösteren bir nükte-i
hakikatını beyân etmeğe münasebet geldi. Şöyle ki:
Şu tefekkür neticesi
gösteriyor ki: Beşerin muhakemesi ve saadet-i ebediye
kazanması için lüzum olsa bütün kâinat tahrib edilir ve
tahrib ve tebdil edecek bir kudret görünüyor ve vardır.
Fakat haşrin merâtibi var. Bir kısmına îmân farzdır.
mârifeti lâzımdır. Diğer kısmı, terakkiyat-ı ruhiyye ve
fikriyyenin derecatına göre görünür. Ve ilim ve mârifeti
lâzım olur. Kur'an-ı Hakîm, en basit ve kolay olan mertebeyi
kat'î ve kuvvetli isbat için en geniş ve en büyük bir
daire-i haşri açacak bir kudreti gösteriyor. İşte umuma îmân
lâzım olan haşrin mertebesi şudur ki: İnsânlar öldükten
sonra, ruhları başka makamlara gider. Cesedleri çürüyor.
Fakat insânın cesedinden, bir çekirdek, bir tohum hükmünde
olacak “acb-üz zeneb” tâbir edilen küçük bir cüz'ü bâki
kalıp Cenâb-ı Hak, onun üstünde cesed-i insânîyi haşirde
halkeder, onun ruhunu ona gönderir. İşte bu mertebe o kadar
kolaydır ki; her baharda milyonlarla misâli görülüyor. İşte,
bâzan şu mertebeyi isbat için âyât-ı Kur'aniyye öyle bir
daireyi gösteriyor ki: Bütün zerratı haşr ve neşredecek bir
kudretin tasarrufatını gösterir. Bâzan da bütün mahlûkatı
fenaya gönderip, yeniden getirecek bir kudret ve hikmetin
âsârını gösterir. Bazı, yıldızları dağıtıp, semâvatı
parçalayabilir bir kudret ve hikmetin tasarrufatını ve
âsârını gösterir. Bazı, bütün zîhayatı öldürecek, yeniden
def'aten bir sayha ile diriltecek bir kudret ve hikmetin
tasarrufatını ve tecelliyatını gösterir. Bazı, bütün rûy-i
zeminde zîhayat olanları ayrı ayrı haşr ve neşredecek bir
kudret ve hikmetin tecelliyatını gösterir. Bâzan, küre-i
arzı bütün bütün dağıtacak, dağları uçuracak, düzeltip daha
güzel bir sûrete çevirecek bir kudret ve hikmetin âsârını
gösterir. Demek, herkese îmânı ve mârifeti farz olan
haşirden başka, çok mertebe-i haşirleri dahi o kudret ve
hikmetle yapabilir. Hikmet-i Rabbâniyye iktiza etmiş ise,
elbette haşr ve neşr-i insânî ile beraber umum onları dahi
yapacak veyahut bâzı mühimlerini yapar…
BİR SUAL: Diyorsunuz
ki: “Sen Sözler'de kıyas-ı temsili çok istimal ediyorsun.
Halbuki Fenn-i Mantıkça kıyas-ı temsilî, yakîni ifade
etmiyor. Mesâil-i yakîniyyede bürhân-ı mantıkî lâzımdır.
Kıyas-ı temsilî, Usûl-ü Fıkıh ulemâsınca zann-ı galib kâfi
olan metâlibde istimal edilir. Hem de sen, temsilâtı bâzı
hikâyeler sûretinde zikrediyorsun. Hikâye hayalî olur,
hakikî olmaz; vakıa muhalif olur?”
ELCEVAB: İlm-i
Mantıkça çendan “Kıyas-ı temsilî, yakîn-i kat'î ifade
etmiyor” denilmiş. Fakat kıyas-ı temsilînin bir nev'i var
ki; mantıkın yakînî bürhânından çok kuvvetlidir ve mantıkın
birinci şeklinin birinci darbından daha yakînîdir. O kısım
da şudur ki: Bir temsil-i cüz'î vasıtasıyla bir hakikat-ı
küllînin ucunu gösterip, hükmü o hakikata bina ediyor. O
hakikatın kanununu, bir hususî maddede gösteriyor. Tâ o
hakikat-ı uzmâ bilinsin ve cüz'î maddeler, ona irca'
edilsin. Meselâ: “Güneş, nûrâniyyet vasıtasıyla, birtek zât
iken; her parlak şeyin yanında bulunuyor.” temsiliyle bir
kanun-u hakikat gösteriliyor ki, nur ve nuranî için kayıd
olamaz. Uzak ve yakın bir olur. Az ve çok müsavi olur. Mekân
onu zabtedemez.
Hem meselâ: “Ağacın
meyveleri, yaprakları; bir anda, bir tarzda kolaylıkla ve
mükemmel olarak birtek merkezde, bir kanun-u emrî ile
teşkili ve tasviri” bir temsildir ki, muazzam bir hakikatın
ve küllî bir kanunun ucunu gösterir. O hakikat ve o
hakikatın kanununu gayet kat'î bir sûrette isbat eder ki, o
koca kâinat dahi şu ağaç gibi o kanun-u hakikatın ve o
sırr-ı Ehadiyyetin bir mazharıdır, bir meydan-ı cevelanıdır.
İşte bütün sözlerdeki
kıyasat-ı temsiliyyeler bu çeşittirler ki, bürhân-ı kat'î-yi
mantıkîden daha kuvvetli, daha yakînîdirler.
İKİNCİ SUALE CEVAB:
Mâlûmdur ki: Fenn-i Belâgatta bir lafzın, bir kelâmın
mânâ-yı hakikîsi, başka bir maksud mânâya sırf bir âlet-i
mülâhaza olsa, ona “lafz-ı kinaî” denilir. Ve “kinaî” tâbir
edilen bir kelâmın mânâ-yı aslîsi, medâr-ı sıdk ve kizb
değildir. Belki kinaî mânâsıdır ki, medâr-ı sıdk ve kizb
olur. Eğer o kinaî mânâ doğru ise; o kelâm, sadıktır.
Mânâ-yı aslî, kâzib dahi olsa sıdkını bozmaz. Eğer mânâ-yı
kinaî doğru değilse; mânâ-yı aslîsi doğru olsa, o kelâm
kâzibdir. Meselâ: Kinaî misâllerinden: (Filânün tavîl-ün
necad) denilir. Yâni: “Kılıncının kayışı, bendi uzundur.” Şu
kelâm, o adamın kametinin uzunluğuna kinayedir. Eğer o adam
uzun ise, kılıncı ve kayışı ve bendi olmasa de, yine bu
kelâm sadıktır, doğrudur. Eğer o adamın boyu uzun olmazsa;
çendan uzun bir kılıncı ve uzun bir kayışı ve uzun bir bendi
bulunsa, yine bu kelâm kâzibdir. Çünki mânâ-yı aslîsi,
maksud değil.
İşte Onuncu Söz'ün ve
Yirmiikinci Söz'ün hikâyeleri gibi, sâir Sözlerin
hikâyeleri, kinaiyyat kısmındandırlar ki, begayet doğru ve
gayet sadık ve mutabık-ı vâki olan hikâyelerin sonlarındaki
hakikatlar, o hikâyelerin mânâ-yı kinaiyyeleridir. Mânâ-yı
asliyyeleri, bir temsil-i dûrbînîdir. Nasıl olursa olsun,
sıdkına ve hakkaniyetine zarar vermez. Hem o hikâyeler birer
temsildirler. Yalnız umuma tefhim için lisan-ı hal, lisan-ı
kal sûretinde ve şahs-ı mânevî, bir şahs-ı maddî şeklinde
gösterilmiştir.
ÜÇÜNCÜ MAKSAD
Umum ehl-i dalaletin vekili,
İkinci Sualine (Haşiye)
karşı, kat'î ve mukni' ve mülzim cevabı aldıktan sonra,
şöyle üçüncü bir sual ediyor, diyor ki: Kur'anda:
“Ahsen-ül-Hâlikîn” “Ehram-ür-Râhimîn” gibi kelimât, başka
hâlıklar, râhimler bulunduğunu iş'ar eder. Hem diyorsunuz
ki: “Hâlık-ı Âlem'in nihayetsiz kemâlâtı var. Bütün enva'-ı
kemâlâtın en nihayet mertebelerini câmi'dir.” Halbuki
eşyanın kemâlâtı, ezdad ile bilinir; elem olmazsa lezzet bir
kemâl olmaz, zulmet olmazsa ziyâ tahakkuk etmez, firak
olmazsa visal lezzet vermez ve hakeza?..
Elcevab: Birinci
şıkka “Beş işaret” ile cevap veririz:
BİRİNCİ İŞARET:
Kur'an, baştan başa tevhidi isbat ettiği ve gösterdiği
için, bir delil-i kat'îdir ki; Kur'an-ı Hakîm'in o nevi
kelimeleri sizin fehmettiğiniz gibi değildir. Belki
“Ahsen-ül-Hâlikîn” demesi, “Hâlıkıyyet mertebelerinin en
ahsenindedir” demektir ki, başka Hâlık bulunduğuna hiç
delaleti yok. Belki Hâlıkıyyetin sâir sıfatlar gibi çok
merâtibi var. “Ahsen-ül-Hâlikîn” demek, “Merâtib-i
Hâlıkıyyetin en güzel, en münteha mertebesinde bir Hâlık-ı
Zülcelâl'dir” demektir.
İKİNCİ İŞARET:
“Ahsen-ül-Hâlikîn” gibi tâbirler, Hâlıkların taaddüdüne
bakmıyor. Belki; mahlûkıyyetin envaına bakıyor. Yani;
“herşey’i, herşey’e lâyık bir tarzda, en güzel bir mertebede
halkeder bir Hâlıktır. Nasılki şu mânayı
اَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ gibi âyetler ifade
eder.
ÜÇÜNCÜ İŞARET:
“Ahsen-ül-Hâlikîn”, “Allahu Ekber”, “Hayr-ül- Fâsılîn”,
“Hayr-ül-Muhsinîn” gibi tâbirattaki müvazene, Cenâb-ı
Hakk'ın vakideki sıfât ve ef'ali, sâir o sıfât ve ef'alin
nümûnelerine mâlik olanlarla müvazene ve tafdil değildir.
Çünki; bütün kâinatta cin ve ins ve melekte olan kemâlât,
O’nun kemâline nisbeten zaîf bir gölgedir; nasıl müvazeneye
gelebilir! Belki müvazene, insânların ve bâhusus ehl-i
gafletin nazarına göredir. Meselâ: Nasılki bir nefer,
onbaşısına karşı kemâl-i itaat ve hürmeti gösteriyor, bütün
iyilikleri ondan görüyor; pâdişahı az düşünür. Onu düşünse
de yine teşekküratını onbaşıya veriyor. İşte böyle bir
nefere karşı denilir: “Yahu, pâdişah senin onbaşından daha
büyüktür. Yalnız ona teşekkür et.” Şimdi şu söz, vakideki
pâdişahın haşmetli hakikî kumandanlığıyla, onbaşısının
cüz'î, sûrî kumandanlığını müvazene değil; çünki: O müvazene
ve tafdil, mânâsızdır. Belki, neferin nazar-ı ehemmiyet ve
irtibatına göredir ki, onbaşısını tercih eder, teşekküratını
ona verir, yalnız onu sever.
İşte bunun gibi, Hâlık ve
Mün'im tevehhüm olunan zâhirî esbab, ehl-i gafletin
nazarında Mün'im-i Hakikî'ye perde olur. Ehl-i gaflet onlara
yapışır, ni’met ve ihsanı, onlardan bilir. Medih ve
senalarını, onlara verir. Kur'an der ki: “Cenâb-ı Hak daha
büyüktür, daha güzel bir Hâlıktır, daha iyi bir Muhsindir.
O’na bakınız, O’na teşekkür ediniz.”
DÖRDÜNCÜ İŞARET:
Müvazene ve tafdil, vâki mevcutlar içinde olduğu gibi;
imkânî, hattâ farazî eşyalar içinde dahi olabilir. Nasılki
ekser mâhiyetlerde, müteaddid merâtib bulunur. Öyle de:
Esmâ-i İlâhiyye ve sıfât-ı kudsiyyenin mâhiyetlerinde de,
akıl itibariyle hadsiz merâtib bulunabilir. Halbuki Cenâb-ı
Hak, o sıfât ve Esmânın mümkün ve mutasavver bütün
merâtibinin en ekmelinde, en ahsenindedir. Bütün kâinat,
kemâlâtıyla bu hakikata şahiddir. “Lehül Esmâ-ül-Hüsnâ”
bütün Esmâsını ahseniyyet ile tavsif, şu mânâyı ifade
ediyor.
BEŞİNCİ İŞARET:
Şu müvazene ve müfadale; Cenâb-ı Hakk'ın masivaya
mukabil değil, belki iki nevi tecelliyat ve sıfâtı var.
Biri:
Vâhidiyyet sırrıyla ve vesait ve esbab perdesi altında ve
bir kanun-u umumî sûretinde tasarrufatıdır.
İkincisi:
Ehadiyyet sırrıyla; perdesiz, doğrudan doğruya, hususî bir
teveccüh ile tasarruftur. İşte Ehadiyyet sırrıyla, doğrudan
doğruya olan ihsanı ve icadı ve kibriyâsı ise; vesait ve
esbabın mezahiriyle görünen âsâr-ı ihsanından ve icad ve
kibriyâsından daha büyük, daha güzel, daha yüksektir,
demektir. Meselâ; nasıl bir pâdişahın, -fakat veli bir
pâdişahın- ki, umum memurları ve kumandanları sırf bir perde
olup, bütün hüküm ve icraat onun elinde farzediyoruz. O
pâdişahın tasarrufat ve icraatı iki çeşittir. Birisi: Umumî
bir kanunla, zâhirî memurların ve kumandanların sûretinde ve
makamların kabiliyetine göre verdiği emirler ve gösterdiği
icraatlardır. İkincisi: Umumî kanunla değil ve zâhirî
memurları da perde yapmayarak, doğrudan doğruya ihsanat-ı
şahanesi ve icraatı daha güzel, daha yüksek denilebilir.
Öyle de: Sultan-ı Ezel ve Ebed olan Hâlık-ı Kâinat, çendan
vesait ve esbabı icraatına perde yapmış, haşmet-i
Rubûbiyyetini göstermiş. Fakat ibâdının kalbinde hususî bir
telefon bırakmış ki, esbabı arkada bırakıp, doğrudan doğruya
ona teveccüh etmek için, ubûdiyyet-i hâssa ile mükellef edip
“İyyâke na’büdü iyyâke nestaîn” deyiniz diye, kâinattan
yüzlerini kendine çevirir.
İşte “Ahsen-ül-Hâlikîn”
“Ehram-ür-Râhimîn” “Allahu Ekber” meânîsi, şu mânâya da
bakıyor.
Vekilin ikinci şık sualine
“Beş Remiz” ile cevaptır:
BİRİNCİ
REMİZ: Sualde diyor ki: “Bir şeyin zıddı olmazsa, o
şeyin nasıl kemâli olabilir?”
ELCEVAB: Şu sual
sahibi, hakikî kemâli bilmiyor. Yalnız nisbî bir kemâl
zannediyor. Halbuki, gayra bakan ve gayra nisbeten hasıl
olan meziyetler, faziletler, tefevvuklar; hakikî değiller,
nisbîdirler, zaîftirler. Eğer gayr, nazardan sâkıt olsalar;
onlar da sukut ederler. Meselâ: Sıcaklığın nisbî lezzeti ve
fazileti, soğuğun tesiri iledir. Yemeğin nisbî lezzeti,
açlık eleminin tesiri iledir. Onlar gitse, bunlar da azalır.
Halbuki, hakikî lezzet ve muhabbet ve kemâl ve fazilet odur
ki; gayrın tasavvuruna bina edilmesin, zâtında bulunsun ve
bizzât bir hakikat-ı mukarrere olsun. “Lezzet-i vücûd ve
lezzet-i hayat ve lezzet-i muhabbet ve lezzet-i mârifet ve
lezzet-i îmân ve lezzet-i beka ve lezzet-i rahmet ve
lezzet-i şefkat ve hüsn-ü nur ve hüsn-ü basar ve hüsn-ü
kelâm ve hüsn-ü kerem ve hüsn-ü sîret ve hüsn-ü sûret ve
kemâl-i zât ve kemâl-i sıfât ve kemâl-i ef'al” gibi bizzât
meziyetler; gayr olsun olmasın, şu meziyetler tebeddül
etmez.
İşte Sâni'-i Zülcelâl ve
Fâtır-ı Zülcemâl ve Hâlık-ı Zülkemâl’in bütün kemâlâtı;
hakikîyyeyedir, zâtîyyedir; gayr ve masiva, O’na tesir
etmez. Yalnız mezahir olabilirler.
İKİNCİ REMİZ:
Seyyid Şerif-i Cürcanî “Şerh-ül-Mevakıf”ta demiş ki:
“Sebeb-i muhabbet; ya lezzet veya menfaat, ya müşakelet
(yâni meyl-i cinsiyet), ya kemâldir. Çünki; kemâl, mahbub-u
lizâtîhîdir.” Yâni, ne şeyi seversen; ya lezzet için
seversin, ya menfaat için, ya evlâda meyil gibi bir
müşakele-i cinsiyye için, ya kemâl olduğu için seversin.
Eğer kemâl ise, başka bir sebeb, bir garaz lâzım değil. O,
bizzât sevilir. Meselâ; eski zamanda sahib-i kemâlât
insânları herkes sever, onlara karşı hiçbir alâka olmadığı
halde istihsankârane muhabbet edilir.
İşte Cenâb-ı Hakk'ın bütün
kemâlâtı ve Esmâ-i Hüsnâsının bütün merâtibleri ve bütün
faziletleri, hakikî kemâlât olduklarından bizzât sevilirler.
“Mahbubetün Lizâtîhâ”dırlar. Mahbub-u Bilhak ve Habib-i
Hakikî olan Zât-ı Zülcelâl, hakikî olan kemâlâtını ve sıfât
ve Esmâsının güzelliklerini kendine lâyık bir tarzda sever,
muhabbet eder. Hem o kemâlâtın mazharları, âyineleri olan
san'atını ve masnuatını ve mahlûkatının mehâsinini sever,
muhabbet eder. Enbiyasını ve evliyasını, husûsan, Seyyid-ül
Mürselîn ve Sultan-ül Evliya olan Habib-i Ekremini sever.
Yâni; kendi cemâlini sevmesiyle, o cemâlin âyinesi olan
Habibini sever. Ve kendi Esmâsını sevmesiyle, o Esmânın
mazhar-ı câmii ve zîşuuru olan o Habibini ve ihvanını sever.
Ve san'atını sevmesiyle, o san'atın dellâl ve teşhircisi
olan o Habibini ve emsalini sever. Ve masnuatını sevmesiyle,
o masnuata karşı: “Mâşâallah, Bârekâllah, ne kadar güzel
yapılmışlar” diyen ve takdir eden ve istihsan eden O
Habibini ve O’nun arkasında olanları sever. Ve mahlûkatının
mehâsinini sevmesiyle, o mehâsin-i ahlâkın umumunu câmi'
olan O Habib-i Ekremini ve O’nun etba ve ihvanını sever,
muhabbet eder.
ÜÇÜNCÜ REMİZ:
Umum kâinattaki umum kemâlât, bir Zât-ı Zülcelâl'in
kemâlinin âyâtıdır ve cemâlinin işaratıdır. Belki hakikî
kemâline nisbeten bütün kâinattaki hüsün ve kemâl ve cemâl,
zaîf bir gölgedir. Şu hakikatın beş hüccetine icmâlen işaret
ederiz.
Birinci
Hüccet: Nasılki: mükemmel, muhteşem, münakkaş, müzeyyen
bir saray; mükemmel bir ustalık, bir dülgerliğe bilbedâhe
delâlet eder. Ve mükemmel fiil olan o dülgerlik, o
nakkaşlık; bizzarure mükemmel bir fâile, bir ustaya, bir
mühendise ve “nakkaş ve Mûsavvir” gibi ünvan ve isimleriyle
beraber delâlet eder. Ve mükemmel o isimler dahi, şüphesiz o
ustanın mükemmel, san'atkârane sıfatına delâlet eder. Ve o
kemâl-i san'at ve sıfat, bilbedâhe o ustanın kemâl-i
istidadına ve kabiliyetine delâlet eder. Ve o kemâl-i
istidad ve kabiliyet, bizzarure o ustanın kemâl-i zâtına ve
ulviyyet-i mahiyyetine delâlet eder.
Aynen öyle de: Şu saray-ı
âlem, şu mükemmel, müzeyyen eser; bilbedâhe, gayet kemâldeki
ef'ale delâlet eder. Çünki eserdeki kemâlât, o ef'alin
kemâlâtından ileri gelir ve onu gösterir. Kemâl-i ef'al ise,
bizzarure bir fâil-i mükemmele ve o fâilin kemâl-i esmâsına,
yâni âsâra nisbeten; müdebbir, Mûsavvir, hakîm, rahîm,
müzeyyin gibi isimlerin kemâline delâlet eder. İsimlerin ve
ünvanların kemâli ise; şeksiz şüphesiz o fâilin kemâl-i
evsafına delâlet eder. Zira; sıfat mükemmel olmazsa,
sıfattan neş'et eden isimler, ünvanlar mükemmel olamaz. Ve o
evsafın kemâli, bilbedâhe şuunat-ı zâtîyyenin kemâline
delâlet eder. Çünki sıfâtın mebde'leri, o şuun-u zâtîyyedir.
Ve şuun-u zâtîyyenin kemâli ise; biilmelyakîn, zât-ı
zîşuunun kemâline ve öyle lâyık bir kemâline delâlet eder
ki; o kemâlin ziyâsı, şuun ve sıfât ve Esmâ ve ef'al ve âsâr
perdelerinden geçtiği halde, şu kâinatta yine bu kadar hüsnü
ve cemâli ve kemâli göstermiş.
İşte şu derece hakikî
kemâlât-ı zâtîyyenin bürhân-ı kat'î ile vücûdu sâbit
olduktan sonra, gayra bakan ve emsal ve ezdada tefevvuk
cihetiyle olan nisbî kemâlâtın ne ehemmiyeti kalır, ne
derece sönük düşer, anlarsın...
İkinci
Hüccet: Şu kâinata nazar-ı ibretle bakıldığı vakit,
vicdan ve kalb, bir hads-i sadıkla hisseder ki: Şu kâinatı
bu derece güzelleştiren ve süslendiren ve enva'-ı mehâsin
ile tezyin edenin, nihayet derecede bir cemâl ve kemâlâtı
vardır ki, şöyle yapıyor.
Üçüncü
Hüccet: Mâlûmdur ki; mevzun ve muntâzam ve mükemmel ve
güzel san'atlar, gayet güzel bir programa istinad eder.
Mükemmel ve güzel bir program ise, mükemmel ve güzel bir
ilme ve güzel bir zihne ve güzel bir kabiliyyet-i ruhiyyeye
delâlet eder. Demek ruhun mânevî güzelliğidir ki; ilim
vasıtasıyla san'atında tezahür ediyor.
İşte şu kâinat, hadsiz
mehâsin-i maddiyyesiyle, bir mânevî ve ilmî mehâsinin
tereşşuhatıdır. Ve o ilmî ve mânevî mehâsin ve kemâlât,
elbette hadsiz bir sermedî hüsün ve cemâlin ve kemâlin
cilveleridir.
Dördüncü
Hüccet: Mâlûmdur ki; ziyâyı verenin, ziyâdar olması
lâzım.. tenvir edenin, nuranî olması gerek.. ihsan, gınadan
gelir.. lütuf, lâtiften zuhur eder. Mâdem öyledir; kâinata
bu kadar hüsün ve cemâl vermek ve mevcûdâta muhtelif kemâlât
vermek; ışık, güneşi gösterdiği gibi, bir cemâl-i sermedîyi
gösterirler.
Mâdem mevcûdât, zeminin
yüzünde büyük bir nehir gibi kemâlâtın lem'alarıyla parlar
geçer. O nehir, güneşin cilveleriyle parladığı gibi, şu
seyl-i mevcûdât dahi, hüsün ve cemâl ve kemâlin lem'alarıyla
muvakkaten parlar gider. Arkalarından gelenler aynı
parlamayı, aynı lem'aları gösterdiklerinden anlaşılıyor ki:
Cereyan eden suyun kabarcıklarındaki cilveler, güzellikler,
nasıl kendilerinden değil; belki bir güneşin ziyâsının
güzellikleri, cilveleridir. Öyle de: Şu seyl-i kâinattaki
muvakkat parlayan mehâsin ve kemâlât, bir Şems-i Sermedî'nin
lemaât-ı cemâl-i Esmâsıdır.
نَعَمْ تَفَانِى الْمِرْآتِ زَوَالُ
الْمَوْجُودَاتِ مَعَ تَجَلِّى الدَّائِمِ مَعَ الْفَيْضِ
الْمُلاَزِمِ مِنْ اَظْهَرِ الظَّوَاهِرِ اَنَّ الْجَمَالَ
الظَّاهِرَ لَيْسَ مُلْكَ الْمَظَاهِرِ مِنْ اَفْصَحِ
تِبْيَانٍ مِنْ اَوْضَحِ بُرْهَانٍ لِلْجَمَالِ الْمُجَرَّدِ
ِلْلاِحْسَانِ الْمُجَدَّدِ لِلْوَاجِبِ الْوُجُودِ لِلْبَاقِى
الْوَدُودِ
Beşinci
Hüccet: Mâlûmdur ki; üç dört muhtelif yoldan gelenler,
aynı bir hâdiseyi söyleseler, yakîni ifade eden tevatür
derecesinde o hâdisenin kat'î vukuuna delâlet eder.
İşte; meşrebce ve meslekçe
ve istidadca ve asırca gayet muhtelif ayrı ayrı bütün
muhakkikînin muhtelif tabakatından ve evliyanın muhtelif
turuklarından ve asfiyanın muhtelif mesleklerinden ve
Hükemâ-yı hakikîyyeyyenin muhtelif mezheblerinden olan bütün
ehl-i keşif ve zevk ve şuhud ve müşahede, keşif ve zevk ve
şuhud ile ittifak etmişler ki: Kâinat mezahirinde ve
mevcûdât âyinelerinde görülen mehâsin ve kemâlât, bir tek
Zât-ı Vâcib-ül Vücûd'un tecelliyat-ı kemâlidir ve cilve-i
cemâl-i Esmâsıdır.
İşte bunların icmâı,
sarsılmaz bir hüccet-i katıadır.
Tahmin ederim ki: Şu remizde
ehl-i dalaletin vekili, işitmemek için kulağını kapayıp
kaçmağa mecburdur. Zâten zulmetli kafaları, huffaş misillü,
bu nurları görmeğe tahammül edemezler. Öyle ise, bundan
sonra onları, pek de nazara almayacağız…
DÖRDÜNCÜ
REMİZ: Bir şeyin lezzeti, hüsnü, cemâli, emsal ve
ezdadına bakmaktan ziyâde, mazharlarına bakarlar. Meselâ:
Kerem, güzel ve hoş bir sıfattır. Kerim olan zât, başka
mükrimlere tefevvuk cihetiyle aldığı lezzet-i nisbiyyeden
bin defa daha hoş bir lezzeti, ikram ettiği adamların
telezzüzleriyle, ferahlarıyla alır. Hem bir şefkat ve
merhamet sahibi, şefkat ettiği mahlûkların istirahatleri
derecesinde hakikî bir lezzet alır. Meselâ: Bir validenin
evlâdının mes'udiyetlerinden ve istirahatlerinden, şefkat
vasıtasıyla aldığı lezzet, o derece kuvvetlidir ki; onların
rahatı için ruhunu fedâ eder derecesine getirir. Hattâ o
şefkatin lezzeti, tavuğu civcivlerini himaye etmek için
arslana saldırtır.
İşte, mâdem evsaf-ı
âliyyedeki hakikî lezzet ve hüsün ve saadet ve kemâl, akran
ve ezdada bakmıyor. Belki mezahir ve müteallikatına bakıyor.
Elbette Hayy-ı Kayyum ve Hannan-ı Mennan ve Rahîm ve Rahmân
olan Zât-ı Zülcemâl ve Kemâl'in rahmetindeki cemâl ise,
merhumlara bakar. Merhametine mazhar olanların, husûsan
cennet-i bâkiyyede nihayetsiz enva'-ı rahmet ve şefkatine
mazhar olanların derece-i saadetlerine ve tena'umlarına ve
ferahlarına göre o Zât-ı Rahmânirrahîm, O’na lâyık bir
tarzda bir muhabbet, bir sevmek gibi (O’na lâyık şuunatla
tâbir edilen) ulvî, kudsî, güzel, münezzeh mânâları vardır.
“Lezzet-i kudsiyye, aşk-ı mukaddes, ferah-ı münezzeh,
mesruriyyet-i kudsiyye” tâbir edilen, izn-i Şer'î
olmadığından yâd edemediğimiz gayet münezzeh, mukaddes
şuunatı vardır ki, herbiri kâinatta gördüğümüz ve mevcûdât
mabeyninde hissettiğimiz aşk ve ferah ve mesruriyyetten
nihayetsiz derecelerde daha yüksek, daha ulvî, daha
mukaddes, daha münezzeh olduğunu çok yerlerde isbat etmişiz.
O mânâların birer lem'asına bakmak istersen, gelecek
temsilâtın dûrbîni ile bak:
Meselâ: Nasılki sehavetli,
âlîcenab, müşfik bir zât, güzel bir ziyâfeti, gayet fakir ve
aç ve muhtaç olanlara vermek için, seyahat eden güzel bir
gemisine serer. Kendi de üstünde seyreder. O fukaranın
minnetdarane tena'umları ve o aç olanların müteşekkirane
telezzüzleri ve o muhtaç olanların senakârane
memnuniyetleri; ne derece o kerim zâtı mesrur ve müferrah
eder, ne kadar onun hoşuna gider, anlarsın.
İşte, küçücük bir sofranın
hakikî mâliki olmayan ve bir tevziat memuru hükmünde olan
bir insânın mesruriyyeti böyle ise; cin ve insi ve
hayvanatı, fezâ-yı âlem denizinde seyr ve seyahat ettiren ve
bir sefine-i Rabbâniyye olan koca zeminin üstüne bindirip,
yüzünde hadsiz enva'-ı mat'umatı câmi' bir sofrayı serip,
bütün zîhayatı küçük bir kahvâltı nev'inde o ziyâfete davet
etmekle beraber, gayet mükemmel ve bütün enva'-ı lezaizi
câmi', sermedî, ebedî bir dâr-ı bekada cennetleri,
herbirisini birer sofra-i ni’met ederek hadsiz lezaizi ve
letâifi câmi' bir tarzda, nihayetsiz bir zamanda, nihayetsiz
muhtaç, nihayetsiz müştak, nihayetsiz ibâdına, hakikî yemek
için ziyâfet açan bir Rahmân-ı Rahîm'e ait ve tâbirinde âciz
olduğumuz meâni-i mukaddese-i muhabbeti ve netâic-i rahmeti
kıyas edebilirsin.
Hem meselâ: Mâhir bir
san'atperver, meharetini göstermeyi sever bir usta; güzel,
plâksız konuşan fonoğraf gibi bir san'atı icad ettikten
sonra, onu kurup tecrübe ediyor, gösteriyor. O san'atkârın
düşündüğü ve istediği neticeleri en mükemmel bir tarzda
gösterse; onun mucidi ne kadar iftihar eder, ne kadar memnun
olur, ne derece hoşuna gider. Kendi kendine “Bârekâllah”
der.
İşte küçücük bir insân,
icadsız, sırf sûrî bir san'atçığı ile, bir fonoğrafın güzel
işlemesiyle böyle memnun olsa; acaba bir Sâni'-i Zülcelâl,
koca kâinatı, bir musikî, bir fonoğraf hükmünde icad ettiği
gibi, zemini ve zemin içindeki bütün zîhayatı ve bilhassa
zîhayat içinde insânın başını öyle bir fonoğraf-ı Rabbanî ve
bir musika-i İlâhî tarzında yapmış ki; hikmet-i beşer, o
san'at karşısında hayretinden parmağını ısırıyor…
İşte bütün o masnuat, bütün
onlardan matlub neticeleri, nihayet derecede ve gayet güzel
bir sûrette gösterdiklerinden ve ibâdat-ı mahsusa ve
tesbihat-ı hususiyye ve tahiyyat-ı muayyene ile tâbir edilen
evâmir-i tekviniyyeye karşı onların itaatları ve onlardan
matlub olan makasıd-ı Rabbâniyyenin husulünden hasıl olan ve
iftihar ve memnuniyet ve ferahla, tâbir edemediğimiz maânî-i
mukaddese ve şuun-u münezzeh, o derece âlî ve mukaddestir
ki; bütün ukûl-ü beşer ittihad edip bir akıl olsa, yine
onların künhüne yetişemez ve ihâta edemez.
Hem meselâ; adâlet perver,
ihkak-ı hakkı sever ve ondan zevk alır bir hâkim,
mazlumların haklarını vermekten ve mazlumların
teşekkürlerinden, zalimleri tecziye etmekle mazlumların
intikamlarını almaktan nasıl memnun olur, bir zevk alır.
İşte Hakîm-i Mutlak ve Âdil-i Bilhak ve Kahhar-ı Zülcelâl,
değil yalnız cin ve inste, belki bütün mevcûdâtta ihkak-ı
haktan, yâni; herşeye hakk-ı vücûdu ve hakk-ı hayatı
vermekten ve vücûd ve hayatını mütecavizlerden muhafaza
etmekten ve dehşetli mevcutları, tecavüzlerden tevkif ve
durdurmaktan, husûsan mahşerde ve dâr-ı âhirette cin ve
insin muhakemesinden başka bütün zîhayata karşı tecelli-i
kübrâ-yı adl ve hikmetten gelen maânî-i mukaddeseyi kıyas
edebilirsin.
İşte şu üç misâl gibi,
binbir Esmâ-i İlâhiyyenin herbirinde pek çok tabakat-ı hüsün
ve cemâl ve fazl ve kemâl bulunduğu gibi, pek çok merâtib-i
muhabbet ve iftihar ve izzet ve kibriyâ vardır. İşte
bundandır ki: “Vedud” ismine mazhar olan muhakkikîn-i
evliya; “Bütün kâinatın mayesi, muhabbettir. Bütün
mevcûdâtın harekâtı, muhabbetledir. Bütün mevcûdâttaki
incizab ve cezbe ve cazibe kanunları, muhabbettendir.”
demişler. Onlardan birisi demiş:
فَلَكْ مَسْتْ مَلَكْ مَسْتْ نُجُومْ
مَسْتْ سَموَاتْ مَسْتْ شَمْسْ مَسْتْ قَمَرْ مَسْتْ زَمِينْ
مَسْتْ عَنَاصِرْ مَسْتْ نَبَاتْ مَسْتْ شَجَرْ مَسْتْ بَشَرْ
مَسْتْ سَرَاسَرْ ذِى حَيَاتْ مَسْتْ هَمَه زَرَّاتِ
مَوْجُودَاتْ بَرَابَرْ مَسْتْ دَرْمَسْتَسْتْ
Yâni: Muhabbet-i İlâhiyyenin
tecellisinde ve o şarab-ı muhabbetten herkes istidadına göre
mesttir. Mâlûmdur ki: Her kalb, kendine ihsan edeni sever ve
hakikî kemâle muhabbet eder ve ulvî cemâle meftun olur.
Kendiyle beraber sevd