(Tılsım-ı kâinatı
keşfeden, Kur'an-ı Hakîm'in mühim bir tılsımını halleden)
Otuzuncu Söz
“Ene” ve “zerre”den ibaret
bir “elif” bir “nokta”dır.
Şu Söz iki maksaddır.
Birinci Maksad, “Ene”nin mâhiyet ve neticesinden; İkinci
Maksad, “zerre”nin hareket ve vazifesinden bahseder.
Birinci
Maksad
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
اِنَّا عَرَضْنَا اْلاَمَانَةَ عَلَى السَموَاتِ وَاْلاَرْضِ
وَاْلجِبَالِ فَاَبَيْنَ اَنْ يَحْمِلْنَهَا وَاَشْفَقْنَ
مِنْهَا وَحَمَلَهَا اْلاِنْسَانُ اِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا
جَهُولاً
Şu âyetin büyük hazinesinden
tek bir cevherine işaret edeceğiz. Şöyle ki:
Gök, zemin, dağ
tahammülünden çekindiği ve korktuğu emanetin müteaddid
vücuhundan bir ferdi, bir vechi, “Ene”dir. Evet “Ene”,
zaman-ı Âdemden şimdiye kadar âlem-i insânîyyetin etrafına
dal budak salan nuranî bir şecere-i tûba ile, müthiş bir
şecere-i zakkumun çekirdeğidir. Şu azîm hakikata girişmeden
evvel, o hakikatın fehmini teshil edecek bir mukaddime beyân
ederiz. Şöyle ki:
Ene, künûz-u mahfiyye olan
Esmâ-i İlâhiyyenin anahtarı olduğu gibi, kâinatın tılsım-ı
muğlakının dahi anahtarı olarak bir muamma-yı müşkilküşadır,
bir tılsım-ı hayretfezâdır. O ene mâhiyetinin bilinmesiyle,
o garib muamma, o acib tılsım olan ene açılır ve kâinat
tılsımını ve âlem-i vücûbun künûzunu dahi açar. Şu mes'eleye
dair “Şemme” isminde bir risale-i arabiyyemde şöyle
bahsetmişiz ki: Âlemin miftahı insânın elindedir ve nefsine
takılmıştır. Kâinat kapıları zâhiren açık görünürken,
hakikaten kapalıdır. Cenâb-ı Hak, emanet cihetiyle insâna
ene namında öyle bir miftah vermiş ki; âlemin bütün
kapılarını açar ve öyle tılsımlı bir enaniyyet vermiş ki;
Hallâk-ı Kâinat'ın künûz-u mahfiyyesini onun ile keşfeder.
Fakat ene, kendisi de gayet muğlâk bir muamma ve açılması
müşkil bir tılsımdır. Eğer onun hakikî mâhiyeti ve sırr-ı
hilkati bilinse; kendisi açıldığı gibi kâinat dahi açılır.
Şöyle ki:
Sâni-i Hakîm, insânın eline
emanet olarak, Rubûbiyyetinin sıfât ve şuûnatının
hakikatlarını gösterecek, tanıttıracak, işârat ve nümûneleri
câmi' bir ene vermiştir. Tâ ki; o ene, bir vâhid-i kıyâsî
olup, evsaf-ı Rubûbiyyet ve şuûnat-ı Ulûhiyyet bilinsin.
Fakat vâhid-i kıyâsî, bir mevcûd-u hakikî olmak lâzım değil.
Belki hendesedeki farazî hatlar gibi, farz ve tevehhümle bir
vâhid-i kıyasî teşkil edilebilir. İlim ve tahakkukla hakikî
vücûdu lâzım değildir.
SUAL: Niçin Cenâb-ı
Hakk'ın sıfât ve esmâsının mârifeti, “Enaniyyete” bağlıdır?
ELCEVAB: Çünki mutlak
ve muhît bir şeyin hududu ve nihayeti olmadığı için, ona bir
şekil verilmez ve üstüne bir sûret ve bir taayyün vermek
için hükmedilmez, mâhiyeti ne olduğu anlaşılmaz. Meselâ:
Zulmetsiz daimî bir ziyâ, bilinmez ve hissedilmez. Ne vakit
hakikî veya vehmî bir karanlık ile bir hat çekilse, o vakit
bilinir. İşte Cenâb-ı Hakk'ın ilim ve kudret, Hakîm ve Rahîm
gibi sıfât ve esmâsı; muhit, hududsuz, şeriksiz olduğu için
onlara hükmedilmez ve ne oldukları bilinmez ve hissolunmaz.
Öyle ise hakikî nihayet ve hadleri olmadığından, farazî ve
vehmî bir haddi çizmek lâzım geliyor. Onu da enaniyyet
yapar. Kendinde bir rubûbiyyet-i mevhume, bir mâlikiyet, bir
kudret, bir ilim tasavvur eder, bir had çizer. Onun ile
mûhit sıfatlara bir hadd-i mevhum vaz'eder. “Buraya kadar
benim, ondan sonra O’nundur” diye bir taksimat yapar.
Kendindeki ölçücükler ile, onların mâhiyetini yavaş yavaş
anlar. Meselâ: Daire-i mülkünde mevhum rubûbiyyetiyle,
daire-i mümkinatta Hâlıkının rubûbiyyetini anlar ve zâhir
mâlikiyyetiyle, Hâlıkının hakikî mâlikiyetini fehmeder ve
“Bu hâneye mâlik olduğum gibi, Hâlık da şu kâinatın
mâlikidir.” der ve cüz'î ilmiyle O’nun ilmini fehmeder ve
kesbî san'atçığıyla O Sâni'-i Zülcelâl'in ibdâ-i san'atını
anlar. Meselâ: “Ben şu evi nasıl yaptım ve tanzim ettim.
Öyle de şu dünya hânesini birisi yapmış ve tanzim etmiş”
der. Ve hâkezâ... Bütün sıfât ve şuûnat-ı İlâhiyyeyi bir
derece bildirecek, gösterecek binler esrarlı ahvâl ve sıfât
ve hissiyat, ene'de münderiçtir. Demek ene, âyîne-misâl ve
vâhid-i kıyâsî ve alet-i inkişaf ve mâna-yı harfî gibi;
mânası kendinde olmayan ve başkasının mânasını gösteren,
vücûd-u insânîyyetin kalın ipinden şuurlu bir tel ve
mâhiyyet-i beşeriyyenin hullesinden ince bir ip ve
şahsiyyet-i âdemiyyetin kitabından bir eliftir ki, o elif'in
“iki yüzü” var. Biri, hayra ve vücûda bakar. O yüz ile
yalnız feyze kabildir. Vereni kabûl eder; kendi îcad edemez.
O yüzde fâil değil, îcaddan eli kısadır. Bir yüzü de şerre
bakar ve ademe gider. Şu yüzde o fâildir, fiil sahibidir.
Hem onun mahiyyeti, harfiyyedir; başkasının mânasını
gösterir. Rubûbiyyeti hayâliyyedir. Vücûdu o kadar zaîf ve
incedir ki; bizzât kendinde hiç bir şeye tahammül edemez ve
yüklenemez. Belki eşyanın derecat ve miktarlarını bildiren
mîzân-ül hararet ve mîzân-ül hava gibi mîzanlar nev'inden
bir mîzandır ki; Vâcib-ül Vücûd'un mutlak ve muhit ve
hududsuz sıfâtını bildiren bir mîzandır.
İşte mahiyyetini şu tarzda
bilen ve iz'an eden ve ona göre hareket eden
قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّيَهَا beşaretinde dahil olur.
Emaneti bihakkın edâ eder ve o enenin dûrbîniyle, kâinat ne
olduğunu ve ne vazife gördüğünü görür ve âfâkî mâlûmat nefse
geldiği vakit, ene'de bir musaddık görür. O ulûm, nur ve
hikmet olarak kalır. Zulmet ve abesiyyete inkılâb etmez.
Vaktâki ene, vazifesini şu sûretle ifa etti; vâhid-i kıyâsî
olan mevhum rubûbiyyetini ve farazî mâlikiyetini terkeder.
لَهُ
الْمُلْكُ وَ لَهُ الْحَمْدُ وَ لَهُ الْحُكْمُ وَ اِلَيْهِ
تُرْجَعُونَ der. Hakikî ubûdiyyetini takınır.
Makam-ı “ahsen-i takvîm”e çıkar.
Eğer o ene, hikmet-i
hilkatini unutup, vazife-i fıtriyyesini terkederek kendine
mâna-yı ismiyle baksa, kendini mâlik îtikad etse; o vakit
emanete hıyânet eder, وَ قَدْ خَابَ مَنْ
دَسّيَهَا altında dâhil olur. İşte bütün şirkleri ve
şerleri ve dalâletleri tevlid eden enaniyetin şu
cihetindendir ki; semâvat ve arz ve cibâl tedehhüş etmişler,
farazî bir şirkten korkmuşlar. Evet ene ince bir elif, bir
tel, farazî bir hat iken, mâhiyeti bilinmezse, tesettür
toprağı altında neşvünema bulur; gittikçe kalınlaşır.
Vücûd-u insânın her tarafına yayılır. Koca bir ejderha gibi,
vücûd-u insânı bel' eder. Bütün o insân, bütün letâifiyle
âdeta ene olur. Sonra nev'in enaniyeti de bir asabiyyet-i
nev'iyye ve milliyye cihetiyle o enaniyete kuvvet verip; o
ene, o enaniyyet-i nev'iyyeye istinad ederek, şeytan gibi,
Sâni'-i Zülcelâl'in evâmirine karşı mübâreze eder. Sonra
kıyâs-ı binnefs sûretiyle herkesi, hattâ herşeyi kendine
kıyas edip, Cenâb-ı Hakk'ın mülkünü onlara ve esbaba taksim
eder. Gayet azîm bir şirke düşer. اِنَّ
الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ meâlini gösterir. Evet
nasıl mîrî malından kırk parayı çalan bir adam, bütün hâzır
arkadaşlarına birer dirhem almasını kabûl ile hazmedebilir.
Öyle de “Kendime mâlikim” diyen adam, “Herşey kendine
mâliktir” demeye ve îtikad etmeye mecburdur.
İşte ene, şu hâinâne
vaziyetinde iken; cehl-i mutlaktadır. Binler fünûnu bilse
de, cehl-i mürekkeble bir echeldir. Çünki duyguları,
efkârları kâinatın envâr-ı mârifetini getirdiği vakit,
nefsinde onu tasdik edecek, ışıklandıracak ve idame edecek
bir madde bulmadığı için sönerler. Gelen herşey, nefsindeki
renkler ile boyalanır. Mahz-ı hikmet gelse, nefsinde
abesiyyet-i mutlaka sûretini alır. Çünki şu haldeki ene'nin
rengi, şirk ve ta'tildir, Allah'ı inkârdır. Bütün kâinat
parlak âyetlerle dolsa; o ene'deki karanlıklı bir nokta,
onları nazarda söndürür, göstermez. Onbirinci Söz'de
mahiyyet-i insânîyyenin ve mahiyyet-i insânîyyedeki
enaniyetin, -mâna-yı harfî cihetiyle- ne kadar hassas bir
mizân ve doğru bir mikyas ve muhît bir fihriste ve mükemmel
bir harita ve câmi' bir âyine ve kâinata güzel bir takvim,
bir ruznâme olduğu gayet kat'î bir sûrette tafsil
edilmiştir. Ona müracaat edilsin. O Söz'deki tafsilâta
iktifaen kısa keserek mukaddimeye nihayet verdik. Eğer
mukaddimeyi anladınsa gel, hakikata giriyoruz.
İşte bak: Âlem-i
insânîyyette, zaman-ı Âdem'den şimdiye kadar iki cereyan-ı
azîm, iki silsile-i efkâr; her tarafta ve her tabaka-i
insânîyyede dal budak salmış, iki şecere-i azîme hükmünde...
Biri, silsile-i Nübüvvet ve diyanet; diğeri, silsile-i
felsefe ve hikmet, gelmiş gidiyor. Her ne vakit o iki
silsile imtizaç ve ittihad etmiş ise, yâni: Silsile-i
felsefe, silsile-i diyanete dehâlet edip itâat ederek hizmet
etmişse; âlem-i insânîyyet, parlak bir sûrette bir saadet,
bir hayat-ı içtimaiyye geçirmiştir. Ne vakit ayrı gitmişler
ise, bütün hayır ve nur, silsile-i nübüvvet ve diyanet
etrafına toplanmış ve şerler ve dalâletler, felsefe
silsilesinin etrafına cem'olmuştur. Şimdi şu iki silsilenin
menşe'lerini, esaslarını bulmalıyız.
İşte diyanet silsilesine
itâat etmeyen silsile-i felsefe ki, bir şecere-i zakkum
sûretini alıp, şirk ve dalâlet zulümatını etrafına dağıtır.
Hattâ, kuvve-i akliyye dalında; Dehriyyûn, Maddiyyûn,
Tabiiyyûn meyvelerini, beşer aklının eline vermiş. Ve
kuvve-i gadabiyye dalında; Nemrudları, Fir'avunları,
Şeddadları (Haşiye) beşerin başına
atmış. Ve kuvve-i şeheviyye-i behîmiyye dalında; âliheleri,
sanemleri ve ulûhiyyet dâva edenleri semere vermiş,
yetiştirmiş. O şecere-i zakkumun menşe'i ile silsile-i
Nübüvvetin ki bir şecere-i tûba-i ubûdiyyet hükmünde bulunan
o silsilenin, küre-i zeminin bağında mübârek dalları:
Kuvve-i akliyye dalında Enbiya ve Mürselîn ve Evliya ve
Sıddıkîn meyvelerini yetiştirdiği gibi.. kuvve-i dafia;
dalında âdil hâkimleri, melek gibi melikler meyvesini veren
ve kuvve-i câzibe dalında; hüsn-ü sîret ve ismetli cemâl-i
sûret ve sehavet ve keremnâmdarlar meyvesini yetiştiren ve
beşer nasıl şu kâinatın en mükemmel bir meyvesi olduğunu
gösteren o şecerenin menşe'i ile beraber ene'nin iki
cihetindedir. O iki şecereye menşe' ve medâr, esaslı bir
çekirdek olarak ene'nin iki vechini beyân edeceğiz. Şöyle
ki:
Ene'nin bir vechini Nübüvvet
tutmuş gidiyor; diğer vechini felsefe tutmuş geliyor.
Nübüvvetin vechi olan
birinci vecih: Ubûdiyyet-i mahzanın menşe'idir. Yâni
ene, kendini abd bilir. Başkasına hizmet eder, anlar.
Mahiyyeti harfiyyedir. Yâni; başkasının mânasını taşıyor,
fehmeder. Vücûdu, tebeîdir. Yâni; başka birisinin vücûdu ile
kaim ve îcadıyla sabittir, îtikad eder. Mâlikiyyeti,
vehmiyyedir. Yâni kendi mâlikinin izni ile; sûrî, muvakkat
bir mâlikiyyeti vardır, bilir. Hakikatı, zılliyyedir. Yâni,
hak ve vâcib bir hakikatın cilvesini taşıyan mümkin ve
miskin bir zılldir. Vazifesi ise, kendi Hâlıkının sıfât ve
şuûnâtına mikyas ve mîzan olarak, şuurkârane bir hizmettir.
İşte enbiya ve enbiya silsilesindeki asfiya ve evliya ene'ye
şu vecihle bakmışlar, böyle görmüşler, hakikatı anlamışlar.
Bütün mülkü Mâlik-ül Mülk'e teslim etmişler ve hükmetmişler
ki: O Mâlik-i Zülcelâl'in ne mülkünde, ne Rubûbiyyetinde, ne
Ulûhiyyetinde şerik ve nazîri yoktur; mûin ve vezire muhtaç
değil; herşeyin anahtarı Onun elindedir; herşeye Kadir-i
Mutlaktır. Esbab, bir perde-i zâhiriyyedir; tabiat, bir
şeriat-ı fıtriyyesidir ve kanunlarının bir mecmuasıdır ve
kudretinin bir mistarıdır. İşte, şu parlak nuranî güzel yüz,
hayatdar ve mânidar bir çekirdek hükmüne geçmiş ki; Hâlık-ı
Zülcelâl bir şecere-i tûba-i ubûdiyyeti ondan halketmiştir
ki, onun mübârek dalları, âlem-i beşeriyyetin her tarafını
nuranî meyvelerle tezyin etmiştir. Bütün zaman-ı mâzideki
zulümatı dağıtıp, o uzun zaman-ı mâzi; felsefenin gördüğü
gibi bir mezar-ı ekber, bir ademistan olmadığını.. belki
istikbale ve Saadet-i Ebediyyeye atlamak için, ervâh-ı
âfilîne bir medâr-ı envar ve muhtelif basamaklı bir mi'rac-ı
münevver ve ağır yüklerini bırakan ve serbest kalan ve
dünyadan göçüp giden ruhların nuranî bir nuristanı ve bir
bostanı olduğunu gösterir.
İkinci vecih ise:
Felsefe tutmuştur. Felsefe ise, ene'ye mâna-yı ismiyle
bakmış. Yâni, kendi kendine delâlet eder, der. Mânâsı
kendindedir, kendi hesabına çalışır, hükmeder. Vücûdu; aslî,
zâtî olduğunu telakki eder. Yâni zâtında bizzât bir vücûdu
vardır, der. Bir hakk-ı hayatı var… daire-i tasarrufunda
hakikî mâliktir, zu'meder. Onu bir hakikat-ı sabite
zanneder. Vazifesini, hubb-u zâtından neş'et eden bir
tekemmül-ü zâtî olduğunu bilir ve hakeza.. çok esasât-ı
fâsideye mesleklerini bina etmişler. O esasât, ne kadar
esassız ve çürük olduğunu sâir risalelerimde ve bilhassa
Sözlerde husûsan Onikinci ve Yirmibeşinci Sözlerde kat'î
isbat etmişiz. Hattâ silsile-i felsefenin en mükemmel
ferdleri ve o silsilenin dâhîleri olan Eflatun ve Aristo,
İbn-i Sina ve Farabî gibi adamlar: “İnsâniyyetin gayet-ül
gayâtı, Teşebbüh-ü bil-Vâcibdir.. Yâni Vâcib-ül Vücûd'a
benzemektir” deyip firavunane bir hüküm vermişler ve
enaniyeti kamçılayıp şirk derelerinde serbest koşturarak;
esbabperest, sanemperest, tabiatperest, nücumperest gibi çok
enva'-ı şirk tâifelerine meydan açmışlar. İnsânîyyetin
esasında münderiç olan acz ve za'f, fakr ve ihtiyâc, naks ve
kusur kapılarını kapayıp, ubudiyyetin yolunu seddetmişler.
Tabiata saplanıp, şirkten tamamen çıkamayıp, şükrün geniş
kapısını bulamamışlar...
Nübüvvet ise: Gaye-i
insânîyyet ve vazife-i beşeriyyet, ahlâk-ı İlâhiyye ile ve
secaya-yı hasene ile tahallûk etmekle beraber, aczini bilip
kudret-i İlâhiyyeye iltica, za'fını görüp kuvvet-i
İlâhiyyeye istinad, fakrını görüp Rahmet-i İlâhiyyeye
îtimad, ihtiyâcını görüp gınâ-yı İlâhiyyeden istimdad,
kusurunu görüp afv-ı İlâhîye istiğfar, naksını görüp kemâl-i
İlâhîye tesbih-han olmaktır diye, ubûdiyyetkârane
hükmetmişler.
İşte diyanete itâat etmeyen
felsefenin böyle yolu şaşırdığı içindir ki; ene kendi
dizginini eline almış.. dalâletin herbir nev'ine koşmuş.
İşte şu vecihteki ene'nin başı üstünde bir şecere-i zakkum
neşvünema bulup, âlem-i insânîyyetin yarısından fazlasını
kaplamış.
İşte o şecerenin kuvve-i
şeheviyye-i behîmiyye dalında, beşerin enzârına verdiği
meyveler ise; esnamlar ve âlihelerdir. Çünki; Felsefenin
esasında; kuvvet müstahsendir. Hattâ “Elhükmü-lil-galib” bir
düsturudur. “Galebe edende bir kuvvet var.” “Kuvvette
hak vardır.” der.(Haşiye)
Zulmü mânen alkışlamış; zâlimleri teşci' etmiştir ve
cebbarları, ulûhiyyet dâvasına sevketmiştir. Hem masnu'daki
güzelliği ve nakıştaki hüsnü, masnûa ve nakşa mal edip,
Sâni' ve Nakkaş'ın mücerred ve mukaddes cemâlinin cilvesine
nisbet etmeyerek.. “Ne güzel yapılmış” yerine.. “Ne
güzeldir” der. Perestişe lâyık bir sanem hükmüne getirir.
Hem, herkese satılan müzahraf, hodfüruş, gösterici, riyâkâr
bir hüsnü istihsan ettiği için riyâkârları alkışlamış,
sanem-misâlleri
kendi âbidlerine âbide (Haşiye)
yapmıştır. O şecerenin kuvve-i gadabiyye dalında, bîçâre
beşerin başında küçük-büyük Nemrudlar, Firavunlar, Şeddadlar
meyvelerini yetiştirmiş. Kuvve-i akliyye dalında, âlem-i
insânîyyetin dimağına Dehriyyûn, Maddiyyûn, Tabiiyyûn gibi
meyveleri vermiş; beşerin beynini bin parça etmiştir...
Şimdi şu hakikatı tenvir
için, felsefe mesleğinin esasât-ı fâsidesinden neş'et eden
neticeleriyle, silsile-i nübüvvetin esasât-ı sâdıkasından
tevellüd eden neticelerinin binler muvazenesinden nümûne
olarak “üç-dört misâl” zikrediyoruz.
Meselâ: Nübüvvetin
hayat-ı şahsiyyedeki düsturî neticelerinden
تَخَلَّقُوا بِاَخْلاَقِ اللّهِ kaidesiyle “Ahlâk-ı
İlâhiyye ile muttasıf olup Cenâb-ı Hakk'a mütezellilane
teveccüh edip; acz, fakr, kusurunuzu bilip dergâhına abd
olunuz” düsturu nerede... Felsefenin “teşebbüh-ü bil-Vâcib”
insânîyyetin gayet-i kemâlidir kaidesiyle “Vâcib-ül-Vücûd'a
benzemeğe çalışınız” hodfürûşâne düsturu nerede! Evet..
nihayetsiz acz, za'f, fakr, ihtiyâc ile yoğrulmuş olan
mahiyyet-i insânîyye nerede! Nihayetsiz Kadir, kavî, ganî ve
müstağnî olan Vâcib-ül-Vücûd'un mahiyyeti nerede!..
İkinci Misâl:
Nübüvvetin hayat-ı içtimaiyyedeki düsturî neticelerinden ve
şems ve kamerden tut, tâ nebâtat hayvanatın imdadına ve
hayvanat insânın imdadına, hattâ zerrat-ı taâmiyye
hüceyrat-ı bedenin imdadına ve muâvenetine koşturulan
düstur-u teâvün, kanun-u kerem, nâmus-u ikram nerede!
Felsefenin hayat-ı içtimaiyyedeki düsturlarından ve yalnız
bir kısım zâlim ve canavar insânların ve vahşî hayvanların,
fıtratlarını sû'-i istimallerinden neş'et eden düstur-u
cidal nerede! Evet düstur-u cidali o kadar esaslı ve küllî
kabûl etmişler ki: “Hayat bir cidaldir” diye eblehâne
hükmetmişler.
Üçüncü Misâl:
Nübüvvetin Tevhid-i İlâhî hakkındaki netâic-i âliyyesinden
ve düstur-u galiyyesinden
اَلْوَاحِدُ لاَ يَصْدُرُ اِلاَّ عَنِ الْوَاحِدِ yâni
“Her birliği bulunan, yalnız birden sudûr edecektir.” “Mâdem
her şeyde ve bütün eşyada bir birlik var; demek birtek zâtın
îcâdıdır” diye olan tevhidkârâne düsturu nerede? Eski
felsefenin bir düstur-u îtikadiyyesinden olan
اَلْوَاحِدُ لاَ يَصْدُرُ عَنْهُ اِلاَّ الْوَاحِدُ
”Birden bir sudûr eder” yâni, “Bir zâttan, bizzât birtek
sudûr edebilir. Sâir şeyler, vasıtalar vasıtasıyla ondan
sudûr eder” diye Ganiyy-i ale-l-ıtlak ve Kadir-i Mutlak'ı
âciz vesâite muhtaç göstererek, bütün esbâba ve vesâite,
Rubûbiyyette bir nevi şirket verip Hâlık-ı Zülcelâl'e,
“akl-ı evvel” namında bir mahlûku verip, âdeta sâir mülkünü
esbâba ve vesâite taksim ederek bir şirk-i azîme yol açan,
şirk-âlûd ve dalalet-pişe o felsefenin düsturu nerede?..
Hükemânın yüksek kısmı olan İşrâkiyyûn böyle haltetseler;
Maddiyyûn, Tabiiyyûn gibi aşağı kısımları ne kadar
haltedeceklerini kıyas edebilirsin.
Dördüncü Misâl:
Nübüvvetin düstur-u hakîmanesinden وَ
اِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
sırrıyla: “Herşeyin, her zîhayatın neticesi ve hikmeti
kendine ait bir ise; Sâniine ait neticeleri, Fâtırına bakan
hikmetleri binlerdir. Herbir şeyin, hattâ bir meyvenin; bir
ağacın meyveleri kadar hikmetleri, neticeleri bulunduğu”
mahz-ı hakikat olan düstur-u hikmet nerede! Felsefenin:
“Herbir zîhayatın neticesi kendine bakar veyahut insânın
menafiine aittir” diye, koca bir dağ gibi ağaca, hardal gibi
bir meyve, bir netice takmak gibi gayet mânâsız bir
abesiyyet içinde gördüğü hikmetsiz hikmet-i müzahrafe
düsturları nerede... Şu hakikat, Onuncu Söz'ün Onuncu
Hakikatında bir derece gösterildiğinden kısa kestik. İşte bu
dört misâle, binler misâli kıyas edebilirsin. “Lemaat”
namındaki bir risalede bir kısmına işaret etmişiz.
İşte felsefenin şu esasât-ı
fâsidesinden ve netâic-i vahîmesindendir ki: İslâm
Hükemâsından İbn-i Sina ve Fârâbî gibi dâhîler, şa'şaa-i
sûriyyesine meftun olup, o mesleğe aldanıp, o mesleğe
girdiklerinden; âdi bir mü'min derecesini ancak
kazanabilmişler. Hattâ İmam-ı Gazâlî gibi bir Hüccet-ül
İslâm, onlara o dereceyi de vermemiş.
Hem mütekellimînin
mütebahhirîn ulemâsından olan Mu'tezile imamları, zînet-i
sûrîsine meftun olup, o mesleğe ciddî temas ederek, aklı
hâkim ittihaz ettiklerinden, ancak fâsık, mübtedi bir mü'min
derecesine çıkabilmişler. Hem üdebâ-yı İslâmiyyenin
meşhurlarından bedbinlikle mâruf Ebû-l Alâ-i Maarrî ve
yetîmâne ağlayışıyla mevsuf Ömer Hayyam gibilerin, o
mesleğin nefs-i emmâreyi okşayan zevkiyle zevklenmesi
sebebiyle, ehl-i hakikat ve kemâlden bir sille-i tahkir ve
tekfir yiyip: “Edebsizlik ediyorsunuz, zındıkaya
giriyorsunuz, zındıkları yetiştiriyorsunuz” diye zecirkârane
tedib tokatlarını almışlar.
Hem meslek-i felsefenin
esasât-ı fâsidesindendir ki: Ene, kendi zâtında hava gibi
zaîf bir mâhiyeti olduğu halde, felsefenin meş'um nazarı ile
mânâ-yı ismî cihetiyle baktığı için; güya buhar-misâl o ene
temeyyu edip, sonra ülfet cihetiyle ve maddiyata tevağğul
sebebiyle güya tasallûb ediyor. Sonra gaflet ve inkâr ile o
enaniyet tecemmüd eder. Sonra isyan ile tekeddür eder,
şeffafiyetini kaybeder. Sonra gittikçe kalınlaşıp sahibini
yutar. Nev'-i insânın efkârıyla şişer. Sonra sâir insânları,
hattâ esbabı kendine ve nefsine kıyas edip, onlara -kabûl
etmedikleri ve teberri ettikleri halde- birer firavunluk
verir. İşte o vakit, Hâlık-ı Zülcelâl'in evâmirine karşı
mübareze vaziyetini alır.
مَنْ
يُحْيِى اْلعِظَامَ وَ هِىَ رَمِيمٌ der. Meydan okur
gibi Kadîr-i Mutlak'ı acz ile ittiham eder. Hattâ Hâlîk-ı
Zülcelâl'in evsafına müdahale eder. İşine gelmeyenleri ve
nefs-i emmârenin firavunluğunun hoşuna gitmeyenleri ya red,
ya inkâr, ya tahrif eder. Ezcümle:
Felâsifenin bir tâifesi,
Cenâb-ı Hakk'a “Mûcib-i bizzât” demişler, ihtiyarını
nefyetmişler; ihtiyarını isbat eden bütün kâinatın
nihayetsiz şehadetlerini tekzib etmişler. Feyâ Sübhanallah!
Şu kâinatta zerreden şemse kadar bütün mevcûdat
taayyünatlarıyla, intizâmatıyla, hikmetleriyle, mizanlarıyla
Sâniin ihtiyarını gösterdikleri halde, şu kör olası
felsefenin gözü görmüyor. Hem bir kısım felâsife, “Cüz'iyata
ilm-i İlâhî taallûk etmiyor” diye ilm-i İlâhînin âzametli
ihâtasını nefyedip, bütün mevcûdâtın şehâdât-ı sâdıkalarını
reddetmişler. Hem felsefe, esbaba tesir verip, tabiat eline
îcad verir. Yirmiikinci Söz'de kat'î bir sûrette isbat
edildiği gibi; her şeyde Hâlık-ı Külli Şey'e has, parlak
sikkeyi görmeyip âciz, câmid, şuûrsuz, kör ve iki eli
tesadüf ve kuvvet gibi iki körün elinde olan tabiata
masdariyyet verip, binler hikmet-i âliyyeyi ifade eden ve
herbiri birer mektûbât-ı Samedâniyye hükmünde olan
mevcûdâtın bir kısmını ona mal eder.
Hem, Onuncu Söz'de isbat
edildiği gibi, Cenâb-ı Hak bütün esmâsıyla ve kâinat bütün
hakaikıyla ve silsile-i Nübüvvet bütün tahkikatıyla ve
Kütüb-ü Semâviyye bütün âyâtıyla gösterdikleri haşir ve
âhiret kapısını bulmayıp, haşri nefyedip, ervahlara bir
ezeliyyet isnad etmişler. İşte bu hurafatlara sâir
mes'elelerini kıyas edebilirsin. Evet şeytanlar, güya
ene'nin gaga ve pençesiyle dinsiz feylesoflarının akıllarını
havaya kaldırıp dalâlet derelerine atıp dağıtmıştır. Küçük
âlemde ene, büyük âlemde tabiat gibi tâgutlardandır.
فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِنْ
بِاللَّهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَى لاَ
انْفِصَامَ لَهَا وَاللَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ
Geçen hakikatı tenvir edecek
bir seyahat-ı hayâliyye sûretinde nim-manzum olarak
“Lemeât”ta yazdığım bir vâkıa-i mîsâliyyenin meâlini şurada
zikretmeğe münasebet geldi. Şöyle ki:
Bu risalenin te'lifinden
sekiz sene evvel İstanbul'da, Ramazan-ı Şerifte, meslek-i
felsefe ile münasebette bulunan Eski Sâid'in Yeni Sâid'e
inkılâb edeceği bir hengâmdadır ki, Fâtiha-i Şerife'nin
âhirinde
صِرَاطَ
الَّذِينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ
عَلَيْهِمْ وَ لاَ الضَّآلِّينَ ile işaret ettiği üç
mesleği düşünürken şöyle bir vâkıa-i hayaliyye, bir hâdise-i
misâliyye, rü'yâya benzer bir hâdise gördüm ki:
Kendimi, bir sahra-yı
azîmede görüyorum. Bütün zeminin yüzünü; karanlıklı, sıkıcı
ve boğucu bir bulut tabakası kaplamış. Ne nesîm var, ne
ziyâ, ne âb-ı hayat.. hiçbirisi bulunmuyor. Her tarafı
canavarlar, muzır ve muvahhiş mahlûklarla dolu olduğunu
tevehhüm ettim. Kalbime geldi ki: “Şu zeminin öteki
tarafında ziyâ, nesîm, âb-ı hayat var. Oraya geçmek lâzım.”
Baktım ki, ihtiyarsız sevk olunuyorum. Zeminin içinde,
tünel-vârî bir mağaraya sokuldum. Gitgide zeminin içinde
seyahat ettim. Bakıyorum ki: Benden evvel o taht-el-arz
yolda çok kimseler gitmişler. Her tarafta boğulup kalmışlar.
Onların ayak izlerini görüyordum. Bazılarının bir zaman
seslerini işitiyordum. Sonra sesleri kesiliyordu.
Ey, hayali ile benim
seyahat-ı hayâliyyeme iştirâk eden arkadaş! O zemin,
tabiattır ve felsefe-i tabiiyyedir. Tünel ise, ehl-i
felsefenin efkârı ile hakikata yol açmak için açtıkları
meslektir. Gördüğüm ayak izleri,
Eflâtun ve Aristo (Haşiye)
gibi meşâhirlerindir. İşittiğim sesler, İbn-i Sina ve Fârâbî
gibi dâhîlerindir. Evet İbn-i Sina'nın bâzı sözlerini,
kanunlarını bâzı yerlerde görüyordum. Sonra, bütün bütün
kesiliyordu. Daha ileri gidememiş. Demek boğulmuş. Her ne
ise, seni meraktan kurtarmak için hayalin altındaki
hakikatın bir köşesini gösterdim. Şimdi seyahatıma
dönüyorum.
Gitgide baktım ki benim
elime iki şey verildi. Biri, bir elektrik; o taht-el-arz
tabiatın zulümatını dağıtır. Diğeri, bir âlet ile dahi azîm
kayalar, dağ-misâl taşlar parçalanıp bana yol açılıyor.
Kulağıma denildi ki: “Bu elektrik ile o âlet, Kur'anın
hazinesinden size verilmiştir.” Her ne ise, çok zaman öylece
gittim. Baktım ki, öteki tarafa çıktım. Gayet güzel bir
bahar mevsiminde bulutsuz bir güneş, ruh-efza bir nesîm,
hayatdar bir âb-ı leziz, her taraf şenlik içinde bir âlem
gördüm. Elhamdülillâh dedim. Sonra baktım ki, ben kendi
kendime mâlik değilim. Birisi beni tecrübe ediyor. Yine
evvelki vaziyette o sahra-yı azîmede, boğucu bulut altında
yine ben kendimi gördüm. Daha başka bir yolda bir saik beni
sevkediyordu. Bu defa taht-ez zemin değil, belki seyir ve
seyahatla yeryüzünü kat'edip öteki yüze geçmek için
gidiyordum. O seyahatımda öyle acâib ve garâibi görüyordum
ki, târif edilmez. Deniz bana hiddet ediyor, fırtına beni
tehdid eder, herşey bana müşkilât peyda eder. Fakat, yine
Kur'andan bana verilen bir vasıta-i seyahatımla geçiyordum,
galebe çalıyordum. Gitgide bakıyordum; Her tarafta
seyyahların cenazeleri bulunuyor. O seyahatı bitirenler,
binde ancak birdir. Her ne ise... O buluttan kurtulup,
zeminin öteki yüzüne geçip güzel Güneşle karşılaştım.
Ruh-efzâ nesîmi teneffüs ederek, Elhamdülillâh dedim. O
cennet gibi o âlemi seyre başladım. Sonra baktım: Biri var
ki, beni orada bırakmıyor. Başka yolu bana gösterecek gibi,
yine beni bir anda o müdhiş sahraya getirdi. Baktım ki:
Yukarıdan inmiş aynı asansörler gibi muhtelif tarzlarda;
bâzı tayyare, bâzı otomobil, bâzı zenbil gibi şeyler
görünüyor. Kuvvet ve istidada göre onlara atılsa yukarıya
çekiliyor. Ben de birisine atladım. Baktım, bir dakika
zarfında bulutun fevkine beni çıkardı. Gayet güzel,
müzeyyen, yeşil dağların üstüne çıktım. O bulut tabakası,
dağın yarısına kadar gelmemişti. En lâtif bir nesîm, en
leziz bir âb, en şirin bir ziyâ her tarafta görünüyor.
Baktım ki: O asansörler gibi nuranî menziller, her tarafta
var. Hattâ iki seyahatımda ve zeminin öteki yüzünde onları
görmüştüm. anlamamıştım. Şimdi anlıyorum ki şunlar, Kur'an-ı
Hakîm'in âyetlerinin cilveleridir.
İşte
وَلاَ الضَّآلِّينَ ile işaret olunan evvelki yol,
tabiata saplananların ve tabiiyyûn fikrini taşıyanların
mesleğidir ki; onda, hakikata ve nura geçmek için ne kadar
müşkilât olduğunu hissettiniz. غَيْرِ
الْمَغْضُوبِ ile işaret olunan ikinci yol,
esbabperestlerin ve vesaite îcad ve tesir verenlerin,
Meşâiyyûn hükemâsı gibi; yalnız akıl ile, fikir ile
hakikat-ül hakaika ve Vâcib-ül Vücûd'un mârifetine yol
açanların mesleğidir. اَلَّذِينَ
اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ ile işaret olunan üçüncü yol
ise: Sırat-ı müstakim ehli olan ehl-i Kur'anın cadde-i
nurâniyyesidir ki, en kısa, en rahat, en selâmet ve herkese
açık, semâvî ve rahmânî ve nuranî bir meslektir.
* * *
İkinci
Maksad
[Tahavvülât-ı
zerrâta dair]
Şu âyetin hazinesinden bir
zerreye işaret edecektir.
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
رَبِّى لَتَاْتِيَنَّكُمْ وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لاَ
تَاْتِينَا السَّاعَةُ قُلْ بَلَىوﹶ
عَالِمِ الْغَيْبِ لاَ يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِى
السَّموَاتِ وَلاَ فِى اْلاَرْضِ وَلاَ اَصْغَرُ مِنْ ذلِكَ
وَلآَ اَكْبَرُ اِلاَّ فِى كِتَابٍ مُبِينٍ
[Şu âyetin pek büyük
hazinesinden bir miskal zerre miktarında, yâni zerre
sandukçasında olan cevheri gösterir ve zerrenin hareket
ve vazifesinden bir nebze bahseder. Şu maksad, bir
“Mukaddime” ile “Üç Nokta”dan ibarettir.]
Mukaddime
Tahavvülât-ı zerrat,
Nakkaş-ı Ezelî'nin kalem-i kudreti, kitab-ı kâinatta yazdığı
âyât-ı tekvîniyyenin hengâmındaki ihtizazâtı ve cevelânıdır.
Yoksa; Maddiyyûn ve Tabiiyyûnların tevehhüm ettikleri gibi
tesadüf oyuncağı ve karışık, mânâsız bir hareket değildir.
Çünki: :Bütün mevcûdât gibi zerreler ve herbir zerre,
mebde'-i hareketinde “Bismillâh” der. Çünki: Nihayetsiz,
kuvvetinden fazla yükleri kaldırır ve buğday tanesi kadar
bir çekirdeğin koca bir çam ağacı gibi bir yükü omuzuna
alması gibi... Hem vazifesinin hitamında “Elhamdülillâh”
der. Çünki bütün ukûlü hayrette bırakan hikmetli bir cemâl-i
san'at, faideli bir hüsn-ü nakş göstererek Sâni'-i
Zülcelâl'in medâyihine bir kaside-i medhiyye gibi bir eser
gösterir; meselâ: Nar ve mısıra dikkat et.
Evet,
tahavvülât-ı zerrat; (Haşiye)
, Âlem-i gaybdan olan her şey'in geçmiş aslında ve gelecek
neslindeki intizâmata medâr ve ilim ve emr-i İlâhînin bir
ünvânı olan “İmam-ı Mübîn”in düsturları ve imlâsı tahtında
ve zaman-ı hâzır ve âlem-i şehadetten teşkil ve icad-ı
eşyada tasarrufa medâr ve kudret ve irade-i İlâhiyyenin bir
ünvânı olan “Kitab-ı Mübîn”den istinsah ile ve seyyal
zamanın hakikatı ve sahife-i misâliyyesi olan “Levh-i
Mahv-İsbat”ta kelimât-ı kudreti yazmak ve çizmekten gelen
harekâttır ve mânidar ihtizazâttır.
BİRİNCİ NOKTA:
İki Mebhastır.
Birinci Mebhas:
Her zerrede -hem harekâtında, hem sükûnetinde- iki güneş
gibi iki nur-u Tevhid parlıyor. Çünki: Onuncu Söz'ün Birinci
İşaretinde icmâlen ve Yirmiikinci Söz'de tafsîlen isbat
edildiği gibi; herbir zerre, eğer memur-u İlâhî olmazsa ve
O’nun izni ve tasarrufu ile hareket etmezse ve İlim ve
Kudretiyle tahavvül etmezse; o vakit herbir zerrenin
nihayetsiz bir ilmi, hadsiz bir kudreti, herşeyi görür bir
gözü, herşeye bakar bir yüzü, herşeye geçer bir sözü
bulunmak lâzım gelir. Çünki: Anâsırın herbir zerresi, herbir
cism-i zîhayatta muntâzaman işler veya işleyebilir. Eşyanın
intizâmatı ve kavânîn-i teşekkülâtı birbirine muhaliftir.
Onların nizâmatı bilinmezse, işlenilmez; işlenilse de
yanlışsız yapılmaz. Halbuki: Yanlışsız yapılıyor. Öyle ise;
o hizmet eden zerreler, ya bir ilm-i muhit sahibinin izin ve
emriyle ve ilim ve iradesiyle işliyorlar veyahut
kendilerinde öyle bir muhit ilim ve kudret bulunmak lâzım
geliyor. Evet, havanın herbir zerresi, herbir zîhayatın
cismine, herbir çiçeğin herbir meyvesine, herbir yaprağın
binasına girip işleyebilir. Halbuki onların teşkilâtları
ayrı ayrı tarzdadır, başka başka nizâmatı var. Bir incir
meyvesinin fabrikası, faraza çuha makinesi gibi olsa; bir
nar meyvesinin fabrikası da şeker makinesi gibi olacaktır ve
hâkezâ.. o binaların, o cisimlerin programları birbirinden
başkadır. Şimdi şu zerre-i havâiyye, bütün onlara girer veya
girebilir ve gayet hakîmane ve üstadane yanlışsız olarak
işler, vaziyetler alır. Vazifesi bittikten sonra kalkar
gider. İşte müteharrik havanın müteharrik zerresi, ya
nebâtata ve hayvanata, hattâ meyvelerine ve çiçeklerine
giydirilen sûretlerin, mikdarların teşkilâtını, biçimini
bilmesi lâzımgeldiği.. veyahut onlar, bir bilenin emir ve
iradesiyle memur olması lâzım geldiği gibi; sâkin toprak,
sâkin olan herbir zerresi; bütün çiçekli nebâtatın ve
meyvedâr ağaçların tohumlarına medâr ve menşe' olmak kabil
olduğundan, hangi tohum gelse o zerrede, yâni misliyet
itibariyle bir zerre hükmünde olan bir avuç toprakta kendine
mahsus bir fabrika ve bütün levâzımatına ve teşkilâtına
lâzım bütün cihazâtı bulunduğundan; o zerrede ve o zerrenin
kulübeciği olan o bir avuç toprakta; eşcar ve nebâtat ve
çiçekler ve meyveler enva'ı adedince muntâzam mânevî makine
ve fabrikaları bulunması veyahut mu'cizekâr, herşeyi hiçten
îcad eder ve herşeyin herşeyini ve her cihetini bilir bir
ilim ve kudret bulunması lâzımdır veyahut bir Kadîr-i
Mutlak, bir Alîm-i Küll-i Şey'in emir ve izniyle, havl ve
kuvveti ile o vazifeler gördürülür.
Evet nasılki bir acemi, ham,
âmi, âdi, hem kör bir adam; Avrupa'ya gitse; bütün
fabrikalara, tezgâhlara girse, üstâdâne kemâl-i intizâm ile
herbir san'atta, herbir binada işler, öyle eserler yapar ki
nihayet derecede hikmetli, san'atlı, herkesi hayrette
bırakıyor. Zerre miktar şuuru olan bilir ki: O adam, kendi
başı ile işlemiyor, belki bir üstad-ı küll; ona ders verir,
işlettirir. Hem nasılki bir kör, âciz, yerinden kalkamıyor,
basit bir kulübeciğinde oturmuş bir adam bulunuyor. Halbuki
o kulübeciğe bir dirhem gibi küçük bir taş, kemik ve pamuk
gibi birer madde veriliyor. Halbuki o kulübecikten
batmanlarla şeker, toplarla çuha, binlerle mücevherat, gayet
san'atlı, murassaatlı libaslar, lezzetli taamlar çıkıp
gelse; zerre miktar aklı olan demeyecek mi ki: “O adam,
gayet mu'cizekâr bir zâtın menşe-i mu'cizâtı olan
fabrikasının bir mandalı veyahut miskin bir kapıcısıdır.”
Aynen öyle de: Havanın zerreleri, herbiri birer Mektûbât-ı
Samedâniyye, birer antika-i san'at-ı Rabbâniyye, birer
mu'cize-i kudret, birer hârika-i hikmet olan nebâtat ve
eşcar, ezhar ve esmârdaki harekât ve hidematları; bir
Sâni'-i Hakîm-i Zülcelâl'in, bir Fâtır-ı Kerîm-i Zülcemâl'in
emir ve iradesiyle hareket ettiğini ve toprağın zerreleri
dahi, herbiri birer ayrı makine ve tezgâh, birer ayrı
matbaa, birer ayrı hazine, birer ayrı antika ve Sâni'-i
Zülcelâl'in esmâsını ilân eden birer ayrı ilânname ve
kemâlâtını söyleyen birer ayrı kaside hükmünde olan o
tohumcuklarının, o çekirdeklerinin sünbüllerine, ağaçlarına
menşe' ve medâr olmaları; Emr-i Kün Feyekûn'e mâlik, her şey
emrine musahhar bir Sâni'-i Zülcelâl'in emriyle, izniyle,
iradesiyle, kuvvetiyle olması; iki kerre iki dört eder gibi
kat'îdir. Âmenna.
İkinci Mebhas:
Zerratın harekâtındaki vazifelere, hikmetlere küçük bir
işarettir.
Evet, akılları gözlerine
sukut etmiş Maddiyyûnların hikmetsiz hikmetleri, abesiyyet
esasına istinad eden felsefeleri nazarında tesadüfle bağlı
olan tahavvülât-ı zerratı, bütün düsturlarına üss-ül esas
tutup, masnuat-ı İlâhiyyeye masdar göstermişler. Nihayetsiz
hikmetlerle müzeyyen masnuatı; hikmetsiz, mânasız,
karmakarışık bir şeye isnad etmeleri, ne kadar hilâf-ı akıl
olduğunu zerre miktar şuuru bulunan bilir.
Şimdi; Kur'an-ı Hakîm'in
hikmeti nokta-i nazarında tahavvülât-ı zerratın pekçok
gayeleri, hikmetleri ve vazifeleri vardır.
وَ اِنْ
مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ gibi çok
âyetlerle hikmetlerine ve vazifelerine işaret eder. Nümûne
olarak birkaçına işaret ediyoruz.
Birincisi:
Cenâb-ı Vâcib-ül Vücûd'un tecelliyat-ı îcâdiyyesini
tecdid ve tazelendirmek için her birtek ruhu model gibi
ederek, her sene mu'cizât-ı kudretinden taze birer cesed
giydirmek ve her birtek kitabdan ayrı ayrı bin muhtelif
kitabı, hikmetiyle istinsah etmek ve birtek hakikatı başka
başka sûrette göstermek ve kâinatların ve âlemlerin ve
mevcûdâtların, tâife tâife arkasından gelmelerine yer vermek
ve zemin hâzırlamak için Fâtır-ı Zülcelâl kudretiyle zerratı
tahrik ve tavzif etmiştir.
İkincisi:
Mâlik-ül Mülk-ü Zülcelâl; şu dünyayı, bâhusus rûy-i zemin
tarlasını bir mülk sûretinde yaratmıştır. Yâni; neşvünemaya,
taze taze mahsulât vermeğe kabil bir sûrette müheyya
etmiştir. Tâ ki, nihayetsiz mu'cizât-ı kudretini orada ekip
biçsin. İşte şu zemin yüzündeki tarlasında, zerratı hikmetle
tahrik ederek, intizâm dairesinde tavzif edip, her asırda,
her fasılda, her ayda, belki her günde belki her saatte
mu'cizât-ı kudretinden yeni yeni birer kâinat gösterir,
yeryüzü avlusuna başka başka mahsulât verdirir. Nihayetsiz
hazine-i rahmetinin hedâyâsını, nihayetsiz kudretinin
mu'cizâtının nümûnelerini harekât-ı zerrat ile izhar eder.
Üçüncüsü:
Nihayetsiz tecelliyat-ı Esmâ-i İlâhiyyenin nakışlarını
göstermekle, o esmânın cilvelerini ifade için mahdud bir
zeminde hadsiz nukuş göstermek, küçük bir sahifede
nihayetsiz maânîleri ifade edecek olan hadsiz âyâtları
yazmak için Nakkaş-ı Ezelî zerratı, kemâl-i hikmetle tahrik
edip kemâl-i intizâmla tavzif etmiştir. Evet, geçen senenin
mahsulâtıyla şu senenin mahsulâtının mâhiyetleri bir
hükmündedir. Fakat, maânîleri başka başkadır. Taayyünât-ı
itibariyyeyi değiştirmekle, maânîleri değişir ve çoğalır.
Taayyünât-ı itibariyye ve teşahhusat-ı muvakkate, tebdil
edildikleri ve zâhiren fâni oldukları halde; onların maânî-i
cemileleri muhafaza olunup, sâbit ve bâki kalır. Şu ağacın
geçen bahardaki yaprak ve çiçek ve meyvelerinin ruhları
olmadığından, şu bahardaki emsâlinin, hakikatça aynılarıdır.
Yalnız teşahhusat-ı itibariyyede fark var. Fakat o itibarî
teşahhuslar, her vakit tecelliyatı tazelenmekte olan
şuunat-ı Esmâ-i İlâhiyyenin maânîlerini ifade için, şu
bahardakiler ayrı teşahhusatla onların yerine geldiler.
Dördüncüsü:
Hadsiz âlem-i misâl gibi gayet geniş âlem-i melekût ve
gayr-ı mahdud sâir uhrevî âlemlere birer mahsulât veya
tezyinat veya levazımat gibi onlara münâsib şeyleri
yetiştirmek için şu dar mezraa-i dünyada, zemin yüzünün
tezgâhında ve tarlasında Hakîm-i Zülcelâl, zerratı tahrik
edip; kâinatı seyyale ve mevcûdâtı seyyare ederek, şu küçük
zeminde o pek büyük âlemlere pek çok mahsulât-ı mânevîyye
yetiştiriyor. Nihayetsiz hazine-i kudretinden nihayetsiz bir
seyli, dünyadan akıttırıp âlem-i gayba ve bir kısmını âhiret
âlemlerine döküyor.
Beşincisi:
Nihayetsiz kemâlât-ı İlâhiyyeyi, hadsiz celevât-ı
cemâliyyeyi ve gayetsiz tecelliyat-ı celâliyyeyi ve gayr-ı
mütenâhî tesbihat-ı Rabbâniyyeyi şu dar ve mahdud zeminde ve
mütenâhî ve az bir zamanda göstermek için zerratı kemâl-i
hikmetle kudretiyle tahrik edip, kemâl-i intizâmla tavzif
ederek; mütenâhî bir zamanda, mahdud bir zeminde gayr-ı
mütenâhî tesbihat yaptırıyor. Gayr-ı mahdud tecelliyat-ı
cemâliyye ve celâliyye ve kemâliyyesini gösteriyor. Çok
hakaik-i gaybiyye ve çok semerat-ı uhreviyye ve fânîlerin
bâkî olan hüviyyet ve sûretlerinden pekçok nukuş-u misâliyye
ve çok mânidar nüsuc-u levhiyyeyi icad ediyor. Demek zerreyi
tahrik eden; şu makasıd-ı azîmeyi, şu hikem-i cesîmeyi
gösteren bir zâttır. Yoksa herbir zerrede, güneş gibi bir
dimağ bulunması lâzım gelir.
Daha bu beş nümûne gibi
belki beşbin hikmetle tahrik olunan zerratın tahavvülâtını,
o akılsız feylesoflar hikmetsiz zannetmişler ve hakikatta
biri enfüsî, diğeri âfâkî iki hareket-i cezbekâranede zikir
ve tesbih-i İlâhî ile Mevlevî gibi zikreden ve deverana
kalkan o zerreleri, kendi kendine, sersem gibi dönüp
oynuyorlar zu'metmişler.
İşte bundan anlaşılıyor ki;
onların ilimleri ilim değil, cehildir. Hikmetleri,
hikmetsizliktir.
(Üçüncü
Noktada altıncı uzun bir hikmet daha söylenecektir.)
İKİNCİ NOKTA:
Herbir zerrede, Vâcib-ül vücûd’un vücûduna ve vahdetine iki
şâhid-i sâdık vardır. Evet zerre acz ve cümûduyla beraber
şuurkârane büyük vazifeleri yapmakla, büyük yükleri
kaldırmakla Vâcib-ül vücûd’un vücûduna katî şehadet ettiği
gibi, harekâtında nizâmat-ı umumiyyeye tevfik-i hareket edip
her girdiği yerde ona mahsus nizâmatı müraat etmekle, her
yerde kendi vatanı gibi yerleşmesiyle; Vâcib-ül Vücûd'un
vahdetine ve mülk ve melekûtun mâliki olan Zâtın
ehadiyyetine şehadet eder. Yâni zerre kimin ise, gezdiği
bütün yerler de onundur. Demek zerre, -çünki âcizdir, yükü
nihayetsiz ağırdır ve vazifeleri nihayetsiz çoktur- bir
Kadîr-i Mutlak'ın ismiyle, emriyle kaim ve müteharrik
olduğunu bildirir. Hem kâinatın nizâmat-ı külliyyesini bilir
bir tarzda tevfik-i hareket etmesi ve her yere mânisiz
girmesi; tek bir Alîm-i Mutlak'ın kudretiyle, hikmetiyle
işlediğini gösterir. Evet nasılki bir nefer; takımında,
bölüğünde, taburunda, alayında, fırkasında ve hâkezâ herbir
dairede birer nisbeti ve o nisbete göre birer vazifesi
olduğunu ve o nisbetleri, o vazifeleri bilmekle tevfik-i
hareket etmek, nizâmat-ı askeriyye tahtında tâlim ve tâlimat
görmekle bütün o dairelere kumanda eden birtek kumandan-ı
âzamın emrine ve kanununa tebaiyyetle oluyor. Öyle de;
herbir zerre, birbiri içindeki mürekkebatta birer münâsib
vaziyeti, ayrı ayrı maslahatlı birer nisbeti, ayrı ayrı
muntâzam birer vazifesi, ayrı ayrı hikmetli neticeleri
bulunduğundan elbette o zerreyi, o mürekkebatta bütün nisbet
ve vazifelerini muhafaza edip netice ve hikmetleri
bozmayacak bir tarzda yerleştirmek; bütün kâinat kabza-i
tasarrufunda olan bir Zâta mahsustur. Meselâ:
Tevfik'in
(*) göz bebeğinde yerleşen zerre, gözün asab-ı
muharrike ve hassâse ve şerâyin ve evride gibi damarlara
karşı münâsib vaziyet alması ve yüzde ve sonra başta ve
gövdede, daha sonra heyet-i mecmua-i insânîyyede herbirisine
karşı birer nisbeti, birer vazifesi, birer faydası kemâl-i
hikmetle bulunması gösteriyor ki; bütün o cismin bütün
âzâsını icad eden bir zât, o zerreyi o yerde
yerleştirebilir. Ve bilhassa rızk için gelen zerreler, rızk
kafilesinde seyr ü sefer eden o zerreler, o kadar
hayret-fezâ bir intizâm ve hikmetle seyr ü seyahat ederler
ve öyle tavırlarda, tabakalarda intizâmperverane geçip
gelirler ve öyle şuurkârane ayak atıp hiç şaşırmayarak gele
gele tâ beden-i zîhayatta dört süzgeçle süzülüp rızka muhtaç
âza ve hüceyratın imdadına yetişmek için kandaki küreyvat-ı
hamrâya yüklenip bir kanun-u keremle imdada yetişirler.
Ondan bilbedâhe anlaşılır ki: Şu zerreleri binler muhtelif
menzillerden geçiren, sevk eden; elbette ve elbette bir
Rezzâk-ı Kerîm, bir Hallâk-ı Rahîm'dir ki, kudretine
nisbeten zerreler, yıldızlar omuz omuza müsavidirler.
Hem her bir zerre, öyle bir
nakş-ı san'atta işler ki; ya bütün zerratla münasebettar,
herbirisine ve umumuna hem hâkim ve hem herbirisine ve
umumuna mahkûm bir vaziyette bulunmakla, o hayretfezâ
san'atlı nakşı ve hikmetnümâ nakışlı san'atı bilir ve îcad
eder. Bu ise, binler defa muhaldir. Veya bir Sâni'-i
Hakîm'in kanun-u kader ve kalem-i kudretinden çıkan,
harekete memur birer noktadır. Nasılki meselâ: Ayasofya
kubbesindeki taşlar, eğer mimarının emrine ve san'atına tâbi
olmazlarsa; herbir taşı, Mimar Sinan gibi dülgerlik
san'atında bir mahareti ve sâir taşlara hem mahkûm, hem
hâkim olmak, yâni “Geliniz, düşmemek, sukut etmemek için
başbaşa vereceğiz” diye bir hüküm sahibi olması lâzımdır.
Öyle de: Binler defa Ayasofya kubbesinden daha san'atlı,
daha hayretli ve hikmetli olan masnuattaki zerreler, kâinat
ustasının emrine tâbi olmazlarsa; herbirine Sâni'-i
Kâinat'ın evsâfı kadar evsâf-ı kemâl verilmesi lâzım gelir.
Feyâ Subhânallah! Zındık
maddiyyûn gâvurlar bir Vâcib-ül Vücûd'u kabûl
etmediklerinden, zerrat adedince bâtıl âliheleri kabûl
etmeğe mezheblerine göre muztar kalıyorlar. İşte şu cihette
münkir kâfir ne kadar feylesof, âlim de olsa; nihayet
derecede bir cehl-i azîm içindedir, bir echel-i mutlaktır.
ÜÇÜNCÜ NOKTA: Şu
nokta, Birinci Nokta'nın âhirinde va'd olunan altıncı
hikmet-i azîmeye bir işarettir. Şöyle ki:
Yirmisekizinci Söz'ün İkinci
Suâlinin cevabındaki hâşiyede denilmişti ki: Tahavvülât-ı
zerratın ve zîhayat cisimlerde zerrat harekâtının binler
hikmetlerinden bir hikmeti dahi, zerreleri nurlandırmaktır
ve âlem-i uhreviyye binasına lâyık zerreler olmak için,
hayattar ve mânidar olmaktır. Güya cism-i hayvanî ve insânî
hattâ nebatî; terbiye dersini almak için gelenlere bir
misafirhane, bir kışla, bir mekteb hükmündedir ki; câmid
zerreler ona girerler, nurlanırlar. Âdeta bir tâlim ve
tâlimata mazhar olurlar, letâfet peyda ederler. Birer
vazifeyi görmekle âlem-i bekaya ve bütün eczasıyla hayattar
olan dâr-ı âhirete zerrat olmak için liyakat kesbederler.
Sual: Zerratın
harekâtında şu hikmetin bulunması ne ile bilinir?
Elcevab: Evvelâ,
bütün masnuatın bütün intizâmatıyla ve hikmetleriyle sâbit
olan Sâniin hikmetiyle bilinir. Çünki: En cüz'î bir şeye
küllî hikmetleri takan bir hikmet; seyl-i kâinatın içinde en
büyük faaliyet gösteren ve hikmetli nakışlara medâr olan
harekât-ı zerratı hikmetsiz bırakmaz. Hem en küçük
mahlûkatı, vazifelerinde ücretsiz, maaşsız, kemâlsiz
bırakmayan bir hikmet, bir hâkimiyyet; en kesretli ve esaslı
memurlarını, hizmetkârlarını nursuz, ücretsiz bırakmaz.
Sâniyen: Sâni'-i
Hakîm, anâsırı tahrik edip tavzif ederek (onlara bir ücret-i
kemâl hükmünde) mâdeniyyat derecesine çıkarmasıyla ve
mâdeniyyata mahsus tesbihatları onlara bildirmesiyle ve
mâdeniyyatı tahrik ve tavzif edip nebâtat mertebe-i
hayatiyyesinin makamını vermesiyle ve nebâtâtı rızk ederek
tahrik ve tavzif ile hayvanat mertebe-i letâfetini onlara
ihsan etmesiyle ve hayvanattaki zerratı tavzif edip rızk
yoluyla hayat-ı insânîyye derecesine çıkarmasıyla ve insânın
vücûdundaki zerratı süze süze tasfiye ve taltif ederek tâ
dimağın ve kalbin en nazik ve lâtif yerinde makam vermesiyle
bilinir ki; harekât-ı zerrat hikmetsiz değil, belki kendine
lâyık bir nevi kemalâta koşturuluyor.
Sâlisen: Zîhayat
cisimlerin zerratı içinde çekirdek ve tohumdaki gibi bir
kısım zerreler öyle mânevî bir nura, bir letâfete, bir
meziyyete mazhar oluyorlar ki, sair zerrelere ve o koca
ağaca bir ruh, bir sultan hükmüne geçer. İşte azîm bir
ağacın bütün zerratı içinde bir kısım zerrelerin şu
mertebeye çıkmaları, o ağacın tabaka-i hayatında çok
devirleri ve nazik vazifeleri görmesiyle olduğundan
gösteriyor ki: Sâni'-i Hakîm'in emriyle vazife-i fıtrat
içinde zerrâtın enva'-ı harekâtına göre onlara tecelli eden
esmânın hesabına ve şerefine olarak birer mânevî letâfet,
birer mânevî nur, birer makam, birer mânevî ders almalarını
gösteriyor.
Elhasıl: Mâdem
Sâni'-i Hakîm her şey için o şeye münâsib bir nokta-i kemâl
ve ona lâyık bir mertebe-i feyz-i vücûd tâyin edip ve o
şeye, o nokta-i kemâle sa'yedip gitmek için bir istidad
vererek ona sevk ediyor ve bütün nebâtât ve hayvanatta şu
kanun-u Rubûbiyyet câri olmakla beraber, cemadatta dahi
câridir ki; âdi toprağa, elmas derecesine ve cevâhir-i
âliyye mertebesine bir terakkiyat veriyor ve şu hakikatta
muazzam bir “Kanun-u Rubûbiyyet”in ucu görünüyor.
Hem mâdem o Hâlık-ı Kerîm,
tenasül kanun-u azîminde istihdam ettiği hayvanata ücret
olarak birer maaş gibi birer lezzet-i cüz'iyye veriyor. Ve
arı ve bülbül gibi, sâir hidemat-ı Rabbâniyyede istihdam
olunan hayvanlara birer ücret-i kemâl verir. Şevk ve lezzete
medâr birer makam veriyor ve şunda bir muazzam “Kanun-u
Kerem”in ucu görünüyor.
Hem mâdem her şey'in
hakikatı, Cenâb-ı Hakk'ın bir isminin tecellisine bakar,
O’na bağlıdır; O’na âyinedir. O şey, ne kadar güzel bir
vaziyet alsa, o ismin şerefinedir; o isim öyle ister. O şey
bilse, bilmese; o güzel vaziyet, hakikat nazarında
matlubtur. Ve şu hakikattan gayet muazzam bir “Kanun-u
Tahsin ve Cemâl”in ucu görünüyor.
Hem mâdem Fâtır-ı Kerîm,
düstur-u kerem iktizasıyla bir şey'e verdiği makamı ve
kemâli, o şey'in müddeti ve ömrü bitmesiyle, o kemâli geriye
almıyor. Belki, o zîkemalin meyvelerini, neticelerini,
mânevî hüviyyetini ve mânâsını, ruhlu ise ruhunu ibka
ediyor. Meselâ: Dünyada insânı mazhar ettiği kemalâtın
mânalarını, meyvelerini ibka ediyor. Hattâ müteşekkir bir
mü'minin yediği zâil meyvelerin şükrünü, hamdini; mücessem
bir meyve-i cennet sûretinde tekrar ona veriyor. Ve şu
hakikatta muazzam bir “Kanun-u Rahmet”in ucu görünüyor.
Hem mâdem Hallâk-ı Bîmisal
israf etmiyor, abes işleri yapmıyor. Hattâ güz mevsiminde
vazifesi bitmiş, vefat etmiş mahlûkların enkaz-ı
maddiyyesini bahar masnuatında istîmal ediyor; onların
binalarında dercediyor. Elbette
يَوْمَ تُبَدَّلُ اْلاَرْضُ غَيْرَ
اْلاَرْضِ
sırrıyle,
وَاِنَّ الدَّارَ اْلآخِرَةَ لَهِىَ الْحَيَوَانُ
işaretiyle şu dünyada câmid,
şuursuz ve mühim vazifeler gören zerrat-ı arziyyenin:
elbette taşı, ağacı, herşey'i zîhayat ve zîşuur olan
âhiretin bâzı binalarında derc ve istimâli mukteza-yı
hikmettir. Çünki: Harab olmuş dünyanın zerratını dünyada
bırakmak veya ademe atmak israftır. Ve şu hakikattan pek
muazzam bir “Kanun-u Hikmet”in ucu görünüyor.
Hem mâdem şu dünyanın pek
çok âsârı ve mânevîyyatı ve meyveleri ve cin ve ins gibi
mükellefînin mensucat-ı amelleri, sahâif-i ef'alleri,
ruhları, cesedleri âhiret pazarına gönderiliyor. Elbette o
semerata ve mânalara hizmet eden ve arkadaşlık eden zerrat-ı
arziyye dahi, vazife noktasında kendine göre tekemmül
ettikten sonra, yâni nur-u hayata çok def'a hizmet ve mazhar
olduktan sonra ve hayatî tesbihâta medâr olduktan sonra şu
harab olacak dünyanın enkazı içinde, şu zerratı dahi öteki
âlemin binasında dercetmek mukteza-yı adl ve hikmettir. Ve
şu hakikattan pek muazzam bir “Kanun-u Adl”in ucu görünüyor.
Hem mâdem ruh cisme hâkim
olduğu gibi; câmid maddelerde dahi kaderin yazdığı evâmir-i
tekviniyye, o maddelere hâkimdir. O maddeler, kaderin mânevî
yazısına göre mevki ve nizâm alabilirler. Meselâ:
Yumurtaların enva'ında ve nutfelerin aksamında ve
çekirdeklerin esnafında ve tohumların ecnasında kaderin ayrı
ayrı yazdığı evâmir-i tekvîniyye cihetiyle ayrı ayrı makam
ve nur sahibi oluyorlar. Ve o
madde îtibariyle mâhiyetleri (Haşiye)
bir hükmünde olan o maddeler, hadsiz muhtelif mevcûdâta
menşe' oluyorlar. Ayrı ayrı makam ve nur sahibi oluyorlar.
Elbette hidemat-ı hayatiyye ve hayattaki tesbihat-ı
Rabbâniyyede defaatla bir zerre bulunmuş ise ve hizmet etmiş
ise, o zerrenin mânevî alnında o mânaların hikmetlerini,
hiçbir şey'i kaybetmeyen kader kalemiyle kaydetmesi;
mukteza-yı ihâta-i ilmîdir. Ve şunda pek muazzam bir
“Kanun-u İlm-i Muhit”in ucu görünüyor.
Öyle ise zerreler (Haşiye)
başıboş değiller.
Netice-i Kelâm:
Geçmiş yedi kanun, yâni Kanun-u Rubûbiyyet, Kanun-u Kerem,
Kanun-u Cemâl, Kanun-u Rahmet, Kanun-u Hikmet, Kanun-u Adl,
Kanun-u İhatâ-i ilmî gibi pekçok muazzam kanunların görünen
uçları arkalarında birer İsm-i A'zam ve o İsm-i A'zamın
tecellî-i â'zamını gösteriyor. Ve o tecellîden anlaşılıyor
ki: Sâir mevcûdât gibi şu dünyadaki tahavvülât-ı zerrat
dahi, gayet âli hikmetler için kaderin çizdiği hudud üzerine
kudretin verdiği evâmir-i tekvîniyyeye göre hassas bir
mîzan-ı ilmî ile cevelân ediyorlar. Âdeta başka
yüksek bir âleme (Haşiye)
gitmeğe hâzırlanıyorlar. Öyle ise zîhayat cisimler, o seyyah
zerrelere güya birer mekteb, birer kışla, birer
misafirhane-i terbiye hükmündedir. Ve öyle olduğuna bir
hads-i sâdıkla hükmedilebilir.
ELHASIL: Birinci
Sözde denildiği ve isbat edildiği gibi: Her şey “Bismillâh”
der. İşte bütün mevcûdât gibi herbir zerre ve zerratın
herbir tâifesi ve mahsus herbir Cemaati, lisan-ı hâl ile
“Bismillâh” der, hareket eder.
Evet, geçmiş üç nokta
sırrıyle: Herbir zerre, mebde'-i hareketinde lisan-ı hâl ile
“Bismillâhirrahmânirrahîm” der. Yâni: “Ben, Allah'ın
namıyle, hesabıyle, ismiyle, izniyle, kuvvetiyle hareket
ediyorum.” Sonra netice-i hareketinde, herbir masnu' gibi
herbir zerre, herbir tâifesi, lisan-ı hâl ile
اَلْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ اْلعَالَمِينَ der ki, bir
kaside-i medhiyye hükmünde olan san'atlı bir mahlûkun
nakşında, kudretin küçük bir kalem ucu hükmünde kendini
gösterir. Belki herbiri; mânevî, Rabbanî, muazzam, hadsiz
başlı bir fonografın birer pilağı hükmünde olan masnûların
üstünde dönen ve tahmidât-ı Rabbâniyye kasideleriyle o
masnuatı konuşturan ve tesbihat-ı İlâhiyye neşîdelerini
okutturan birer iğne başı sûretinde kendini gösteriyorlar...
دَعْوَيهُمْ فِيهَا سُبْحَانَكَ اللّهُمَّ
َوَتحِيَّتُهُمْ فِيهَا سَلاَمٌ وَ آخِرُ دَعْوَيهُمْ اَنِ
الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ
اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
رَبَّنَا لاَ تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا
وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ
الْوَهَّابُاَللّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ
صَلاَةً تَكُونُ لَكَ رِضَاءً وَ لِحَقِّهِ اَدَاءً وَ عَلَى
آلِهِ وَ صَحْبِهِ وَ اِخْوَانِهِ وَ سَلِّمْ وَسَلِّمْنَا وَ
سَلِّمْ دِينَنَا آمِينَ يَا رَبَّ الْعَالَمِينَ
* * *