بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
اِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَى اْلاَرْضِ
زِينَةً لَهَا ِلنَبْلُوَهُمْ اَيُّهُمْ اَحْسَنُ عَمَلاً
وَاِنَّا َلجَاعِلُونَ مَا عَلَيْهَا صَعِيدًا جُرُزًا وَمَا
اْلحَيَاةُ الدُّنْيَآ اِلاَّ لَعِبٌ وَلَهْوٌ
(Bu söz, iki
âlî makam ve bir parlak zeylden ibarettir.)
Hâlık-ı Rahîm ve Rezzak-ı
Kerim ve Sâni'-i Hakîm; şu dünyayı, Âlem-i Ervah ve
ruhâniyyat için bir bayram, bir şehrâyin sûretinde yapıp
bütün esmâsının garâib-i nukuşuyla süslendirip küçük-büyük,
ulvî-süflî herbir ruha, ona münâsib ve o bayramdaki ayrı
ayrı hesabsız mehâsin ve in'amattan istifâde etmeğe muvafık
ve havas ile mücehhez bir cesed giydirir, bir vücûd-u
cismanî verir, bir defa o temâşâgâha gönderir. Hem zaman ve
mekân cihetiyle pek geniş olan o bayramı; asırlara,
senelere, mevsimlere hattâ günlere, kıt'alara taksim ederek
herbir asrı, herbir seneyi, herbir mevsimi, hattâ bir
cihette herbir günü, herbir kıt'ayı, birer tâife ruhlu
mahlûkatına ve nebatî masnuatına birer resm-i geçit tarzında
bir ulvî bayram yapmıştır ve bilhassa rûy-i zemin, husûsan
bahar ve yaz zamanında masnuat-ı sağirenin tâifelerine öyle
şaşaalı ve birbiri arkasında bayramlardır ki, tabakat-ı
âliyyede olan ruhâniyyatı ve melâikeleri ve sekene-i
semâvatı seyre celbedecek bir cazibedârlık görünüyor ve
ehl-i tefekkür için öyle şirin bir mütalaagâh oluyor ki,
akıl târifinden âcizdir. Fakat bu ziyâfet-i İlâhiyye ve
bayram-ı Rabbaniyyedeki İsm-i Rahmân ve Muhyî'nin
tecellilerine mukabil İsm-i Kahhar ve Mümît, firak ve mevt
ile karşılarına çıkıyorlar. Şu ise:
رَحْمَتِى وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ rahmetinin vüs'at-i
şümûlüne zâhiren muvafık düşmüyor. Fakat hakikatte birkaç
cihet-i muvafakatı vardır. Bir ciheti şudur ki:
Sâni'-i Kerîm, Fâtır-ı
Rahîm, herbir tâifenin resm-i geçit nöbeti bittikten ve o
resm-i geçitten maksud olan neticeler alındıktan sonra,
ekseriyyet itibariyle dünyadan, merhametkârane bir tarz ile
tenfir edip usandırıyor, istirahatâ bir meyil ve başka bir
âleme göçmeğe bir şevk ihsan ediyor ve vazife-i hayattan
terhis edildikleri zaman, vatan-ı aslîlerine bir meyelân-ı
şevk-engiz, ruhlarında uyandırıyor. Hem o Rahmân'ın
nihayetsiz rahmetinden uzak değil ki, nasıl vazife uğrunda,
mücahede işinde telef olan bir nefere şehadet rütbesini
veriyor ve kurban olarak kesilen bir koyuna, Âhirette
cismanî bir vücûd-u bâki vererek Sırat üstünde, sahibine
burak gibi bir bineklik mertebesini vermekle
mükâfatlandırıyor. Öyle de, sâir zîruh ve hayvanatın dahi,
kendilerine mahsus vazife-i fıtriyye-i Rabbâniyyelerinde ve
evâmir-i Sübhâniyyenin itaatlerinde telef olan ve şiddetli
meşakkat çeken zîruhların, onlara göre bir çeşit mükâfat-ı
ruhaniyye ve onların istidadlarına göre bir nevi ücret-i
mânevîyye, o tükenmez hazine-i rahmetinde baîd değil ki
bulunmasın. Dünyadan gitmelerinden pek çok incinmesinler,
belki memnun olsunlar.
لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللَّهُ
Lâkin zîruhların en eşrefi
ve şu bayramlarda kemiyyet ve keyfiyyet cihetiyle en ziyâde
istifâde eden insân, dünyaya pek çok meftun ve mübtelâ
olduğu halde, dünyadan nefret ve âlem-i bekaya geçmek için
eser-i rahmet olarak iştiyak-engiz bir hâlet verir. Kendi
insânîyyeti dalâlette boğulmayan insân, o hâletten istifâde
eder. Rahat-ı kalb ile gider. Şimdi, o hâleti intâc eden
vecihlerden, nümûne olarak ''Beşini'' beyân edeceğiz.
Birincisi:
İhtiyarlık mevsimiyle; dünyevî, güzel ve cazibedâr şeyler
üstünde fena ve zevalin damgasını ve acı mânâsını göstererek
o insânı dünyadan ürkütüp, o fâniye bedel, bir bâki matlubu
arattırıyor.
İkincisi:
İnsânın alâka peyda ettiği bütün ahbablardan yüzde
doksandokuzu, dünyadan gidip diğer bir âleme yerleştikleri
için, o ciddî muhabbet sâikasıyla o ahbabın gittiği yere bir
iştiyak ihsan edip, mevt ve eceli mesrurane karşılattırıyor.
Üçüncüsü:
İnsândaki nihayetsiz zaîflik ve âcizliği, bâzı şeylerle
ihsas ettirip, hayat yükü ve yaşamak tekâlifi ne kadar ağır
olduğunu anlattırıp, istirahatâ ciddî bir arzu ve bir
diyar-ı âhere gitmeye samimî bir şevk veriyor.
Dördüncüsü:
İnsân-ı mü'mine nur-u îmân ile gösterir ki: Mevt, idam
değil; tebdil-i mekândır. Kabir ise, zulümatlı bir kuyu ağzı
değil; nûrâniyyetli âlemlerin kapısıdır. Dünya ise, bütün
şaşaasıyla âhirete nisbeten bir zindan hükmündedir. Elbette;
zindan-ı dünyadan bostan-ı cinâna çıkmak ve müz'iç dağdağa-i
hayat-ı cismâniyyeden âlem-i rahatâ ve meydan-ı tayeran-ı
ervaha geçmek ve mahlûkatın sıkıntılı gürültüsünden sıyrılıp
Huzur-u Rahmân'a gitmek; bin can ile arzu edilir bir
seyahattir, belki bir saadettir.
Beşincisi:
Kur'anı dinleyen insâna, Kur'andaki ilm-i hakikatı ve nur-u
hakikatle dünyanın mâhiyetini bildirmekliği ile dünyaya aşk
ve alâka pek mânâsız olduğunu anlatmaktır. Yâni, insâna der
ve isbat eder ki: “Dünya, bir kitab-ı Samedânîdir. Huruf ve
kelimâtı nefislerine değil, belki başkasının zât ve sıfât ve
esmâsına delâlet ediyorlar. Öyle ise mânâsını bil, al,
nukuşunu bırak, git...
Hem bir mezraadır, ek ve
mahsulünü al, muhafaza et; müzahrafatını at, ehemmiyet
verme...
Hem birbiri arkasında daim
gelen geçen âyineler mecmuasıdır. Öyle ise, onlarda tecelli
edeni bil, envarını gör ve onlarda tezahür eden esmânın
tecelliyatını anla ve müsemmalarını sev ve zevale ve
kırılmaya mahkûm olan o cam parçalarından alâkanı kes...
Hem seyyar bir
ticaretgâhtır. Öyle ise alış-verişini yap, gel ve senden
kaçan ve sana iltifat etmeyen kafilelerin arkalarından
beyhude koşma, yorulma…
Hem muvakkat bir
seyrangâhtır. Öyle ise, nazar-ı ibretle bak ve zâhirî çirkin
yüzüne değil; belki Cemîl-i Bâki'ye bakan gizli, güzel
yüzüne dikkat et, hoş ve faideli bir tenezzüh yap, dön ve o
güzel manzaraları irae eden ve güzelleri gösteren perdelerin
kapanmasıyla akılsız çocuk gibi ağlama, merak etme...
Hem bir misafirhanedir. Öyle
ise, onu yapan Mihmandar-ı Kerim'in izni dairesinde ye, iç,
şükret. Kanunu dairesinde işle, hareket et. Sonra arkana
bakma, çık git. Herzekârane fuzulî bir sûrette karışma.
Senden ayrılan ve sana ait olmayan şeylerle mânâsız uğraşma
ve geçici işlerine bağlanıp boğulma...” gibi zâhir
hakikatlarla dünyanın iç yüzündeki esrarı gösterip dünyadan
müfarakatı gayet hafifleştirir, belki hüşyar olanlara
sevdirir ve rahmetinin herşeyde ve her şe'ninde bir izi
bulunduğunu gösterir. İşte Kur'an şu beş veche işaret ettiği
gibi, başka hususî vecihlere dahi âyât-ı Kur'aniyye işaret
ediyor.
Veyl o kimseye ki, şu beş
vecihten bir hissesi olmaya...
* * *
ONYEDİNCİ SÖZ'ÜN İKİNCİ MAKAMI
(Haşiye)
Bırak bîçare feryadı,
beladan gel tevekkül kıl!
Zira feryad, belâ-ender, hatâ-ender beladır bil!
Belâ vereni buldunsa,
atâ-ender, safâ-ender belâdır bil!
Bırak feryadı, şükür kıl mânend-i belâbil, dema
keyfinden güler hep gül mül.
Ger bulmazsan, bütün
dünya cefâ-ender, fena-ender hebadır bil!
Cihan dolu belâ başında varken, ne bağırırsın küçük bir
belâdan, gel tevekkül kıl!
Tevekkül ile bela
yüzünde gül, tâ o da gülsün.
O güldükçe küçülür, eder tebeddül.
Bil ey hodgâm! Bu dünyada saadet, terk-i dünyada.
Hudabîn isen, o kâfidir, bıraksan da bütün eşya lehinde.
Ger hodbîn isen,
helâkettir, ne yaparsan bütün eşya aleyhinde.
Demek terki gerektir her iki halde bu dünyada.
Terki demek: Huda mülkü, O’nun izni, O’nun namıyla
bakmakta...
Ticaret istiyorsan ger, şu fâni ömrünü bâkiye tebdilde.
Eğer nefsine talib isen,
çürüktür hem temelsiz de.
Eğer âfâkı ister isen, fena damgası üstünde.
Demek değmez ki alınsa,
çürük maldır hep bu çarşıda.
Öyle ise geç, iyi mallar dizilmiş arkasında...
* * *
SİYAH DUTUN BİR
MEYVESİ
[O mübârek
dut başında Eski Said, Yeni Said lisanıyla söylemiştir.]
Muhatâbım Ziyâ Paşa
değil, Avrupa meftunlarıdır.
Mütekellim nefsim değil, tilmiz-i Kur'an nâmına
kalbimdir.
Geçen sözler hakikattır,
sakın şaşma, hududundan hazer aşma,
Ecânib fikrine sapma, dalâlettir kulak asma, eder elbet
seni nâdim.
Görürsün en ziyâdârın,
zekâvette alemdârın,
O hayretten der daim: “Eyvah, kimden kime şekva edeyim
ben dahi şaştım!”
Kur'an dedirtir ben de
derim, hiç de çekinmem.
O’ndan O’na şekva ederim sen gibi şaşmam
Hak'tan Hakk'a feryad
ederim, sen gibi aşmam,
Yerden göğe dâva ederim, sen gibi kaçmam.
Ki, Kur'anda hep dâva nurdan nuradır, sen gibi caymam.
Kur'andadır hak hikmet, isbat ederim, muhalif felsefeyi
beş paraya saymam.
Furkan'dadır elmas
hakikat, dercan ederim, sen gibi satmam.
Halktan Hakk'a seyran ederim, sen gibi sapmam.
Dikenli yolda tayran
ederim, sen gibi basmam.
Ferşten arşa şükran ederim, sen gibi asmam.
Mevte, ecele dost
bakarım, sen gibi korkmam.
Kabre gülerekten girerim, sen gibi ürkmem.
Ejder ağzı, vahşet
yatağı, hiçlik boğazı; sen gibi görmem.
Ahbaba kavuşturur beni, kabirden darılmam, sen gibi
kızmam.
Rahmet kapısı, Nur
kapısı, Hak kapısı, ondan sıkılmam, geri çekilmem.
Bismillâh diyerek çalıyorum,
(Haşiye) arkama bakmam, dehşet
de almam.
Elhamdülillâh diyerek rahat bulup yatacağım, zahmeti
çekmem, vahşette kalmam.
Allahü Ekber diyerek Ezan-ı Haşri
işitip kalkacağım, (Haşiye)
mahşer-i ekberden çekinmem, Mescid-i
Âzamdan çekilmem.
Lütf-u Yezdan, nur-u Kur'an, Feyz-i İman sayesinde hiç
üzülmem.
Durmayıp koşacağım, arş-ı Rahmân zılline uçacağım, sen
gibi şaşmam inşâallah.
* * *
KALBE FÂRİSÎ
OLARAK TAHATTUR EDEN BİR MÜNÂCÂT
هَذِهِ الْمُنَاجَاةُ تَخَطَّرَتْ فِى
الْقَلْبِ هَكَذَا بِالْبَيَانِ الْفَارِسِى
[Yâni bu münacât, kalbe
Farisî olarak tahattur ettiğinden Fârisî yazılmıştır.
Evvelce matbu olan “Hubab Risalesi”nde dercedilmişti.]
يَارَبْ بَشَشْ جِهَتْ نَظَرْ مِيكَرْدَمْ
دَرْدِ خُودْرَا دَرْمَانْ نَمِى دِيدَمْ
Ya Rab! Tevekkülsüz,
gafletle, iktidar ve ihtiyarıma dayanıp derdime derman
aramak için cihat-ı sitte denilen altı cihette nazar
gezdirdim. Maatteessüf derdime derman bulamadım. Mânen bana
denildi ki: “Yetmez mi derd, derman sana.”
دَرْرَاسْت مِى دِيدَمْ كِه دِى رُوزْ
مَزَارِ َدَرِ مَنَسْت
Evet, gafletle sağımdaki
geçmiş zamandan teselli almak için baktım. Fakat gördüm ki:
Dünkü gün, pederimin kabri ve geçmiş zaman, ecdadımın bir
mezar-ı ekberi sûretinde göründü.
Teselli yerine vahşet verdi. (Haşiye)
وَدَرْحَندِيدَمْكِفَرْدَاقَبْرمَتَسْت
Sonra soldaki istikbale
baktım. Derman bulamadım. Belki yarınki gün, benim kabrim ve
istikbal ise, emsalimin ve nesl-i âtinin bir kabr-i ekberi
sûretinde görünüp ünsiyyet değil,
belki vahşet verdi.(Haşiye)
و اِيمْرُوزْ تَابُوتِ جِسْمِ ُرْ
اِضْطِرَابِ مَنَسْت
Soldan dahi hayır
görünmediği için, hâzır güne baktım. Gördüm ki: Şu gün, güya
bir tabuttur. Hareket-i mezbuhanede olan
cismimin cenazesini taşıyor.(Haşiye)
بَرْسَرِ عُمُزِ جَنَازَهءِ مَنْ
ايسْتَادَه اسْت
İşbu cihetten dahi deva
bulamadım. Sonra başımı kaldırıp, şecere-i ömrümün başına
baktım. Gördüm ki: O ağacın tek meyvesi, benim cenazemdir
ki, o ağacın üstünde
duruyor, bana bakıyor.(Haşiye)
دَز قَدَمْ آبِ خَاكِ خِلْقَتِ منْ و
خَاكِسْتَرِ عِظَامِ مَنَسْت
O cihetten dahi me'yus olup
başımı aşağıya eğdim. Baktım ki: Aşağıda ayak altında
kemiklerimin toprağı ile mebde’-i hilkatimin toprağı
birbirine karışmış gördüm. Derman değil,
derdime dert kattı.(Haşiye)
نْ دَرْ سَسْ مِينِكَرَمْ بِينَمْ اِينْ
دُنْيَاءِ بِى بُنْيَادْ هِيحْ ْ دَرْ هِيحَسْت حُو
Ondan dahi nazarı çevirip
arkama baktım. Gördüm ki: Esassız, fâni bir dünya, hiçlik
derelerinde ve adem zulümatında yuvarlanıp gidiyor. Derdime
merhem değil, belki vahşet ve
dehşet zehirini ilâve etti.(Haşiye)
وَ دَرْ ِييشْ اَنْدَازَهءِ نَظَرْ
مِيكُنَمْ دَرِقَبِرْ كُشَادَه اَسْت
وَرَاهِ اَبَدْبَدُورِوِزازْبَدِيدَاارَسْت
Onda dahi hayır görmediğim
için ön tarafıma, ileriye nazarımı gönderdim. Gördüm ki:
Kabir kapısı yolumun başında açık görünüp; onun arkasında
ebede giden cadde,
uzaktan uzağa nazara çarpıyor.
(Haşiye)
مَرَا جُزْ جُزْءِ اِخْتِيَارِى حِيزِى
نِيسْت دَرْدَسْت
İşte şu altı cihette
ünsiyyet ve teselli değil, belki dehşet ve vahşet aldığım
onlara mukabil benim elimde bir cüz'-i ihtiyârîden başka
hiçbir şey yoktur ki, ona dayanıp
onunla mukabele edeyim.(Haşiye)
كِه اُو جُزْءْ هَمْ عَجِزْ هَمْ كُوتَاهْ
هَمْ كَمْ عَيَارَسْت
Halbuki o cüz'-i ihtiyârî
denilen silâh-ı insânî hem âciz, hem kısadır. Hem ayarı
noksandır. İcad edemez, kesbden başka
hiçbir şey elinden gelmez.(Haşiye)
نَه دَرْ مَاضِى مَجَالِ حُلُولْ نَه دَرْ
مُسْتَقْبَلْ مَدَارِ نُفُوذَاسْت
Ne geçmiş zamânâ hulûl
edebilir, ne de gelecek zamânâ nüfuz edebilir. Mâzi ve
müstakbele ait emellerime ve
elemlerime faidesi yoktur.(Haşiye)
مَيْدَانِ اُواِينْ زَمَانِ حَالْ وَ
يَكْآنِ سَيَّالَسْت
O cüz'-i ihtiyârînin
meydan-ı cevelânı, kısacık şu zaman-ı hâzır ve bir ân-ı
seyyaldir.
بَا اِينْ هَمَه فَقْرَهَا وَ ضَعْفَهَا
قَلَمِ قُدْرَتِ تُو آشِكَارَه
نُوِشْتَه اَسْت , دَرْفِطْرَتِ مَا مَيْلِ اَبَدْ وَ اَمَلِ
سَرْمَدْ
İşte şu bütün ihtiyâclarımla
ve zaîfliğimle ve fakr ve aczimle beraber altı cihetten
gelen dehşetler ve vahşetlerle perişan bir halde iken;
Kalem-i Kudretle sahife-i fıtratımda ebede uzanan arzular ve
sermede yayılan emeller aşikâre bir sûrette yazılmıştır,
mâhiyetimde dercedilmiştir.
بَلْكِه هَرْ حِم هَسْتْ , هَسْتْ
Belki, dünyada ne varsa,
nümûneleri fıtratımda vardır. Umum onlara karşı alâkadarım.
Onlar için çalıştırıyorum, çalışıyorum.
دَآئِرَهءِ اِحْتِيَاجْ مَانَنْدِ
دَائِرَهءِ مَدِّ نَظَرْ بُزُرْ كَىِ دَارَسْتْ
İhtiyâc dairesi, nazar
dairesi kadar büyüktür, geniştir.
خَيَالْ كُدَامْ رَسَدْ اِحْتِيَاجْ
نِيزْرَسَدْ
دَرْ دَسْت هَرحِي نِيسْتْ دَرْاِحْتِيَاجْ هَسْتْ
Hattâ hayal nereye gitse,
ihtiyâc dairesi dahi oraya gider. Orada da hâcet vardır.
Belki her ne ki elde yok, ihtiyâcta vardır. Elde olmayan,
ihtiyâcda vardır. Elde bulunmayan ise hadsizdir.
دَآئِرَهءِ اِقْتِدَارْ هَمْ حُو
دَآئِرَهءِ دَسْتِ كُوتَاهِ كُوتَاهَسْت
Halbuki daire-i iktidar,
kısa elimin dairesi kadar kısa ve dardır.
َينْ فَقْرُ و حَاجَاتِ مَا بَقَدَرِ
جِهَانَسْت
Demek fakr ve ihtiyâclarım,
dünya kadardır.
سَرْمَايَهءِ مَا هَمْ ُحو جُزْءِ
لاَيَتَجَزَّا اَسْت
Sermayem ise, cüz'-i
lâyetecezza gibi cüz'î bir şeydir.
اِينْ جُزْءِ كُدَامْ وَ اِينْ كَآئِنَاتِ
حَاجَاتِ كُدَامَسْت
İşte şu cihan kadar ve
milyarlar ile ancak istihsal edilen hâcet nerede ve bu beş
paralık cüz'-i ihtiyârî nerede? Bununla onların mübayaasına
gidilmez. Bununla onlar kazanılmaz. Öyle ise başka bir çare
aramak gerektir.
َيسْ دَرْرَاهِ تُوَازْ اِينْجُزُءْ
نِيزْنَازْمِىَكُذَشْتَنْ َحارَهءِ مَنْ اَسْت
O çare ise şudur ki: O
cüz'-i ihtiyârîden dahi vazgeçip, İrade-i İlâhiyyeye işini
bırakıp, kendi havl ve kuvvetinden teberri edip, Cenâb-ı
Hakk'ın havl ve kuvvetine iltica ederek hakikat-ı tevekküle
yapışmaktır. Ya Rab! Mâdem çare-î necat budur. Senin yolunda
o cüz'-i ihtiyârîden vazgeçiyorum ve enaniyyetimden teberri
diyorum.
تَا عِنَايَتِ تُودَسْتْ ِكير مَنْ شَوَدْ
رَحْمَتِ بِى نِهَايَتِ تُو َينَاهِ مَنْ اَسْت
Tâ senin inâyetin, acz ve
za'fıma merhameten elimi tutsun. Hem tâ senin rahmetin, fakr
ve ihtiyâcıma şefkat edip bana istinadgâh olabilsin, kendi
kapısını bana açsın.
آنْ كََسْ كِه بَحْرِ بِى نِهَايَتْ
رَحْمَتْ يَافْتَ اسْتْ تَكْيَه نَه كُنَدْ بَرْ اِينْ جُزْءِ
اِخْتِيَارِى كِه يَكْ قَطْرَه سَرَا بَسْت
Evet, herkim ki rahmetin
nihayetsiz denizini bulsa, elbette bir katre serab hükmünde
olan cüz'-i ihtiyarına îtimad etmez; rahmeti bırakıp ona
müracaat etmez...
اَيْوَاهْ اِيْنْ زِنْدِ كَانِى هَمْ
ُحوخَابَسْت
وِينْ عُمْرِ بِى بُنْيَادْ هَمْ ُحوبَادَسْت
Eyvah! Aldandık. Şu hayat-ı
dünyeviyyeyi sâbit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün
zâyi' ettik. Evet, şu güzerân-ı hayat bir uykudur; bir rüya
gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi, bir rüzgâr gibi uçar
gider...
اِنْسَانْ بَزَوَالْ دُنْيَا بَفَنَا
اَسْتْ آمَالْ بِى بَقَا آلاَمْ بَبَقَااَسْتْ
Kendine güvenen ve ebedî
zanneden mağrur insân, zevale mahkûmdur. Sür'atle gidiyor.
Hâne-i insân olan dünya ise, zulümat-ı ademe sukut eder.
Emeller bekasız, elemler ruhta bâki kalır.
بِيَا اَىْ نَفْسِ نَافَرْجَامْ وُجُودِ
فَانِى خُودْرَا فَدَا كُنْ
خَالِقِ خُدْرَا كِه اِينْ هَستِى وَدِيعَه هَسْتْ
Mâdem hakikat böyledir; gel
ey hayata çok müştak ve ömre çok talib ve dünyaya çok âşık
ve hadsiz emeller ile ve elemler ile mübtelâ bedbaht nefsim!
Uyan, aklını başına al! Nasılki yıldız böceği, kendi
ışıkçığına îtimad eder. Gecenin hadsiz zulümatında kalır.
Bal arısı, kendine güvenmediği için, gündüzün güneşini
bulur. Bütün dostları olan çiçekleri, Güneşin ziyâsıyla
yaldızlanmış müşahede eder. Öyle de: Kendine, vücûduna ve
enâniyyetine dayansan; yıldız böceği gibi olursun. Eğer sen,
fâni vücûdunu, o vücûdu sana veren Hâlıkın yolunda fedâ
etsen, bal arısı gibi olursun. Hadsiz bir nur-u vücûd
bulursun. Hem fedâ et. Çünki şu vücûd, sende vedia ve
emanettir.
وَ مُلْكِ اُو وَ اُودَادَهِ فَنَاكُنْ تَا
بَقَايَابَدْ
اَزْآنْ سِرِّى كِه ; نَفْىِ نَفْىْ اِثْبَاتَسْتْ
Hem O’nun mülküdür. Hem O
vermiştir. Öyle ise, minnet etmeyerek ve çekinmeyerek fena
et, fedâ et; tâ beka bulsun. Çünki: Nefy-i nefy, isbattır.
Yâni: Yok, yok ise; o vardır. Yok, yok olsa; var olur.
خُدَاىِ ُيرْكَرَمْ خُودْ مُلْكِ خُودْرَا
مِى خَرَدْ اَزْتُو
بَهَاىِ نِىِ كَرَانْ دَادَه بَرَاىِ تُو نِكَاَهْ دَارَسْتْ
Hâlık-ı Kerîm, kendi mülkünü
senden satın alıyor. Cennet gibi büyük bir fiatı verir. Hem
o mülkü senin için güzelce muhafaza ediyor. Kıymetini
yükselttiriyor. Yine sana, hem bâki, hem mükemmel bir
sûrette verecektir. Öyle ise, ey nefsim! Hiç durma. Birbiri
içinde beş kârlı bu ticareti yap. Tâ beş hasâretten
kurtulup, beş rıbhi birden kazanasın.
* * *
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
فَلَمَّآاَفَلَ قَالَ لآَاُحِبُّ
اْلآفِلِينَ
لَقَدْ اَبْكَانِى نَعْىُ ( لآَ اُحِبُّ اْلآفِلِينَ ) مِنْ
خَلِيلِ اللَّهِ
İbrahim Aleyhisselâm'dan
sudûr ile, kâinatın zeval ve ölümünü ilân eden na'y-i
لآَاُحِبُّ اْلاَفِلِينَ beni
ağlattırdı.
فَصَبَّتْ عَيْنُ قَلْبِى قَطَرَاتٍ
بَاكِيَاتٍ مِنْ شُئُونِ اللَّهِ
Onun için kalb gözü ağladı
ve ağlayıcı katreleri döktü. Kalb gözü ağladığı gibi,
döktüğü herbir damlası da, o kadar hazîndir. Ağlattırıyor,
güya kendisi de ağlıyor. O damlalar, gelecek fârisî
fıkralardır.
لِتَفْسِيرِ كَلاَمٍ مِنْ حَكِيمِ اَىْ
نَبِىِّ فِى كَلامِ اللَّهِ
İşte o damlalar ise,
Nebiyy-i Peygamber olan bir Hakîm-i İlâhî'nin Kelâmullâh
içinde bulunan bir kelâmının bir nevi tefsiridir.
نَمِى زِيبَاسْتْ اُفُولْدَ هَ كُمْ شُدَنْ
مَحْبُوبْ
Güzel değil batmakla gaib
olan bir mahbub. Çünki: Zevale mahkûm, hakikî güzel olamaz.
Aşk-ı Ebedî için yaratılan ve âyine-i Sâmed olan kalb ile
sevilmez ve sevilmemeli.
نَمِى اَرْزَدْ غُرُوبْدَه غَيْبْ شُدَنْ
مَطْلُوبْ
Bir matlub ki, gurubda
gaybûbet etmeye mahkûmdur; kalbin alâkasına, fikrin merakına
değmiyor. Âmâle merci olamıyor. Arkasında gam ve kederle
teessüf etmeye lâyık değildir. Nerede kaldı ki kalb ona
perestiş etsin ve ona bağlansın kalsın.
نَمِى خَوَاهَمْ فَنَادَهَ مَحْوْ شُدَنْ
مَقْصُودْ
Bir maksud ki, fenada
mahvoluyor; o maksudu istemem. Çünki, fâniyim, fâni olanı
istemem; neyleyeyim?..
نَمِى خَوَانَمْ زَوَالْدَه دَفْنْ شُدَنْ
مَعْبُودْ
Bir Mâbud ki, zevalde
defnoluyor; onu çağırmam, ona iltica etmem. Çünki nihayetsiz
muhtacım ve âcizim. Âciz olan, benim pek büyük derdlerime
deva bulamaz. Ebedî yaralarıma merhem süremez. Zevalden
kendini kurtaramayan nasıl mâbud olur?
عَقْلْ فَرْيَادْمِى دَارَدْ نِدَاءِ ( لآَ
اُحِبُّ اْلآفِلِينَ )مِى زَنْدْ رُوحَ
Evet zâhire mübtelâ olan
akıl, şu keşmekeş kâinatta perestiş ettiği şeylerin zevalini
görmek ile me'yûsâne feryad eder ve bâki bir mahbubu arayan
ruh dahi لآَ اُحِبُّ اْلآفِلِينَ
feryâdını ilân ediyor.
نَمِى خَوَا هَمْ نَمِى خَوَانَمْ نَمِى
تَابَمْ فِرَاقِى
İstemem, arzu etmem, takat
getirmem müfarakati...
نَمِى اَرْزَدْ مَرَاقَه اِينْ زَوَالْ
دَرْ َسْ تَلاَقِى
Derakab zeval ile acılanan
mülâkatlar, keder ve meraka değmez. İştiyaka hiç lâyık
değildir. Çünki: Zeval-i lezzet, elem olduğu gibi; zeval-i
lezzetin tasavvuru dahi bir elemdir. Bütün mecâzî âşıkların
divanları, yâni aşknameleri olan manzum kitabları, şu
tasavvur-u zevalden gelen elemden birer feryaddır.
Herbirinin, bütün divan-ı eş'ârının ruhunu eğer sıksan,
elemkârane birer feryad damlar.
اَزْ آنْ دَرْدِ ِكرِينْ (لآَ اُحِبُّ
اْلاَفِلِينَ ) مِيزَنْدْ قَلْبَمْ
İşte o zeval-âlûd
mülâkatlar, o elemli mecâzî muhabbetler derdinden ve
belasındandır ki, kalbim İbrahimvari لآَ اُحِبُّ
اْلاَفِلِينَ ağlamasıyla ağlıyor ve bağırıyor.
دَرْ اِينْ فَانِى بَقَا خَازِى بَقَا
خِيزَدْ فَنَادَنْ
Eğer şu fâni dünyada beka
istiyorsan; beka, fenadan çıkıyor. Nefs-i emmâre cihetiyle
fena bul ki, bâki olasın.
فَنَا شُدْ هَمْ فَدَا كُنْ هَمْ عَدَمْ
بِينْ كِه اَزْ دُنْيَا بَقَايَه رَاهْ فَنَادَنْ
Dünyaperestlik esasâtı olan
ahlâk-ı seyyieden tecerrüd et. Fâni ol! Daire-i mülkünde ve
malındaki eşyayı, Mahbub-u Hakikî yolunda fedâ et.
Mevcûdatın adem-nümâ akibetlerini gör. Çünki. Şu dünyadan
bekaya giden yol, fenadan gidiyor.
فِكِرْ فِيزَارِْمِى دَارَدْ اَنِينْ ( لآَ
اُحِبُّ اْلاَفِلِينَ ) مِى زَنْدْ وِجْدَانْ
Esbab içine dalan fikr-i
insânî, şu zelzele-i zeval-i dünyadan hayrette kalıp,
me'yûsâne fîzar ediyor. Vücûd-u hakikî isteyen vicdan,
İbrahimvari لآَ اُحِبُّ اْلاَفِلِينَ
enîniyle mahbûbat-ı mecaziyyeden ve mevcûdât-ı
zâileden kat-ı alâka edip, Mevcûd-u Hakikî'ye ve Mahbub-u
Sermedi'ye bağlanıyor.
بِدَانْ اَىْ نَفْسِ نَادَانَمْ كِه دَرْ
هَمْ فَرْدَازْ فَانِى دُورَاهْ هَسْت
بَا بَاقِى دُوسِرِّ خَانْ جَانَانى
Ey nâdan nefsim! Bil ki:
Çendan dünya ve mevcûdât fânidir. Fakat her fâni şeyde,
bâkiye îsal eden iki yol bulabilirsin ve can ve canan olan
Mahbub-u Lâyezal'in tecelli-i Cemâlinden iki lem'ayı, iki
sırrı görebilirsin. An şart ki: Sûret-i fâniyyeden ve
kendinden geçebilirsen...
كِه دَرْ نِعْمَتْهَا اِنْعَامْ هَسْتْ وَ
َسْ آثَارَهَا اَسْمَا بِ ِكيرْ مَغْزِى وَ مِيزَنْ دَرْ فَنَا
آنْ قِشْرِ بِى مَعْنَا
Evet, ni’met içinde in'am
görünür; Rahmân'ın iltifatı hissedilir. Ni’metten in'ama
geçsen, Mün'im'i bulursun. Hem, her eser-i Samedânî, bir
mektub gibi, bir Sâni'-i Zülcelâl'in esmâsını bildirir.
Nakıştan mânâya geçsen, Esmâ yoluyla Müsemmayı bulursun.
Mâdem şu masnuat-ı fâniyyenin mağzını, içini bulabilirsin;
onu elde et, mânâsız kabuğunu kışrını, acımadan fena seyline
atabilirsin.
بَلِى آثَارَهَا كُويَنْدْ زِاَسْمَا
لَفْظِ ُرْ مَعْنَا بِخَانْ مَعْنَا وَ مِيزَنْ دَرْ هَوَا آنْ
لَفْظِ بِى سَوْدَا
Evet masnuatta hiçbir eser
yok ki, çok mânâlı bir lafz-ı mücessem olmasın, Sâni'-i
Zülcelâl'in çok esmâsını okutturmasın. Mâdem şu masnuat,
elfâzdır, kelimât-ı kudrettir; mânâlarını oku, kalbine koy.
Mânâsız kalan elfâzı, bilâperva zevalin havasına at.
Arkalarından alâkadarane bakıp meşgul olma.
عَقْل فَرْيَادْ مِى دَارَدْ غِيَاثِ ( لآَ
اُحِبُّ اْلاَفِلِينَ ) مِيزَنْ اَىْ نَفْسَمْ
İşte zâhirperest ve
sermayesi âfâkî mâlûmattan ibaret olan akl-ı dünyevî böyle
silsile-i efkârı, hiçe ve ademe incirar ettiğinden,
hayretinden ve haybetinden me'yusane feryad ediyor. Hakikate
giden bir doğru yol arıyor. Mâdem ufûl edenlerden ve zeval
bulanlardan ruh elini çekti. Kalb dahi mecâzî mahbublardan
vazgeçti. Vicdan dahi fânilerden yüzünü çevirdi. Sen dahi
bîçare nefsim, İbrahimvari لآَ اُحِبُّ
اْلاَفِلِينَ gıyâsını çek, kurtul.
ِه خُوشْ كُويَدْ اُوشَيْدَا جَامِى
عَشْقِى خُوىْ
Fıtratı aşkla yoğrulmuş gibi
sermest-i câm-ı aşk olan Mevlâna Câmî, kesretten vahdete
yüzleri çevirmek için, bak ne güzel söylemiş:
يَكِى خَواهْ يَكِى خَوانْ يَكِى جُوىْ
يَكِى بِينْ يَكِى دَانْ يَكِى كُوىْ
demiştir . (Haşiye)
1 - Yâni: Yalnız biri iste,
başkaları istenmeye değmiyor.
2 - Biri çağır, başkaları imdada gelmiyor.
3 - Biri taleb et, başkalar lâyık değiller.
4 - Biri gör, başkalar her vakit görünmüyorlar, zeval
perdesinde saklanıyorlar.
5 - Biri bil, mârifetine yardım etmeyen başka bilmekler
faidesizdir.
6 - Biri söyle, O’na ait olmayan sözler mâlâyanî
sayılabilir.
هُوَ الْمَحْبُوبُ { هُوَ الْمَطْلُوبُ {
نَعَمْ صَدَقْتَ اَىْ جَامِى
هُوَ الْمَعْبُودُ { هُوَ الْمَقْصُودُ
Evet Câmî pek doğru
söyledin. Hakikî mahbûb, hakikî matlûb, hakikî maksûd,
hakikî mabûd; yalnız O’dur…
كِه لآَ اِلَهَ اِلاَّ هُوَ بَرَابَرْ
مِيزَنَدْ عَالَمْ
Çünki bu âlem bütün
mevcûdâtıyla muhtelif dilleriyle, ayrı ayrı nağamatıyla
zikr-i İlâhinin halka-i kübrâsında beraber “Lâ ilâhe illa
Hu” der, vahdâniyyete şehadet eder. لآَ
اُحِبُّ اْلاَفِلِينَ in açtığı yaraya merhem sürüyor
ve alâkayı kestiği mecâzî mahbublara bedel, bir Mahbûb-u
Lâyezalî'yi gösteriyor.
* * *
[Bundan yirmibeş sene
kadar evvel İstanbul Boğazındaki Yûşa Tepesinde,
dünyanın terkine karar verdiğim bir zamanda, bir kısım
mühim dostlarım beni dünyaya, eski vaziyetime döndürmek
için yanıma geldiler. Dedim: “Yarına kadar beni
bırakınız, istihare edeyim.” Sabahleyin kalbime bu iki
levha hutur etti. Şiire benzer, fakat şiir değiller. O
mübârek hatıranın hatırı için ilişmedim. Geldiği gibi
muhafaza edildi. Yirmiüçüncü Söz'ün âhirine ilhak
edilmiştir. Makam münasebetiyle buraya alındı.]
BİRİNCİ LEVHA
[Ehl-i gaflet
dünyasının hakikatını tasvir eder levhadır.]
Beni dünyaya çağırma -
Ona geldim fena gördüm.
Dema gaflet hicab oldu -
Ve nur-u Hak nihan gördüm.
Bütün eşya-yı mevcûdât -
Birer fâni muzır gördüm.
Vücûd desen onu giydim -
Ah ademdi çok bela gördüm.
Hayat desen onu tattım -
Azab ender azab gördüm.
Akıl ayn-ı ikab oldu -
Bekayı bir bela gördüm.
Ömür ayn-ı heva oldu -
Kemâl ayn-ı heba gördüm.
Amel ayn-ı riyâ oldu -
Emel ayn-ı elem gördüm.
Visâl, nefs-i zeval oldu
- Devayı ayn-ı dâ' gördüm.
Bu envar, zulümat oldu -
Bu ahbabı yetim gördüm.
Bu savtlar, na'y-ı mevt
oldu - Bu ahyayı mevat gördüm.
Ulûm, evhama kalboldu -
Hikemde bin sekam gördüm.
Lezzet, ayn-ı elem oldu
- Vücûdda bin adem gördüm.
Habib desen onu buldum -
Ah! Firakta çok elem gördüm.
İKİNCİ LEVHA
[Ehl-i
hidâyet ve huzurun hakikat-ı dünyalarına işaret eder
levhadır.]
Dema gaflet
zeval buldu - Ve nur-u Hak ayan gördüm.
Vücûd,
bürhân-ı Zât oldu - Hayat, mir'at-ı Hak'tır gör.
Akıl,
miftah-ı kenz oldu - Fena, bab-ı bekâdır gör.
Kemâlin
lem'ası söndü - Fakat, şems-i Cemâl var gör.
Zeval,
ayn-ı visal oldu - Elem, ayn-ı lezzettir gör.
Ömür nefs-i
amel oldu - Ebed ayn-ı ömürdür gör.
Zalâm
zarf-ı ziyâ oldu - Bu mevtte hak hayat var gör.
Bütün eşya
enîs oldu - Bütün asvat zikirdir gör.
Bütün
zerrat-ı mevcûdât - Birer zâkir, müsebbih gör.
Fakrı,
kenz-i gına buldum - Aczde tam kuvvet var gör.
Eğer
Allah'ı buldunsa - Bütün eşya senindir gör.
Eğer
Mâlik-i Mülk'e memlûk isen - O’nun mülkü senindir gör.
Eğer hodbin
ve kendi nefsine mâlik isen - Bilâ-addin beladır gör,
Bilâ-haddin
azabdır tad, - Bilâ-gayet ağırdır gör.
Eğer hakikî
abd-i hudabin isen - Hududsuz bir sâfadır gör.
Hesabsız
bir sevab var tad - Nihayetsiz saadet gör...
[Yirmibeş sene evvel
Ramazanda ikindiden sonra Şeyh-i Geylanî'nin (K.S.)
Esmâ-i Hüsnâ manzûmesini okudum. Bana bir arzu geldi ki:
Esmâ-i Hüsnâ ile bir münacat yazayım. Fakat o vakit bu
kadar yazıldı. O kudsî üstadımın mübârek Münâcât-ı
Esmâiyyesine bir nazîre yapmak istedim. Heyhat!.. Nazma
istidadım yok. Yapamadım, noksan kaldı. Bu münacat,
Otuzüçüncü Söz'ün Otuzüçüncü Mektub'u olan Pencereler
Risalesine ilhak edilmişti. Makam münasebetiyle buraya
alındı.]
هُوَ الْبَاقِى
حَكِيمُ الْقَضَايَا نَحْنُ فِى قَبْضِ
حُكْمِهِ هُوَالْحَكَمُ الْعَدْلُ لَهُ اْلاَرْضُ وَ
السَّمَآءُ
عَلِيمُ الْخَفَايَا وَ الْعُيُوبِ فِى مُلْكِهِ هُوَ
الْقَادِرُ الْقَيُّومُ لَهُ الْعَرْشُ وَ الثَّرَآءُ
هُوَ الْفَاطِرُ الْوَدُودُ لَهُ الْحُسْنُ وَ الْبَهَآءُ
لَطِيفُ الْمَزَايَا وَ النُّقُوشِ فِى صُنْعِهِ
جَلِيلُ الْمَرَايَا وَ الشُّؤُنِ فِى خَلْقِهِ هُوَ
الْمَلِكُ الْقُدُّوسُ لَهُ الْعِزُّ وَ الْكِبْرِيَآءُ
بَدِيعُ الْبَرَايَا نَحْنُ مِنْ نَقْشِ صُنعِهِ هُوَ
الدَّائِمُ الْبَاقِى لَهُ الْمُلْكُ وَ الْبَقَآءُ
هُوَ الرَّزَّاقُُ الْكَافِى لَهُ الْحَمْدُ وَ الثَّنَآءُ
كَرِيمُ الْعَطَايَا نَحْنُ مِنْ رَكْبِ ضَيْفِهِ
هُوَ الْخَالِقُ الْوَافِى لَهُ الْجُودُ وَ الْعَطَآءُ
جَمِيلُ الْهَدَايَا نَحْنُ مِنْ نَسْجِ عِلْمِهِ
هُوَ الرَّاحِيمُ الشَّافِى لَهُ الشُّكْرُ وَ الثَّنَآءُ
سَمِيعُ الشَّكَايَا وَ الدُّعَاءِ لِخَلْقِهِ
هُوَ الْغَفَّارُ الرّحِيمُ لَهُ الْعَفْوُ وَ الرِّضَآءُ
غَفُورُ الْخَطَايَا وَ الذُّنُوبِ لِعَبْدِهِ
Ey nefsim! Kalbim gibi ağla
ve bağır ve de ki:
“Fâniyim, fâni olanı
istemem. Âcizim, âciz olanı istemem. Ruhumu Rahmân'a teslim
eyledim, gayr istemem. İsterim, fakat bir yâr-ı bâki
isterim. Zerreyim, fakat bir şems-i sermed isterim. Hiç
ender hiçim, fakat bu mevcûdâtı umumen isterim.”
BARLA YAYLASI;
ÇAM, KATRAN, ARDIÇ, KARAKAVAĞIN BİR MEYVESİDİR
[Makam
münasebetiyle buraya alınmış. Onbirinci Mektub'un bir
parçasıdır.]
Bir vakit esaretimde dağ
başında âzametli çam ve katran ve ardıç ağaçlarının
heybet-nümâ sûretlerini, hayret-fezâ vaziyetlerini temaşa
ederken pek lâtif bir rüzgâr esti. O vaziyeti, pek muhteşem
ve şirin velvele-âlûd bir zelzele-i raks-nümâ, bir
tesbihât-ı cezbe-edâ sûretine çevirdiğinden; eğlence
temaşası, nazar-ı ibrete ve sem'-i hikmete döndü. Birden
Ahmed-i Cezer î'nin kürdçe şu fıkrası:
هَرْ كَسْ بِتَمَاشَا كَهِ حُسْنَاتَه
زِهَرْ جَاىْ تَشبِيهِ نِكَارَانْ بِجَمَالاَتَ دِنَازِنْ
hatırıma geldi. Kalbim,
ibret mânâlarını ifade için şöyle ağladı:
يَا رَبْ هَرْ حَىْ بِتَمَاشَا كَهِ
صُنْعِ تُوزِ هَرْجَاى بَتَازِى
زِنَشيِبُ اَزْفِرَازِى مَانَنْدِ دَلاَلاَنْ بِنِدَاءِ
بِآوَازِى
دَمْ دَمْ زِجَمَالِ نَقْشِ تُو دَرْرَقْص بَازِى
زِكَمَالِ صُنْعِ تُو خُوشْ خُوشْ بِ كَازِى
زِشِيرِينِى آوَازِ خُودْ حَىْ حَىْ دِينَازِى
أَزْوَىْ رَقْصَه آمَدْ جَزْبَه خَازِى
أَزْيِنْ آثَارِ رَحْمَتْ يَا فَْت هَرْحَىْ دَرْسِ
تَسْبِيحُ وَ نَمَازِى
اِيسْتَادَسْتْ هَرْيَكِى بَرْسَنْكِ بَالاَ
سَرْفِرَازِىدِرَازْ كَرْدَسْتْ دَسْتَهَارَا بَدَرْ كَاهِ
آِلهِى هَمْ ُو شَهْبَازِىبَجُنْبِيدَسْتْ زُلْفَهَارَا
بَشَوْقَ اَنْكِيزِ شَهْنَازِى
بَبَالاَ مِيزَنَنْدْ أَزْ َرْدَه هَاىِ هَاىِ هُوىِ
عَشْقِ بَازِى
مِيدِهَدْ هُوشَه ِيرِنْهَاى دَرِينْهَاىِ زَوَالِ
اَزْحُبِّ مَجَازِى
بَرْسَرِ مَحْمُودْ هَا نَعْمَهَاىِ حُزْنْ اَنْ ِيزِ
اَيَازِىمُرْدَهَارَا نَغْمَهَاىِ
اَزَلِى اَزْحُزْن اَنْ ِيزِ نَوَازِىرُوحَه مِى آيَدْ
اَزُوزَمْزَمَ ئِه نَازُ نِيَازِى
قَلْبْ مِيخَوانْد اَِزينْ آيَاتْهَا سِرِّ تَوْحِيدْ
زِعُلُوِّ نَظْمِ اِعْجَازِى
نَفْسِ مِيخَواهَدْ دَرْاِينْ وَلْوَلَهَا زَلْزَلَهَا
زَوْقِ بَاقِى دَرْفَنَاىِ دُنْيَا بَازِى
عَقْلِ مِيبِينَدْ اَزِينْ زَمْزَمَهَا دَمْدَمَهَا نَظْمِ
خِلْقَتْ نَقْشِ حِكْمَتْ كَنْزِ رَازِى
آرْزُو مِيدَارَدْ هَوَا اَزْيِنْ هَمْهَمَهَا هُو هُوَ
هَا مَرْ كِخُودْ
دَرْ تَرْكِ اَذْوَاقِ مَجَازِى
خَيَالْ بِينَدْ اَزِينْ اَشْجَارْ مَلاَئِكْ رَا جَسَدْ
آمَدْ سَمَاوِى بَاهَزَارَانْ نَىْ
اَزْيِنْ نَهْيَا شُنِيدَتْ هُوشْ سِتَايِشْهَاىِ ذَاتِ
حَىْ
وَرَقْهَا رَازَابَانِ دَارَنْدْ هَمَه هُوَ هُوَ ذِكْرْ
آرَنْدْ بَدََرْ مَعْنَاىِ حَىُّ حَىْ
ُو لآَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ بَرَابَرْ مِيزَنْدْ هَرْ شَىْ
دَمَادَمْ جُو يَدْ نَدْ يَا حَقْ سَرَاسَرْ كُويَدَنْدْ
يَا حَىْ بَرَابَرْ مِيزَنَنْدْ اَللّهْ
فَيَا حَىُّ يَا قَيُّومُ بِحَقِّ اِسْمِ حَىِّ قَيُّومِ
حَيَاتِى دِهْ بَايِنْ قَلْبِ َرِيشَانْ رَا اِسْتِقَامَتْ
دِهْ بَاِينْ عَقْلِ مُشَوَّشْ رَا آمِينْ
Barla Yaylası Tepelicede
çam, katran, ardıç, karakavak meyvesi hakkında yazılan
Farisî beyitlerin mânâsı:
هَرْ كَسْ بِتَمَاشَا كِه حُسْنَاتَه
زِهَرْ جَاى تَشبِيهِ نِكَارَانْ بِجَمَالاَتَ رِنَازِنْ
Hatırıma geldi. Kalbim dahi
ibret mânâlarını ifade için şöyle ağladı:
Yâni: Senin temaşâna,
hüsnüne, herkes her yerden koşup gelmiş. Senin cemâlinle
nazdarlık ediyorlar.
يَا رَبْ هَرْ حَىْ بِتَمَاشَا كَهِ صُنْعِ
تُوزِ هَرْجَاى بَتَازِى
Her zîhayat senin temaşâna,
san'atın olan zemin yüzüne her yerden çıkıp bakıyorlar.
زِنَشيِبُ اَزْفِرَازِى مَانَنْدِ
دَلاَلاَنْ بِنِدَاءِ بَآوَازِى
Aşağıdan, yukarıdan
dellâllar gibi çıkıp bağırıyorlar.
دَمْ دَمْ زِجَمَالِ نَقْشِ تُو زِ هَوَاىِ
شَوْقِ تُو دَرْرَقْص بَازِى
Senin cemâl-i nakşından
keyiflenip, o dellâl-misâl ağaçlar oynuyorlar.
زِكَمَالِ صُنْعِ تُو خُوشْ خُوشْ بَ كَا
َازِى(نُسْخَي)
Senin kemâl-i san'atından
neş'elenip, güzel güzel sadâ veriyorlar.
زِشِيرِينِى آوَازِ خُودْ حَىْ حَىْ
دِينَازِى
Güya sadalarının tatlılığı,
onları da neş'elendirip nazeninâne bir naz ettiriyor.
أَزْوَىْ رَقْصَه آمَدْ جَزْبَه خَازِى
İşte ondandır ki; şu ağaçlar
raksa gelmiş, cezbe istiyorlar.
أَزْيِنْ آثَارِ رَحْمَتْ يَا فَْت
هَرْحَىْ دَرْسِ تَسْبِيحُ نَمَازِى
Şu rahmet-i İlâhiyyenin
âsârıyladır ki; her zîhayat, kendine mahsus tesbih ve
namazın dersini alıyorlar.
اِيسْتَادَسْتْ هَرْيَكِى بَرْسَنْكِ
بَالاَ سَرْفِرَارِى
Ders aldıktan sonra, herbir
ağaç yüksek bir taş üstünde arşa başını kaldırıp durmuşlar.
دِرَازْ كَرْدَسْتْ دَسْتَهَارَا بَدَرْ
كَاهِ آِلهِى هَمْ ُو شَهْبَازِى
Herbirisi, yüzler ellerini
Şehbâz-ı Kalender (Haşiye)
gibi Dergâh-ı İlâhîye uzatıp muhteşem
bir ibâdet vaziyetini almışlar.
(Haşiye)
بَجُنْبِيدَسْتْ زُلْفَهَارَا بَشَوْقَ
اَنْكِيزِ شَهْنَازِى
Oynattırıyorlar zülüfvâri
küçük dallarını ve onunla, temaşa edenlere de, lâtif
şevklerini ve ulvî zevklerini ihtar ediyorlar.
بَبَالاَ مِيزَنَنْدْ أَزْ َرْدَه هَاىِ
هَاىِ هُوىِ عَشْقِ بَازِى
Aşkın “Hay Huy”
perdelerinden en hassas tellere, damarlara dokunuyor gibi
sâda veriyorlar.(Nüsha)
مَيدَهَدْمُوَشَي كَيرِيِنْهَاى
دَرِينْهَاىِزَوَالِىاَزْحُبِّمَجَازِى
Fikre şu vaziyetten şöyle
bir mânâ geliyor: Mecâzî muhabbetlerin zeval elemiyle gelen
ağlayış, hem derinden derine hazîn bir enîni ihtar
ediyorlar.
بَرْسَرِ مَحْمُودْ هَا نَغْمَهَاىِ حُزْنْ
اَنْ كَيِزِ اَيَازِى
Mahmudların, yâni Sultan
Mahmud gibi mahbûbundan ayrılmış bütün âşıkların başlarında,
hüzün-âlûd mahbûblarının nağmesinin tarzını işittiriyorlar.
مُرْدَهَارَا نَغْمَهَاىِ اَزَلِى
اَزْحُزْن اَنْ كَيِزِ نَوَازِى
Dünyevî sâdâların ve
sözlerin dinlemesinden kesilmiş olan ölmüşlere; ezelî
nağmeleri, hüzün-engiz sâdâları işittiriyor gibi bir
vazifesi var görünüyorlar.
رُوحَه مِى آيَدْ اَزُوزَمْزَمَ ئِه نَازُ
نِيَازِى
Ruh ise şu
vaziyetten şöyle anladı ki: Eşya, tesbihat ile Sâni'-i
Zülcelâl'in tecelliyat-ı esmâsına mukabele edip, bir
naz-niyaz zemzemesidir, geliyor.
قَلْبْ مِيخَوانْد اَِزينْ آيَاتْهَا سِرِّ
تَوْحِيدْ زِعُلُوِّ نَظْمِ اَعْجَازِى
Kalb ise, şu herbiri birer
âyet-i mücesseme hükmünde olan şu ağaçlardan sırr-ı tevhidi,
bu i'câzın ulüvv-ü nazmından okuyor. Yâni, hilkatlerinde o
derece hârika bir intizâm, bir san'at, bir hikmet vardır ki:
Bütün esbâb-ı kâinat birer fâil-i muhtar farzedilse ve
toplansalar taklid edemezler.
نَفْس مِيخَواهَدْ دَرْاِينْ وَلْوَلَهَا
زَلْزَلَهَا زَوْقِ بَاقِى دَرْفَنَاىِ دُنْيَا بَازِى
Nefis ise, şu vaziyeti
gördükçe; bütün rûy-i zemin, velvele-âlûd bir zelzele-i
firakta yuvarlanıyor gibi gördü, bir zevk-i bâki aradı.
“Dünya-perestliğin terkinde bulacaksın” mânâsını aldı.
عَقْل مِيبِينَدْ اَزِينْ زَمْزَمَهَا
دَمْدَمَهَا نَظْمِ خِلْقَتْ نَقْشِ حِكْمَتْ كَنْزِ رَازِى
Akıl ise, şu zemzeme-i
hayvan ve eşcardan ve demdeme-i nebat ve havadan gayet
mânidar bir intizâm-ı hilkât, bir nakş-ı hikmet, bir
hazine-i esrar buluyor. Her şey, çok cihetlerle Sâni'-i
Zülcelâl'i tesbih ettiğini anlıyor.
آرْزُو مِيدَارَدْ هَوَا اَزْيِنْ
هَمْهَمَهَا هُو هُوَ هَا مَرْكَ ِ خُودْ دَرْ تَرْكِ
اَذْوَاقِ مَجَازِى
Heva-yı nefs ise şu
hemheme-i hava ve hevheve-i yapraktan öyle bir lezzet alıyor
ki, bütün ezvak-ı mecâzîyi ona unutturup, o heva-yı nefsin
hayatı olan zevk-i mecâzîyi terketmekle, bu zevk-i hakikatte
ölmek istiyor.
خَيَالْ بِينَدْ اَزِينْ اَشْجَارْ
مَلاَئِكْ رَا جَسَدْ آمَدْ سَمَاوِى بَاهَزَارَانْ نَىْ
Hayal ise, görüyor; güya şu
ağaçların müekkel Melâikeleri içlerine girip herbir dalında
çok neyler takılan ağaçları cesed olarak giymişler. Güya
Sultan-ı Sermedî, binler ney sâdâsıyla muhteşem bir resm-i
küşadda onlara onları giydirmiş ki; o ağaçlar câmid, şuursuz
cisim gibi değil.. belki gayet şuurkârane mânidar
vaziyetleri gösteriyorlar.
اَزْيِنْ نَهْيَا شُنِيدَتْ هُوشْ
سِتَايِشْهَاىِ ذَاتِ حَىْ
İşte o neyler; semâvî, ulvî
bir musikîden geliyor gibi sâfî ve müessirdirler. Fikir o
neylerden, başta Mevlâna Celâleddin-i Rumî olarak bütün
âşıkların işittikleri elemkârane teşekkiyat-ı firakı
işitmiyor. Belki, Zât-ı Hayy-ı Kayyum'a karşı takdim edilen
teşekkürat-ı Rahmâniyyeyi ve tahmidat-ı Rabbâniyyeyi
işitiyor.
وَرَقْهَا رَازَابَانِ دَارَنْدْ هَمَه
هُوَ هُوَ ذِكْرْ آرَنْدْ بَدََرْ مَعْنَاىِ حَىُّ حَىْ
Mâdem ağaçlar, birer cesed
oldu. Bütün yapraklar dahi diller oldu. Demek herbiri,
binler dilleri ile havanın dokunmasıyla “Hu Hu” zikrini
tekrar ediyorlar. Hayatlarının tahiyyatıyla Sâniinin Hayy-ı
Kayyum olduğunu ilân ediyorlar.
ﭼ ُو لآَ اِلَهَ اِلاَّ هُوَ بَرَابَرْ
مِيزَنْدْ هَرْ شَىْ
Çünki; bütün eşya
لآَ اِلَهَ اِلاَّ هُوَ deyip,
kâinatın azîm halka-i zikrinde beraber zikrederek
çalışıyorlar.
دَمَادَمْ جُو يَدْ نَدْ يَا حَقْ
سَرَاسَرْ كُويَدَنْدْ يَا حَىْ بَرَابَرْ مِيزَنَنْدْ اَللّهْ
Vakit-bevakit lisan-ı
istidad ile Cenâb-ı Hak'tan hukuk-u hayatını “Ya Hak” deyip
hazine-i rahmetten istiyorlar. Baştan başa da hayata
mazhariyetleri lisanıyla “Ya Hayy” ismini zikrediyorlar.
فَيَا حَىُّ يَا قَيُّومُ بِحَقِّ اِسْمِ
حَىِّ قَيُّومِ
حَيَاتِى دِهْ بَايِنْ قَلْبِ َرِيشَانْ رَا اِسْتِقَامَتْ
دِهْ بَاِينْ عَقْلِ مُشَوَّشْ رَا آمِينْ
* * *
[Bir vakit Barla'da Çam
Dağı'nda yüksek bir mevkide, gecede semânın yüzüne
baktım. Gelecek fıkralar, birden hutûr etti. Yıldızların
lisan-ı hal ile konuşmalarını hayalen işittim gibi bu
yazıldı. Nazım ve şiir bilmediğim için şiir kaidesine
girmedi. Tahattur olduğu gibi yazılmış. Dördüncü Mektub
ile Otuzikinci Söz'ün Birinci Mevkıfının âhirinden
alınmıştır.]
YILDIZLARI
KONUŞTURAN BİR YILDIZNAME
Dinle de yıldızları şu
hutbe-i şîrînine
Name-i nurîn-i hikmet, bak ne takrir eylemiş.
* *
Hep beraber nutka
gelmiş, hak lisanıyla derler;
“Bir Kadîr-i Zülcelâl'in haşmet-i Sultanına
* *
Birer bürhân-ı
nur-efşanız vücûd-u Sânia
Hem vahdete, hem kudrete şâhidleriz biz.
* *
Şu zeminin yüzünü
yaldızlayan
Nâzenin mu'cizâtı çün melek seyranına.
* *
Bu semânın arza bakan,
cennete dikkat eden
Binler müdakkik gözleriz biz
(Haşiye)
* *
Tûbâ-i hilkatten semâvat
şıkkına, hep kehkeşan ağsanına
Bir Cemil-i Zülcelâl'in, dest-i hikmetle takılmış pek
güzel meyveleriyiz biz.
* *
Şu semâvat ehline birer
mescid-i seyyar, birer hâne-i devvar, birer ulvî
âşiyâne,
Birer misbah-ı nevvar, birer gemi-i cebbar, birer
tayyareleriz biz.
* *
Bir Kadîr-i Zülkemâl'in,
bir Hakîm-i Zülcelâl'in birer mu'cize-i kudret
Birer hârika-i san'at-ı hâlıkane; birer nâdire-i hikmet,
birer dâhiyye-i Hilkat, birer nur âlemiyiz biz.
* *
Böyle yüzbin dil ile
yüzbin bürhân gösteririz, işittiririz insân olan insâna.
Kör olası dinsiz gözü, görmez oldu yüzümüzü, hem işitmez
sözümüzü, hak söyleyen âyetleriz biz.
* *
Sikkemiz bir, turramız
bir, Rabbimize musahharız. Müsebbihiz, zikrederiz
abîdane.
Kehkeşanın halka-i kübrâsına mensub birer meczublarız
biz.”
dediklerini hayalen
dinledim.
* * *