بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْآنِ مَا هُوَ شِفَاءٌ وَرَحْمَةٌ
لِلْمُؤْمِنِينَ { وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغِى
لَهُ
Kur'an-ı Hakîm ile felsefe
ulûmunun mahsûl-ü hikmetlerini, ders-i ibretlerini, derece-i
ilimlerini muvazene etmek istersen; şu gelecek sözlere dikkat et!
İşte Kur'an-ı Mu'ciz-ül-Beyân'ın
bütün kâinattaki âdiyat nâmıyla yâdolunan, hârikulâde ve birer
mu'cize-i kudret olan mevcûdât üstündeki âdet ve ülfet perdesini
keskin beyânâtıyla yırtıp, o hakaik-i acîbeyi zîşuura açıp,
nazar-ı ibretlerini celbedip, ukûle tükenmez bir hazine-i ulûm
açar.
Felsefe hikmeti ise, bütün
hârikulâde olan mu'cizât-ı kudreti, âdet perdesi içinde saklayıp,
câhilâne ve lâkaydâne üstünde geçer. Yalnız hârikulâdelikten düşen
ve intizâm-ı hilkatten hurûc eden ve kemâl-i fıtrattan sukut eden
nâdir ferdleri nazar-ı dikkate arzeder, onları birer ibretli
hikmet diye zîşuura takdim eder. Meselâ: En câmi' bir mu'cize-i
kudret olan insânın hilkatini âdi deyip lâkaydlıkla bakar. Fakat
insânın kemâl-i hilkatinden hurûc etmiş, üç ayaklı yahut iki başlı
bir insânı bir velvele-i istiğrabla nazar-ı ibrete teşhir eder.
Meselâ: En lâtif ve umumî bir mu'cize-i rahmet olan bütün
yavruların hazine-i gaybdan muntâzam iâşelerini âdi görüp, küfran
perdesini üstüne çeker. Fakat, intizâmdan şüzuz etmiş,
kabilesinden cüda olmuş, yalnız olarak gurbete düşmüş, denizin
altında olan bir böceğin bir yeşil yaprakla iaşesini görür, ondan
tecelli eden lütuf ve keremle hazır
balıkçıları ağlatmak ister (Haşiye)
. İşte Kur'an-ı Kerim'in ilim ve hikmet ve mârifet-i İlâhiyye
cihetiyle servet ve gınâsı; ve felsefenin ilim ve ibret ve
mârifet-i Sâni' cihetindeki fakr ve iflâsını gör, ibret al!
İşte bu sırdandır ki: Kur'an-ı
Hakîm, nihayetsiz parlak, yüksek hakikatları câmi' olduğundan,
şiirin hayâlâtından müstağnidir. Evet, Kur'an-ı Mu'ciz-ül-Beyân'ın
i'câz derecesindeki kemâl-i nizâm ve intizâmı ve kitab-ı
kâinattaki intizâmât-ı san'atı, muntâzam üslûblarıyla tefsir
ettikleri halde; manzum olmadığının diğer bir sebebi de budur ki:
Âyetlerinin herbir necmi, vezin kaydı altına girmeyip tâ ekser
âyetlere bir nevi merkez olsun ve kardeşi olsun ve mâbeynlerinde
mevcûd münâsebet-i mânevîyyeye rabıta olmak için, o dâire-i muhita
içindeki âyetlere birer hatt-ı münasebet teşkil etsin. Güya
serbest herbir âyetin, ekser âyetlere bakar birer gözü, müteveccih
birer yüzü var. Kur'an içinde binler Kur'an bulunur ki, herbir
meşreb sahibine birisini verir. Nasılki, Yirmibeşinci Söz'de beyân
edildiği gibi; Sûre-i İhlâs içinde otuzaltı Sûre-i İhlâs
mikdarınca herbiri zil-ecniha olan altı cümlenin terkibatından
müteşekkil bir hazine-i ilm-i tevhid bulunur ve tazammun ediyor.
Evet, nasılki semâda olan intizâmsız yıldızların sûreten adem-i
intizâmı cihetiyle herbir yıldız, kayıd altına girmeyip herbirisi
ekser yıldızlara bir nevi merkez olarak daire-i muhîtasındaki
-birer birer- herbir yıldıza mevcûdat beynindeki nisbet-i
hafiyyeye işaret olarak birer hatt-ı münasebet uzatıyor. Güya
herbir tek yıldız, necm-i âyet gibi umum yıldızlara bakar birer
gözü, müteveccih birer yüzü vardır. İşte intizâmsızlık içinde
kemâl-i intizâmı gör, ibret al!
وَمَا
عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغِى لَُ nün bir sırrını
bil! Hem âyet-i وَمَا يَنْبَغِى لَهُ
sırrını da bununla anla ki: Şiirin şe'ni; küçük ve sönük
hakikatları, büyük ve parlak hayallerle süslendirip beğendirmek
ister. Halbuki Kur'anın hakikatları; o kadar büyük, âlî, par lak
ve revnakdardır ki, en büyük ve parlak hayal, o hakikatlara nisbet
edilse; gayet küçük ve sönük kalır. Meselâ:
يَوْمَ نَطْوِى السَّمَاءَ كَطَىِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِ
يُغْشِى اللَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَثِيثًا
اِنْ كَانَتْ اِلاَّ صَيْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَاهُمْ جَمِيعٌ
لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ
gibi hadsiz hakikatları buna
şahiddir. Kur'anın herbir âyeti, birer necm-i sâkıb gibi, i'câz ve
hidâyet nurunu neşr ile küfrün zulümâtını nasıl dağıttığını
görmek, zevketmek istersen; kendini o asr-ı câhiliyyette ve o
sahrâ-yı bedeviyyette farzet ki, herşey zulmet-i cehil ve gaflet
altında perde-i cümûd ve tabiata sarılmış olduğu bir anda, birden
Kur'anın lisan-ı ulviyyesinden
يُسَبِحُ ِللّهِ مَا فِى السَّموَاتِ وَمَا فِى اْلاَرْضِ
اْلمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزِيزِ اْلحَكِيمِ
gibi âyetleri işit, bak. O ölmüş
veya yatmış mevcûdât-ı âlem يُسَبِحُ
sadasıyla işitenlerin zihninde nasıl diriliyorlar, hüşyar
oluyorlar, kıyam edip zikrediyorlar. Hem o karanlık gökyüzünde
birer câmid ateşpâre olan yıldızlar ve yerdeki perişan mahlûkât,
تُسَبِّحُ لَهُ السَّموَاتُ السَّبْعُ
وَاْلاَرْضُ sayhasıyla işitenlerin nazarında; gökyüzü bir
ağız, bütün yıldızlar birer kelime-i hikmet-nümâ, birer nur-u
hakikat-edâ; ve arz bir kafa; berr ve bahr birer lisan; ve bütün
hayvanat ve nebâtat birer kelime-i tesbih-feşan sûretinde arz-ı
dîdar eder. Yoksa bu zamandan tâ o zamânâ bakmakla, mezkûr zevkin
dekaikını göremezsin. Evet, o zamandan beri nurunu neşreden ve
mürur-u zaman ile ulûm-u müteârife hükmüne geçen ve sâir neyyirat-ı
İslâmiyye ile parlayan ve Kur'anın güneşiyle gündüz rengini alan
bir vaziyet ile yahut sathî ve basit bir perde-i ülfet ile baksan,
elbette herbir âyetin ne kadar tatlı bir zemzeme-i i'câz içinde ne
çeşit zulümatı dağıttığını hakkıyla göremezsin ve bir çok enva'-ı
i'câzı içinde bu nev-i i'câzını zevk edemezsin. Kur'an-ı Mu'ciz-ül
Beyân'ın en yüksek bir derece-i i'câzına bakmak istersen, şu
temsili dinle, bak. Şöyle ki:
Gayet yüksek ve garib ve gayetle
yayılmış acib bir ağaç farzedelim ki; o ağaç bir perde-i gayb
altında, bir tabaka-i mestûriyyet içinde saklanmış. Mâlûmdur ki:
Bir ağacın, insânın a'zaları gibi; onun dalları, meyveleri,
yaprakları, çiçekleri gibi bütün uzuvları arasında bir münasebet,
bir tenâsüb, bir muvâzenet lâzımdır. Herbir cüz'ü, o ağacın
mâhiyetine göre bir şekil alır, bir sûret verilir. İşte, hiç
görünmeyen (ve hâlen görünmüyor) o ağaca dair biri çıksa, bir
perde üstünde onun herbir a'zâsına mukabil birer resim çekse,
birer hudud çizse, dalından meyveye, meyveden yaprağa, bir
tenâsüble bir sûret tersim etse ve birbirinden nihayetsiz uzak
mebde’ ve müntehasının ortasında uzuvlarının aynı şekil ve
sûretini gösterecek muvafık tersimatla doldursa; elbette şüphe
kalmaz ki, o ressam o gaybî ağacı gayb-âşina nazarıyla görür,
ihâta eder, sonra tasvir eder.
Aynen onun gibi, Kur'an-ı Mu'ciz-ül
Beyân'ın dahi, hakikat-ı mümkinata dair (ki o hakikat; dünyanın
ibtidasından tut, tâ âhiretin en nihayetine kadar uzanmış ve
ferşten arşa ve zerreden şemse kadar yayılmış olan şecere-i
hilkatin hakikatına dair) beyânât-ı Furkaniyyesi, o kadar tenâsübü
muhafaza etmiş ve herbir uzva ve meyveye lâyık birer sûret
vermiştir ki; bütün muhakkikler, nihayet-i tahkikinde, Kur'anın
tasvirine “Mâşâallah, Bârekâllah” deyip, “Tılsım-ı kâinatı ve
muammayı hilkatı keşf ve fetheden yalnız sensin ey Kur'an-ı
Hakîm!” demişler.
وَلِلّهِ
اْلمَثَلُ اْلاَعْلَى -temsilde kusur yok- esmâ ve sıfât-ı
İlâhiyyeyi, şuun ve ef'âl-i Rabbâniyyeyi, bir şecere-i tûba-i nur
hükmünde temsil edelim ki; o şecere-i nuranîyyenin daire-i
âzameti, ezelden ebede uzanıp gidiyor. Hudud-u kibriyâsı, gayr-ı
mütenahî fezâ-yı ıtlakta yayılıp îhatâ ediyor. Hudud-u icraatı,
{ فَالِقُ
اْلحَبِّ وَالنَّوَى { يَحُولُ بَيْنَ اْلمَرْءِ وَقَلْبِهِ
{ هُوَ الَّذِى يُصَوِّرُكُمْ فِى اْلاَرْحَامِ كَيْفَ يَشَاءُ
hududundan tut tâ
وَالسَّموَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ
{ خَلَقَ
السَّموَاتِ وَاْلاَرْضَ فِى سِتَّةِ اَيَّامٍ
{ وَ سَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ hududuna kadar uzanmış o
hakikat-ı nuranîyyeyi; bütün dal ve budaklarıyla, gayât ve
meyveleriyle o kadar tenâsüble ve birbirine uygun, birbirine
lâyık, birbirini kırmayacak, birbirinin hükmünü bozmayacak,
birbirinden tevahhuş etmeyecek bir sûrette o hakaik-i esmâ ve
sıfâtı ve şuun ve ef'âli beyân etmiştir ki, bütün ehl-i keşf ve
hakikat ve daire-i melekûtta cevelan eden bütün ashâb-ı irfan ve
hikmet, o Beyânât-ı Furkaniyyeye karşı “Sübhânallah” deyip, “Ne
kadar doğru, ne kadar mutabık, ne kadar güzel, ne kadar lâyık”
diyerek tasdik ediyorlar.
Meselâ: Bütün daire-i imkân ve
daire-i vücûba bakan, hem o iki şecere-i azîmenin bir tek dalı
hükmünde olan îmanın erkân-ı sittesi ve o erkânın bütün dal ve
budakları, tâ en ince meyve ve çiçekler aralarında o kadar bir
tenâsüb gözetilerek tasvir eder ve o derece bir muvazenet
sûretinde târif eder ve o mertebe bir tenâsüb tarzında izhar eder
ki, akl-ı beşer idrâkinden âciz ve hüsnüne hayran kalır. Ve o îmân
dalının bir budağı hükmünde olan İslâmiyyet'in erkân-ı hamsesi
aralarında ve o erkânın tâ en ince teferruatı ve en küçük âdâbı ve
en uzak gâyâtı ve en derin hikemîyyâtı ve en cüz'î semeratına
varıncaya kadar aralarında hüsn-ü tenâsüb ve kemâl-i münasebet ve
tam bir muvazenet muhafaza edildiğine delil: O Kur'an-ı câmiin
nusus ve vücuhundan ve îşârat ve rumuzundan çıkan Şeriat-ı Kübrâ-yı
İslâmiyyenin kemâl-i intizâmı ve muvazeneti ve hüsn-ü tenâsübü ve
resaneti; cerhedilmez bir şahîd-i âdil, şüphe getirmez bir bürhân-ı
katı'dır. Demek oluyor ki; beyânât-ı Kur'aniyye, beşerin ilm-i
cüz'îsine, bâhusus bir ümmînin ilmine müstenid olamaz. Belki bir
ilm-i muhita istinad ediyor ve cemi' eşyayı birden görebilir, ezel
ebed ortasında bütün hakaikı bir anda müşahede eder bir Zâtın
kelâmıdır.
َاْلحَمْدُ ِللّهِ الَّذِى
اَنْزَلَ عَلَى عَبْدِهِ الْكِتَابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ
عِوَجًا bu hakikata işaret eder.
اَللّهُمَّ يَا
مُنْزِلَ الْقُرْآنِ بِحَقِّ الْقُرْآنِ وَ بِحَقِّ مَنْ اُنْزِلَ
عَلَيْهِ الْقُرْآنُ نَوِّرْ قُلُوبَنَا وَ قُبُورَنَا
بِنُوراْلاِيمَانِ وَ الْقُرْآنِ آمِينَ يَا مُسْتَعَانُ
* * *
Onüçüncü Sözün İkinci
Makamı
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
(Câzibedâr bir fitne içinde
bulunan ve daha aklını kaybetmeyen bâzı gençlerle bir
muhaveredir.)
Bir kısım gençler tarafından
şimdiki aldatıcı ve câzibedâr lehviyyat ve hevesâtın hücumları
karşısında “Âhiretimizi ne sûretle kurtaracağız” diye, Risale-i
Nur'dan meded istediler. Ben de Risale-i Nur'un şahs-ı mânevîsi
nâmına onlara dedim ki: Kabir var, hiç kimse inkâr edemez. Herkes
ister istemez oraya girecek. Ve oraya girmek için de, üç tarzda
“Üç Yol”dan başka yol yok.
Birinci yol: O
kabir, ehl-i îmân için bu dünyadan daha güzel bir âlemin
kapısıdır.
İkinci yol: Âhireti
tasdik eden, fakat sefahet ve dalâlette gidenlere, bir haps-i
ebedî ve bütün dostlarından bir tecrid içinde bir haps-i münferid,
yalnız başına bir hapis kapısıdır. Öyle gördüğü ve îtikad ettiği
ve inandığı gibi hareket etmediği için öyle muamele görecek.
Üçüncü yol: Âhirete
inanmayan ehl-i inkâr ve dalâlet için bir idam-ı ebedî kapısı...
Yâni; Hem kendisini, hem bütün sevdiklerini îdam edecek bir
darağacıdır. Öyle bildiği için, cezası olarak aynını görecek. Bu
iki şık bedihîdir, delil istemiyor; göz ile görünür. Mâdem ecel
gizlidir; her vakit ölüm, başını kesmek için gelebiliyor ve genç
ihtiyar farkı yoktur. Elbette daima gözü önünde öyle büyük
dehşetli bir mes'ele karşısında bîçare insân; o îdam-ı ebedî, o
dipsiz, nihayetsiz haps-i münferidden kurtulmak çaresini aramak ve
kabir kapısını bir âlem-i bâkîye, bir saadet-i ebediyyeye ve
âlem-i nura açılan bir kapıya kendi hakkında çevirmek hâdisesi; o
insânın dünya kadar büyük bir mes'elesidir.
Bu kat'î hakikat, bu üç yol ile
bulunduğunda ve bu üç yolun da mezkûr üç hakikat ile olacağını
ihbar eden yüzyirmidört bin muhbir-i sâdık, ellerinde nişâne-i
tasdik olan mu'cizeler bulunan enbiyalar ve o enbiyaların haber
verdikleri aynı haberleri, keşf ve zevk ve şuhud ile tasdik eden
ve imza basan yüzyirmidört milyon evliyanın aynı hakikate
şehadetleri ve hadd ü hesaba gelmeyen muhakkiklerin, kat'î
delilleriyle -o enbiya ve evliyanın verdikleri aynı haberleri-
aklen ilmel-yakîn derecesinde
(*) isbat ettikleri ve yüzde doksandokuz
ihtimal-i kat'î ile “İdam ve zindan-ı ebedîden kurtulmak ve o yolu
saadet-i ebediyyeye çevirmek, yalnız îmân ve itaat iledir” diye
ittifakan haber veriyorlar.
Acaba yüzde bir ihtimal-i helâket
bulunan bir tehlike yolunda gitmemek için, bir tek muhbirin sözü
nazara alınsa ve onun sözünü dinlemeyip o yolda giden adamın,
endişe-i helâketten gelen elem-i mânevî, onun yemek iştihasını
kaçırdığı halde; böyle yüzbinler sadık ve musaddak muhbirlerin
yüzde yüz ihtimal ile, dalâlet ve sefahet; göz önündeki kabir
darağacına ve ebedî haps-i münferidine kat'î sebeb olduğunu ve
îman, ubûdiyyet; yüzde yüz ihtimal ile o darağacını kaldırıp, o
haps-i münferidi kapatıp, şu göz önündeki kabri, bir hazine-i
ebediyyeye, bir saray-ı saadete açılan bir kapıya çeviriyor diye
ihbar eden ve emârelerini ve âsârlarını gösterdikleri halde, bu
acîb ve garib ve dehşetli ve âzametli mes'ele karşısında bulunan
bîçare insân ve bâhusus müslüman… Eğer îmân ve ubûdiyyeti olmazsa;
bütün dünya saltanatı ve lezzeti bir tek insâna verilse, acaba o
göz önündeki her vakit oraya çağrılmasına nöbetini bekleyen bir
insâna verdiği o endişeden gelen elîm elemi kaldırabilir mi?
Sizden soruyorum.
Mâdem ihtiyarlık, hastalık,
musibet ve her tarafta vefiyâtlar o dehşetli elemi deşiyorlar ve
ihtar ediyorlar. Elbette o ehl-i dalâlet ve sefahet yüzbin lezzeti
ve zevki alsa da, yine o mânevî bir cehennem kalbinde yaşar ve
yakar. Fakat pek kalın gaflet sersemliği muvakkaten hissettirmez.
Mâdem ehl-i îmân ve taat, göz
önünde gördüğü kabri, bir hazine-i ebediyyeye, bir saadet-i
lâyezâlîye kendisi hakkında bir kapı olduğunu ve o ezelî
mukadderat piyangosundan milyarlar altun ve elmasları kazandıracak
bir bilet dahi îmân vesikasıyla ona çıkmış. Her vakit “Gel
biletini al!” diye beklemesinden derin, esaslı, hakikî lezzet ve
zevk-i mânevî öyle bir lezzettir ki: Eğer tecessüm etse ve o
çekirdek bir ağaç olsa, o adama hususî bir cennet hükmüne geçtiği
halde; o zevk ve lezzet-i azîmeyi terkedip, gençlik sâikasıyla, o
hadsiz elemler ile âlûde zehirli bir bala benzeyen sefihane ve
heveskârane muvakkat bir lezzet-i gayr-ı meşruayı ihtiyar eden,
hayvandan yüz derece aşağı düşer. Ecnebi dinsizleri gibi de
olamaz. Çünki onlar, peygamberi inkâr etseler, diğerlerini
tanıyabilirler. Peygamberleri bilmeseler de, Allah'ı
tanıyabilirler. Allah'ı bilmeseler de, kemâlâta medâr olacak bâzı
güzel hasletler bulunabilir. Fakat bir müslüman; hem enbiyayı, hem
Rabbini, hem bütün kemâlâtı Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü
Vesselâm vasıtasıyla biliyor. Onun terbiyesini bırakan ve
zincirinden çıkan, daha hiçbir peygamberi (A.S.) tanımaz ve
Allah'ı da tanımaz. Ve ruhunda kemâlâtı muhafaza edecek hiçbir
esasâtı bilemez. Çünki peygamberlerin en âhiri ve en büyükleri ve
dini ve dâveti, umum nev'-i beşere baktığı için ve mu'cizâtça ve
dince umuma faik ve bütün nev'-i beşere bütün hakaikte üstadlık
edip, ondört asırda parlak bir sûrette isbat eden ve nev'-i
beşerin medâr-ı iftiharı bir zâtın terbiyye-i esasiyyelerini ve
usûl-ü dînini terkeden, elbette hiçbir cihette bir nur, bir kemâl
bulamaz. Sukut-u mutlaka mahkûmdur.
İşte, ey hayat-ı dünyeviyyenin zevkine mübtelâ ve endişe-i
istikbal ile istikbalini ve hayatını temin için çabalayan
bîçareler! Dünyanın lezzetini, zevkini, saadetini, rahatını
isterseniz; meşrû dairedeki keyfe iktifa ediniz. O, keyfinize
kâfidir. Haricinde ve gayr-ı meşrû dairedeki bir lezzetin içinde
bin elem olduğunu, sâbık beyânâtta elbette anladınız. Eğer mâzi,
yâni geçmiş zamanın hâdisatını, sinema ile halihâzırda
gösterdikleri gibi, istikbaldeki ahvâl dahi, -meselâ elli sene
sonraki halleri- bir sinema ile gösterilse idi, ehl-i sefahet
şimdiki güldüklerine, yüzbinlerce nefrin ve nefret edip
ağlayacaktılar. Dünya ve âhirette ebedî ve daimî süruru isteyen,
îmân dairesindeki terbiyye-i Muhammediyyeyi (A.S.M.) kendine
rehber etmek gerektir.
* * *
BİRKAÇ BİÇARE GENÇLERE
VERİLEN BİR TENBİH, BİR DERS, BİR İHTARDIR
Bir gün yanıma parlak birkaç genç
geldiler. Hayat ve gençlik ve hevesât cihetinden gelen
tehlikelerden sakınmak için tesirli bir ihtar almak isteyen bu
gençlere; ben de eskiden Risale-i Nur'dan meded isteyen gençlere
dediğim gibi dedim ki: Sizdeki gençlik kat'iyyen gidecek. Eğer siz
daire-i meşruada kalmazsanız, o gençlik zayi' olup başınıza hem
dünyada, hem kabirde, hem âhirette kendi lezzetinden çok ziyâde
belalar ve elemler getirecek. Eğer terbiyye-i İslâmiyye ile o
gençlik ni’metine karşı bir şükür olarak iffet ve namusluluk ve
taatte sarfetseniz, o gençlik mânen bâki kalacak ve ebedî bir
gençlik kazanmasına sebeb olacak.
Hayat ise, eğer îmân olmazsa
veyahut isyan ile o îmân tesir etmezse; hayat, zâhirî ve kısacık
bir zevk ve lezzetle beraber, binler derece o zevk ve lezzetten
ziyâde elemler, hüzünler, kederler verir. Çünki; insânda akıl ve
fikir olduğu için, hayvanın aksine olarak hâzır zamanla beraber
geçmiş ve gelecek zamanlarla da fıtraten alâkadardır. O
zamanlardan dahi hem elem, hem lezzet alabilir. Hayvan ise, fikri
olmadığı için, hâzır lezzetini, geçmişten gelen hüzünler ve
gelecekten gelen korkular, endişeler bozmuyor. İnsân ise, eğer
dalâlet ve gaflete düşmüş ise, hâzır lezzetine geçmişten gelen
hüzünler ve gelecekten gelen endişeler o cüz'î lezzeti cidden
acılaştırıyor, bozuyor. Husûsan gayr-ı meşru ise, bütün bütün
zehirli bir bal hükmündedir. Demek hayvandan yüz derece, lezzet-i
hayat noktasında aşağı düşer. Belki ehl-i dalâletin ve gafletin
hayatı, belki vücûdu, belki kâinatı; bulunduğu gündür. Bütün
geçmiş zaman ve kâinatlar, onun dalâleti noktasında madumdur,
ölmüştür. Akıl alâkadarlığı ile ona zulmetler, karanlıklar
veriyor. Gelecek zamanlar ise, îtikadsızlığı cihetiyle yine
madumdur. Ve ademle hasıl olan ebedî firaklar, mütemadiyen onun
fikir yoluyla hayatına zulmetler veriyorlar. Eğer Îman hayata
hayat olsa; o vakit hem geçmiş, hem gelecek zamanlar îmânın
nuruyla ışıklanır ve vücûd bulur. Zaman-ı hâzır gibi ruh ve
kalbine îmân noktasında ulvî ve mânevî ezvakı ve envar-ı
vücûdiyyeyi veriyor. Bu hakikatın, “İhtiyar Risâlesinde” Yedinci
Rica'da izahı var. Ona bakmalısınız.
İşte hayat böyledir. Hayatın
lezzetini ve zevkini isterseniz, hayatınızı îmân ile
hayatlandırınız ve feraizle zînetlendiriniz ve günahlardan
çekinmekle muhafaza ediniz. Her gün ve her yerde ve her vakit
vefiyatların gösterdikleri dehşetli hakikat-ı mevt ise; size,
-başka gençlere söylediğim gibi- bir temsil ile beyân ediyorum:
Meselâ, burada gözünüz önünde bir
darağacı dikilmiş. Onun yanında bir piyango (fakat pek büyük bir
ikramiye biletleri veren) dairesi var. Biz buradaki on kişi
alâküllihal, ister istemez, hiç başka çare yok, oraya davet
edileceğiz, bizi çağıracaklar. Ve çağırma zamanı gizli olmasından
her dakika, yâ “Gel idam biletini al, darağacına çık!” veyahut
“Gel, milyonlar altun kazandıran bir ikramiye bileti sana çıkmış
gel, al!” demelerini beklerken, birden kapıya iki adam geldi.
Biri, yarı çıplak güzel ve aldatıcı bir kadın, elinde zâhiren
gayet tatlı, fakat zehirli bir helva getirip yedirmek istiyor.
Diğer biri de, aldatmaz ve aldanmaz ciddî bir adam, o kadının
arkasından girdi. Dedi ki: “Size bir tılsım, bir ders getirdim.
Bunu okusanız, o helvayı yemezseniz, o darağacından kurtulursunuz.
Bu tılsım ile emsalsiz ikramiye biletini alırsınız. İşte bu
darağacında zâten gözünüzle görüyorsunuz ki, bal yiyenler oraya
giriyorlar ve oraya girinceye kadar o helvanın zehirinden dehşetli
karın sancısı çekiyorlar ve o büyük ikramiye biletini alanlar
çendan görünmüyorlar ve zâhiren onlar da o darağacına çıktıkları
görünüyor. Fakat onlar asılmadıklarını, belki oradan kolayca
ikramiye dairesine girmek için basamak yaptıklarını milyonlar
şahidler var, haber veriyorlar. İşte pencerelerden bakınız. En
büyük memurlar ve bu işle alâkadar büyük zâtlar yüksek sesle ilân
ediyorlar ve haber veriyorlar ki; o darağacına gidenleri aynel-yakîn
gözünüz ile gördüğünüz gibi, bu ikramiye biletini tılsımcılar
aldıklarını hiç şek ve şüphesiz gündüz gibi kat'î biliniz” dedi.
İşte bu temsil gibi zehirli bir
bal hükmünde olan gayr-ı meşrû dairedeki gençliğin sefahetkârane
zevkleri, hazine-i ebediyyenin ve saadet-i sermediyyenin bileti ve
vesikası olan îmânı kaybettiği için, darağacı hükmünde olan ölüm
ve ebedî zulümat kapısı olan kabrin musibetine, aynen zâhiren
göründüğü gibi düşer ve ecel gizli olduğu için genç, ihtiyar
farketmeyerek her vakit ecel cellâdı, başını kesmek için
gelebilir. Eğer o zehirli bal hükmünde olan hevesât-ı gayr-ı
meşruayı terkedip, tılsım-ı Kur'anî olan îman ve feraizi elde
etmekle ve fevkalâde mukadderat-ı beşer piyangosundan çıkan
saadet-i ebedîyye hazinesi biletini alacağına, yüzyirmidört bin
Enbiya Aleyhimüsselâm ile beraber hadd ü hesaba gelmeyen ehl-i
velâyet ve ehl-i hakikat müttefikan haber veriyorlar ve âsârını
gösteriyorlar.
Elhâsıl, gençlik gidecek.
Sefahette gitmiş ise, hem dünyada, hem âhirette, binler bela ve
elemler netice verdiğini ve öyle gençler ekseriyetle su-i istimal
ile, israfat ile gelen evhamlı hastalıkla hastahanelere ve
taşkınlıklarıyla hapishanelere veya sefalethanelere ve mânevî
elemlerden gelen sıkıntılarla meyhanelere düşeceklerini anlamak
isterseniz; hastahanelerden ve hapishanelerden ve kabristanlardan
sorunuz. Elbette hastahanelerin ekseriyetle lisan-ı halinden,
gençlik sâikasıyla israfat ve su-i istimalden gelen hastalıktan
eninler, eyvâhlar işittiğiniz gibi; hapishanelerden dahi,
ekseriyetle gençliğin taşkınlık sâikasıyla gayr-ı meşru dairedeki
harekâtın tokatlarını yiyen bedbaht gençlerin teessüflerini
işiteceksiniz. Ve kabristanda ve mütemadiyen oraya girenler için
kapıları açılıp kapanan o âlem-i berzahta -ehl-i keşf-ül kuburun
müşahedâtıyla ve bütün ehl-i hakikatın tasdikıyla ve şehadetiyle-
ekser azablar, gençlik su-i istimalâtının neticesi olduğunu
bileceksiniz. Hem nev'-i insânın ekseriyetini teşkil eden
ihtiyarlardan ve hastalardan sorunuz. Elbette ekseriyet-i mutlaka
ile esefler, hasretler ile “Eyvah gençliğimizi bâdiheva, belki
zararlı zayi' ettik. Sakın bizim gibi yapmayınız.” diyecekler.
Çünki, beş-on senelik gençliğin gayr-ı meşru zevki için, dünyada
çok seneler gam ve keder ve berzahta azab ve zarar ve âhirette
cehennem ve sakar belasını çeken adam, en acınacak bir halde
olduğu halde اَلرَّاضِى بِالضَّرَرِ لاَ
يُنْظَرُ لَهُ sırrıyla hiç acınmaya müstehak olamaz. Çünki
zarara rızasıyla girene merhamet edilmez ve lâyık değildir. Cenâb-ı
Hak bizi ve sizi, bu zamanın cazibedâr fitnesinden kurtarsın ve
muhafaza eylesin, âmîn...
* * *
RİSALE-İ NUR
MİZANLARINDAN ONÜÇÜNCÜ SÖZ'ÜN İKİNCİ MAKAMININ HAŞİYESİDİR
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Risale-i Nur'daki hakikî teselliye
mahpuslar çok muhtaçtırlar. Husûsan gençlik darbesini yeyip, taze
ve şirin ömrünü hapiste geçirenlerin, Nurlara ekmek kadar
ihtiyâcları var. Evet gençlik damarı, akıldan ziyâde hissiyatı
dinler... His ve heves ise kördür. Âkibeti görmez. Bir dirhem
hâzır lezzeti, ileride bir batman lezzete tercih eder. Bir dakika
intikam lezzeti ile katleder. Seksen bin saat hapis elemlerini
çeker ve bir saat sefahet keyfiyle bir namus mes'elesinde; binler
gün hem hapsin, hem düşmanının endişesinden sıkıntılarla ömrünün
saadeti mahvolur. Bunlara kıyasen bîçare gençlerin çok vartaları
var ki: En tatlı hayatını en acı ve acınacak bir hayata
çeviriyorlar. Ve bilhassa şimalde koca bir devlet, gençlik
hevesâtını elde ederek, bu asrı fırtınalarıyla sarsıyor. Çünki:
Âkibeti görmeyen kör hissiyatla hareket eden gençlere, ehl-i
namusun güzel kızlarını ve karılarını ibahe eder. Belki
hamamlarında erkek kadın beraber çıplak olarak girmelerine izin
vermeleri cihetinde bu fuhşiyatı teşvik eder. Hem serseri ve fakir
olanlara zenginlerin mallarını helâl eder ki: Bütün beşer bu
musibete karşı titriyor.
İşte, bu asırda İslâm ve Türk
gençleri kahramanane davranıp iki cihetten hücum eden bu tehlikeye
karşı, Risale-i Nur'un Meyve ve Gençlik Rehberi gibi keskin
kılınçlariyle mukabele etmeleri elzemdir. Yoksa o bîçare genç, hem
dünya istikbalini, hem mes'ud hayatını, hem âhiretteki saadetini
ve hayat-ı bâkiyyesini azablara, elemlere çevirip mahveder ve sû-i
istimâl ve sefahetle hastahanelere ve hissiyat taşkınlıklarıyla
hapishanelere düşer. Eyvahlar, esefler ile ihtiyarlığında çok
ağlayacak. Eğer terbiyye-i Kur'aniyye ve Nur'un hakikatleriyle
kendini muhafaza eylese, tam bir kahraman genç ve mükemmel bir
insân ve mes'ud bir Müslüman ve sâir zîhayatlara, hayvanlara bir
nevi sultan olur.
Evet bir genç, hapiste yirmidört
saat her günkü ömründen tek bir saatini beş farz namazına sarfetse
ve ekser günahlardan hapis mâni olduğu gibi o musibete sebebiyet
veren hatâdan dahi tövbe edip sâir zararlı, elemli günahlardan
çekilse hem hayatına, hem istikbaline, hem vatanına, hem
milletine, hem akrabasına büyük faidesi olması gibi o on-onbeş
senelik fâni gençlikle ebedî parlak bir gençliği kazanacağını,
başta Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyân, bütün Kütüb ve Suhuf-u Semâviyye
kat'î haber verip müjde ediyorlar.
Evet, o şirin, güzel gençlik
ni'metine istikametle, tâatle şükretse; hem ziyâdeleşir, hem
bâkileşir, hem lezzetlenir. Yoksa hem belalı olur, hem elemli,
gamlı, kâbuslu olur, gider. Hem akrabasına, hem vatanına, hem
milletine muzır bir serseri hükmüne geçirmeğe sebebiyet verir.
Eğer mahpus, zulmen mahkûm olmuş
ise, farz namazını kılmak şartıyla, herbir saati, bir gün ibâdet
hükmünde olduğu gibi, o hapis onun hakkında bir çilehane-i uzlet
olup eski zamanda mağaralara girerek ibâdet eden münzevî
sâlihlerden sayılabilirler.
Eğer fakir veya ihtiyar veya hasta ve îmân hakikatlarına müştak
ise; farzını yapmak ve tövbe etmek şartıyla herbir saatleri dahi
yirmişer saat ibâdet olup hapis ona bir istirahathane ve
merhametkârâne ona bakan dostlar için bir muhabbethane, bir
terbiyehane, bir dershane hükmüne geçer. O hapiste durmakla
haricindeki müşevveş, her tarafta günahların hücumuna mâruz
serbestiyyetten daha ziyâde hoşlanabilir. Hapisten tam terbiye
alır. Çıktığı zaman bir katil, bir müntakim olarak değil, belki
tövbekâr, tecrübeli, terbiyeli, millete menfaatli bir adam çıkar.
Hattâ Denizli hapsindeki zâtların az bir zamanda Nurlardan
fevkalâde hüsn-ü ahlâk dersini alanlarını gören bâzı alâkadar
zâtlar demişler ki: “Terbiye için onbeş sene hapse atmaktansa,
onbeş hafta Risale-i Nur dersini alsalar, daha ziyâde onları ıslah
eder”.
Mâdem ölüm ölmüyor ve ecel
gizlidir, her vakit gelebilir ve mâdem kabir kapanmıyor; kafile
kafile arkasında gelenler oraya girip kayboluyorlar ve mâdem ölüm,
ehl-i îmân hakkında idam-ı ebedîden terhis tezkeresine
çevrildiğini, hakikat-ı Kur'aniyye ile Risale-i Nur güneş gibi
göstermiş ve ehl-i dalâlet ve sefahet hakkında göz ile göründüğü
gibi bir idam-ı ebedîdir; bütün mahbubatından ve mevcûdâttan bir
firak-ı lâyezâlîdir. Elbette ve elbette hiç bir şüphe kalmaz ki:
en bahtiyar odur ki; sabır içinde şükredip hapis müddetinden tam
istifâde ederek Nurların dersini alarak, istikamet dairesinde
îmanına ve Kur'ana hizmete çalışmaktır.
Ey zevk ve lezzete mübtelâ insân!
Ben yetmişbeş yaşımda binler tecrübelerle ve hüccetlerle ve
hâdiselerle aynel-yakîn bildim ki: Hakikî zevk ve elemsiz lezzet
ve kedersiz sevinç ve hayattaki saadet yalnız îmândadır ve îmân
hakikatleri dairesinde bulunur. Yoksa dünyevî bir lezzette çok
elemler var. Bir üzüm tanesini yedirir on tokat vurur gibi hayatın
lezzetini kaçırır.
Ey hapis musibetine düşen bîçareler! Mâdem dünyanız ağlıyor ve
hayatınız acılaştı. Çalışınız; âhiretiniz dahi ağlamasın ve
hayat-ı bâkiyyeniz gülsün, tatlılaşsın, hapisten istifâde ediniz.
Nasıl bâzan ağır şerait altında düşman karşısında bir saat nöbet,
bir sene ibâdet hükmüne geçebilir. Öyle de, sizin bu ağır şerait
altında herbir saat ibâdet zahmeti; çok saatler olup, o zahmetleri
rahmetlere çevirir.
* * *
باِسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلاَ مُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُاللّهِ
وَبَرَكَا تُُه
Aziz, sıddık kardeşlerim!
Hapis musibetine düşenlere ve
onlara merhametkârane, sadâkatla, hariçten gelen erzaklarına
nezaret ve yardım edenlere kuvvetli bir teselliyi “Üç Nokta”da
beyân edeceğim.
Birinci Nokta: Hapiste geçen
ömür günleri, herbir gün on gün kadar bir ibâdet kazandırabilir ve
fâni saatleri, meyveleri cihetiyle mânen bâki saatlere çevirebilir
ve beş-on sene ceza ile, milyonlar sene haps-i ebedîden kurtulmağa
vesile olabilir. İşte ehl-i îmân için bu pek büyük ve çok
kıymetdar kazanç şartı, farz namazını kılmak ve hapse sebebiyet
veren günahlardan tövbe etmek ve sabır içinde şükretmektir. Zâten
hapis çok günahlara mânidir, meydan vermiyor.
İkinci Nokta:
Zeval-i lezzet elem olduğu gibi, zeval-i elem dahi lezzettir. Evet
herkes geçmiş lezzetli, safalı günlerini düşünse; teessüf ve
tahassür elem-i mânevîsini hissedip “Eyvah!” der ve geçmiş
musibetli, elemli günlerini tahattur etse; zevalinden bir mânevî
lezzet hisseder ki: “Elhamdülillâh şükür, o bela sevabını bıraktı
gitti” der. Ferah ile teneffüs eder. Demek bir saat muvakkat elem,
ruhta bir mânevî lezzet bırakır ve lezzetli saat, bilakis elem
bırakır. Mâdem hakikat budur ve mâdem geçmiş musibet saatleri,
elemleri ile beraber madum ve yok olmuş ve gelecek bela günleri
şimdi madum ve yoktur ve yoktan elem yok ve madumdan elem gelmez.
Meselâ: birkaç gün evvel aç ve susuz olmasından, bir-iki gün sonra
aç ve susuz olmak ihtimalinden, bugün onlar niyetiyle mütemadiyen
ekmek yese ve su içse, ne derece divaneliktir. Aynen öyle de,
geçmiş ve gelecek elemli saatleri -ki hiç ve madum ve yok
olmuşlar- şimdi düşünüp sabırsızlık göstermek ve kusurlu nefsini
bırakıp, Allah'tan şekva etmek gibi “Of!.. Of!..” etmek
divaneliktir. Eğer sağa-sola yâni geçmiş ve geleceklere karşı
sabır kuvvetini dağıtmazsa ve hâzır saate ve güne karşı tutsa, tam
kâfi gelir. Sıkıntı ondan bire iner. Hattâ şekva olmasın, ben bu
üçüncü Medrese-i Yusufiyyede, birkaç gün zarfında, hiç ömrümde
görmediğim maddî ve mânevî sıkıntılı, hastalıklı musibetimde,
husûsan Nur'un hizmetinden mahrumiyetimden gelen me'yusiyet ve
kalbî ve ruhî sıkıntılar beni ezdiği sırada, inâyet-i İlâhiyye bu
mezkûr hakikatı gösterdi. Ben de sıkıntılı hastalığımdan,
hapsimden razı oldum. Çünki: “Benim gibi kabir kapısında bir
bîçareye, gafletle geçebilir bir saatini, on saat ibâdet saatleri
yapmak büyük kârdır” diye şükreyledim.
Üçüncü Nokta:
Mahpuslara şefkatkârane hizmetle yardım etmek ve muhtaç oldukları
rızıklarını ellerine vermek ve mânevî yaralarına tesellilerle
merhem sürmekte, az bir amel ile büyük bir kazanç var. Ve
dışarıdan gelen yemeklerini onlara vermek, aynı o yemek kadar, o
gardiyan ve gardiyan ile beraber dâhilde ve hariçte bîçare
mahpuslara çalışanlara -bir sadaka hükmünde- defter-i hasenatına
yazılır. Husûsan musibetzede, ihtiyar veya hasta veya fakir veya
garib olsa, o sadaka-i mânevîyyenin sevabını çok ziyâdeleştirir.
İşte bu kıymetli kazancın şartı,
farz namazını kılmaktır. Tâ ki: O hizmeti, Lillâh için olsun. Hem
bir şartı da sadakat ve şefkat ve sevinç ile ve minnet etmemek
tarzda yardımlarına koşmaktır.
* * *
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا
دَائِمًا
Ey hapis arkadaşlarım ve din
kardeşlerim!
Size; hem dünya azabından, hem
âhiret azabından kurtaracak bir hakikatı beyân etmek, kalbime
ihtar edildi. O da şudur:
Meselâ: Birisi birisinin kardeşini veya akrabasını öldürmüş. Bir
dakika intikam lezzetiyle bir katl, milyonlar dakika hem kalbî
sıkıntı, hem hapis azabını çektirir. Ve maktulün akrabası dahi
intikam endişesiyle ve karşısında düşmanını düşünmesiyle,
hayatının lezzetini ve ömrünün zevkini kaçırır. Hem korku, hem
hiddet azabını çekiyor. Bunun tek bir çaresi var: O da Kur'anın
emrettiği ve hak ve hakikat ve maslahat ve insânîyyet ve İslâmiyet
iktiza ve teşvik ettikleri olan, barışmak ve musalâha etmektir.
Evet, hakikat ve maslahat sulhtur. Çünki: Ecel birdir, değişmez. O
maktul, herhalde ecel geldiğinden daha ziyâde kalmayacaktı. O
katil ise, o kaza-i İlâhiyyeye vasıta olmuş. Eğer barışmak
olmazsa, iki taraf da daima korku ve intikam azabını çekerler.
Onun içindir ki, “Üç günden fazla bir mü'min diğer bir mü'mine
küsmemek” İslâmiyet emrediyor. Eğer o katl, bir adavetten ve bir
kinli garazdan gelmemişse ve bir münafık o fitneye vesile olmuş
ise; çabuk barışmak elzemdir. Yoksa, o cüz'î musibet büyük olur,
devam eder. Eğer barışsalar ve öldüren tövbe etse ve maktule her
vakit dua etse, o halde her iki taraf çok kazanırlar ve kardeş
gibi olurlar. Bir gitmiş kardeşe bedel, birkaç dindar kardeşleri
kazanır. Kazâ ve kader-i İlâhîye teslim olup düşmanını afveder ve
bilhassa mâdem Risale-i Nur dersini dinlemişler, elbette
mabeynlerinde bulunan bütün küsmekleri bırakmağa hem maslahat ve
istirahat-ı şahsiyye ve umumiyye, hem Nur dairesindeki uhuvvet
iktiza ediyor.
Nasıl ki Denizli hapsinde
birbirine düşman bütün mahpuslar, Nurlar dersiyle birbirlerine
kardeş oldular ve bizim beraetimize bir sebeb olup -hattâ
dinsizlere, serserilere de- o mahpuslar hakkında “Maşâallah,
Bârekâllâh” dedirttiler ve o mahpuslar tam teneffüs ettiler. Ben
burada gördüm ki: birtek adamın yüzünden yüz adam sıkıntı çekip
beraber teneffüse çıkmıyorlar. Onlara zulüm olur. Mert ve vicdanlı
bir mü'min, küçük ve cüz'î bir hatâ veya menfaatle yüzer zararı
ehl-i imânâ vermez. Eğer hatâ etse verse, çabuk tövbe etmek
lâzımdır.
* * *
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
Aziz yeni kardeşlerim ve eski
mahpuslar!
Benim kat'î kanaatım gelmiş ki;
buraya girmemizin inâyet-i İlâhiyye cihetinde bir ehemmiyetli
sebebi sizsiniz. Yâni; Nurlar tesellileriyle ve îmanın
hakikatlariyle sizi bu hapis musibetinin sıkıntılarından ve
dünyevî çok zararlarından ve boşu boşuna gam ve hüzün ile giden
hayatınızı faydasızlıktan, bâdiheva zâyi' olmasından ve dünyanızın
ağlaması gibi âhiretinizi ağlamaktan kurtarıp tam bir teselli size
vermektir. Mâdem hakikat budur. Elbette siz dahi, Denizli
mahpusları ve Nur talebeleri gibi birbirinize karşı kardeş olmanız
lâzımdır. Görüyorsunuz ki: Bir bıçak içinize girmemek ve
birbirinize tecavüz etmemek için dışarıdan gelen bütün eşyanız ve
yemek ve ekmeğinizi ve çorbanızı karıştırıyorlar. Size sadakatla
hizmet eden gardiyanlar çok zahmet çekiyorlar. Hem siz, beraber
teneffüse çıkmıyorsunuz. Gûya canavar ve vahşî gibi birbirinize
saldıracaksınız. İşte şimdi sizin gibi fıtrî kahramanlık damarını
taşıyan yeni arkadaşlar, bu zamanda mânevî büyük bir kahramanlık
ile heyet'e deyiniz ki: “Değil elimize bıçak, belki mavzer ve
rovelver de verilse, hem emir de verilse, biz bu bîçâre ve bizim
gibi musibetzede arkadaşlarımıza dokunmayacağız. Eskiden yüz
düşmanlık ve adavetimiz dahi olsa da, onları helâl edip
hatırlarını kırmamağa çalışacağımıza, Kur'anın ve îmânın ve
uhuvvet-i İslâmiyyenin ve maslahatımızın emriyle ve irşadıyla
karar verdik.” diyerek, bu hapsi bir mübârek dershaneye çeviriniz.
* * *
LEYLE-İ KADİRDE İHTAR
EDİLEN BİR MES'ELE-İ MÜHİMME
(Onüçüncü Sözün
İkinci Makamının Zeyli)
Leyle-i Kadir'de kalbe gelen pek
geniş ve uzun bir hakikate, pek kısaca bir işaret edeceğiz. Şöyle
ki:
Nev'-i beşer, bu son harb-i
umumînin eşedd-i zulüm ve eşedd-i istibdadı ile ve merhametsiz
tahribatı ile ve birtek düşmanın yüzünden yüzer mâsumu perişan
etmesiyle ve mağlûbların dehşetli me'yusiyetleriyle ve galiblerin
dehşetli telâş ve hâkimiyyetlerini muhafaza ve büyük
tahribatlarını tâmir edememelerinden gelen dehşetli vicdan
azablariyle ve dünya hayatının bütün bütün fâni ve muvakkat olması
ve medeniyet fantaziyelerinin aldatıcı ve uyutucu olduğu umuma
görünmesiyle ve fıtrat-ı beşeriyyedeki yüksek istidadatın ve
mahiyyet-i insânîyyesinin umumî bir sûrette dehşetli
yaralanmasıyla ve gaflet ve dalâletin, sert ve sağır olan
tabiatın, Kur'anın elmas kılıncı altında parçalanmasıyla ve gaflet
ve dalâletin en boğucu, aldatıcı, en geniş perdesi olan siyaset-i
ruy-i zeminin pek çirkin, pek gaddarâne hakikî sûreti görünmesiyle
elbette ve elbette hiç şüphe yok ki: Şimalde, Garpta, Amerika'da
emâreleri göründüğüne binaen nev-i beşerin mâşuk-u mecâzîsi olan
hayat-ı dünyeviyye, böyle çirkin ve geçici olmasından fıtrat-ı
beşerin hakikî sevdiği, aradığı hayat-ı bâkıyyeyi bütün kuvvetiyle
arayacak ve elbette hiç şüphe yok ki: Bin üçyüzaltmış senede, her
asırda üçyüzelli milyon şâkirdi bulunan ve her hükmüne ve dâvasına
milyonlar ehl-i hakikat tasdik ile imza basan ve her dakikada
milyonlar hâfızların kalbinde kudsiyyet ile bulunup lisanlariyle
beşere ders veren ve hiç bir kitapta emsali bulunmayan bir tarzda,
beşer için hayat-ı bâkıyyeyi ve saadet-i ebediyyeyi müjde veren ve
bütün beşerin yaralarını tedâvi eden Kur'an-ı Mu'ciz-ül-Beyânın
şiddetli, kuvvetli ve tekrarlı binler âyâtiyle, belki sarihan ve
işareten onbinler defa dâva edip haber veren ve sarsılmaz kat'î
delillerle, şüphe getirmez hadsiz hüccetleriyle hayat-ı bâkıyyeyi
kat'iyyetle müjde ve saadet-i ebediyyeyi ders vermesi, elbette nev-i
beşer; bütün bütün aklını kaybetmezse, maddi veya mânevî bir
kıyamet başlarına kopmazsa; İsveç, Norveç, Finlandiya ve
İngiltere'nin Kur'anı kabûl etmeğe çalışan meşhur hatipleri ve
Amerika’nın dîn-i hakkı arayan ehemmiyetli cem'iyyeti gibi; rûy-i
zeminin geniş kıt'aları ve büyük hükümetleri Kur'an-ı Mu'ciz-ül-Beyânı
arayacaklar ve hakikatlerini anladıktan sonra bütün ruh u
canlariyle sarılacaklar. Çünkü bu hakikat noktasında kat'iyyen
Kur'anın misli yoktur ve olamaz ve hiçbir şey bu mu'cize-i ekberin
yerini tutamaz.
Sâniyen: Mâdem Risale-i
Nur, bu mu'cize-i kübrânın elinde bir elmas kılınç hükmünde
hizmetini göstermiş ve muannid düşmanlarını teslime mecbur etmiş.
Hem kalbi, hem ruhu, hem hissiyatı tam tenvir edecek ve ilâçlarını
verecek bir tarzda hazine-i Kur'aniyyenin dellâllığını yapan ve
Ondan başka me'hazı ve mercii olmayan ve bir mu'cize-i mânevîyyesi
bulunan Risale-i Nur, o vazifeyi tam yapıyor ve aleyhindeki
dehşetli propagandalara ve gayet muannid zındıklara tam galebe
çalmış ve dalâletin en sert kuvvetli kalesi olan tabiatı, “Tabiat
Risalesi”yle parça parça etmiş ve gafletin en kalın ve boğucu ve
geniş daire-i âfâkında ve fennin en geniş perdelerinde “Asâ-yı
Mûsa”daki Meyvenin Altıncı Mes'elesi ve Birinci, İkinci, Üçüncü,
Sekizinci Hüccetleriyle gayet parlak bir tarzda gafleti dağıtıp
nur-u tevhidi göstermiş.
* * *
MEYVE RİSALESİNDEN
ALTINCI MES'ELE
(Risale-i Nur'un çok
yerlerinde izahı ve kat'î hadsiz hüccetleri bulunan îmân-ı
billâh rüknünün binler küllî bürhânlarından birtek bürhâna
kısaca bir işarettir.)
Kastamonu'da lise talebelerinden
bir kısmı yanıma geldiler. “Bize Hâlıkımızı tanıttır,
muallimlerimiz Allah'tan bahsetmiyorlar” dediler. Ben dedim: Sizin
okuduğunuz fenlerden her fen, kendi lisan-ı mahsusuyla mütemadiyen
Allah'tan bahsedip Hâlıkı tanıttırıyorlar. Muallimleri değil,
onları dinleyiniz.
Meselâ: Nasılki mükemmel bir
eczahane ki, her kavanozunda hârika ve hassas mizanlarla alınmış
hayatdar macunlar ve tiryaklar var. Şüphesiz gayet meharetli ve
kimyager ve hakîm bir eczacıyı gösterir. Öyle de, küre-i arz
eczahanesinde bulunan dörtyüz bin çeşit nebâtat ve hayvanat
kavanozlarındaki zîhayat macunlar ve tiryaklar cihetiyle, bu
çarşıdaki eczahaneden ne derece ziyâde mükemmel ve büyük olması
nisbetinde, okuduğunuz fenn-i tıp mikyasıyla küre-i arz eczahane-i
kübrâsının eczacısı olan Hakîm-i Zülcelâl'i hattâ kör gözlere de
gösterir, tanıttırır.
Hem meselâ: Nasıl bir hârika
fabrika ki; binler çeşit çeşit kumaşları basit bir maddeden
dokuyor. Şeksiz, bir fabrikatörü ve meharetli bir makinisti
tanıttırır. Öyle de, küre-i arz denilen yüzbinler başlı, her
başında yüzbinler mükemmel fabrika bulunan bu seyyar makine-i
Rabbâniyye, ne derece bu insân fabrikasından büyükse, mükemmelse,
o derecede -okuduğunuz fenn-i makine mikyasıyla- küre-i arzın
ustasını ve sahibini bildirir ve tanıttırır.
Hem meselâ, nasılki; gayet
mükemmel binbir çeşit erzak etrafından celbedip içinde muntâzaman
istif ve ihzâr edilmiş depo ve iaşe anbarı ve dükkân, şeksiz, bir
fevkalâde iaşe ve erzak mâlikini ve sahibini ve memurunu bildirir.
Öyle de, bir senede yirmidört bin senelik bir dairede muntâzaman
seyahat eden ve yüzbinler ve ayrı ayrı erzak isteyen tâifeleri
içine alan ve seyahatiyle mevsimlere uğrayıp, baharı bir büyük
vagon gibi, binler ayrı ayrı taamlarla doldurarak, kışta erzakı
tükenen bîçare zîhayatlara getiren ve küre-i arz denilen bu
Rahmânî iaşe anbarı ve bir sefine-i Sübhaniyye ve binbir çeşit
cihazâtı ve malları ve konserve paketleri taşıyan bu depo ve
dükkân-ı Rabbanî, ne derece o fabrikadan büyük ve mükemmel ise;
-okuduğunuz ve okuyacağınız fenn-i iaşe mikyasıyla- o kat'iyette
ve o derecede küre-i arz deposunun sahibini, mutasarrıfını,
müdebbirini, bildirir, tanıttırır, sevdirir.
Hem nasıl ki; dörtyüz bin millet
içinde bulunan ve her milletin istediği erzakı ayrı ve istimal
ettiği silâhı ayrı ve giydiği elbisesi ayrı ve tâlimatı ayrı ve
terhisatı ayrı olan bir ordunun mu'cizekâr bir kumandanı, tek
başıyla bütün o ayrı ayrı milletlerin ayrı ayrı erzaklarını ve
çeşit çeşit eslihalarını ve elbiselerini ve cihazâtlarını,
hiçbirini unutmayarak ve şaşırmayarak verdiği o acib ordu ve
ordugâh, şüphesiz bedâhetle o hârika kumandanı gösterir,
takdirkârane sevdirir. Aynen öyle de; zemin yüzünün ordugâhında ve
her baharda yeniden silâh altına alınmış bir yeni ordu-yu
Sübhanîde, nebâtat ve hayvanat milletlerinden dörtyüz bin nev'in
çeşit çeşit elbise, erzak, esliha, tâlim, terhisleri gayet
mükemmel ve muntâzam ve hiç birini unutmayarak ve şaşırmayarak bir
tek kumandan-ı âzam tarafından verilen küre-i arzın bahar
ordugâhı, ne derece mezkûr insân ordu ve ordugâhından büyük ve
mükemmel ise, -sizin okuyacağınız fenn-i askerî mikyasıyla-
dikkatli ve aklı başında olanlara o derece küre-i arzın Hâkimini
ve Rabbini ve Müdebbirini ve Kumandan-ı Akdes'ini hayretler ve
takdislerle bildirir ve tahmid ve tesbihle sevdirir.
Hem nasıl ki; bir hârika şehirde
milyonlar elektrik lâmbaları hareket ederek her yeri gezerler,
yanmak maddeleri tükenmiyor bir tarzdaki elektrik lâmbaları ve
fabrikası, şeksiz, bedâhetle elektriği idare eden ve seyyar
lâmbaları yapan ve fabrikayı kuran ve iştial maddelerini getiren
bir mu'cizekâr ustayı ve fevkalâde kudretli bir elektrikçiyi
hayretler ve tebriklerle tanıttırır, yaşasınlar ile sevdirir.
Aynen öyle de; bu âlem şehrinde dünya sarayının damındaki yıldız
lâmbaları, bir kısmı -kozmoğrafyanın dediğine bakılsa- küre-i
arzdan bin defa büyük ve top güllesinden yetmiş defa sür'atli
hareket ettikleri halde, intizâmını bozmuyor, birbirine çarpmıyor,
sönmüyor, yanmak maddeleri tükenmiyor. Okuduğunuz kozmoğrafyanın
dediğine göre, küre-i arzdan bir milyon defadan ziyâde büyük ve
bir milyon seneden ziyâde yaşayan ve bir misafirhane-i
Rahmâniyyede bir lâmba ve soba olan güneşimizin yanmasının devamı
için, her gün küre-i arzın denizleri kadar gazyağı ve dağları
kadar kömür veya bin arz kadar odun yığınları lâzımdır ki
sönmesin. Ve onu ve onun gibi ulvî yıldızları gazyağsız, odunsuz,
kömürsüz yandıran ve söndürmeyen ve beraber ve çabuk gezdiren ve
birbirine çarptırmayan bir nihayetsiz kudreti ve saltanatı, ışık
parmaklarıyla gösteren bu kâinat şehr-i muhteşemindeki dünya
sarayının elektrik lâmbaları ve idareleri ne derece o misâlden
daha büyük, daha mükemmeldir; o derecede -sizin okuduğunuz veya
okuyacağınız fenn-i elektrik mikyasıyla- bu meşher-i âzam-ı
kâinatın Sultanını, Münevvirini, Müdebbirini, Sâniini, o nuranî
yıldızları şahid göstererek tanıttırır. Tesbihatla, takdisatla
sevdirir. Perestiş ettirir.
Hem meselâ, nasılki bir kitab
bulunsa ki; bir satırında bir kitab ince yazılmış ve herbir
kelimesinde ince kalemle bir sûre-i Kur'aniyye yazılmış. Gayet
mânidar ve bütün mes'eleleri birbirini teyid eder ve kâtibini ve
müellifini fevkalâde meharetli ve iktidarlı gösteren bir acib
mecmua, şeksiz, gündüz gibi, kâtib ve mûsannifini kemâlâtıyla,
hünerleriyle bildirir, tanıttırır. Mâşâallah, Bârekâllah
cümleleriyle takdir ettirir. Aynen öyle de; bu kâinat kitab-ı
kebiri ki, birtek sahifesi olan zemin yüzünde ve birtek forması
olan baharda, üçyüz bin ayrı ayrı kitablar hükmündeki üçyüz bin
nebatî ve hayvanî tâifeleri beraber, birbiri içinde, yanlışsız
hatâsız, karıştırmayarak, şaşırmayarak, mükemmel, muntâzam ve
bazen ağaç gibi bir kelimede bir kasideyi; ve çekirdek gibi bir
noktada bir kitabın tamam bir fihristesini yazan bir kalem
işlediğini gözümüzle gördüğümüz bu nihayetsiz mânidar ve her
kelimesinde çok hikmetler bulunan şu mecmua-i kâinat ve bu
mücessem Kur'an-ı Ekber-i Âlem, mezkûr misâldeki kitabdan ne
derece büyük ve mükemmel ve mânidar ise; o derecede -sizin
okuduğunuz fenn-i hikmet-ül eşya ve mektebde bilfiil mübaşeret
ettiğiniz fenn-i kıraat ve fenn-i kitabet, geniş mikyaslarıyla ve
dûrbîn gözleriyle- bu kitab-ı kâinatın nakkaşını, kâtibini hadsiz
kemâlâtıyla tanıttırır. Allahü Ekber cümlesiyle bildirir,
Sübhanallah takdisiyle târif eder, Elhamdülillâh senalarıyla
sevdirir.
İşte bu fenlere kıyasen, yüzer
fünundan herbir fen, geniş mikyasıyla ve hususî aynasıyla ve
dûrbînli gözüyle ve ibretli nazarıyla bu kâinatın Hâlık-ı
Zülcelâl'ini Esmâsıyla bildirir; sıfâtını, kemâlâtını tanıttırır.
İşte bu muhteşem ve parlak bir
bürhân-ı vahdâniyyet olan mezkûr hücceti ders vermek içindir ki;
Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyân çok tekrar ile en ziyâde
رَبُّ السَّموَاتِ وَ اْلاَرْضِ * خَلَقَ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضَ
âyetleriyle Hâlıkımızı bize tanıttırıyor, diye o mektebli
gençlere dedim. Onlar dahi tamamıyla kabûl edip tasdik ederek:
“Hadsiz şükür olsun Rabbimize ki, tam kudsî ve ayn-ı hakikat bir
ders aldık. Allah senden razı olsun” dediler! Ben de dedim:
“İnsan binler çeşit elemler ile
müteellim ve binler nevi lezzetler ile mütelezziz olacak bir
zîhayat makine ve gayet derece acziyle beraber hadsiz maddî,
mânevî düşmanları ve nihayetsiz fakrıyla beraber hadsiz zâhirî ve
bâtınî ihtiyâcları bulunan ve mütemadiyen zeval ve firak
tokatlarını yiyen bir bîçare mahlûk iken, birden îmân ve
ubûdiyyetle böyle bir Pâdişah-ı Zülcelâl'e intisab edip bütün
düşmanlarına karşı bir nokta-i istinad ve bütün hâcâtına medâr bir
nokta-i istimdad bularak, herkes mensub olduğu efendisinin
şerefiyle, makamıyla iftihar ettiği gibi; o da böyle nihayetsiz
Kadîr ve Rahîm bir pâdişaha îmân ile intisab etse ve ubûdiyyetle
hizmetine girse ve ecelin idam ilânını kendi hakkında terhis
tezkeresine çevirse ne kadar memnun ve minnetdar ve ne kadar
müteşekkirane iftihar edebilir, kıyas ediniz.”
O mektebli gençlere dediğim gibi
musibetzede mahpuslara da tekrar ile derim: Onu tanıyan ve itaat
eden zindanda dahi olsa bahtiyardır. Onu unutan saraylarda da olsa
zindandadır, bedbahttır. Hattâ bir bahtiyar mazlum idam olunurken
bedbaht zalimlere demiş: “Ben idam olmuyorum. Belki terhis ile
saadete gidiyorum. Fakat, ben de sizi idam-ı ebedî ile mahkûm
gördüğümden sizden tam intikamımı alıyorum.” Lâilâhe illâllah
diyerek sürur ile teslim-i ruh eder.
سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ
اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
* * *
Hüve Nüktesi
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ * وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللَّهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا
دَائِمًا
Çok aziz ve sıddık kardeşlerim;
Kardeşlerim,
لآَ اِلَهَ اِلاَّ هُوَ ve قُلْ هُوَ
اللَّهُ deki هُوَ lâfzında yalnız
maddî cihette bir seyahat-ı hayaliyye-i fikriyyede hava
sahifesinin mütalâasıyla âni bir sûrette görünen bir zarif nükte-i
tevhidde; meslek-i îmâniyyenin hadsiz derece kolay ve vücûb
derecesinde suhuletli bulunmasını; ve şirk ve dalaletin mesleğinde
hadsiz derecede müşkilâtlı, mümteni' binler muhal bulunduğunu
müşahede ettim. Gayet kısa bir işaretle o geniş ve uzun nükteyi
beyân edeceğim.
Evet, nasılki bir avuç toprak,
yüzer çiçeklere nöbetle saksılık eden kabında eğer; tabiata,
esbaba havale edilse lâzımgelir ki; ya o kabda küçük mikyasta
yüzer, belki çiçekler adedince mânevî makineler, fabrikalar
bulunsun veyahut o parçacık topraktaki herbir zerre, bütün o ayrı
ayrı çiçekleri, muhtelif hâsiyetleriyle ve hayattar cihazâtıyla
yapmalarını bilsin; âdeta bir ilâh gibi hadsiz ilmi ve nihayetsiz
iktidarı bulunsun. Aynen öyle de: Emr ve iradenin bir arşı olan
havanın, rüzgârın her bir parçası ve bir nefes ve tırnak kadar
olan هُوَ lâfzındaki havada; küçücük
mikyasta, bütün dünyada mevcûd telefonların, telgrafların,
radyoların ve hadsiz ve muhtelif konuşmaların merkezleri,
santralları, âhize ve nâkileleri bulunsun ve o hadsiz işleri
beraber ve bir anda yapabilsin veyahut o هُوَ
deki havanın belki unsur-u havanın herbir parçasının herbir
zerresi, bütün telefoncular ve ayrı ayrı umum telgrafçılar ve
radyo ile konuşanlar kadar mânevî şahsiyetleri ve kabiliyetleri
bulunsun ve onların umum dillerini bilsin ve aynı zamanda başka
zerrelere de bildirsin, neşretsin. Çünki bilfiil, o vaziyet kısmen
görünüyor ve havanın bütün eczasında o kabiliyet var. İşte ehl-i
küfrün ve tabiiyyûn ve maddiyyûnların mesleklerinde değil bir
muhal, belki zerreler adedince muhaller ve imtinalar ve
müşkülâtlar âşikâre görünüyor. Eğer Sâni'-i Zülcelâl'e verilse,
hava bütün zerratıyla onun emirber neferi olur. Birtek zerrenin
muntâzam birtek vazifesi kadar kolayca, hadsiz küllî vazifelerini
Hâlıkının izniyle ve kuvvetiyle ve Hâlıka intisab ve istinad ile
ve Sâniinin cilve-i kudreti ile bir anda şimşek sür'atinde ve
هُوَ telâffuzu ve havanın temevvücü suhuletinde yapılır.
Yâni, kalem-i kudretin hadsiz ve hârika ve muntâzam yazılarına bir
sahife olur ve zerreleri, o kalemin uçları ve zerrelerin
vazifeleri dahi, kalem-i kaderin noktaları bulunur. Birtek
zerrenin hareketi derecesinde kolay çalışır.
İşte, ben لآَ
اِلَهَ اِلاَّ هُوَ ve قُلْ هُوَ اللَّهُ
deki hareket-i fikriyye ile seyahatimde hava âlemini temaşa
ve o unsurun sahifesini mütalâa ederken, bu mücmel hakikatı tam
vâzıh ve mufassal aynelyakîn müşahede ettim ve
هُوَ nin lâfzında, havasında böyle parlak bir bürhân ve bir
lem'a-yı vâhidiyyet bulunduğu gibi; mânâsında ve işaretinde gayet
nuranî bir cilve-i Ehadiyyet ve çok kuvvetli bir hüccet-i tevhid
ve هُوَ zamirinin mutlak ve mübhem
işareti hangi zâta bakıyor işaretine bir karine-i taayyün o
hüccette bulunması içindir ki, hem Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyân, hem
ehl-i zikir makam-ı tevhidde bu kudsî kelimeyi çok tekrar ederler
diye ilmelyakîn ile bildim.Evet, meselâ; bir nokta beyaz kâğıtta,
iki-üç nokta konulsa karıştığı ve bir adam, muhtelif çok
vazifeleri beraber yapmasıyla şaşıracağı ve bir küçük zîhayata,
çok yükler yüklenmesiyle altında ezildiği ve bir lisan ve bir
kulak, aynı anda müteaddid kelimelerin beraber çıkması ve girmesi
intizâmını bozup karışacağı halde; aynelyakîn gördüm ki:
هُوَ 'nin anahtarı ile ve pusulasıyla
fikren seyahat ettiğim hava unsurunda herbir parçası hattâ herbir
zerresi içine muhtelif binler noktalar, harfler, kelimeler
konulduğu veya konulabileceği halde, karışmadığını ve intizâmını
bozmadığını; hem ayrı ayrı pek çok vazifeler yaptığı halde, hiç
şaşırmadan yapıldığını ve o parçaya ve zerreye pek çok ağır yükler
yüklendiği halde hiç za'f göstermeyerek, geri kalmayarak intizâm
ile taşıdığını; hem binler ayrı ayrı kelime, ayrı ayrı tarzda,
mânâda o küçücük kulak ve lisanlara kemâl-i intizâmla gelip çıkıp,
hiç karışmayarak bozulmayarak o küçücük kulaklara girip, o gayet
incecik lisanlardan çıktığı ve o her zerre ve her parçacık, bu
acîb vazifeleri görmekle beraber kemâl-i serbestiyyet ile
cezbedârâne hal dili ile ve mezkûr hakikatın şehadeti ve
lisanıyla لآَ اِلَهَ اِلاَّ هُوَ ve
قُلْ هُوَ اللَّهُ deyip gezer ve fırtınaların ve şimşek ve
berk ve gök gürültüsü gibi havayı çarpıştırıcı dalgalar
içerisinde, intizâmını ve vazifelerini hiç bozmuyor ve şaşırmıyor
ve bir iş diğer bir işe mâni olmuyor... Ben aynelyakîn müşahede
ettim.
Demek ya herbir zerre ve herbir
parça havada nihayetsiz bir hikmet ve nihayetsiz bir ilmi, iradesi
ve nihayetsiz bir kuvveti, kudreti ve bütün zerrata hâkim-i mutlak
bir hassaları bulunmak lâzımdır ki; bu işlere medâr olabilsin. Bu
ise, zerreler adedince muhal ve bâtıldır. Hiçbir şeytan dahi bunu
hatıra getiremez. Öyle ise bu sahife-i havanın; hakkal-yakîn,
aynel-yakîn, ilmel-yakîn derecesinde bedâhetle Zât-ı Zülcelâl'in
hadsiz gayr-ı mütenahî ilmi ve hikmetle çalıştırdığı kalem-i
kudret ve kaderin mütebeddil sahifesi ve bir levh-i mahfuzun
âlem-i tagayyürde ve mütebeddil şuunatında bir levh-i mahv-isbat
namında yazar bozar tahtası hükmündedir.
İşte hava unsurunun yalnız nakl-i
asvat vazifesinde mezkûr cilve-i Vahdâniyeti ve mezkûr acaibi
gösterdiği ve dalaletin hadsiz muhaliyyetini izhar ettiği gibi,
unsur-u havâînin sâir ehemmiyetli vazifelerinden biri de elektrik,
câzibe, dâfia, ziyâ gibi sâir letâifin naklinde şaşırmadan
muntâzaman, asvat naklindeki vazifeyi gördüğü aynı zamanda, bu
vazifeleri dahi gördüğü; aynı zamanında, bütün nebâtat ve
hayvanata teneffüs ve telkîh gibi hayata lüzumu bulunan levazımatı
kemâl-i intizâm ile yetiştiriyor. Emir ve İrade-i İlâhiyyenin bir
arşı olduğunu kat'î bir sûrette isbat ediyor ve serseri tesadüf ve
kör kuvvet ve sağır tabiat ve karışık, hedefsiz esbab ve âciz,
câmid, câhil maddeler bu sahife-i havaiyyenin kitabetine ve
vazifelerine karışması hiçbir cihetle ihtimal ve imkânı
bulunmadığını aynelyakîn derecesinde isbat ettiğini kat'î kanaat
getirdim ve herbir zerre ve herbir parça lisan-ı hal ile
لآَ اِلَهَ اِلاَّ هُوَ ve قُلْ هُوَ
اللَّهُ dediklerini bildim ve bu هُو
anahtarı ile havanın maddî cihetindeki bu acaibi gördüğüm
gibi, hava unsuru da bir هُو olarak âlem-i misâl ve âlem-i mânâya
bir anahtar oldu.
Mütebâkisi şimdilik yazdırılmadı.
Umuma binler selâm.
* * *