(Bu sözün iki makamı
var. İkinci Makamı daha yazılmamıştır. Birinci Makamı üç
noktadır.)
BİRİNCİ NOKTA:
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
لاَ َتحْسَبَنَّ الَّذِينَ يَفْرَحُونَ ِبمَآ اَتَوْا
وَيُحِبُّونَ اَنْ يُحْمَدُوا ِبمَا لَمْ يَفْعَلُوا فَلاَ
َتحْسَبَنَّهُمْ ِبمَفَازَةٍ مِنَ الْعَذَابِ وَلَهُمْ عَذَابٌ
اَلِيمٌ
Nefs-i emmâreme bir sille-i
tedib:
Ey fahre meftun, şöhrete
mübtelâ, medhe düşkün, hodbinlikte bîhemta sersem nefsim!
Eğer binler meyve veren incirin menşei olan küçücük bir
çekirdeği ve yüz salkım ona takılan üzümün siyah kurucuk
çubuğu; bütün o meyveleri, o salkımları kendi hünerleri
olduğu ve onlardan istifâde edenler o çubuğa, o çekirdeğe
medh ve hürmet etmek lâzım olduğu, hak bir dâva ise; senin
dahi sana yüklenen ni’metler için fahre, gurura belki bir
hakkın var. Halbuki sen, daim zemme müstehaksın. Zira o
çekirdek ve o çubuk gibi değilsin. Senin bir cüz'-i
ihtiyarın bulunmakla, o ni’metlerin kıymetlerini fahrin ile
tenkîs ediyorsun. Gururunla tahrib ediyorsun ve küfranınla
ibtal ediyorsun ve temellükle gasbediyorsun. Senin vazifen
fahr değil, şükürdür. Sana lâyık olan şöhret değil,
tevazudur, hacâlettir. Senin hakkın medih değil istiğfardır,
nedâmettir. Senin kemâlin hodbinlik değil, hüdâbinliktedir.
Evet sen benim cismimde, âlemdeki tabiata benzersin. İkiniz,
hayrı kabûl etmek, şerre merci olmak için yaratılmışsınız.
Yâni fâil ve masdar değilsiniz, belki münfail ve mahalsiniz.
Yalnız bir tesiriniz var: O da hayr-ı mutlaktan gelen hayrı,
güzel bir sûrette kabûl etmemenizden şerre sebeb olmanızdır.
Hem siz birer perde yaratılmışsınız. Tâ güzelliği görülmeyen
zâhirî çirkinlikler size isnad edilip, Zât-ı Mukaddese-i
İlâhiyyenin tenzihine vesile olasınız. Halbuki bütün bütün
vazife-i fıtratınıza zıd bir sûret giymişsiniz.
Kabiliyetsizliğinizden hayrı şerre kalbettiğiniz halde,
Hâlıkınızla güya iştirak edersiniz. Demek nefisperest,
tabiatperest gayet ahmak, gayet zâlimdir.
Hem deme ki: “Ben mazharım.
Güzele mazhar ise, güzelleşir.” Zira, temessül etmediğinden
mazhar değil, memer olursun.
Hem deme ki: “Halk içinde
ben intihab edildim. Bu meyveler benim ile gösteriliyor.
Demek bir meziyetim var.” Hâyır, hâşâ! Belki herkesten evvel
sana verildi; çünki, herkesten ziyâde sen müflis ve muhtaç
ve müteellim olduğundan
en evvel senin eline verildi.
(Haşiye)
İKİNCİ NOKTA:
اَحْسَنَ
كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ âyetinin bir sırrını izah eder.
Şöyle ki:
Herşeyde, hattâ en çirkin
görünen şeylerde, hakikî bir hüsün ciheti vardır. Evet
kâinattaki herşey, her hâdise ya bizzât güzeldir, ona hüsn-ü
bizzât denilir. Veya neticeleri cihetiyle güzeldir ki, ona
hüsn-ü bilgayr denilir. Bir kısım hâdiseler var ki, zâhirî
çirkin, müşevveştir. Fakat o zâhirî perde altında gayet
parlak güzellikler ve intizâmlar var. Ezcümle:
Bahar mevsiminde fırtınalı
yağmur, çamurlu toprak perdesi altında nihayetsiz güzel
çiçek ve muntâzam nebâtatın tebessümleri saklanmış ve güz
mevsiminin haşin tahribatı, hazîn firak perdeleri arkasında
tecelliyat-ı Celâliyye-i Sübhaniyyenin mazharı olan kış
hâdiselerinin tazyikinden ve tazibinden muhafaza etmek için
nazdar çiçeklerin dostları olan nazenin hayvancıkları
vazife-i hayattan terhis etmekle beraber, o kış perdesi
altında nazenin taze güzel bir bahara yer ihzâr etmektir.
Fırtına, zelzele, veba gibi hâdiselerin perdeleri altında
gizlenen pek çok mânevî çiçeklerin inkişafı vardır. Tohumlar
gibi neşv ü nemâsız kalan birçok istidad çekirdekleri,
zâhirî çirkin görünen hâdiseler yüzünden sünbüllenip
güzelleşir. Güya umum inkılâblar ve küllî tahavvüller, birer
mânevî yağmurdur. Fakat insân, hem zâhirperest, hem hodgâm
olduğundan zâhire bakıp çirkinlikle hükmeder. Hodgâmlık
cihetiyle yalnız kendine bakan netice ile muhakeme ederek
şer olduğuna hükmeder. Halbuki: Eşyanın insâna ait gayesi
bir ise, Sâniinin Esmâsına ait binlerdir. Meselâ: Kudret-i
Fâtıranın büyük mu'cizelerinden olan dikenli otları ve
ağaçları muzır, mânâsız telakki eder. Halbuki onlar, otların
ve ağaçların mücehhez kahramanlarıdırlar. Meselâ: Atmaca
kuşu serçelere tasliti, zâhiren rahmete uygun gelmez.
Halbuki serçe kuşunun istidadı, o taslit ile inkişaf eder.
Meselâ: Kar'ı, pek bâridane ve tatsız telâkki ederler.
Halbuki o bârid, tatsız perdesi altında o kadar hararetli
gayeler ve öyle şeker gibi tatlı neticeler vardır ki, târif
edilmez. Hem insân hodgâmlık ve zâhirperestliğiyle beraber,
herşeyi kendine bakan yüzüyle muhakeme ettiğinden, pek çok
mahz-ı edebî olan şeyleri, hilaf-ı edeb zanneder. Meselâ:
Alet-i tenasül-i insân, insân nazarında bahsi hacalet-âverdir.
Fakat şu perde-i hacalet, insâna bakan yüzdedir. Yoksa
hilkate, san'ata ve gayât-ı fıtrata bakan yüzler öyle
perdelerdir ki, hikmet nazarıyla bakılsa ayn-ı edebdir,
hacalet ona hiç temas etmez.
İşte menba-ı edeb olan
Kur'an-ı Hakîm'in bâzı tâbiratı bu yüzler ve perdelere
göredir. Nasılki bize görünen çirkin mahlûkların ve
hâdiselerin zâhirî yüzleri altında gayet güzel ve hikmetli
san'at ve hilkatine bakan güzel yüzler var ki, Sâniine bakar
ve çok güzel perdeler var ki, hikmetleri saklar ve pek çok
zâhirî intizâmsızlıklar ve karışıklıklar var ki, pek
muntâzam bir kitabet-i kudsiyyedir.
ÜÇÜNCÜ NOKTA:
اِنْ كُنْتُمْ ُتحِبُّونَ اللَّهَ
فَاتَّبِعُونِى يُحْبِبْكُمُ اللَّهُ
Mâdem kâinatta hüsn-ü san'at,
bilmüşâhede vardır ve kat'îdir. Elbette Risâlet-i Ahmediyye
(A.S.M.), şuhud derecesinde bir kat'iyetle sübûtu lâzımgelir.
Zira şu güzel masnuattaki hüsn-ü san'at ve zînet-i sûret
gösteriyor ki: Onların san'atkârında ehemmiyetli bir irade-i
tahsin ve kuvvetli bir taleb-i tezyîn vardır ve şu irade ve
taleb ise; o Sâni'de, ulvî bir muhabbet ve masnu'larında
izhar ettiği kemâlât-ı san'atına karşı kudsî bir rağbet var
olduğunu gösteriyor ve şu muhabbet ve rağbet ise, masnuat
içinde en münevver ve mükemmel ferd olan insâna daha ziyâde
müteveccih olup temerküz etmek ister. İnsân ise, şecere-i
hilkatin zîşuur meyvesidir. Meyve ise, en cem'iyetli ve en
uzak ve en ziyâde nazarı âmm ve şuuru küllî bir cüz'üdür.
Nazarı âmm ve şuuru küllî zât ise, o San'atkâr-ı Zülcemâl'e
muhatâb olup görüşen ve küllî şuurunu ve âmm nazarını
tamamen Sâniinin perestişliğine ve san'atının istihsanına ve
ni’metinin şükrüne sarfeden en yüksek, en parlak bir ferd
olabilir.
Şimdi iki levha, iki daire
görünüyor. Biri: Gayet muhteşem, muntâzam bir daire-i
rubûbiyyet ve gayet Mûsanna, murassa bir levha-i san'at...
Diğeri: Gayet münevver, müzehher bir daire-i ubûdiyyet ve
gayet vâsi', câmi' bir levha-i tefekkür ve istihsan ve
teşekkür ve îmân vardır ki, ikinci daire bütün kuvvetiyle
birinci dairenin nâmına hareket eder.
İşte o Sâniin bütün makasıd-ı
san'atperveranesine hizmet eden o daire reisinin ne derece o
Sâni' ile münasebettar ve onun nazarında ne kadar mahbub ve
makbûl olduğu bilbedâhe anlaşılır.
Acaba hiç akıl kabûl eder mi
ki: Şu güzel masnuatın bu derece san'atperver, hattâ ağzın
her çeşit tadını nazara alan in'amperver san'atkârı, Arş ve
Ferşi çınlattıracak bir velvele-i istihsan ve takdir içinde,
berr ve bahri cezbeye getirecek bir zemzeme-i şükran ve
tekbir ile perestişkârâne O’na müteveccih olan en güzel
masnuuna karşı lâkayd kalsın ve O’nunla konuşmasın ve
alâkadarane O’nu Resul yapıp, güzel vaziyetinin başkalara da
sirayet etmesini istemesin? Kellâ! Konuşmamak ve O’nu Resul
yapmamak mümkün değil…
اِنَّ الدِّينَ عِنْدَ اللَّهِ
اْلاِسْلاَمُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللَّهِ وَالَّذِينَ مَعَهُ
* * *
[FİRKATLİ
VE GURBETLİ BİR ESARETTE, FECİR VAKTİNDE AĞLAYAN BİR KALBİN
AĞLAYAN AĞLAMALARIDIR]
Seherlerde eser bâd-ı
tecelli Uyan ey gözlerim vakt-i seherde
İnayet hah zidergâh-ı İlâhî Seherdir ehl-i zenbin tevbegâhı
Uyan ey kalbim vakt-i fecirde
Bikün tevbe, bicû gufrân zi dergâh-ı İlâhî
سَحَرْ حَشْرِيسْتْ دَرُو هُشْيَارْ دَرْ
تَسْبِيحْ هَمَه شَىْ .. بَخَوابِ غَفْلَتْ سَرْسَمْ نَفْسَمْ
حَتَى كَىْ .. عُمْرْ عَصْرِيسْتْ سَفَرْ بَاقَبِرْمِى بَايَدْ
زِهَرْ حَىْ .. بِبَرْخِيزْ نَمَازِى ُونِيَازِى كُوبِكُنْ
آوَازِى ُونْ نَىْ .. بَكُو يَا رَبْ يَشِيمَانَمْ خَجِيلَمْ
شَرْمَسَارَمْ اَزْ كُنَاهِ بِى شُمَارَمْ َرِيشَانَمْ
ذَلِيلَمْ اَشْكْ بَارَمْ اَزْحَيَاتْ بِى قَرَارَمْ
غَرِيبَمْ بِى كَسَمْ ضَعِيفَمْ نَاتُوَانَمْ عَلِيلَمْ
عَاجِزَمْ اِخْتِيَارَمْ بِى اِخْتِيَارَمْ اَلاَمَانْ كُويَمْ
عَفُو جُويَمْ مَدَدْخَواهَمْ زِدَرْ كَاهَتْ آِلهِى