بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَآءَ الدُّنْيَا ِبمَصَابِيحَ
وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاطِينِ
Ey kozmoğrafyanın ruhsuz
mes'eleleriyle zihni darlaşan ve aklı gözüne inen ve şu âyetin
âzametli sırrını, o sıkışmış zihninde yerleştiremeyen mektebli
efendi! Şu âyetin semâsına yedi basamaklı bir merdivenle
çıkılabilir. Gel, beraber çıkacağız!
Birinci Basamak:
Hakikat ve hikmet ister ki: Zemin gibi, semâvatın da kendine
münâsib sekeneleri bulunsun. Lisan-ı şer'îde o ecnâs-ı muhtelifeye,
Melâike ve Ruhaniyyat tesmiye edilir. Evet, hakikat öyle iktiza
eder. Zira, zemin küçüklüğü ve hakaretiyle beraber, zîhayat ve
zîşuur mahlûklardan doldurulması ve arasıra boşaltılıp yeniden
zîşuurlarla şenlendirilmesi, işaret eder, belki tasrih eder ki: Şu
muhteşem burçlar sahibi, müzeyyen kasırlar hükmünde olan semâvat
dahi, zîşuur ve zevil-idrâk mahlûklarla doludur. Onlar dahi ins ve
cin gibi, şu âlem sarayının seyircileri ve şu kâinat kitabının
mütalâacıları ve şu saltanat-ı Rubûbiyyetin dellâllarıdırlar.
Çünki, kâinatı hadd ve hesaba gelmeyen tezyinat ve mehâsin ve
nukuş ile süslendirip tezyin etmesi; bilbedâhe, mütefekkir
istihsan edici ve mütehayyir takdir edicilerin enzârını ister.
Evet, hüsün elbette bir âşık ister; taam ise, aç olana verilir.
Halbuki ins ve cin, şu nihayetsiz vazifeye, şu haşmetli nezarete
ve şu vüs'atli ubûdiyyete karşı milyondan birisini ancak
yapabilir. Demek bu nihayetsiz ve mütenevvi vezaife ve ibâdata,
nihayetsiz Melâike enva'ı ve Ruhâniyyat ecnâsı lâzımdır. Bâzı
rivayatın işârâtıyla ve intizâm-ı âlemin hikmetiyle denilebilir
ki: Bir kısım ecsam-ı seyyare, seyyarattan tut tâ katarata kadar,
bir kısım Melâikenin merakibidirler. Onlar bunlara izn-i İlâhî ile
binerler, âlem-i şehâdeti seyredip gezerler. Hem denilebilir ki,
bir kısım ecsam-ı hayvâniyye, Hadîste “Tuyûrun Hudrun”, tesmiye
edilen cennet kuşlarından tut, tâ sineklere kadar bir cins ervahın
tayyareleridirler. Onlar, bunların içine emr-i Hak ile girerler,
âlem-i cismâniyyatı seyran edip o cesedlerdeki hasselerin
pencereleriyle, cismanî mu'cizât-ı fıtratı temâşa ederler. Elbette
kesafetli topraktan ve küdûretli sudan mütemadiyen letâfetli
hayatı ve nûrâniyyetli zevil-idrâki halkeden Hâlık'ın, elbette
ruha ve hayata münâsib şu nur denizinden ve hattâ zulmet bahrinden
bir kısım zîşuur mahlûkları vardır. Hem çok kesretli olarak
vardır. Melâike ve ruhâniyyatın vücûdlarına dâir “Nokta” namında
bir risalemde ve Yirmidokuzuncu Söz'de iki kerre iki dört eder
derecesinde bir kat'iyyetle isbat edilmiştir. Eğer istersen ona
müracaat et.
İkinci Basamak:
Zemin ile gökler, bir hükûmetin iki memleketi gibi birbirine
alâkadardırlar. Ortalarında ehemmiyetli irtibat ve mühim
muameleler vardır. Zemine lâzım olan ziyâ, hararet ve bereket ve
rahmet gibi şeyler semâdan geliyor, yâni gönderiliyor. Vahye
istinad eden bütün Edyan-ı Semâviyyenin icmâı ile ve şuhuda
istinad eden bütün ehl-i keşfin tevatürüyle, Melâike ve ervah
semâdan zemine geliyorlar. Bundan, hisse karib bir hads-i kat'î
ile bilinir ki: Sekene-i arz için, semâya çıkmak için bir yol
vardır. Evet, nasıl herkesin akıl ve hayal ve nazarı her vakit
semâya gider. Öyle de: Ağırlıklarını bırakan ervah-ı enbiya ve
evliya veya cesedlerini çıkaran ervah-ı emvat, izn-i İlâhî ile
oraya giderler. Mâdem hiffet ve letâfet bulanlar oraya giderler.
Elbette cesed-i misâlî giyen ve ervah gibi hafif ve lâtif bir
kısım sekene-i arz ve hava, semâya gidebilirler.
Üçüncü
Basamak: Semânın sükût ve sükûneti ve intizâm ve ıttıradı ve
vüs'at ve nûrâniyyeti gösterir ki: Sekenesi, zeminin sekenesi gibi
değiller; belki, bütün ahalisi mutî'dirler. Ne emrolunsa onu
işlerler. Müzâhame ve münâkaşayı îcab edecek bir sebeb yoktur.
Zira memleket geniş, fıtratları safi, kendileri masum, makamları
sabittir. Evet, zeminde ezdad içtimâ etmiş; eşrar ahyara karışmış;
içlerinde münâkaşat başlamış; o sebebden ihtilafat ve ızdırabat
düşmüş ve ondan imtihânat ve müsabakat teklif edilmiş ve ondan
terakkiyât ve tedenniyât çıkmış. Şu hakikatın hikmeti şudur ki:
Beşer, şecere-i hilkatin en son
cüz'ü olan meyvesidir. Mâlûmdur ki, bir şeyin semeresi en uzak, en
cem'iyyetli, en nâzik, en ehemmiyetli cüz'üdür. İşte bunun için
semere-i âlem olan insân en câmi', en bedi', en âciz, en zaîf ve
en lâtif bir mu'cize-i kudret olduğundan, beşiği ve meskeni olan
zemin, âsumânâ nisbeten maddeten küçüklüğüyle ve hakaretiyle
beraber mânen ve san'aten bütün kâinatın kalbi, merkezi, bütün
mu'cizât-ı san'atın meşheri, sergisi ve bütün tecelliyat-ı
esmâsının mazharı, nokta-i mihrâkiyesi ve nihayetsiz faaliyyet-i
Rabbâniyyenin mahşeri ve ma'kesi ve hadsiz Hallâkıyet-i
İlâhiyyenin, husûsan nebâtat ve hayvanâtın kesretli enva'-i
sağîresinde, cevvâdâne îcadın medâr ve çarşısı; ve pek geniş
âhiret âlemlerindeki masnuatın küçük mikyasta nümûnegâhı ve
mensucât-ı ebediyyenin sür'atle işleyen tezgâhı ve menâzır-ı
sermediyyenin sür'atle değişen taklidgâhı ve besatîn-i dâimenin
tohumcuklarına sür'atle sünbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve
terbiyegâhı olmuştur. İşte arzın (Haşiye)
bu âzamet-i mânevîyyesinden ve
ehemmiyyet-i san'aviyyesindendir ki, Kur'an-ı Hakîm, semâvata
nisbeten, büyük bir ağacın küçük bir meyvesi hükmünde olan arzı,
bütün semâvata denk tutuyor. Onu bir kefede, bütün semâvâtı bir
kefede koyuyor. Mükerreren رَبُّ السَّمَوَاتِ
وَ اْلاَرْضِ der. Hem arzın şu mezkûr hikmetlerden neş'et
eden sür'atli tahavvülü ve devamlı tagayyürü iktiza eder ki:
Sekenesi de ona göre mazhar-ı tahavvülat olsun. Hem şu mahdud arz,
hadsiz mu'cizât-ı kudrete mazhar olduğundandır ki, en mühim
sekeneleri olan ins ve cinnin kuvalarına, sâir zîhayatlar gibi
fıtrî bir had ve hulkî bir kayıt konulmadığı için nihayetsiz
terakki ve nihayetsiz tedenniye mazhar olmuştur. Enbiyadan,
evliyadan tut, tâ nemrudlara, tâ şeytanlara kadar uzun bir
meydan-ı imtihanları peyda olmuştur. Mâdem öyledir, elbette
firâvunlaşmış şeytanlar, hadsiz şeraretiyle semâya ve ehline taş
atacaklar...
Dördüncü Basamak:
Bütün âlemlerin Rabbi ve Müdebbiri ve Hâlıkı olan Zât-ı
Zülcelâl'in, ahkâmları ayrı ayrı pek çok namları ve ünvanları ve
Esmâ-i Hüsnâsı vardır. Meselâ: Ashâb-ı Nebi safında küffara karşı
muharebe etmek için melâikeleri göndermesini iktiza eden hangi
isim ve ünvan ise, o isim ve ünvan iktiza eder ki, melâike ile
şeyâtîn ortasında muharebe bulunsun ve ahyar-ı semâviyyîn ve eşrar-ı
arzîn mabeynlerinde mübareze olsun. Evet, küffârın nüfus ve
enfasları kabza-i kudretinde olan Kadîr-i Zülcelâl, bir emir ile,
bir sayha ile onları mahvetmiyor. Rubûbiyyet-i âmme ünvanıyla,
Hakîm ve Müdebbir ismiyle bir meydan-ı imtihan ve mübareze açıyor.
Temsilde hatâ olmasın, görüyoruz ki: Nasılki bir pâdişahın daire-i
hükûmeti itibariyle ayrı ayrı pek çok ünvanları, isimleri bulunur.
Meselâ: Daire-i adliyye onu “Hâkim-i Âdil” nâmıyla yâd eder.
Dâire-i askeriyye onu “Kumandan-ı A'zam” nâmıyla bilir. Daire-i
meşihat onu “Halife” ismiyle zikreder. Daire-i mülkiyye onu
“Sultan” nâmıyla tanır. Muti' ahali ona “Merhametkâr Pâdişah”
derler. Âsi insânlar ona “Kahhar Hâkim” derler. Daha bunlara kıyas
et. İşte bâzı vakit oluyor ki, bütün ahali onun elinde olan o
pâdişah-ı âlî; âciz, zelil bir âsiyi bir emir ile idam etmiyor.
Belki Hâkim-i Âdil ismiyle onu mahkemeye gönderir. Hem muktedir,
hem sadık bir memurunu taltife liyâkatını biliyor. Fakat hususî
ilmiyle, hususî telefonuyla onu taltif etmiyor. Belki haşmet-i
saltanat ve tedbir-i hükûmet ünvanıyla mükâfata istihkakını teşhir
etmek için bir meydan-ı müsabaka açar; vezirine emreder, ahaliyi
temaşaya dâvet eder. Bir istikbâl-i siyâsî yaptırır. Muhteşem bir
imtihan-ı ulvî neticesinde bir mecma-ı âlîde onu taltif eder.
Liyakatını ilân eder. Daha başka cihetleri bunlara kıyas et…
İşte وَلِلَّهِ اْلمَثَلُ اْلاَعْلَى ezel
ve ebed sultanının pek çok Esmâ-i Hüsnâsı vardır. Tecelliyat-ı
Celâliyye ve tezahürat-ı Cemâliyye ile pek çok şuunatı ve
ünvanları vardır. Nur ve zulmet, yaz ve kış, Cennet ve Cehennem'in
vücûdunu iktiza eden isim ve ünvan ve şe'n ise; kanun-u tenâsül,
kanun-u müsabaka, kanun-u teavün gibi pek çok umumî kanunlar
misillü, kanun-u mübarezenin dahi bir derece tâmimini isterler...
Kalb etrafındaki ilhâmât ve vesveselerin mübarezelerinden tut, tâ
semâ âfâkında melâike ve şeytanların mübarezesine kadar o kanunun
şümûlünü iktiza eder.
Beşinci Basamak:
Mâdem arzdan semâya gidip gelmek var. Semâdan arza inip çıkmak
oluyor. Ehemmiyetli levazımat-ı arziyye, oradan gönderiliyor ve
mâdem ervah-ı tayyibeler semâya gidiyorlar. Elbette ervah-ı habîse
dahi, ahyârı taklîden semâvat memleketine gitmeğe teşebbüs
edecekler. Çünki, vücûdca letâfet ve hiffetleri var. Hem, şüphesiz
tard ve ref'edilecekler. Çünki, mâhiyetçe şeraret ve nühusetleri
vardır. Hem, bilâşek velâ şüphe, şu muamele-i mühimmenin ve şu
mübareze-i mânevîyyenin âlem-i şehadette bir alâmeti, bir işareti
bulunacaktır. Çünki: Saltanat-ı Rubûbiyyetin hikmeti iktiza eder
ki: Zîşuur için, bâhusus en mühim vazifesi müşahede ve şehadet ve
dellâllık ve nezaret olan insân için tasarrufat-ı gaybiyyenin
mühimlerine bir işaret koysun, birer alâmet bıraksın.
Nasıl ki, nihayetsiz bahar
mu'cizâtına yağmuru işaret koymuş ve havârik-ı san'atına esbab-ı
zâhiriyyeyi alâmet etmiş. Tâ, âlem-i şehadet ehlini işhad etsin.
Belki, o acib temaşaya, umum ehl-i semâvat ve sekene-i arzın enzar-ı
dikkatlerini celbetsin. Yâni o koca semâvâtı, etrafında
nöbettarlar dizilmiş, burçları tezyin edilmiş bir kal'a hükmünde,
bir şehir sûretinde gösterip haşmet-i Rubûbiyyetini tefekkür
ettirsin. Mâdem şu mübareze-i ulviyyenin ilânı, hikmeten lâzımdır.
Elbette ona bir işaret vardır. Halbuki hâdisat-ı cevviyye ve
semâviyye içinde şu ilâna münâsib hiçbir hâdise görünmüyor. Bundan
daha ensebi yoktur. Zira, yüksek kalelerin muhkem burçlarından
atılan mancınıklar ve işaret fişeklerine benzeyen şu hâdisat-ı
necmiyye, bu recm-i şeytana ne kadar enseb düştüğü bedâheten
anlaşılır. Halbuki şu hâdisenin, bu hikmetten ve şu gayeden başka
ona münâsib bir hikmeti bilinmiyor. Sâir hâdisat öyle değil. Hem
şu hikmet, zaman-ı Âdem'den beri meşhurdur ve ehl-i hakikat için
meşhuddur.
Altıncı Basamak:
Beşer ve cin, nihayetsiz şerre ve cühuda müstaid olduklarından,
nihayetsiz bir temerrüd ve bir tuğyan yaparlar. İşte bunun için
Kur'an-ı Kerim, öyle i'câzkâr bir belâgatla ve öyle âlî ve bâhir
üslûblarla ve öyle gâlî ve zâhir temsiller ve mesellerle ins ve
cinni isyandan ve tuğyandan zecreder ki; kâinatı titretir. Meselâ:
Ey ins ve cin! Emirlerime itaat
etmezseniz, haydi hudud-u mülkümden elinizden gelirse çıkınız,
meseline işaret eden
يَا مَعْشَرَ اْلجِنِّ وَاْلاِنْسِ اِنِ اسْتَطَعْتُمْ اَنْ
تَنْفُذُوا مِنْ اَقْطَارِ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ فَانْفُذُوا لاَ
تَنْفُذُونَ اِلاَّ بِسُلْطَانٍ فَبِاَىِّ اَلآَءِ رَبِّكُمَا
تُكَذِّبَانِ
يُرْسَلُ عَلَيْكُمَا شُوَاظٌ مِنْ نَارٍ وَ نُحَاسٌ فَلاَ
تَنْتَصِرَانِ
âyetindeki âzametli inzara ve
dehşetli tehdide ve şiddetli zecre dikkat et. Nasıl, ins ve cinnin
gayet mağrurane temerrüdlerini, gayet mu'cizane bir belâgatla
kırar. Aczlerini ilân eder. Saltanat-ı Rubûbiyyetin genişliği ve
âzameti nisbetinde ne kadar âciz ve bîçâre olduklarını gösterir.
Gûya şu âyetle, hem وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا
لِلشَّيَاطِينِ âyetiyle böyle diyor ki:
“Ey hakareti içinde mağrur ve
mütemerrid ve ey za'f ve fakrı içinde serkeş ve muannid olan cin
ve ins! Nasıl cesaret edersiniz ki isyanınızla öyle bir Sultan-ı
Zîşan'ın evâmirine karşı geliyorsunuz ki; yıldızlar, aylar,
güneşler emirber neferleri gibi emirlerine itaat ederler. Hem
tuğyanınızla öyle bir Hâkim-i Zülcelâl'e karşı mübareze
ediyorsunuz ki, öyle âzametli muti' askerleri var; faraza
şeytanlarınız dayanabilseler, onları dağ gibi güllelerle
recmedebilirler. Hem küfranınızla öyle bir Mâlik-i Zülcelâl'in
memleketinde isyan ediyorsunuz ki, ibâdından ve cünudundan
öyleleri var ki, değil sizin gibi küçücük âciz mahlûkları, belki
farz-ı muhal olarak dağ ve arz büyüklüğünde birer adüvv-ü kâfir
olsaydınız, arz ve dağ büyüklüğünde yıldızları, ateşli demirleri,
şüvazlı nühasları size atabilirler, sizi dağıtırlar. Hem öyle bir
kanunu kırıyorsunuz ki, o kanun ile öyleler bağlıdır, eğer lüzum
olsa, arzınızı yüzünüze çarpar. Gülleler gibi küreniz misillü
yıldızları üstünüze yağdırabilirler.”
Evet, Kur'anda bâzı mühim tahşidat
vardır ki, düşmanların kuvvetli olduğundan ileri gelmiyor. Belki
haşmetin izharı ve düşman şenaatinin teşhiri gibi sebeblerden
ileri geliyor. Hem bâzan kemâl-i intizâmı ve nihayet adli ve gayet
hilmi ve kuvvet-i hikmeti göstermek için, en büyük ve kuvvetli
esbabı, en küçük ve zaîf bir şeye karşı tahşid eder ve üstünde
tutar; düşürtmez, tecavüz ettirmez. Meselâ şu âyete bak:
وَاِنْ تَظَاهَرَا عَلَيْهِ فَاِنَّ اللَّهَ هُوَ مَوْلاَهُ
وَجِبْرِيلُ وَصَالِحُ اْلمُؤْمِنِينَ وَاْلمَلاَئِكَةُ بَعْدَ
ذَلِكَ ظَهِيرٌ
Ne kadar Nebi hakkına hürmet ve ne
kadar ezvacın hukukuna merhamet var. Şu mühim tahşidat, yalnız
hürmet-i Nebinin âzametini ve iki zaîfenin şekvalarının
ehemmiyetini ve haklarının riayetini, rahîmâne ifade etmek
içindir.
Yedinci Basamak:
Melekler ve semekler gibi, yıldızların dahi gayet muhtelif
efradları vardır. Bir kısmı nihayet küçük, bir kısmı gayet
büyüktür. Hattâ gök yüzünde her parlayana yıldız denilir. İşte bu
yıldız cinsinden bir nev'i de, nâzenin semâ yüzünün murassa
zînetleri ve o ağacın münevver meyveleri ve o denizin müsebbih
balıkları hükmünde, Fâtır-ı Zülcelâl, Sâni'-i Zülcemâl onları
yaratmış ve meleklerine mesîreler, binekler, menziller yapmıştır
ve yıldızların küçük bir nev'ini de, şeyâtînin recmine âlet etmiş.
İşte bu recm-i şeyatîn için atılan şahabların üç mânâsı olabilir:
Birincisi:
Kanun-u mübareze, en geniş dairede dahi cereyan ettiğine remz ve
alâmettir.
İkincisi:
Semâvatta hüşyar nöbettarlar, mutî' sekeneler var. Arzlı
şerirlerin ihtilatından ve istima'larından hoşlanmayan cünudullah
bulunduğuna ilân ve işarettir.
Üçüncüsü:
Müzahrafat-ı arziyyenin mümessilât-ı habiseleri olan casus
şeytanları, temiz ve temizlerin meskeni olan semâyı telvis etmemek
ve nüfus-u habîse hesabına tecessüs ettirmemek için, edebsiz
casusları korkutmak için atılan mancınıklar ve işaret fişekleri
misillü, o şeytanları ebvâb-ı semâdan o şahablarla red ve tarddır.
İşte yıldız böceği hükmünde olan
kafa fenerine îtimad eden ve Kur'an güneşinden gözünü yuman
kozmoğrafyacı efendi! Şu yedi basamaklarda işaret edilen
hakikatlara birden bak. Gözünü aç, kafa fenerini bırak, gündüz
gibi i'câz ışığı içinde şu âyetin mânâsını gör!. O âyetin
semâsından bir hakikat yıldızı al, senin başındaki şeytana at,
kendi şeytanını recmet!.. Biz dahi etmeliyiz ve
رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ
beraber demeliyiz.
فَلِلَّهِ اْلحُجَّةُ الْبَالِغَةُ وَ الْحِكْمَةُ الْقَاطِعَةُ
سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَآ اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَآ اِنَّكَ
اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
* * *
Onbeşinci Sözün Zeyli
( Yirmialtıncı
Mektub'un Birinci Mebhası)
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ
بِحَمْدِهِ
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
وَاِمَّا يَنْزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ
بِاللَّهِ اِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ
Hüccet-ül Kur'an Aleşşeytan ve
Hizbihî... İblisi ilzam, şeytanı ifham, ehl-i tuğyanı iskât eden
“Birinci Mebhas:” bîtarâfâne muhakeme içinde şeytanın müdhiş bir
desisesini kat'î bir sûrette reddeden bir vakıadır. O vakıanın
mücmel bir kısmını on sene evvel lemaât'ta yazmıştım. Şöyle ki:
Bu risalenin te'lifinden onbir
sene evvel Ramazan-ı Şerifte İstanbul'da Bayezid Câmi-i Şerifinde
hâfızları dinliyordum. Birden; şahsını görmedim, fakat mânevî bir
ses işittim gibi bana geldi. Zihnimi kendine çevirdi. Hayalen
dinledim. Baktım ki bana der:
“Sen Kur'anı pek âlî, çok parlak
görüyorsun. Bîtarâfâne muhakeme et, öyle bak. Yâni bir beşer
kelâmı farzet bak... Acaba o meziyyetleri, o zînetleri görecek
misin?” dedi. Hakikaten ben de ona aldandım. Beşer kelâmı farzedip,
öyle baktım. Gördüm ki: Nasıl Bayezid'in elektrik düğmesi çevrilip
söndürülünce ortalık karanlığa düşer. Öyle de o farz ile Kur'anın
parlak ışıkları gizlenmeğe başladı. O vakit anladım ki, benim ile
konuşan şeytandır. Beni vartaya yuvarlandırıyor. Kur'andan
istimdad ettim. Birden bir nur kalbime geldi. Müdafaaya kat'î bir
kuvvet verdi. O vakit şöylece şeytana karşı münazara başladı.
Dedim:
-Ey şeytan! Bîtarâfâne muhakeme,
iki taraf ortasında bir vaziyettir. Halbuki hem senin, hem
insândaki senin şâkirdlerin, dediğiniz bîtarâfâne muhakeme ise;
taraf-ı muhalifi iltizâmdır, bîtaraflık değildir. Muvakkaten bir
dinsizliktir. Çünki: Kur'ana kelâm-ı beşer diye bakmak ve öyle
muhakeme etmek; şıkk-ı muhalifi esas tutmaktır. Bâtılı iltizâmdır.
Bîtarâfâne muhakeme değildir. Belki, bâtıla tarafgirliktir.
Şeytan dedi ki:
-Öyle ise ne Allah'ın kelâmı, ne
de beşerin kelâmı deme. Ortada farzet, bak. Ben dedim:
-O da olamaz. Çünki: münâza’ün fîh
bir mal bulunsa; eğer iki müddeî birbirine yakın ise ve kurbiyyet-i
mekân varsa; o vakit o mal, ikisinden başka birinin elinde veya
ikisinin elleri yetişecek bir sûrette bir yere bırakılacak.
Hangisi isbat etse o alır. Eğer o iki müddeî birbirine gayet uzak,
biri maşrıkta, biri mağribde ise; o vakit kaideten “sahib-ül yed”
kim ise onun elinde bırakılacaktır. Çünki; ortada bırakmak kabil
değildir. İşte Kur'an kıymettar bir maldır. Beşer kelâmı Cenâb-ı
Hakk'ın kelâmından ne kadar uzaksa, o iki taraf o kadar, belki
hadsiz birbirinden uzaktır. İşte, seradan süreyyaya kadar
birbirinden uzak o iki taraf ortasında bırakmak mümkün değildir.
Hem, ortası yoktur. Çünki; vücûd ve adem gibi ve iki nakızeyn gibi
iki zıddırlar. Ortası olamaz. Öyle ise, Kur'an için sahib-ül yed,
taraf-ı İlâhîdir. Öyle ise, onun elinde kabûl edilip, öylece
delâil-i isbata bakılacak. Eğer, öteki taraf onun Kelâmullah
olduğuna dair bütün bürhânları birer birer çürütse, elini ona
uzatabilir. Yoksa uzatamaz. Heyhat! Binler berahin-i kat'iyyenin
mıhlarıyla Arş-ı A'zama çakılan bu muazzam pırlantayı hangi el
bütün o mıhları söküp, o direkleri kesip (Onu) düşürebilir?
İşte ey şeytan! Senin rağmına ehl-i
hak ve insaf bu sûretteki hakikatlı muhakeme ile muhakeme ederler.
Hattâ en küçük bir delilde dahi Kur'ana karşı îmanını
ziyâdeleştirirler. Senin ve şâkirdlerinin gösterdiği yol ise: Bir
kere beşer kelâmı farzedilse, yâni Arş'a bağlanan o muazzam
pırlanta yere atılsa; bütün mıhların kuvvetinde ve çok bürhânların
metânetinde birtek bürhân lâzım ki, onu yerden kaldırıp Arş-ı
Mânevîye çaksın... Tâ küfrün zulümatından kurtulup, îmanın
envarına erişsin. Halbuki buna muvaffak olmak pek güçtür. Onun
için senin desisen ile şu zamanda, bîtarâfâne muhakeme sûreti
altında çokları îmanını kaybediyorlar.
Şeytan döndü ve dedi:
Kur'an beşer kelâmına benziyor.
Onların muhaveresi tarzındadır. Demek, beşer kelâmıdır. Eğer
Allah'ın kelâmı olsa; ona yakışacak, her cihetçe hârikulâde bir
tarzı olacaktı. Onun san'atı nasıl beşer san'atına benzemiyor,
kelâmı da benzememeli?
Cevaben dedim:
-Nasılki Peygamberimiz (A.S.M.)
mu'cizâtından ve hasaisinden başka, ef'al ve ahvâl ve etvârında
beşeriyette kalıp, beşer gibi âdet-i İlâhiyyeye ve evâmir-i
tekviniyyesine münkad ve mutî' olmuş. O da soğuk çeker, elem çeker
ve hâkezâ... Herbir ahvâl ve etvârında hârikulâde bir vaziyet
verilmemiş. Tâ ki; ümmetine ef'aliyle îmam olsun, etvârıyla rehber
olsun, umum harekâtıyla ders versin. Eğer, her etvârında
hârikulâde olsa idi, bizzât her cihetçe imam olamazdı. Herkese
mürşid-i mutlak olamazdı. Bütün ahvâliyle Rahmeten lil-âlemîn
olamazdı. Aynen öyle de:
Kur'an-ı Hakîm ehl-i şuura
îmamdır, cin ve inse mürşiddir, ehl-i kemâle rehberdir, ehl-i
hakikata muallimdir. Öyle ise, beşerin muhâveratı ve üslûbu
tarzında olmak zarurî ve kat'îdir. Çünki; cin ve ins münacatını
ondan alıyor, duâsını ondan öğreniyor, mesâilini onun lisanıyla
zikrediyor, edeb-i muaşeretini ondan taallüm ediyor ve hâkezâ...
Herkes onu merci yapıyor. Öyle ise, eğer Hazret-i Mûsâ
Aleyhisselâm'ın Tur-i Sina'da işittiği Kelâmullah tarzında olsa
idi; beşer bunu dinlemekte, işitmekte tahammül edemezdi ve merci'
edemezdi. Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâm gibi bir ulül-azm, ancak
birkaç kelâmı işitmeye tahammül etmiştir. Mûsâ Aleyhisselâm demiş:
اَهَكَذَا كَلاَمُكَ قَالَ اللَّهُ لِى قُوَّةُ جَمِيعِ اْلاَلْسِنَِ
Şeytan döndü, yine dedi ki:
-Kur'anın mesâili gibi çok zâtlar
o çeşit mes'eleleri din nâmına söylüyorlar. Onun için, bir beşer,
din nâmına böyle bir şey yapmak mümkün değil mi?
Cevaben Kur'anın nuruyla dedim ki:
-Evvelâ, dindar bir adam
din muhabbeti için “Hak böyledir. Hakikat budur. Allah'ın emri
böyledir” der. Yoksa, Allah'ı kendi keyfine konuşturmaz. Hadsiz
derece haddinden tecavüz edip, Allah'ın taklidini yapıp, onun
yerinde konuşmaz.
فَمَنْ اَظْلَمُ
مِمَّنْ كَذَبَ عَلَى اللَّهِ düsturundan titrer.
-Ve sâniyen, bir beşer
kendi başına böyle yapması ve muvaffak olması hiçbir cihetle
mümkün değildir. Belki, yüz derece muhaldir. Çünki; birbirine
yakın zâtlar birbirini taklid edebilirler. Bir cinsten olanlar,
birbirinin sûretine girebilirler. Mertebece birbirine yakın
olanlar birbirinin makamlarını taklid edebilirler. Muvakkaten
insânları iğfal ederler. Fakat, daimî iğfal edemezler. Çünki; ehl-i
dikkat nazarında alâküllihal, etvâr ve ahvâli içindeki
tasannuatlar ve tekellüfatlar sahtekârlığını gösterecek, hilesi
devam etmeyecek. Eğer, sahtekârlıkla taklide çalışan; ötekinden
gayet uzaksa, meselâ: Âdi bir adam, İbn-i Sina gibi bir dâhîyi
ilimde taklid etmek istese ve bir çoban bir pâdişahın vaziyetini
takınsa elbette hiç kimseyi aldatamayacak. Belki, kendi maskara
olacak. Herbir hali bağıracak ki: Bu sahtekârdır. İşte, hâşâ
yüzbin defa hâşâ!. Kur'an, beşer kelâmı farzedildiği vakit: Nasıl
bir yıldız böceği bin sene tekellüfsüz hakikî bir yıldız olarak
rasad ehline görünsün.. hem bir sinek bir sene tamamen tavus
sûretini tasannu'suz, temaşa ehline göstersin.. hem sahtekâr, âmi
bir nefer; namdar, âlî bir müşirin tavrını takınsın, makamında
otursun, çok zaman öyle kalsın; hilesini ihsas etmesin.. hem
müfteri, itikadsız bir adam; müddet-i ömründe daima en sâdık, en
emin, en mu'tekid bir zâtın keyfiyetini ve vaziyetini en müdakkik
nazarlara karşı telaşsız göstersin.. Dâhîlerin nazarında tasannu'u
saklansın?.. Bu ise yüz derece muhaldir. Ona hiçbir zîakıl mümkün
diyemez ve öyle de farzetmek dahi, bedihî bir muhali vâki
farzetmek gibi bir hezeyandır.
Aynen öyle de, Kur'anı kelâm-ı
beşer farzetmek; lâzım gelir ki: Âlem-i İslâm'ın semâsında
bilmüşâhede pek parlak ve daima envar-ı hakaiki neşreden bir
yıldız-ı hakikat, belki bir şems-i kemâlât telakki edilen “Kitab-ı
Mübin”in mâhiyeti; hâşâ bir yıldız böceği hükmünde tasannu'cu bir
beşerin hurafatlı bir düzmesi olsun ve en yakınında olanlar ve
dikkatle Ona bakanlar farkında bulunmasın ve Onu daima âlî ve
menba-ı hakaik bir yıldız bilsin.. Bu ise yüz derece muhal olmakla
beraber, sen ey şeytan! Yüz derece şeytaniyyette ileri gitsen buna
imkân verdiremezsin! Bozulmamış hiçbir aklı kandıramazsın! Yalnız
mânen pek uzaktan baktırmakla aldatıyorsun! Yıldızı, yıldız böceği
gibi böyle küçük gösteriyorsun.
Sâlisen: Hem Kur'anı beşer
kelâmı farzetmek, lâzımgelir ki; âsârıyla, tesiratıyla, netâiciyle
âlem-i insânîyyetin bilmüşâhede en ruhlu ve hayat-feşan, en
hakikatlı ve saadet-resan, en cem'iyyetli ve mu'ciz-beyân, âlî
meziyetleriyle yaldızlı bir Furkan'ın gizli hakikatı; hâşâ!..
Muâvenetsiz, ilimsiz birtek insânın sahtekâr, âdi fikrinin
tasniatı olsun ve yakınında onu temaşa eden ve merakla dikkat eden
büyük zekâlar, ulvî dehalar ondan hiçbir zaman hiçbir cihette
sahtekârlık ve tasannu' eserini görmesin! Daima ciddiyeti,
samimiyeti, ihlası bulsun! Bu ise yüz derece muhal olmakla
beraber, bütün ahvâliyle, akvaliyle, harekâtıyla bütün hayatında
emaneti, îmanı, emniyeti, ihlası, ciddiyeti, istikameti gösteren
ve ders veren ve sıddıkînleri yetiştiren en yüksek, en parlak, en
âlî haslet telakki edilen ve kabûl edilen bir zâtı; en emniyetsiz,
en ihlassız, en itikadsız farzetmekle, muzaaf bir muhali vâki
görmek gibi şeytanı dahi utandıracak bir hezeyan-ı küfrîdir. Çünki;
şu mes'elenin ortası yoktur. Zira farz-ı muhal olarak Kur'an
Kelâmullah olmazsa, arştan zemine düşer gibi sukut eder. Ortada
kalmaz. Mecma-i hakaik iken, menba-ı hurafat olur ve o hârika
fermanı gösteren zât, -hâşâ sümme hâşâ- eğer Resûlullah olmazsa;
a'lâ-yı illiyyînden esfel-i safilîne sukut etmek ve menba-ı
kemâlât derecesinden maden-i desais makamına düşmek lâzımgelir.
Ortada kalmaz. Zira; Allah nâmına iftira eden, yalan söyleyen en
edna bir dereceye düşer. Bir sineği, daimî bir sûrette tavus
görmek ve tavusun büyük evsafını onda her vakit müşahede etmek ne
kadar muhal ise, şu mes'ele de öyle muhaldir. Fıtraten akılsız,
sarhoş bir divane lâzım ki, buna ihtimal versin…
Râbian: Hem Kur'anı kelâm-ı
beşer farzetmek lâzımgelir ki; Benî Âdem'in en büyük ve muhteşem
ordusu olan ümmet-i Muhammediyyenin (A.S.M.) mukaddes kumandanı
olan Kur'an, bilmüşâhede kuvvetli kanunlarıyla, esaslı
düsturlarıyla, nafiz emirleriyle o pek büyük orduyu, iki cihanı
fethedecek bir derecede bir intizâm verdiği ve bir inzibat altına
aldığı ve maddî-mânevî teçhiz ettiği ve umum o efradın derecatına
göre akıllarını tâlim ve kalblerini terbiye ve ruhlarını teshir ve
vicdanlarını tathir ve âza ve cevarihlerini istimal ve istihdam
ettiği halde -hâşâ, yüzbin defa hâşâ!- kuvvetsiz, kıymetsiz,
asılsız bir düzme farzedip yüz derece muhali kabûl etmek lâzım
gelmekle beraber.. müddet-i hayatında ciddî harekâtıyla Hakk'ın
kanunlarını Benî Âdem'e ders veren ve samimî ef'aliyle hakikatın
düsturlarını beşere tâlim eden ve hâlis ve makul akvaliyle
istikametin ve saadetin usûllerini gösteren ve tesis eden ve bütün
tarihçe-i hayatının şehadetiyle Allah'ın azabından çok havf eden
ve herkesten ziyâde Allah'ı bilen ve bildiren ve nev'-i beşerin
beşten birisine ve küre-i arzın yarısına bin üçyüzelli sene
kemâl-i haşmet ile kumandanlık eden ve cihanı velveleye veren ve
şöhretşiar şuunatıyla nev'-i beşerin belki kâinatın elhak medâr-ı
fahri olan bir Zâtı; -hâşâ yüzbin defa hâşâ!- sahtekâr, Allah'tan
korkmaz ve bilmez ve haysiyetini tanımaz, insânîyyetin âdi
derecesinde farzetmekle yüz derece muhali birden irtikâb etmek
lâzım gelir. Çünki şu mes'elenin ortası yoktur. Zira, farz-ı muhal
olarak Kur'an Kelâmullah olmazsa; arştan düşse, orta yerde
kalamaz. Belki, yerde en yalancı birinin malı olduğunu kabûl etmek
lâzımgelir. Bu ise ey şeytan! Yüz derece sen katmerli bir şeytan
olsan bozulmamış hiçbir aklı kandıramazsın ve çürümemiş hiçbir
kalbi ikna edemezsin…
Şeytan döndü, dedi: Nasıl
kandıramam? Ekser insânlara ve insânın meşhur âkıllerine Kur'anı
ve Muhammed'i inkâr ettirdim.
ELCEVAB: Evvelâ, gayet uzak
mesâfeden bakılsa, en büyük şey, en küçük şey gibi görünebilir.
Bir yıldız; bir mum kadardır denilebilir.
Sâniyen: Hem tebeî, sathî
bir nazarla bakılsa, gayet muhal bir şey, mümkün görünebilir. Bir
zaman bir ihtiyar adam Ramazan hilâlini görmek için semâya bakmış.
Gözüne bir beyaz kıl inmiş. O kılı Ay zannetmiş. “Ay'ı gördüm”
demiş. İşte muhaldir ki; hilâl, o beyaz kıl olsun. Fakat kasden ve
bizzât Ay'a baktığı ve o saçı tebeî ve dolayısıyla ve ikinci
derecede göründüğü için o muhali mümkün telakki etmiş.
Sâlisen: Hem, kabûl etmemek
başkadır, inkâr etmek başkadır. Adem-i kabûl bir lâkaydlıktır, Bir
göz kapamaktır. Ve câhilane bir hükümsüzlüktür. Bu sûrette çok
muhal şeyler onun içinde gizlenebilir. Onun aklı onlarla uğraşmaz.
Amma inkâr ise; o adem-i kabûl değil, belki o kabûl-ü ademdir, bir
hükümdür. Onun aklı hareket etmeye mecburdur. O halde senin gibi
bir şeytan onun aklını elinden alır. Sonra inkârı ona yutturur.
Hem, ey şeytan! Bâtılı hak ve muhali mümkün gösteren gaflet ve
dalâlet ve safsata ve inad ve muğalata ve mükâbere ve iğfal ve
görenek gibi şeytanî desiselerle, çok muhalâtı intaç eden inkâr ve
küfrü o bedbaht insân sûretindeki hayvanlara yutturmuşsun.
Râbian: Hem Kur'anı kelâm-ı
beşer farzetmek, lâzımgelir ki: Âlem-i insânîyyetin semâvâtında
yıldızlar gibi parlayan asfiyalara, sıddıkînlere, aktablara
bilmüşâhede rehberlik eden ve bilbedâhe mütemadiyen hakk ve
hakkaniyeti, sıdk ve sadakatı, emn ve emaneti umum tabakat-ı ehl-i
kemâle tâlim eden ve erkân-ı îmâniyyenin hakaikiyle ve erkân-ı
İslâmiyyenin desatiriyle iki cihanın saadetini temin eden ve bu
icraatının şehadetiyle bizzarure hak hâlis ve sâfi hakikat ve
gayet doğru ve pek ciddî olmak lâzım gelen bir kitabı; kendi
evsafının ve tesiratının ve envarının zıddıyla muttasıf tasavvur
edip, -hâşâ sümme hâşâ!- bir sahtekârın tasniat ve iftiraların
mecmuası nazarıyla bakmak; sofestaîleri ve şeytanları dahi
utandıracak ve titretecek şenî' bir hezeyan-ı küfrî olmakla
beraber; izhar ettiği din ve Şeriat-ı İslâmiyyenin şehadetiyle ve
müddet-i hayatında gösterdiği bilittifak fevkalâde takvâsının ve
hâlis ve safi ubûdiyyetinin delaletiyle ve bilittifak kendinde
görünen ahlâk-ı hasenesinin iktizasıyla ve yetiştirdiği bütün ehl-i
hakikatın ve sahib-i kemâlâtın tasdikiyle en mu'tekid, en metin,
en emin, en sadık bir Zâtı; -hâşâ sümme hâşâ! Yüzbin kerre hâşâ!-
itikadsız, en emniyetsiz, Allah'tan korkmaz, bir vaziyette
farzetmek; muhalâtın en çirkin ve menfur bir sûretini ve dalaletin
en zulümlü ve zulümatlı bir tarzını irtikâb etmek lâzımgelir.
ELHASIL: Ondokuzuncu
Mektub'un Onsekizinci İşaretinde denildiği gibi; nasıl kulaklı âmi
tabakası i'câz-ı Kur'an fehminde demiş: Kur'an, bütün dinlediğim
ve dünyada mevcûd kitablara kıyas edilse, hiçbirisine benzemiyor
ve onların derecesinde değildir. Öyle ise ya Kur'an, umumun
altındadır veya umumun fevkinde bir derecesi vardır. Umumun
altındaki şık ise, muhal olmakla beraber, hiçbir düşman hattâ
şeytan dahi diyemez ve kabûl etmez. Öyle ise Kur'an, umum
kitabların fevkindedir. Öyle ise mu'cizedir.
Aynen öyle de, biz de ilm-i usûl
ve fenn-i mantıkça sebr ve taksim denilen en kat'î bir hüccetle
deriz: Ey şeytan ve ey şeytanın şâkirdleri! Kur'an, ya arş-ı
âzamdan ve ism-i âzamdan gelmiş bir kelâmullahtır veyahut -hâşâ
sümme hâşâ! Yüzbin kerre hâşâ!- yerde sahtekâr Allah'tan korkmaz
ve Allah'ı bilmez, itikadsız bir beşerin düzmesidir. Bu ise ey
şeytan! Sâbık hüccetlere karşı bunu sen diyemedin ve diyemezsin ve
diyemeyeceksin. Öyle ise bizzarure ve bilâ-şüphe Kur'an, Hâlık-ı
Kâinat'ın kelâmıdır. Çünki; ortası yoktur ve muhaldir ve olamaz.
Nasılki kat'î bir sûrette isbat ettik. Sen de gördün ve dinledin.
Hem Muhammed Aleyhissalâtü
Vesselâm, ya Resûlullahtır ve bütün Resûllerin ekmeli ve bütün
mahlûkatın efdalidir veyahut -hâşâ yüzbin defa hâşâ!- Allah'a
iftira ettiği ve Allah'ı bilmediği ve azabına inanmadığı için
itikadsız, esfel-i safilîne sukut etmiş
bir beşer farzetmek (Haşiye)
lâzımgelir ki: Bu ise ey İblis! Ne sen ve ne de güvendiğin Avrupa
feylesofları ve Asya münafıkları bunu diyemezsiniz ve
diyememişsiniz ve diyemeyeceksiniz ve dememişsiniz ve
demeyeceksiniz. Çünki: Bu şıkkı dinleyecek ve kabûl edecek dünyada
yoktur. Onun içindir ki, güvendiğin o feylesofların en müfsidleri
ve o münafıkların en vicdansızları dahi diyorlar ki: “Muhammed-i
Arabî (A.S.M.) çok akıllı idi. Çok güzel ahlâklı idi.” Mâdem şu
mes'ele iki şıkka münhasırdır ve mâdem ikinci şıkk muhaldir ve
hiçbir kimse buna sahib çıkmıyor ve mâdem kat'î hüccetlerle isbat
ettik ki, ortası yoktur. Elbette, bizzarure senin ve hizb-üş-şeytanın
rağmına olarak, bilbedâhe ve bihakkalyakîn, Muhammed-i Arabî
Aleyhissalâtü Vesselâm Resûlullahtır ve bütün Resullerin ekmelidir
ve bütün mahlûkatın efdalidir.
عَلَيْهِ الصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ بِعَدَدِ الْمَلَكِ وَاْلاِنْسِ
وَالْجَآنِّ
ŞEYTANIN İKİNCİ KÜÇÜK
BİR İTİRAZI
Sûre-i ق وَ
الْقُرْاَنِ الْمَجِيدِ i okurken
مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ اِلاَّ لَدَيْهِ رَقِيبٌ عَتِيدٌ وَجَآءَتْ
سَكْرَةُ الْمَوْتِ بِالْحَقِّ ذَلِكَ مَا كُنْتَ
مِنْهُ تَحِيدُ وَ نُفِخَ فِى الصُّورِ ذَلِكَ يَوْمُ الْوَعِيدِ وَ
جَآءَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَعَهَا سَآئِقٌ وَ شَهِيدٌ لَقَدْ كُنْتَ فِى
غَفْلَةٍ مِنْ هذَا فَكَشَفْنَا عَنْكَ غِطَآءَكَ فَبَصَرُكَ
الْيَوْمَ حَدِيدٌ وَ قَالَ قَرِينُهُ هَذَا مَا لَدَىَّ عَتِيدٌ
اَلْقِيَا فِى جَهَنَّمَ كُلَّ كَفَّارٍ عَنِيدٍ
Şu âyetleri okurken şeytan dedi
ki: “Kur'anın en mühim fesahatını, siz onun selasetinde ve
vuzuhunda buluyorsunuz. Halbuki; şu âyette nereden nereye atlıyor?
Sekerattan tâ kıyamete atlıyor. Nefh-i Sur'dan muhasebenin
hitamına intikal ediyor ve ondan Cehennem'e idhali zikrediyor. Bu
acib atlamaklar içinde hangi selaset kalır? Kur'anın ekser
yerlerinde, böyle birbirinden uzak mes'eleleri birleştiriyor.
Böyle münasebetsiz vaziyetiyle selaset, fesahat nerede kalır?”
ELCEVAB: Kur'an-ı Mu'ciz-ül
Beyânın esas-ı i'câzı, en mühimlerinden belâgatından sonra
îcazdır. Îcaz: İ'caz-ı Kur'anın en metin ve en mühim bir esasıdır.
Kur'an-ı Hakîm'de şu mu'cizane îcaz, o kadar çoktur ve o kadar
güzeldir ki; ehl-i tedkik, karşısında hayrettedirler. Meselâ:
وَ قِيلَ يَآ اَرْضُ ابْلَعِى مَآءَ كِ وَيَا سَمَآءُ اَقْلِعِى
وَغِيضَ اْلمَآءُ وَقُضِىَ اْلاَمْرُ وَاسْتَوَتْ عَلَى اْلجُودِىِّ
وَقِيلَ بُعْدًا لِلْقَوْمِ الظَّاِلمِينَ
Kısa birkaç cümle ile, Tufan
hâdise-i azîmesini netâiciyle öyle îcazkârane ve mu'cizane Beyân
ediyor ki; çok ehl-i belâgatı, belâgatına secde ettirmiş.
Hem meselâ:
كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِطَغْوَيهَا اِذِ انْبَعَثَ اَشْقَيهَا فَقَالَ
لَهُمْ رَسُولُ اللَّهِ نَاقَةَ اللَّهِ وَسُقْيَيهَافَكَذَّبُوهُ
فَعَقَرُوهَا فَدَمْدَمَ عَلَيْهِمْ رَبُّهُمْ بِذَنْبِهِمْ
فَسَوَّيهَا وَلاَ يَخَافُ عُقْبَيهَا
İşte, Kavm-i Semûd'un acib ve
mühim hâdisatını ve netâicini ve sû'-i akibetlerini, böyle kısa
birkaç cümle ile îcaz içinde bir i’câz ile selasetli ve vuzuhlu ve
fehmi ihlâl etmez bir tarzda beyân ediyor.
Hem meselâ:
وَذَا النُّونِ اِذْ ذَهَبَ مُغَاضِبًا فَظَنَّ اَنْ لَنْ نَقْدِرَ
عَلَيْهِ فَنَادَى فِى الظُّلُمَاتِ اَنْ لآَ اِلهَ اِلآَّ اَنْتَ
سُبْحَانَكَ اِنِّى كُنْتُ مِنَ الظَّاِلمِينَ
İşte اَنْ لَنْ
نَقْدِرَعَلَيْهِ cümlesinden فَنَادَى
فِى الظُّلُمَات cümlesine kadar çok cümleler matvîdir. O
mezkûr olmayan cümleler, fehmi ihlâl etmiyor. Selasete zarar
vermiyor. Hazret-i Yûnus Aleyhisselâm'ın kıssasından mühim
esasları zikreder. Mütebâkisini akla havale eder. Hem meselâ:
Sûre-i Yûsuf'’ta اَرِْلُونِ kelimesinden
يُوسُفُ اَيُّهَا الصِّدِّيقُ ortasında
yedi-sekiz cümle îcaz ile tayyedilmiş. Hiç fehmi ihlâl etmiyor,
selasetine zarar vermiyor. Bu çeşit mu'cizane îcazlar Kur'anda pek
çoktur. Hem pek güzeldir. Amma, Sûre-i Kaf'ın âyeti ise; ondaki
îcaz pek acib ve mu'cizanedir. Çünki; kâfirin pek müdhiş ve çok
uzun ve bir günü elli bin sene olan istikbaline ve o istikbalin
dehşetli inkılabatında kâfirin başına gelecek elîm ve mühim
hâdisata birer birer parmak basıyor. Şimşek gibi fikri, onlar
üstünde gezdiriyor. O pek çok uzun zamanı, hâzır bir sahife gibi
nazara gösterir. Zikredilmeyen hâdisatı hayale havale edip, âli
bir selasetle beyân eder.
وَاِذَا قُرِئَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَاَنْصِتُوا
لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ
İşte ey şeytan! Şimdi bir sözün
daha varsa söyle... Şeytan der:
-Bunlara karşı gelemem, müdafaa
edemem. Fakat, çok ahmaklar var, beni dinliyorlar ve insân
sûretinde çok şeytanlar var, bana yardım ediyorlar ve
feylesoflardan çok firavunlar var, enaniyyetlerini okşayan
mes'eleleri benden ders alıyorlar… Senin bu gibi sözlerin neşrine
sed çekerler. Bunun için sana teslim-i silâh etmem!...
* * *