Haşir
Bahsi
İHTAR:
(Şu risalelerde teşbih ve temsilleri,
hikâyeler sûretinde yazdığımın sebebi; hem teshil, hem Hakaik-i
İslâmiyye ne kadar makul, mütenasib, muhkem, mütesanid
olduğunu göstermektir. Hikâyelerin mânâları, sonlarındaki
hakikatlerdir. Kinaiyyat kabilinden yalnız onlara delâlet
ederler. Demek, hayalî hikâyeler değil, doğru hakikatlerdir.)
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
فَانْظُرْ اِلَى آثَارِ رَحْمَةِ اللّهِ كَيْفَ يُحْيِى اْلاَرْضَ
بَعْدَ مَوْتِهَآ
اِنَّ ذَلِكَ َلمُحْيِى اْلمَوْتَى وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ
قَدِيرٌ
Birader, Haşir ve Âhireti basit ve
avâm lisanıyla ve vâzıh bir tarzda beyânını ister isen, öyle ise
şu temsilî hikâyeciğe nefsimle beraber bak, dinle:
Bir zaman iki adam, Cennet gibi
güzel bir memlekete (şu dünyaya işarettir) gidiyorlar. Bakarlar
ki: Herkes ev, hâne, dükkân kapılarını açık bırakıp muhafazasına
dikkat etmiyorlar. Mal ve para, meydanda sahibsiz kalır. O
adamlardan birisi, her istediği şeye elini uzatıp, ya çalıyor, ya
gasbediyor. Hevesine tebaiyyet edip her nevi zulmü, sefaheti
irtikâb ediyor. Ahali de ona çok ilişmiyorlar. Diğer arkadaşı ona
dedi ki:
“Ne yapıyorsun? Ceza çekeceksin;
beni de belaya sokacaksın. Bu mallar mîrî malıdır. Bu ahali çoluk
çocuğuyla asker olmuşlar veya memur olmuşlar. Şu işlerde sivil
olarak istihdam ediliyorlar. Onun için sana çok ilişmiyorlar.
Fakat intizâm şediddir. Pâdişahın her yerde telefonu var ve
memurları bulunur. Çabuk git, dehâlet et” dedi. Fakat, o sersem
inad edip dedi:
“Yok, mîrî malı değil, belki vakıf
malıdır, sahibsizdir. Herkes istediği gibi tasarruf edebilir. Bu
güzel şeylerden istifâdeyi men'edecek hiçbir sebeb görmüyorum.
Gözümle görmezsem inanmayacağım” dedi. Hem feylesofane çok
safsatiyatı söyledi. İkisi arasında ciddî bir münazara başladı.
Evvelâ o sersem dedi:
“Pâdişah kimdir? Tanımam..”
Sonra arkadaşı ona cevaben: “Bir
köy muhtarsız olmaz. Bir iğne ustasız olmaz; sahibsiz olamaz. Bir
harf kâtibsiz olamaz, biliyorsun. Nasıl oluyor ki; nihayet
derecede muntâzam şu memleket Hâkimsiz olur? Ve bu kadar çok
servet ki, her saatte
bir şimendifer (Haşiye)
gaibden gelir gibi kıymettar, musanna mallarla dolu gelir. Burada
dökülüyor gidiyor. Nasıl sahibsiz olur? Ve her yerde görünen
ilânnameler ve beyânnameler ve her mal üstünde görünen turra ve
sikkeler, damgalar ve her köşesinde sallanan bayraklar nasıl
mâliksiz olabilir? Sen anlaşılıyor ki, bir parça firengî
okumuşsun. Bu İslâm yazılarını okuyamıyorsun. Hem de bilenden
sormuyorsun. İşte gel, en büyük fermanı sana okuyacağım.”
O sersem döndü dedi:
“Haydi pâdişah var; fakat benim
cüz'î istifâdem O’na ne zarar verebilir. Hazinesinden ne noksan
eder? Hem burada hapis mapis yoktur, ceza görünmüyor.”
Arkadaşı ona cevaben dedi:
“Yahu şu görünen memleket bir
manevra meydanıdır. Hem sanayi-i garibe-i sultaniyyenin
meşheridir. Hem muvakkat temelsiz misafirhaneleridir. Görmüyor
musun ki, her gün bir kafile gelir, biri gider, kaybolur. Daima
dolar boşanır. Bir zaman sonra şu memleket tebdil edilecek. Bu
ahali başka ve daimî bir memlekete nakledilecek. Orada herkes
hizmetine mukabil ya ceza, ya mükâfat görecek.” dedi.
Yine o hain sersem, temerrüd edip:
“İnanmam. Hiç mümkün müdür ki, bu memleket harab edilsin; başka
bir memlekete göç etsin.” dedi. Bunun üzerine emin arkadaşı dedi:
“Mâdem bu derece inad ve temerrüd
edersin. Gel, had ve hesabı olmayan delâil içinde “Oniki Sûret”
ile sana göstereceğim ki: Bir mahkeme-i kübrâ var, bir dâr-ı
mükâfat ve ihsan ve bir dâr-ı mücâzât ve zindan var ve bu memleket
her gün bir derece boşandığı gibi, bir gün gelir ki, bütün bütün
boşanıp harab edilecek.
BİRİNCİ SURET: Hiç
mümkün müdür ki; bir saltanat, bâhusus böyle muhteşem bir
saltanat, hüsn-ü hizmet eden mutilere mükâfatı ve isyan edenlere
mücâzâtı bulunmasın. Burada yok hükmündedir. Demek başka yerde bir
mahkeme-i kübrâ vardır.
İKİNCİ SURET: Bu
gidişata, icraata bak! Nasıl en fakir, en zaîften tut, tâ herkese
mükemmel, mükellef erzak veriliyor. Kimsesiz hastalara çok güzel
bakılıyor. Hem gayet kıymetdar ve şahane taamlar, kaplar, murassa
nişanlar, müzeyyen elbiseler, muhteşem ziyâfetler vardır. Bak
senin gibi sersemlerden başka, herkes vazifesine gayet dikkat
eder. Kimse zerrece haddinden tecavüz etmez. En büyük şahıs, en
büyük bir itaatle mütevâziyâne bir havf ve heybet altında hizmet
eder. Demek şu saltanat sahibinin pek büyük bir keremi, pek geniş
bir merhameti var. Hem pek büyük izzeti, pek celâlli bir
haysiyyeti, nâmusu vardır. Halbuki kerem ise, in'am etmek ister.
Merhamet ise, ihsansız olamaz. İzzet ise, gayret ister. Haysiyyet
ve nâmus ise, edebsizlerin tedibini ister. Halbuki şu memlekette o
merhamet, o nâmûsa lâyık binden biri yapılmıyor. Zâlim izzetinde,
mazlûm zilletinde kalıp buradan göçüp gidiyorlar.
Demek bir Mahkeme-i Kübrâya
bırakılıyor.
ÜÇÜNCÜ SURET: Bak
ne kadar âlî bir hikmet, bir intizâmla işler dönüyor. Hem ne kadar
hakikî bir âdalet, bir mizanla muameleler görülüyor. Halbuki
hikmet-i hükûmet ise, saltanatın cenah-ı himayesine iltica eden
mültecilerin taltifini ister. Adâlet ise, raiyyetin hukukunun
muhafazasını ister; tâ hükûmetin haysiyyeti, saltanatın haşmeti
muhafaza edilsin.
Halbuki şu yerlerde o hikmete, o
adâlete lâyık binden biri icra edilmiyor. Senin gibi sersemler,
çoğu ceza görmeden buradan göçüp gidiyorlar.
Demek bir Mahkeme-i Kübrâya
bırakılıyor...
DÖRDÜNCÜ SURET: Bak
had ve hesaba gelmeyen şu sergilerde olan misilsiz mücevherat, şu
sofralarda olan emsalsiz mat'umat gösteriyorlar ki: Bu yerlerin
pâdişahının hadsiz bir sehaveti, hesabsız dolu hazineleri vardır.
Halbuki böyle bir sehavet ve tükenmez hazineler, daimî ve
istenilen her şey içinde bulunur bir dâr-ı ziyâfet ister. Hem
ister ki, o ziyâfetten telezzüz edenler orada devam etsinler. Tâ
zeval ve firak ile elem çekmesinler. Çünki zeval-i elem, lezzet
olduğu gibi, zeval-i lezzet dahi elemdir. Bu sergilere bak! Ve şu
ilânlara dikkat et! Ve bu dellâllara kulak ver ki, mu'ciznümâ bir
pâdişahın antika san'atlarını teşkil ve teşhir ediyorlar.
Kemâlâtını gösteriyorlar. Misilsiz cemâl-i mânevîsini beyân
ediyorlar. Hüsn-ü mahfîsinin letâifinden bahsediyorlar. Demek
O’nun pek mühim, hayret verici kemâlât ve cemâl-i mânevîsi vardır.
Gizli, kusursuz kemâl ise; takdir edici, istihsan edici, mâşâallah
deyip müşahede edicilerin başlarında teşhir ister. Mahfî, nazîrsiz
cemâl ise; görünmek ve görmek ister. Yâni, kendi cemâlini iki
vecihle görmek.. biri, muhtelif âyinelerde bizzât müşahede etmek.
Diğeri, müştak seyirci ve mütehayyir istihsan edicilerin
müşahedesi ile müşahede etmek ister. Hem görmek, hem görünmek, hem
daimî müşahede, hem ebedî işhad ister. Hem o daimî cemâl, müştak
seyirci ve istihsan edicilerin devam-ı vücûdlarını ister. Çünki:
daimî bir cemâl, zâil müştaka razı olamaz. Zira dönmemek üzere
zevale mahkûm olan bir seyirci, zevalin tasavvuruyla muhabbeti
adavete döner. Hayret ve hürmeti tahkire meyleder. Çünki insân,
bilmediği ve yetişmediği şeye düşmandır. Halbuki şu
misafirhanelerden herkes çabuk gidip, kayboluyor. O kemâl ve o
cemâlin bir ışığını belki zayıf bir gölgesini, bir anda bakıp
doymadan gidiyor.
Demek bir seyrangâh-ı daimîye
gidiliyor...
BEŞİNCİ SURET: Bak
bu işler içinde görünüyor ki, o misilsiz zâtın pek büyük bir
şefkati vardır. Çünki her musibetzedenin imdadına koşturuyor. Her
suale ve matluba cevap veriyor. Hattâ, bak! En edna bir hacet, en
edna bir raiyyetten görse, şefkatle kaza ediyor. Bir çobanın bir
koyunu, bir ayağı incinse, ya merhem, ya baytar gönderiyor.
Gel gidelim, şu adada büyük bir
içtima var. Bütün memleket eşrafı orada toplanmışlar. Bak, pek
büyük bir nişanı taşıyan bir Yâver-i Ekrem bir nutuk okuyor. O
şefkatli pâdişahından bir şeyler istiyor. Bütün ahali: “Evet, evet
biz de istiyoruz” diyorlar. Onu tasdik ve teyid ediyorlar. Şimdi
dinle, bu pâdişahın sevgilisi diyor ki:
“Ey bizi ni’metleriyle perverde
eden sultanımız! Bize gösterdiğin nümûnelerin ve gölgelerin
asıllarını, menba'larını göster. Ve bizi makarr-ı saltanatına
celbet. Bizi bu çöllerde mahvettirme. Bizi huzuruna al. Bize
merhamet et. Burada bize tattırdığın leziz ni’metlerini orada
yedir. Bizi zeval ve teb'îd ile tazib etme. Sana müştak ve
müteşekkir şu mutî raiyyetini başı boş bırakıp îdam etme.” diyor
ve pek çok yalvarıyor. Sen de işitiyorsun. Acaba bu kadar şefkatli
ve kudretli bir pâdişah, hiç mümkün müdür ki; en edna bir adamın
en edna bir merâmını ehemmiyetle yerine getirsin, en sevgili bir
Yâver-i Ekreminin en güzel bir maksûdunu yerine getirmesin?
Halbuki, O sevgilinin maksudu, umumun da maksududur. Hem pâdişahın
marzîsi, hem merhamet ve adâletinin muktezasıdır. Hem O’na
rahattır, ağır değil. Bu misafirhânelerdeki muvakkat nüzhetgâhlar
kadar ağır gelmez. Mâdem nümûnelerini göstermek için beş-altı gün
seyrangâhlara bu kadar masraf ediyor, bu memleketi kurdu. Elbette
hakikî hazinelerini, kemâlâtını, hünerlerini makarr-ı saltanatında
öyle bir tarzda gösterecek, öyle seyrangâhlar açacak ki, akılları
hayrette bırakacak.
Demek bu meydan-ı imtihanda
olanlar, başı boş değiller; saadet sarayları ve zindanlar onları
bekliyorlar...
ALTINCI SURET: İşte
gel bak, bu muhteşem şimendiferler, tayyareler, techizâtlar,
depolar, sergiler, icraatlar gösteriyorlar ki, perde arkasında pek
muhteşem
bir saltanat vardır, (Haşiye)
hükmediyor. Böyle bir saltanat, kendisine lâyık bir raiyyet ister.
Halbuki görüyorsun, bütün raiyyet bu misâfirhanede toplanmışlar.
Misâfirhane ise her gün dolar, boşanır. Hem, bütün râiyyet manevra
için bu meydan-ı imtihanda bulunuyorlar. Meydan ise, her saat
tebdil ediliyor. Hem bütün raiyyet, pâdişahın kıymettar
ihsânâtının nümûnelerini ve hârika san'atlarının antikalarını
sergilerde temâşa etmek için şu teşhirgâhta birkaç dakika durup
seyrediyorlar. Meşher ise, her dakika tahavvül ediyor. Giden
gelmez, gelen gider. İşte bu hâl, şu vaziyet kat'î gösteriyor ki:
Şu misâfirhane ve şu meydan ve şu meşherlerin arkasında daimî
saraylar, müstemir meskenler, şu nümûnelerin ve sûretlerin hâlis
ve yüksek asıllarıyla dolu bağ ve hazineler vardır.
Demek burada çabalamak onlar
içindir. Şurada çalıştırır, orada ücret verir. Herkesin istidâdına
göre orada bir saadeti var...
YEDİNCİ SURET: Gel,
bir parça gezelim. Şu medenî ahali içinde ne var, ne yok görelim.
İşte bak! Her yerde, her köşede, müteaddid fotoğraflar kurulmuş,
sûret alıyorlar. Bak, her yerde müteaddid kâtibler oturmuşlar, bir
şeyler yazıyorlar. Her şeyi kaydediyorlar. En ehemmiyetsiz bir
hizmeti, en âdi bir vukûâtı zabtediyorlar. Hâ, şu yüksek dağda
pâdişaha mahsus bir büyük
fotoğraf kurulmuş ki (Haşiye)
; bütün bu yerlerde ne cereyan eder, sûretini alıyorlar. Demek O
zât emretmiş ki; mülkünde cereyan eden bütün muamele ve işler
zabtedilsin. Demek oluyor ki; O Zât-ı Muazzam bütün hâdisatı
kaydettirir, sûretini alır. İşte şu dikkatli hıfz ve muhafaza,
elbette bir muhasebe içindir. Şimdi, en âdi raiyyetin en âdi
muamelelerini ihmal etmeyen bir Hâkim-i Hafîz, hiç mümkün müdür ki
raiyyetin en büyüklerinden en büyük amellerini muhafaza etmesin,
muhasebe etmesin, mükâfat ve mücâzât vermesin. Halbuki O zâtın
izzetine ve gayretine dokunacak ve şe'n-i merhameti hiç kabûl
etmeyecek muâmeleler, o büyüklerden sudûr ediyor. Burada cezâya
çarpmıyor.
Demek, bir Mahkeme-i Kübrâya
bırakılıyor...
SEKİZİNCİ SURET:
Gel, O’ndan gelen bu fermanları sana okuyacağım. Bak, mükerrer
va'dediyor ve şiddetli tehdid ediyor ki: “Sizleri oradan alıp,
makarr-ı saltanatıma getireceğim ve mutîleri mes'ûd, âsîleri
mahbus edeceğim. O muvakkat yeri harab edip, müebbed sarayları,
zindanları hâvi diğer bir memleket kuracağım.” Hem o vaad ettiği
şeyler, O’na gayet rahattır. Raiyyetine, gayet mühimdir. Va'dinde
hulf ise, izzet-i iktidarına gayet zıttır. İşte bak ey sersem! Sen
yalancı vehmini, hezeyancı aklını, aldatıcı nefsini tasdik
ediyorsun. Ve hiçbir veçhile hulf ve hilâfâ mecbûriyyeti olmayan
ve hiçbir cihetle hilâf haysiyyetine yakışmayan ve bütün görünen
işler sıdkına şehadet eden bir zâtı tekzib ediyorsun. Elbette
büyük bir cezaya müstehak olursun. Misâlin şuna benzer ki: Bir
yolcu, güneşin ziyâsından gözünü kapıyor, hayâline bakıyor; vehmi,
bir yıldız böceği gibi kafa fenerinin ışığıyla dehşetli yolunu
tenvîr etmek istiyor. Mâdem vaad etmiş, yapacaktır. Halbuki îfâsı
O’na çok rahat ve bize ve herşeye ve O’na ve saltanatına pek çok
lâzımdır.
Demek bir Mahkeme-i Kübrâ, bir
saadet-i uzmâ vardır.
DOKUZUNCU SURET:
Şimdi gel! Bu dâirelerin ve cemâatlerin
bâzı rüesâlarına ki; (Haşiye)
her biri bizzât Pâdişahla görüşecek husûsî birer telefonu var. Hem
bâzı O’nun huzûruna çıkmışlar. Ne diyorlar bak: Bunlar ittifakla
ihbar ediyorlar ki; O Zât, mükâfat ve mücâzât için pek muhteşem ve
dehşetli bir yer ihzâr etmiş. Gayet kavî vaad ve şiddetli tehdid
ediyor. Hem O’nun izzet ve celâleti hiç bir vecihle hulf-ül va'de
tenezzül edip, tezellülü kabûl etmez. Halbuki, o muhbirler hem
tevâtür derecesinde çok, hem icmâ kuvvetinde bir ittifakla haber
veriyorlar ki: Şu bâzı âsârı görünen saltanat-ı azîmenin medârı ve
makarrı, buradan uzak bir başka memlekettedir ve şu meydan-ı
imtihanda binalar muvakkattırlar. Sonra daimî saraylara tebdil
edilecek. Bu yerler değişecekler. Çünki: eserleriyle âzameti
anlaşılan şu muhteşem, zevalsiz saltanat; böyle geçici, devamsız,
bîkarar, ehemmiyetsiz, mütegayyir, bekasız, nâkıs, tekemmülsüz
umûrlar üzerinde kurulmaz, durulmaz... Demek; ona lâyık, daimî,
müstekar, zevalsiz, müstemir, mükemmel, muhteşem umûrlar üzerinde
duruyor.
ONUNCU SURET: Gel,
bugün
nevrûz-u sultânîdir. (Haşiye)
Bir tebeddülât olacak, acîb işler çıkacak. Şu baharın şu güzel
gününde, şu güzel çiçekli olan şu yeşil sahraya gidip bir seyran
ederiz. İşte bak! Ahali de bu tarafa geliyorlar. Bak bir sihir
var. O binalar birden harab oldular, başka bir şekil aldı. Bak,
bir mu'cize var. O harab olan binalar, birden burada yapıldı.
Âdeta bu hâlî bir çöl, bir medenî şehir oldu. Bak, sinema
perdeleri gibi her saat başka bir âlem gösterir, başka bir şekil
alır. Buna dikkat et ki; o kadar karışık, sür'atli, kesretli,
hakikî perdeler içinde ne kadar mükemmel bir intizâm vardır ki,
herşey yerli yerine konuluyor. Hayâlî sinema perdeleri dahi bunun
kadar muntâzam olamaz. Milyonlar mâhir sihirbazlar dahi bu
san'atları yapamazlar. Demek, bize görünmeyen o pâdişahın çok
büyük mu'cizeleri vardır.
Ey sersem! Sen diyorsun: “Nasıl bu
koca memleket tahrib edilip, başka yere kurulacak?”
İşte görüyorsun ki: Her saat,
senin aklın kabûl etmediği o tebdîl-i diyar gibi çok inkılablar,
tebdiller oluyor. Şu toplanmak, dağılmak ve şu hallerden
anlaşılıyor ki: Bu görünen sür'atli içtimalar, dağılmalar,
teşkiller, tahribler içinde başka bir maksad var…
Bir saatlik içtima için on sene
kadar masraf yapılıyor. Demek bu vaziyetler maksûd-u bizzât
değiller. Bir temsildir, bir takliddirler. O Zât mu'cize ile
yapıyor. Tâ sûretleri alınıp terkib edilsin ve neticeleri
hıfzedilip yazılsın. -Nasılki, manevra meydan-ı imtihanının
herşeyi kaydediliyordu ve yazılıyordu.- Demek, bir mecma-ı ekberde
muamele, bunlar üzerine devam edip dönecek. Hem bir meşher-i
âzamda daimî gösterilecek. Demek şu geçici, kararsız vaziyetler;
sâbit sûretler, bâki meyveler veriyorlar.
Demek bu ihtifâlât; bir saadet-i
uzmâ, bir Mahkeme-i Kübrâ, bilmediğimiz ulvî gayeler içindir...
ONBİRİNCİ SURET:
Gel, ey muannid arkadaş! Bir tayyareye -ya şarka veya garba, yâni;
mâzi ve müstakbele giden bir şimendifere- binelim. Şu mu'cizekâr
zâtın, sâir yerlerde ne çeşit mu'cizeler gösterdiğini görelim.
İşte bak, gördüğümüz menzil ve meydan ve meşher gibi acâibler, her
tarafta bulunuyor. Lâkin san'atça, sûretçe birbirinden ayrıdırlar.
Fakat, buna iyi dikkat et ki: O sebatsız menzillerde, o devamsız
meydanlarda, o bekasız meşherlerde; ne kadar bâhir bir hikmetin
intizâmâtı, ne derece zâhir bir inâyetin işârâtı, ne mertebe âlî
bir adâlet in emârâtı, ne derece vâsi' bir merhametin semeratı
görünüyor. Basiretsiz olmayan herkes yakînen anlar ki: Onun
hikmetinden daha ekmel bir hikmet ve inâyetinden daha ecmel bir
inâyet ve merhametinden daha eşmel bir merhamet ve adâletinden
daha ecell bir adâlet olamaz ve tasavvur edilemez. Eğer faraza
tevehhüm ettiğin gibi, daire-i memleketinde daimî menziller, âlî
mekânlar, sâbit makamlar, bâki meskenler, mûkîm ahali, mes'ud
raiyyeti bulunmazsa; şu hikmet, inâyet, merhamet, adâletin
hakikatlarına şu bekasız memleket mazhar olamadığı mâlûm ve onlara
mazhar olacak, başka yerde de bulunmazsa; o vakit gündüz ortasında
güneşin ışığını gördüğümüz halde güneşi inkâr etmek deecesinde bir
ahmaklıkla, şu gözümüz önündeki hikmeti inkâr etmek ve şu müşahede
ettiğimiz inâyeti inkâr etmek ve şu gördüğümüz merhameti inkâr
etmek ve şu pek kuvvetli emârâtı, işârâtı görünen adâleti inkâr
etmek lâzımgelir. Hem bu gördüğümüz icrâat-ı hakîmane ve ef'âl-i
kerîmâne ve ihsânât-ı rahîmânenin sahibini; -hâşâ sümme hâşâ!-
sefih bir oyuncu, gaddar bir zalim olduğunu kabûl etmek lâzımgelir.
Bu ise, hakikatlerin zıdlarına inkılabıdır. Halbuki inkîlâb-ı
hakaik, bütün ehl-i aklın ittiffakıyla muhaldir, mümkün değildir.
Yalnız, herşeyin vücûdunu inkâr eden Sofestâî eblehler hariçtir.
Demek, bu diyardan başka bir diyar vardır. Onda bir Mahkeme-i
Kübrâ, bir ma'dele-i ulyâ, bir mekreme-i uzmâ vardır ki; tâ şu
merhamet ve hikmet ve inâyet ve adâlet tamamen tezahür etsinler...
ONİKİNCİ SURET: Gel, şimdi
döneceğiz. Şu Cemâatlerin reisleriyle ve zâbitleriyle görüşeceğiz
ve techizâtlarına bakacağız ki; o techizât, yalnız o meydandaki
kısa bir müddet içinde geçinmek için mi verilmiştir? Yahut başka
yerde uzun bir saadet hayatı tahsîl etmek için mi verilmiştir?
Görelim. Herkese ve her techizâta bakamayız. Fakat, nümûne için şu
zâbitin cüzdan ve defterine bakacağız. Bu cüzdanda zâbitin
rütbesi, maaşı, vazifesi, matlubatı, düstur-u harekâtı vardır.
Bak, bu rütbe birkaç günlük için değil; pek uzun bir zaman için
verilebilir.
“Şu maaşı hazine-i hassâdan filan
tarihte alacaksın” yazılıdır. Halbuki o tarih, çok zaman sonra ve
bu meydan kapandıktan sonra gelir. Şu vazife ise; şu muvakkat
meydana göre değil, belki pâdişahın kurbünde daimî bir saadeti
kazanmak için verilmiştir. Şu matlûbat ise, birkaç günlük bu
misâfirhanede geçinmek için olamaz. Belki uzun ve mes'udâne bir
hayat için olabilir. Şu düstur ise, bütün bütün açığa verir ki;
cüzdan sahibi başka yere namzeddir, başka âleme çalışır. Bak şu
defterlerde, âletler techizâtının sûret-i istimâli ve
mes'uliyetler vardır. Halbuki, eğer yalnız bu meydandan başka âlî,
daimî bir yer bulunmazsa; şu muhkem defter, o kat'î cüzdan, bütün
bütün mânâsız olur. Hem şu muhterem zâbit ve mükerrem kumandan ve
muazzez reis; bütün ahaliden aşağı, herkesten daha bedbaht, daha
bîçare, daha zelil, daha musibetli, daha fakir, daha zayıf bir
derekeye düşer. İşte buna kıyas et. Hangi şey'e dikkat etsen
şehadet eder ki: Bu fâniden sonra bir bâki var...
Ey arkadaş! Demek, bu muvakkat
memleket bir tarla hükmündedir. Bir tâlimgâhtır, bir pazardır.
Elbette arkasında bir Mahkeme-i Kübrâ, bir saadet-i uzmâ
gelecektir. Eğer bunu inkâr etsen; bütün zâbitlerdeki cüzdanları,
defterleri, techizâtları, düsturları belki şu memleketteki bütün
intizâmâtı, hattâ hükûmeti inkâr etmeğe mecbur olursun ve bütün
vâki olan icraatın vücûdunu tekzib etmek lâzımgelir. O vakit sana,
insân ve zîşuur denilmez. Sofestâîlerden daha akılsız olursun.
Sakın zannetme; tebdil-i memleket
delilleri bu “Oniki Sûret”e münhasırdır. Belki had ve hesaba
gelmez emâreler, deliller var ki: Şu kararsız mütegayyir memleket;
zevalsiz, müstekar bir memlekete tahvîl edilecektir. Hem had ve
hesaba gelmez işâretler, alâmetler var ki: Bu ahali, şu muvakkat
misafirhanelerden alınacak, saltanatın makarr-ı daimîsine
gönderilecek.
Bâhusus, gel sana “Oniki Sûret”
kuvvetinden daha kuvvetli bir bürhân daha göstereceğim.
İşte gel bak! Şu uzaktaki görünen
cemâat-ı azîme içinde, evvel adada gördüğümüz büyük nişan sahibi
Yâver-i Ekrem bir tebliğatta bulunuyor. Gidelim, dinleyelim. Bak,
o parlak Yâver-i Ekrem, bak o yüksekte ta'lik edilmiş Ferman-ı
A’zamı ahaliye bildiriyor ve diyor ki: “Hazırlanınız; başka, daimî
bir memlekete gideceksiniz. Öyle bir memleket ki, bu memleket ona
nisbeten bir zindan hükmündedir. Pâdişahımızın makarr-ı
saltanatına gidip merhametine, ihsanlarına mazhar olacaksınız.
Eğer güzelce bu fermanı dinleyip itaat etseniz... Yoksa isyan edip
dinlemezseniz, müdhiş zindanlara atılacaksınız.” gibi tebliğatta
bulunuyor. Sen de görüyorsun ki: O Ferman-ı A’zamda öyle i'câzkâr
bir turra var ki, hiçbir veçhile kabil-i taklit değil. Senin gibi
sersemlerden başka herkes; o ferman, pâdişahın fermanı olduğunu
kat'î bilir ve o parlak Yâver-i Ekrem'de öyle nişanlar var ki,
senin gibi körlerden başka herkes O Zâtı, pâdişahın pek doğru
tercümân-ı evâmiri olduğunu yakînen anlar.
Acaba o Yâver-i Ekrem o Ferman-ı
A'zamla beraber bütün kuvvetiyle dâva edip tebliğ ettikleri şu
tebdil-i memleket mes'elesi, hiç kabil midir ki; îtiraz kabûl
etsin. Evet kabil değil! İllâ ki, bütün bu gördüğümüz her şey'i
inkâr edesin...
Şimdi ey arkadaş! Söz senindir, söyle. Ne diyorsan de!
- Ben ne diyeceğim, daha buna karşı bir şey denebilir mi? Gündüz
ortasında güneşe karşı söz söylenir mi? Yalnız derim ki:
“Elhamdülillâh. Yüzbin defa şükür olsun ki; vehim ve heva
tahakkümünden, nefis ve heves esaretinden kurtulup, daimî hapis ve
zindandan halâs oldum ve inandım ki; bu karmakarışık, kararsız
misafirhanelerden başka ve kurb-u şahanede bir diyar-ı saadet
vardır; biz de ona namzediz.
İşte, Haşir ve Ahiretten kinaye ve
ibaret olan şu hikâye-i temsiliyye burada tamam oldu. Şimdi Tevfik-ı
İlâhî ile hakikat-ı ulyâyâ geçeceğiz. Geçmiş “Oniki Sûret”e
mukabil “Oniki Mütesanid Hakikat” ile bir “Mukaddime” beyân
edeceğiz.
Mukaddime
Birkaç işâretle başka yerlerde,
yâni Yirmiikinci, Ondokuzuncu, Yirmialtıncı Sözlerde îzah edilen
birkaç mes'eleye işâret ederiz.
BİRİNCİ İŞARET:
Hikâyedeki sersem adamın o emin arkadaşıyla,'' Üç Hakikatları''
var.
Birincisi: Nefs-i
emmârem ile kalbimdir.
İkincisi:
Felsefe şâkirdleriyle, Kur'an-ı Hakîm tilmizleridir.
Üçüncüsü:
Ümmet-i İslâmiyye ile millet-i küfriyyedir.
Felsefe şâkirdleri ve millet-i
küfriyye ve nefs-i emmârenin en müdhiş dâlâleti, Cenâb-ı Hakk'ı
tanımamaktadır. Hikâyede nasıl emin adam demişti: “Bir harf
kâtibsiz olmaz, bir kanun hâkimsiz olmaz.” Biz de deriz:
Nasılki bir kitab, bâhusus öyle
bir kitab ki; her kelimesi içinde küçük kalemle bir kitab
yazılmış. Her harfi içinde ince kalem ile muntâzam bir kaside
yazılmış. Kâtibsiz olmak, son derece muhaldir. Öyle de şu kâinat
nakkaşsız olmak, son derece muhal-ender muhaldir. Zîra bu kâinat
öyle bir kitabdır ki; her sahifesi çok kitabları tazammun eder.
Hattâ, her kelimesi içinde bir kitab vardır. Her bir harfi içinde
bir kaside vardır. Yeryüzü bir sahifedir; ne kadar kitab içinde
var... Bir ağaç bir kelimedir; ne kadar sahifesi vardır… Bir
meyve, bir harf; bir çekirdek, bir noktadır. O noktada koca bir
ağacın programı, fihristesi var. İşte böyle bir kitab, evsaf-ı
Celâl ve Cemâle, nihayetsiz kudret ve hikmete mâlik bir Zât-ı
Zülcelâl'in nakş-ı kalem-i kudreti olabilir. Demek, âlemin
şuhûdiyle bu imân lâzım gelir. İllâ ki, dalâletten sarhoş olmuş
ola...
Hem nasılki bir hâne ustasız
olmaz. Bâhusus öyle bir hâne ki; hârika san'atlarla, acîb
nakışlarla, garib zînetlerle tezyin edilmiş. Hattâ herbir taşında,
bir saray kadar san'at dercedilmiş. Ustasız olmak, hiçbir akıl
kabûl edemez, gayet mâhir bir san'atkâr ister. Bâhusus o saray
içinde sinema perdeleri gibi her saatte hakikî menziller teşkil
edilip, kemâl-i intizâmla elbise değiştirdiği gibi değiştiriyor.
Hattâ herbir hakikî perde içinde, müteaddid küçük küçük menziller
icadediliyor. Öyle de şu kâinat nihayetsiz hakîm, alîm, kadîr bir
sâni' ister. Çünki: şu muhteşem kâinat öyle bir saraydır ki; Ay,
Güneş lâmbaları; yıldızlar, mumları; zaman, bir ip, bir şerittir
ki, o Sâni'-i Zülcelâl her sene bir başka âlemi ona takıp,
gösteriyor. O taktığı âlemin içinde üçyüzaltmış tarzda muntâzam
sûretlerini tecdîd ediyor. Kemâl-i intizâmla ve hikmetle
değiştiriyor. Yeryüzünü bir sofra-i ni’met yapmış ki, her bahar
mevsiminde, üçyüzbin enva'-ı masnûatıyla tezyin ediyor. Had ve
hesaba gelmez enva-ı ihsanatıyla dolduruyor. Öyle bir tarzda ki,
nihayet ihtilât içinde ve karışmış oldukları halde, nihayet
derecede imtiyaz ve farkla birbirlerinden ayrılıyor. Başka
cihetleri buna kıyas et... Nasıl, böyle bir sarayın Sâni'inden
gaflet edilebilir?
Hem nasılki bulutsuz, gündüz
ortasında, Güneşin deniz yüzünde bütün kabarcıklar üstünde ve
karada bütün parlak şeylerde ve kar'ın bütün parçalarında cilvesi
göründüğü ve aksi müşahede edildiği halde Güneşi inkâr etmek, ne
derece acib bir divânelik hezeyanıdır. Çünki; o vakit birtek
Güneşi inkâr ve kabûl etmemekle; katarat sayısınca, kabarcıklar
mikdarınca, parçalar adedince, hakikî ve bil'asâle güneşcikleri
kabûl etmek lâzımgeliyor. Her zerrecikte (ki ancak bir zerre
sıkışabildiği halde) koca bir Güneşin hakikatını içinde kabûl
etmek lâzım geldiği gibi, aynen öyle de: Şu sıravâri içinde her
zaman hikmetle değişen ve düzgünlük içinde her vakit tazelenen şu
muntâzam kâinatı görüp, Hâlîk-ı Zülcelâl'i evsaf-ı kemâliyle
tasdik etmemek, ondan daha berbat bir dalâlet divaneliğidir, bir
mecnunluk hezeyanıdır. Zira herşeyde, hattâ herbir zerrede bir
Ulûhiyyet-i Mutlaka kabûl etmek lâzımdır. Çünki; meselâ: havanın
herbir zerresi; herbir çiçek ile herbir meyveye, herbir yaprağa
girer ve işleyebilir. İşte şu zerre, eğer memur olmazsa, bütün
girebildiği ve işlediği masnuların tarz-ı teşkilâtını ve
sûretlerini ve heyetlerini bilmek lâzımdır. Tâ içinde
işleyebilsin. Demek, muhit bir ilim ve kudrete mâlik olmalı ki,
böyle yapsın.
Meselâ, toprakta herbir zerresi
kabildir ki, muhtelif bütün tohumlar ve çekirdeklere medâr ve
menşe olsun. Eğer memur olmazsa, lâzım geliyor ki: Otlar ve
ağaçlar adedince mânevî cihazât ve makineleri tazammun etsin.
Veyahut, onların bütün tarz-ı teşkilatını bilir, yapar, bütün
onlara giydirilen sûretleri tanır, dikebilir bir san'at ve kudret
vermek lâzımgelir. Daha sâir mevcûdâtı da kıyas et. Tâ
anlayacaksın ki:Her şey'de âşîkâre, Vahdâniyyetin çok delilleri
var. Evet bir şeyden her şey'i yapmak ve herşey'i birtek şey
yapmak, herşey'in hâlıkına has bir iştir.
وَ اِنْ مِنْ
شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ fermân-ı zîşânına
dikkat et. Demek; Vâhid-i Ehadı kabûl etmemek ile, mevcûdat
adedince ilâhları kabûl etmek lâzımgelir.
İKİNCİ İŞARET:
Hikâyede bir Yaver-i Ekrem'den bahsedilmiş ve denilmiş ki: Kör
olmayan herkes O'nun nişanlarını görmekle anlar ki: O Zât,
pâdişahın emriyle hareket eder ve O'nun has bendesidir. İşte O
Yaver-i Ekrem, Resul-i Ekrem'dir (Aleyhissalâtü Vesselâm). Evet
şöyle müzeyyen bir kâinatın, öyle mukaddes bir Sâniine böyle bir
Resul-i Ekrem, ışık şemse lüzumu derecesinde elzemdir. Çünki;
nasıl Güneş, ziyâ vermeksizin mümkün değildir. Öyle de Ulûhiyyet
de, Peygamberleri göndermekle kendini göstermeksizin mümkün
değildir.
Hem hiç mümkün olur mu ki, nihayet
kemâlde olan bir cemâl; gösterici ve târif edici bir vasıta ile
kendini göstermek istemesin?
Hem mümkün olur mu ki; gayet cemâlde bir kemâl-i san'at, onun
üzerine enzar-ı dikkati celbeden bir dellâl vasıtasıyla teşhir
istemesin?
Hem hiç mümkün olur mu ki; bir
Rubûbiyyet-i âmmenin saltanat-ı külliyyesi, kesret ve cüz'iyyat
tabakatında vahdâniyyet ve samedâniyyetini, zülcenaheyn bir meb'us
vasıtasıyla ilânını istemesin! Yâni O Zât, ubûdiyyet-i külliyye
cihetiyle kesret tabakatının dergâh-ı İlâhiyye elçisi olduğu gibi,
kurbiyyet ve Risâlet cihetiyle dergâh-ı İlâhînin kesret tabakatına
memurudur.
Hem hiç mümkün olur mu ki; nihayet derecede bir hüsn-ü zâtî
sahibi, cemâlinin mehâsinini ve hüsnünün letâifini âyinelerde
görmek ve göstermek istemesin! Yâni bir habib resûl vasıtasıyla
ki; hem habibdir; ubûdiyyetiyle kendini O'na sevdirir, âyinedârlık
eder. Hem resuldür; O’nu mahlûkatına sevdirir, Cemâl-i Esmâsını
gösterir.
Hem hiç mümkün olur mu ki; acib
mu'cizelerle, garib ve kıymettar şeylerle dolu hazineler sahibi,
sarraf bir târif edici ve vassaf bir teşhir edici vasıtasıyla
enzâr-ı halka arz ve başlarında izhar etmekle, gizli kemâlâtını
beyân etmek irade etmesin ve istemesin?
Hem mümkün olur mu ki; bu kâinatı
bütün esmâsının kemâlâtını ifade eden masnuatla tezyin ederek
seyir için garib ve ince san'atlarla süslenilmiş bir saraya
benzetsin de, rehber bir muallim tâyin etmesin?
Hem hiç mümkün olur mu ki; bu
kâinatın sahibi, şu kâinatın tahavvülâtındaki maksad ve gaye ne
olacağını, müş'ir-i tılsım-ı muğlâkını, hem mevcûdâtın “Nereden?
Nereye? Necisin?” üç suâl-i müşkilin muammasını bir elçi
vasıtasıyla açtırmasın!
Hem hiç mümkün olur mu ki; bu
güzel masnuât ile kendini zîşuura tanıttıran ve kıymetli ni’metler
ile kendini sevdiren Sâni'-i Zülcelâl; onun mukabilinde zîşuurdan
marziyyatı ve arzuları ne olduğunu bir elçi vasıtasıyla
bildirmesin!
Hem hiç mümkün olur mu ki; nev-i
insânı, şuurca kesrete mübtelâ, istidadca ubûdiyyet-i külliyyeye
müheyya sûretinde yaratıp, muallim bir rehber vasıtasıyla onları
kesretten vahdete yüzlerini çevirmek istemesin!
Daha bunlar gibi çok vezaif-i
Nübüvvet var ki, herbiri bir bürhân-ı kat'îdir ki: Ulûhiyyet,
Risâletsiz olamaz...
Şimdi acaba âlemde Muhammed-i
Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm'dan -beyân olunan evsaf ve vezaife-
daha ehil ve daha câmi' kim zuhur etmiş? Ve rütbe-i Risâlete ve
vazife-i tebliğe O'ndan daha elyak, daha evfak hiç zaman göstermiş
midir? Hâyır, aslâ ve kat'â!.. Belki O, bütün Resullerin
seyyididir, bütün Enbiyanın imamıdır, bütün Asfiyanın serveridir,
bütün mukarrebînin akrebidir, bütün mahlûkatın ekmelidir, bütün
mürşidlerin sultanıdır. Evet ehl-i tahkikatın ittifakıyla, Şakk-ı
Kamer ve parmaklarından su akması gibi, bine bâliğ mu'cizâtından
had ve hesaba gelmez delâil-i Nübüvvetinden başka, Kur'an-ı
Azîmüşşan gibi bir bahr-ı hakaik ve kırk vecihle mu'cize olan
mu'cize-i kübrâ, Güneş gibi Risâletini göstermeğe kâfidir. Başka
risalelerde ve bilhassa Yirmibeşinci Söz'de Kur'anın kırka karîb
vücûh-u i'câzından bahsettiğimizden burada kısa kesiyoruz.
ÜÇÜNCÜ İŞARET:
Hatıra gelmesin ki; bu küçücük insânın ne ehemmiyeti var ki, bu
azîm dünya onun muhasebe-i a'mâli için kapansın, başka bir daire
açılsın? Çünki; Bu küçücük insân, câmiiyyet-i fıtrat itibariyle şu
mevcûdat içinde bir ustabaşı ve bir dellâl-ı saltanat-ı İlâhiyye
ve bir ubudiyyet-i külliyyeye mazhar olduğundan büyük ehemmiyeti
vardır. Hem, hatıra gelmesin ki; kısacık bir ömürde nasıl ebedî
bir azaba müstehak olur? Zira küfür; şu mektûbât-ı Sâmedâniyye
derecesinde ve kıymetinde olan kâinatı mânâsız, gayesiz bir
derekeye düşürdüğü için, bütün kâinata karşı bir tahkir olduğu
gibi; bu mevcûdâtta cilveleri, nakışları görünen bütün Esmâ-i
Kudsiyye-i İlâhiyyeyi inkâr ile red ve Cenâb-ı Hakk'ın hakkaniyyet
ve sıdkını gösteren gayr-ı mütenahî bütün delillerini tekzib
olduğundan nihayetsiz bir cinâyettir. Nihayetsiz cinâyet ise,
nihayetsiz azabı îcab eder...
DÖRDÜNCÜ İŞARET:
Nasılki, hikâyede Oniki Sûretle gördük ki: Hiçbir cihetle mümkün
değil; öyle bir pâdişahın, öyle muvakkat misafirhane gibi bir
memleketi bulunsun da, müstekar ve haşmetine mazhar ve saltanat-ı
uzmâsına medâr diğer daimî bir memleketi bulunmasın... Öyle de,
hiçbir vecihle mümkün değil ki; bu fâni âlemin bâki Hâlık'ı, bunu
îcad etsin de, bâki bir âlemi îcad etmesin? Hem mümkün değil; şu
bedi' ve zâil kâinatın Sermedî Sânii bunu halk etsin de, müstekar
ve daimî diğer bir kâinatı icad etmesin? Hem mümkün değil; Bu
meşher ve meydan-ı imtihan ve tarla hükmünde olan dünyanın Hakîm
ve Kadîr ve Rahîm olan Fâtır'ı onu yaratsın, onun bütün gayelerine
mazhar olan Dâr-ı Âhireti halk etmesin? Bu hakikata “Oniki kapı”
ile girilir. “ONİKİ HAKİKAT” ile o kapılar açılır. En kısa ve
basitten başlarız:
BİRİNCİ HAKİKAT:
Bâb-ı Rububiyyet ve Saltanattır ki, İsm-i Rabb'in cilvesidir.
Hiç mümkün müdür ki; şe'n-i
Rububiyyet ve saltanat-ı Ulûhiyyet, bâhusus böyle bir kâinatı,
kemâlâtını göstermek için gayet âlî gayeler ve yüksek maksadlar
ile îcâd etsin, O’nun gayât ve makasıdına karşı îmân ve
ubudiyyetle mukabele eden mü'minlere mükâfatı bulunmasın. Ve o
makasıdı red ve tahkir ile mukabele eden ehl-i dalâlete mücâzât
etmesin!..
İKİNCİ HAKİKAT:
Bâb-ı Kerem ve Rahmettir ki, Kerim ve Rahîm isminin cilvesidir.
Hiç mümkün müdür ki: Gösterdiği
âsâr ile nihayetsiz bir kerem ve nihayetsiz bir rahmet ve
nihayetsiz bir izzet ve nihayetsiz bir gayret sahibi olan şu
âlemin Rabbi; kerem ve rahmetine lâyık mükâfat, izzet ve gayretine
şayeste mücâzâtta bulunmasın. Evet şu dünya gidişatına bakılsa
görülüyor ki; en âciz,
en zaîften tut (Haşiye)
tâ en kavîye kadar her canlıya lâyık bir rızık veriliyor. En zaîf,
en âcize en iyi rızık veriliyor. Her dertliye ummadığı yerden
derman yetiştiriliyor. Öyle ulvî bir keremle ziyâfetler, ikramlar
olunuyor ki, nihayetsiz bir kerem eli içinde işlediğini bedâheten
gösteriyor.
Meselâ, bahar mevsiminde Cennet
hûrileri tarzında bütün ağaçları sündüs-misâl libaslar ile
giydirip, çiçek ve meyvelerin murassaatıyla süslendirip hizmetkâr
ederek onların lâtif elleri olan dallarıyla, çeşit çeşit en tatlı,
en Mûsannâ meyveleri bize takdim etmek; hem, zehirli bir sineğin
eliyle şifalı en tatlı balı bize yedirmek; hem, en güzel ve
yumuşak bir libası elsiz bir böceğin eliyle bize giydirmek; hem,
rahmetin büyük bir hazinesini küçük bir çekirdek içinde bizim için
saklamak ne kadar cemil bir kerem, ne kadar lâtif bir rahmet eseri
olduğu bedâheten anlaşılır. Hem, insân ve bâzı canavarlardan
başka, Güneş ve Ay ve Arz'dan tut, tâ en küçük mahlûka kadar
herşey kemâl-i dikkatle vazifesine çalışması, zerrece haddinden
tecavüz etmemesi, bir azîm heybet tahtında umumî bir itaat
bulunması; büyük bir celâl ve izzet sahibinin emriyle hareket
ettiklerini gösteriyor. Hem, gerek nebatî ve gerek hayvanî ve
gerek insânî bütün validelerin
o rahîm şefkatleriyle (Haşiye)
ve süt gibi o lâtif gıda ile o âciz ve zaîf yavruların terbiyesi,
ne kadar geniş bir rahmetin cilvesi işlediği bedâheten anlaşılır.
Bu âlemin mutasarrıfının mâdem nihayetsiz böyle bir keremi,
nihayetsiz böyle bir rahmeti, nihayetsiz öyle bir celâl ve izzeti
vardır. Nihayetsiz celâl ve izzet, edebsizlerin tedibini ister.
Nihayetsiz kerem, nihayetsiz ikram ister. Nihayetsiz rahmet,
kendine lâyık ihsan ister. Halbuki bu fâni dünyada ve kısa ömürde,
denizden bir damla gibi milyonlar cüz'den ancak bir cüz'ü yerleşir
ve tecelli eder. Demek o kereme lâyık-ve o rahmete şayeste bir
dâr-ı saadet olacaktır. Yoksa gündüzü ışığıyla dolduran Güneşin
vücûdunu inkâr etmek gibi, bu görünen rahmetin vücûdunu inkâr
etmek lâzımgelir. Çünki; bir daha dönmemek üzere zevâl ise;
şefkati, musibete; muhabbeti, hırkate; ve ni’meti, nıkmete; ve
aklı, meş'um bir âlete; ve lezzeti, eleme kalbettirmekle hakikat-ı
rahmetin intifası lâzımgelir. Hem o Celâl ve İzzete uygun bir
dâr-ı mücazât olacaktır. Çünki; ekseriyâ zalim izzetinde, mazlum
zilletinde kalıp, buradan göçüp gidiyorlar. Demek, bir Mahkeme-i
Kübrâya bırakılıyor, te'hir ediliyor. Yoksa, bakılmıyor değil.
Bazan dünyada dahi ceza verir. Kurûn-u sâlifede cereyan eden âsi
ve mütemerrid kavimlere gelen azablar gösteriyor ki; insân başı
boş değil. Bir celâl ve gayret sillesine her vakit mâruzdur. Evet
hiç mümkün müdür ki, insân, umum mevcûdât içinde ehemmiyetli bir
vazifesi, ehemmiyetli bir istidadı olsun da; insânın Rabbi de
insâna bu kadar muntâzam masnûâtıyla kendini tanıttırsa;
mukabilinde insân îmân ile O’nu tanımazsa… Hem bu kadar rahmetin
süslü meyveleriyle kendini sevdirse; mukabilinde insân ibâdetle
kendini O'na sevdirmese... Hem bu kadar bu türlü ni’metleriyle
muhabbet ve rahmetini ona gösterse; mukabilinde insân şükür ve
hamdle O’na hürmet etmese; cezasız kalsın! Başı boş bırakılsın! O
izzet, gayret sahibi Zât-ı Zülcelâl bir dâr-ı mücâzât
hâzırlamasın! Hem hiç mümkün müdür ki; O Rahmân-ı Rahîm'in kendini
tanıttırmasına mukabil; îman ile tanımakla ve sevdirmesine
mukabil, ibâdetle sevmek ve sevdirmekle ve rahmetine mukâbil,
şükür ile hürmet etmekle mukabele eden mü'minlere bir dâr-ı
mükâfatı, bir saadet-i ebediyyeyi vermesin!
ÜÇÜNCÜ HAKİKAT:
Bâb-ı Hikmet ve Adâlet olup, İsm-i Hakîm ve Âdil'in cilvesidir.
Hiç mümkün müdür ki; (Haşiye)
Zerrelerden güneşlere kadar cereyan eden hikmet ve intizâm, adâlet
ve mizanla Rubûbiyyetin saltanatını gösteren Zât-ı Zülcelâl,
Rubûbiyyetin cenah-ı himayesine iltica eden ve hikmet ve adâlete
îmân ve ubûdiyyetle tevfîk-i hareket eden mü'minleri taltif
etmesin! Ve o hikmet ve adâlete küfür ve tuğyan ile isyan eden
edebsizleri tedib etmesin!.. Halbuki bu muvakkat dünyada o hikmet,
o adâlete lâyık binden biri, insânda icra edilmiyor, te'hir
ediliyor. Ehl-i dalâletin çoğu ceza almadan; ehl-i hidâyetin de
çoğu mükâfat görmeden buradan göçüp gidiyorlar. Demek bir
Mahkeme-i Kübrâya, bir saâdet-i uzmâya bırakılıyor.
Evet, görünüyor ki; şu âlemde
tasarruf eden Zât, nihayetsiz bir hikmetle iş görüyor. Ona bürhân
mı istersin? Her şeyde maslahat ve faidelere riayet etmesidir.
Görmüyor musun ki: İnsânda bütün âza, kemikler ve damarlarda,
hattâ bedenin hüceyratında, her yerinde, her cüz'ünde faydalar ve
hikmetlerin gözetilmesi, hattâ bâzı âzâsı, bir ağacın ne kadar
meyveleri varsa, o derece o uzva hikmetler ve faydalar takması
gösteriyor ki; nihayetsiz bir hikmet eliyle iş görülüyor. Hem
herşeyin san'atında nihayet derecede intizâm bulunması gösterir
ki; nihayetsiz bir hikmet ile iş görülüyor.
Evet güzel bir çiçeğin dakik
programını, küçücük bir tohumunda dercetmek, büyük bir ağacın
sahife-i a'mâlini, tarihçe-i hayatını, fihriste-i cihâzâtını
küçücük bir çekirdekte mânevî kader kalemiyle yazmak; nihayetsiz
bir hikmet kalemi işlediğini gösterir.
Hem herşeyin hilkatinde gayet
derecede hüsn-ü san'at bulunması; nihayet derecede hakîm bir
Sâniin nakşı olduğunu gösterir. Evet şu küçücük insân bedeni
içinde bütün kâinatın fihristesini, bütün hazâin-i rahmetin
anahtarlarını, bütün Esmâlarının âyinelerini dercetmek; nihayet
derecede bir hüsn-ü san'at içinde bir hikmeti gösterir. Şimdi hiç
mümkün müdür ki, şöyle icraat-ı rubûbiyyette hâkim bir hikmet; o
rubûbiyyetin kanadına iltica eden ve îmân ile itaat edenlerin
taltifini istemesin ve ebedî taltif etmesin!
Hem adâlet ve mizan ile iş
görüldüğüne bürhân mı istersin? Herşeye hassas mizanlarla, mahsus
ölçülerle vücûd vermek, sûret giydirmek, yerli yerine koymak;
nihayetsiz bir adâlet ve mizan ile iş görüldüğünü gösterir.
Hem, her hak sahibine istidâdı
nisbetinde hakkını vermek, yâni vücûdunun bütün levâzımâtını,
bekâsının bütün cihâzâtını en münâsib bir tarzda vermek;
nihayetsiz bir adâlet elini gösterir.
Hem, istidâd lisanıyla, ihtiyâc-ı
fıtrî lisanıyla, ızdırar lisanıyla sual edilen ve istenilen
herşeye daimî cevap vermek; nihayet derecede bir adl ve hikmeti
gösteriyor.
Şimdi hiç mümkün müdür ki, böyle
en küçük bir mahlûkun, en küçük bir hâcâtının imdadına koşan bir
adâlet ve hikmet; insân gibi en büyük bir mahlûkun beka gibi en
büyük bir hâcetini mühmel bıraksın! En büyük istimdâdını ve en
büyük sualini cevapsız bıraksın? Rubûbiyyetin haşmetini, ibâdının
hukukunu muhafaza etmekle, muhafaza etmesin! Halbuki şu fâni
dünyada kısa bir hayat geçiren insân, öyle bir adâletin hakikatına
mazhar olamaz ve olamıyor. Belki bir Mahkeme-i Kübrâya
bırakılıyor. Zira hakikî adâlet ister ki; şu küçücük insân, şu
küçüklüğü nisbetinde değil, belki cinâyetinin büyüklüğü,
mahiyyetinin ehemmiyeti ve vazifesinin âzameti nisbetinde mükâfat
ve mücâzât görsün. Mâdem şu fâni, geçici Dünya; ebed için halk
olunan insân hususunda öyle bir adâlet ve hikmete mazhariyyetten
çok uzaktır… Elbette âdil olan o Zât-ı Celil-i Zülcemâl'in ve
Hakîm olan o Zât-ı Cemil-i Zülcelâl'in daimî bir Cehennem'i ve
ebedî bir Cennet'i bulunacaktır.
DÖRDÜNCÜ HAKİKAT:
Bâb-ı Cûd ve Cemâldir. İsm-i Cevvad ve Cemîl'in cilvesidir.
Hiç mümkün müdür ki; nihayetsiz
cûd u sehâvet, tükenmez servet, bitmez hazineler, misilsiz sermedî
cemâl, kusursuz ebedî kemâl; bir dâr-ı saadet ve mahall-i ziyâfet
içinde daimî bulunacak olan muhtaç şâkirleri, müştak âyinedârları,
mütehayyir seyircileri istemesinler! Evet, Dünya yüzünü bu kadar
müzeyyen masnûâtıyla süslendirmek, Ay ile Güneşi lâmba yapmak,
yeryüzünü bir sofra-i ni’met ederek mat'ûmatın en güzel
çeşitleriyle doldurmak, meyveli ağaçları birer kab yapmak, her
mevsimde birçok defalar tecdid etmek; hadsiz bir cûd u sehâveti
gösterir. Böyle nihayetsiz bir cûd u sehâvet; öyle tükenmez
hazineler ve rahmet, hem daimî, hem arzu edilen herşey içinde
bulunur bir dâr-ı ziyâfet ve mahall-i saadet ister. Hem kat'î
ister ki; o ziyâfetten telezzüz edenler, o mahall-i saadette devam
etsinler, ebedî kalsınlar. Tâ zeval ve firakla elem çekmesinler.
Çünki; zeval-i elem lezzet olduğu gibi, zeval-i lezzet dahi
elemdir. Öyle sehâvet, elem çektirmek istemez.
Demek, ebedî bir Cennet'i, hem,
içinde ebedî muhtaçları ister. Çünki; nihayetsiz cûd ve seha,
nihayetsiz ihsan etmek ister, ni’metlendirmek ister. Nihayetsiz
ihsan ve ni’metlendirmek ise, nihayetsiz minnettarlık,
ni’metlenmek ister. Bu ise, ihsana mazhar olan şahsın devam-ı
vücûdunu ister. Tâ, daimî tena'umla o daimî in'ama karşı şükür ve
minnettarlığını göstersin. Yoksa zeval ile acılaşan cüz'î bir
telezzüz, kısacık bir zamanda öyle bir cûd u sehanın muktezasıyla
kabil-i tevfik değildir.
Hem dahi meşher-i san'at-ı
İlâhiyye olan aktâr-ı âlem sergilerine bak. Yeryüzündeki nebâtat
ve hayvanatın ellerinde olan ilânat-ı
Rabbâniyyeye dikkat et (Haşiye)
, mehâsin-i rubûbiyyetin dellâlları olan enbiya ve evliyaya kulak
ver. Nasıl müttefikan Sâni'-i Zülcelâl'in kusursuz kemâlâtını,
hârika san'atlarının teşhiriyle gösteriyorlar, beyân ediyorlar,
enzar-ı dikkati celbediyorlar.
Demek, bu âlemin Sâniinin pek mühim ve hayret verici ve gizli
kemâlâtı vardır. Bu hârika san'atlarla onları göstermek ister.
Çünki; gizli, kusursuz kemâlât ise, takdir edici, istihsan edici,
mâşâallah diyerek müşahede edicilerin başlarında teşhir ister.
Daimî kemâlât ise, daimî tezâhür ister. O ise, takdir ve istihsan
edicilerin devâm-ı vücûdunu ister. Bekası olmayan istihsan
edicinin nazarında, kemâlâtın
kıymeti sukut eder (Haşiye)
. Hem dahi, kâinatın yüzünde serilmiş olan gayetle güzel ve
san'atlı ve parlak ve süslü şu mevcûdât; ışık Güneşi bildirdiği
gibi, misilsiz mânevî bir cemâlin mehâsinini bildirir ve nazîrsiz,
hafî bir hüsnün
letâifini iş'ar ediyor. (Haşiye)
.
O münezzeh hüsün, o mukaddes
cemâlin cilvesinden, esmâlarda, belki her isimde çok gizli
defineler bulunduğunu işaret eder. İşte şu derece âli, nazîrsiz,
gizli bir cemâl ise; kendi mehâsinini bir mir'âtta görmek ve
hüsnünün derecâtını ve cemâlinin mikyaslarını zîşuur ve müştak bir
âyinede müşâhede etmek istediği gibi, başkalarının nazarıyla yine
sevgili cemâline bakmak için, görünmek de ister. Demek, iki
vecihle kendi cemâline bakmak; biri: Herbiri başka başka renkte
olan âyinelerde bizzât müşâhede etmek. Diğeri: Müştak olan seyirci
ve mütehayyir olan istihsancıların müşâhedesi ile müşahede etmek
ister. Demek, hüsün ve cemâl, görmek ve görünmek ister. Görmek,
görünmek ise; müştak seyirci, mütehayyir istihsan edicilerin
vücûdunu ister. Hüsün ve cemâl, ebedî sermedî olduğundan
müştakların devam-ı vücûdlarını ister. Çünki, daimî bir cemâl ise;
zâil bir müştâka râzı olamaz. Zira dönmemek üzere zevale mahkûm
olan bir seyirci, zevâlin tasavvuruyla muhabbeti adavete döner.
Hayreti istihfafa, hürmeti tahkire meyleder. Çünki, hodgâm insân,
bilmediği şey'e düşman olduğu gibi, yetişmediği şey'e de zıddır.
Halbuki nihayetsiz bir muhabbet, hadsiz bir şevk ve istihsan ile
mukabeleye lâyık olan bir cemâle karşı zımnen bir adâvet ve kin ve
inkâr ile mukabele eder. İşte, kâfir, Allah'ın düşmanı olduğunun
sırrı bundan anlaşılıyor.
Mâdem, o nihayetsiz sehavet-i cûd,
o misilsiz cemâl-i hüsün, o kusursuz kemâlât; ebedî
müteşekkirleri, müştakları, müstahsinleri iktiza ederler. Halbuki,
şu misafirhane-i dünyada görüyoruz; herkes çabuk gidip,
kayboluyor. O sehavetin ihsanını ancak az bir parça tadar.
İştihası açılır. Fakat yemez gider. O cemâl, o kemâlin dahi ancak
biraz ışığına, belki bir zaîf gölgesine bir anda bakıp, doymadan
gider. Demek, bir seyrangâh-ı daimîye gidiliyor.
Elhasıl: Nasılki şu âlem bütün
mevcûdâtıyla Sâni'-i Zülcelâl'ine kat'î delâlet eder; Sâni'-i
Zülcelâl'in de sıfât ve Esmâ-i Kudsiyyesi, dâr-ı âhirete delâlet
eder ve gösterir ve ister.
BEŞİNCİ HAKİKAT: Bâb-ı
şefkat ve Ubûdiyyet-i Muhammediyyedir (Aleyhissalâtü Vesselâm).
İsm-i Mucîb ve Rahîmin cilvesidir.
Hiç mümkün müdür ki; en edna bir hâceti, en edna bir mahlûkundan
görüp kemâl-i şefkatle ummadığı yerden is'âf eden ve en gizli bir
sesi, en gizli bir mahlûkundan işitip imdad eden, lisan-ı hâl ve
kal ile istenilen herşey'e icabet eden nihayetsiz bir şefkat ve
bir merhamet sahibi bir Rab;
en büyük bir abdinden (Haşiye)
, en sevgili bir mahlûkundan en büyük hâcetini görüp bitirmesin,
is'âf etmesin! En yüksek duayı işitip kabûl etmesin!.. Evet,
meselâ hayvanatın zaîflerinin ve yavrularının rızık ve terbiyeleri
hususunda görünen lütûf ve sühûleti gösteriyor ki: Şu kâinatın
Mâliki, nihayetsiz bir rahmetle Rubûbiyyet eder. Rubûbiyyetinde bu
derece rahîmâne bir şefkat, hiç kabil midir ki; mahlûkatın en
efdalinin en güzel duasını kabûl etmesin!.. Bu hakikatı
Ondokuzuncu Söz'de izah ettiğim vechile, şurada dahi mükerreren
şöyle beyân edelim:
Ey nefsimle beraber beni dinleyen
arkadaş! Hikâye-i temsiliyyede demiştik; bir adada bir içtima
var... Bir Yâver-i Ekrem bir nutuk okuyor. Onun işaret ettiği
hakikat şöyledir ki: Gel! Bu zamandan tecerrüd edip, fikren Asr-ı
Saâdet'e ve hayâlen Ceziret-ül Arab'a gidiyoruz. Tâ ki, Resûl-i
Ekrem'i (Aleyhissalâtü Vesselâm) vazife başında ve ubûdiyyet
içinde görüp, ziyâret ederiz. Bak! O Zât nasılki Risâletiyle,
hidâyetiyle saadet-i ebediyyenin sebeb-i husûlü ve vesile-i
vusûlüdür. Onun gibi, ubûdiyyetiyle ve duâsıyla, o saadetin sebeb-i
vücûdu ve Cennet'in vesile-i îcadıdır.
İşte bak! O Zât öyle bir salât-ı
kübrâda, bir ibâdet-i ulyâda saadet-i ebediyye için dua ediyor ki,
güya bu cezîre, belki bütün Arz Onun âzametli namazıyla namaz
kılar, niyaz eder. Çünki ubûdiyyeti ise; O’na ittiba eden ümmetin
ubûdiyyetini tazammun ettiği gibi, muvafakat sırrıyla bütün
Enbiyanın sırr-ı ubûdiyyetini tazammun eder. Hem O, salât-ı
kübrâyı öyle bir cemâat-ı uzmâda kılar, niyaz ediyor ki; güya
benî-Âdemin Hazret-i Âdem'den asrımıza kadar, belki kıyamete kadar
bütün nuranî ve kâmil insânlar O’na tebaiyyetle iktida edip
duasına âmîn derler. (Haşiye)
Bak, hem öyle beka gibi bir hacet-i âmme için dua ediyor ki; değil
ehl-i Arz, belki ehl-i semâvât, belki bütün mevcûdât niyazına
iştirak edip lisan-ı hâl ile: “Oh.. evet yâ Rabbenâ!. Ver, duasını
kabûl et. Biz de istiyoruz.” diyorlar. Hem bak!.. Öyle hazînane,
öyle mahbûbane, öyle müştâkane, öyle tazarrûkârane saadet-i
bâkiyye istiyor ki; bütün kâinatı ağlattırıp, duasına iştirâk
ettiriyor. Bak, hem öyle bir maksad, öyle bir gaye için saadet
isteyip, dua ediyor ki; insânı ve bütün mahlûkatı esfel-i sâfilîn
olan fena-yı mutlaka sukuttan, kıymetsizlikten, faidesizlikten,
abesiyyetten a'lâ-yı illiyyîn olan kıymete, bekaya, ulvî vazifeye,
mektûbât-ı Samedâniyye olması derecesine çıkarıyor.
Bak hem öyle yüksek bir fîzâr-ı istimdadkârane ile istiyor ve öyle
tatlı bir niyaz-ı istirhamkârane ile yalvarıyor ki; güya bütün
mevcûdâta, semâvata, arşa işittirip vecde getirip duasına: “Âmîn,
Allahümme âmîn” dedirtiyor. (Haşiye)
Bak, hem öyle Semî' ve Kerim bir Kadîr'den, öyle Basîr ve Rahîm
bir Alîm'den saadet ve bekayı istiyor ki; bilmüşâhede en gizli bir
zîhayatın en gizli bir arzusunu, en hâfî bir niyazını görür,
işitir, kabûl eder, merhamet eder. Lisan-ı hal ile de olsa icabet
eder. Öyle sûret-i hakîmane, basîrane, rahîmânede verir ve icabet
eder ki; şüphe bırakmaz o terbiye ve tedbir; öyle Semî' ve Basîr'e
mahsus, öyle bir Kerim ve Rahîm'e hastır…
Acaba bütün benî-Âdemi arkasına
alıp şu Arz üstünde durup, arş-ı âzama müteveccihen el kaldırıp,
nev-i beşerin hülâsa-i ubûdiyyetini câmi' hakikat-ı ubûdiyyet-i
Ahmediyye (A.S.M.) içinde dua eden şu şeref-i nev-i insân ve ferîd-i
kevn ü zaman olan Fahr-i Kâinat (A.S.M.) ne istiyor, dinleyelim.
Bak, kendine ve ümmetine saadet-i ebediyye istiyor. Beka istiyor.
Cennet istiyor. Hem, mevcûdât âyinelerinde cemâllerini gösteren
bütün Esmâ-i Kudsiyye-i İlâhiyye ile beraber istiyor. O esmâdan
şefâat taleb ediyor, görüyorsun. Eğer âhiretin hesabsız esbab-ı
mûcibesi, delâil-i vücûdu olmasa idi; yalnız şu zâtın tek duası,
baharımızın icadı kadar Hâlık-ı Rahîm'in kudretine hafif gelen şu
Cennet'in binasına
sebebiyet verecekti...(Haşiye)
Evet, baharımızda yer yüzünü bir
mahşer eden, yüzbin haşir nümûnelerini îcad eden Kadîr-i Mutlak'a,
Cennet'in îcadı nasıl ağır olabilir! Demek nasılki O’nun risâleti,
şu dâr-ı imtihanın açılmasına sebebiyet verdi,
لَوْلاَكَ لَوْلاَكَ لَمَا خَلَقْتُ اْلاَفْلاَكَ
sırrına mazhar oldu. O’nun gibi, ubûdiyyeti dahi; öteki dâr-ı
saadetin açılmasına sebebiyet verdi... Acaba hiç mümkün müdür ki,
bütün akılları hayrette bırakan şu intizâm-ı âlem ve geniş rahmet
içinde kusursuz hüsn-ü san'at, misilsiz Cemâl-i Rububiyyet; o
duaya icabet etmemekle böyle bir çirkinliği, böyle bir
merhametsizliği, böyle bir intizâmsızlığı kabûl etsin! Yâni en
cüz'î, en ehemmiyetsiz arzuları, sesleri ehemmiyetle işitip îfa
etsin, yerine getirsin. En ehemmiyetli, lüzumlu arzuları
ehemmiyetsiz görüp işitmesin, anlamasın, yapmasın! Hâşâ ve kellâ,
yüzbin defa hâşâ!.. Böyle bir Cemâl, böyle bir çirkinliği
kabûl edip çirkin olamaz (Haşiye)
. Demek, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm; Risâletiyle
dünyanın kapısını açtığı gibi, Ubûdiyyetiyle de Âhiretin kapısını
açar...
عَلَيْهِ صَلَوَاتُ الرَّحْمنِ مِلْءَ الدُّنْيَا وَ دَارِ
الْجِنَانِ
اَللّهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلَى عَبْدِكَ وَ رَسُولِكَ ذلِكَ
الْحَبِيبُ الَّذِى هُوَ سَيِّدُ الْكَوْنَيْنِ وَ فَخْرُ
الْعَالَمَيْنِ وَ حَيَاتُ الدَّارَيْنِ وَ وَسِيلَةُ
السَّعَادَتَيْنِ وَ ذُو الْجَنَاحَيْنِ وَ رَسُولُ الثَّقَلَيْنِ وَ
عَلَى اَلِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَعِينَ وَ عَلَى اِخْوَانِهِ مِنَ
النَّبِيِّنَ وَ الْمُرْسَلِينَ آمِينَ
ALTINCI HAKİKAT:
Bâb-ı Haşmet ve Sermediyyet olup, İsm-i Celil ve Bâki
cilvesidir.
Hiç mümkün müdür ki; bütün
mevcûdâtı Güneşlerden, ağaçlardan zerrelere kadar emirber nefer
hükmünde teshir ve idare eden bir haşmet-i Rububiyyet; şu
misâfirhane-i dünyada muvakkat bir hayat geçiren perişan fâniler
üstünde dursun.. sermedî, bâki bir daire-i haşmet ve ebedî, âlî
bir medâr-ı Rububiyyeti icad etmesin! Evet şu kâinatta görünen
mevsimlerin değişmesi gibi haşmetli icraat ve seyyâratın
tayyare-misâl hareketleri gibi âzametli harekât ve Arzı insâna
beşik, Güneşi halka lâmba yapmak gibi dehşetli teshirat ve ölmüş,
kurumuş Küre-i Arzı diriltmek, süslendirmek gibi geniş tahvilât
gösteriyor ki; perde arkasında böyle muazzam bir Rububiyyet var,
muhteşem bir saltanatla hükmediyor. Böyle bir Saltanat-ı
Rububiyyet, kendine lâyık bir raiyyet ister ve şâyeste bir mazhar
ister. Halbuki görüyorsun; mâhiyetçe en câmi' ve mühim raiyyeti ve
bendeleri, şu misâfirhane-i dünyada perişan bir sûrette muvakkaten
toplanmışlar. Misâfirhane ise; her gün dolar, boşanır. Hem bütün
raiyyet, tecrübe-i hizmet için şu meydan-ı imtihanda muvakkaten
bulunuyorlar. Meydan ise, her saat tebeddül eder. Hem bütün o
raiyyet, Sâni'-i Zülcelâl'in kıymettar ihsânâtının nümûnelerini ve
hârika san'at antikalarını çarşı-yı âlem sergilerinde, ticaret
nazarında temâşa etmek için, şu teşhirgâhta birkaç dakika durup
seyrediyorlar; sonra kayboluyorlar. Şu meşher ise, her dakika
tahavvül ediyor. Giden gelmez, gelen gider. İşte bu hal ve şu
vaziyet kat'î gösteriyor ki: Şu misafirhane ve şu meydan ve şu
meşherlerin arkasında; o sermedî saltanata medâr ve mazhar olacak
daimî saraylar, müstemir meskenler, şu dünyada gördüğümüz
nümûnelerin ve sûretlerin en hâlis ve en yüksek asıllarıyla dolu
bağ ve hazineleri vardır. Demek burada çabalamak, onlar içindir.
Şurada çalıştırır, orada ücret verir. Herkesin istidadına göre
-eğer kaybetmezse- orada bir saadeti vardır. Evet öyle sermedî bir
saltanat, muhaldir ki; şu fâniler ve zâil zeliller üstünde
dursun...
Şu hakikata, şu temsil dûrbîniyle
bak ki: Meselâ, sen yolda gidiyorsun Görüyorsun ki; yol içinde bir
han var. Bir büyük zât o hanı, kendine gelen misafirlerine yapmış.
O misafirlerin, bir gece tenezzüh ve ibretleri için, o hanın
tezyinatına milyonlar altunlar sarfediyor. Hem o misafirler o
tezyinattan pek azı ve az bir zamanda bakıp, o ni’metlerden pek az
bir vakitte, az bir şey tadıp, doymadan gidiyorlar. Fakat her
misafir; kendine mahsus fotoğrafıyla, o handaki şeylerin
sûretlerini alıyorlar. Hem, o büyük Zâtın hizmetkârlârı da,
misafirlerin sûret-i muamelelerini gayet dikkat ile alıyorlar ve
kaydediyorlar. Hem, görüyorsun ki; O Zât, her günde, o kıymettar
tezyinatın çoğunu tahrib eder. Yeni gelecek misafirlere, yeni
tezyinatı icad eder. Bunu gördükten sonra hiç şüphen kalır mı ki:
Bu yolda bu hanı yapan zâtın; daimî pek âlî menzilleri, hem
tükenmez, pek kıymetli hazineleri, hem müstemir, pek büyük bir
sehâveti vardır. Şu handa gösterdiği ikram ile, misafirlerini
kendi yanında bulunan şeylere iştihalarını açıyor ve onlara
hâzırladığı hediyelere, rağbetlerini uyandırıyor. Aynen onun gibi,
şu misafirhâne-i dünyadaki vaziyeti, sarhoş olmadan dikkat etsen;
şu dokuz esası anlarsın:
Birinci Esas:
Anlarsın ki; o han gibi bu dünya dahi kendi için değil...
Kendi kendine de bu sûreti alması muhaldir. Belki, kafile-i
mahlûkatın gelip konmak ve göçmek için dolup boşanan, hikmetle
yapılmış bir misafirhanesidir.
İkinci Esas:
Hem anlarsın ki; şu hanın içinde oturanlar misafirlerdir.
Onların Rabb-ı Kerîm'i, onları Dâr-üs Selâm'a davet eder.
Üçüncü Esas:
Hem anlarsın ki; şu dünyadaki tezyinat, yalnız telezzüz veya
tenezzüh için değil. Çünki; bir zaman lezzet verse, firakıyla bir
çok zaman elem verir. Sana tattırır, iştihanı açar fakat doyurmaz.
Çünki; ya onun ömrü kısa, ya senin ömrün kısadır. Doymağa kâfi
değil. Demek kıymeti yüksek, müddeti kısa olan
şu tezyinat, ibret içindir (Haşiye)
. Şükür içindir.Usûl-i daimîsine teşvik içindir. Başka gayet ulvî
gayeler içindir.
Dördüncü Esas:
Hem anlarsın ki;
şu dünyadaki müzeyyenat ise (Haşiye)
Cennet'te ehl-i îmân için rahmet-i Rahmân'la iddihar olunan
ni’metlerin nümûneleri, sûretleri hükmündedir.
Beşinci esas:
Hem anlarsın ki; şu fani masnuat fena için değil, bir parça
görünüp mahvolmak için yaratılmamışlar. Belki, vücûdda kısa bir
zaman toplanıp, matlûb bir vaziyet alıp; tâ sûretleri alınsın,
timsalleri tutulsun, mânâları bilinsin, neticeleri zabtedilsin...
Meselâ, ehl-i ebed için daimî
manzaralar nescedilsin. Hem, âlem-i bekada başka gayelere medâr
olsun. Eşya beka için yaratıldığını, fena için olmadığını; belki
sûreten fena ise de, tamam-ı vazife ve terhis olduğu bununla
anlaşılıyor ki; fâni bir şey bir cihetle fenaya gider, çok
cihetlerle bâki kalır. Meselâ; kudret kelimelerinden olan şu
çiçeğe bak ki; kısa bir zamanda o çiçek tebessüm edip bize bakar.
Derakab fena perdesinde saklanır. Fakat senin ağzından çıkan
kelime gibi o gider, fakat binler misâllerini kulaklara tevdi'
eder. Dinleyen akıllar adedince, mânâlarını akıllarda ibka eder.
Çünki; vazifesi olan ifade-i mânâ bittikten sonra kendisi gider,
fakat onu gören her şeyin hâfızasında zâhirî sûretini ve herbir
tohumunda mânevî mâhiyetini bırakıp öyle gidiyor. Gûya her hâfıza
ile her tohum; hıfz-ı zîneti için birer fotoğraf ve devam-ı bekası
için birer menzildirler. En basit mertebe-i hayatta olan masnu
böyle ise, en yüksek tabaka-i hayatta ve ervah-ı bâkiyye sahibi
olan insân; ne kadar beka ile alâkadar olduğu anlaşılır. Çiçekli
ve meyveli koca nebâtatın bir parça ruha benzeyen her birinin
kanun-u teşekkülatı, timsal-i sûreti; zerrecikler gibi tohumlarda
kemâl-i intizâmla, dağdağalı inkılâblar içinde ibka ve muhafaza
edilmesiyle, gayet cem'iyyetli ve yüksek bir mâhiyete mâlik,
haricî bir vücûd giydirilmiş, zîşuur nuranî bir kanûn-u emrî olan
ruh-u beşer; ne derece beka ile merbut ve alâkadar olduğu
anlaşılır.
Altıncı Esas:
Hem anlarsın ki; insân, ipi boğazına sarılıp, istediği yerde
otlamak için başıboş bırakılmamıştır; belki bütün amellerinin
sûretleri alınıp yazılır ve bütün fiillerinin neticeleri muhasebe
için zabtedilir.
Yedinci Esas:
Hem anlarsın ki; güz mevsiminde yaz, bahar âleminin güzel
mahlûkatının tahribatı, îdam değil. Belki, vazifelerinin
tamamıyla terhisatıdır (Haşiye)
. Hem, yeni baharda gelecek mahlûkata yer boşaltmak için
tefrîgattır ve yeni vazifedârlar gelip konacak ve vazifedâr
mevcûdâtın gelmesine yer hâzırlamaktır ve ihzârattır.
Hem zîşuura vazifesini unutturan gafletten ve şükrünü unutturan
sarhoşluktan İkazât-ı Sübhaniyyedir.
Sekizinci Esas:
Hem anlarsın ki; şu fâni âlemin sermedî Sânii için başka ve
bâki bir âlemi var ki, ibâdını oraya sevk ve ona teşvik eder.
Dokuzuncu Esas:
Hem anlarsın ki; öyle bir Rahmân, öyle bir âlemde, öyle has
ibâdına öyle ikramlar edecek; ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne
kalb-i beşere hutûr etmiştir. Âmenna...
YEDİNCİ HAKİKAT: Bâb-ı Hıfz
ve Hafîziyyet olup, İsm-i Hafîz ve Rakîb'in cilvesidir.
Hiç mümkün müdür ki; gökte, yerde,
karada, denizde; yaş kuru, küçük büyük, âdi âlî herşeyi kemâl-i
intizâm ve mîzan içinde muhafaza edip, bir türlü muhasebe içinde
neticelerini eleyen bir Hafîziyyet; insân gibi büyük bir fıtratta,
hilafet-i kübrâ gibi bir rütbede, emanet-i kübrâ gibi büyük
vazifesi olan beşerin, Rubûbiyyet-i âmmeye temas eden amelleri ve
fiilleri muhafaza edilmesin! Muhasebe eleğinden geçirilmesin!
Adâlet terazisinde tartılmasın! Şayeste ceza ve mükâfat çekmesin!
Hâyır, aslâ!..
Evet şu kâinatı idare eden Zât, herşeyi nizâm ve mizan içinde
muhafaza ediyor. Nizâm ve mîzan ise; ilim ile hikmet ve irâde ile
kudretin tezahürüdür. Çünki görüyoruz, her masnu'; vücûdunda,
gayet muntâzam ve mevzun yaratılıyor. Hem hayatı müddetince
değiştirdiği sûretler dahi, birer intizâmlı olduğu halde, heyet-i
mecmuası da bir intizâm tahtındadır. Zîra görüyoruz ki;
vazifesinin bitmesiyle ömrüne nihayet verilen ve şu âlem-i
şehâdetten göçüp giden herşeyin; Hafîz-i Zülcelâl, birçok
sûretlerini elvâh-ı mahfûza hükmünde olan (Haşiye:
Yedinci sûretin Haşiyesine bak.)
hâfızalarda ve bir türlü misâlî âyînelerde hıfzedip, ekser
tarihçe-i hayatını çekirdeğinde, neticesinde nakşedip yazıyor.
Zâhir ve bâtın âyinelerde ibka ediyor. Meselâ, beşerin hâfızası,
ağacın meyvesi, meyvenin çekirdeği, çiçeğin tohumu, kanun-u
hafîziyyetin âzamet-i ihâtasını gösteriyor.
Görmüyor musun ki; koca baharın hep çiçekli, meyveli bütün
mevcûdâtı ve bunların kendilerine göre bütün sahâif-i a'mali ve
teşkilâtının kanunları ve sûretlerinin timsalleri; mahdud bir
miktar tohumcuklar içlerinde yazarak, muhafaza ediliyor. İkinci
bir baharda, onlara göre bir muhasebe içinde sahife-i amellerini
neşredip, kemâl-i intizâm ve hikmet ile koca diğer bir bahar
âlemini meydana getirmekle; hafîziyyetin ne derece kuvvetli ihâta
ile cereyan ettiğini gösteriyor. Acaba geçici, âdi, bekasız,
ehemmiyetsiz şeylerde böyle muhafaza edilirse, âlem-i gâybda,
âlem-i âhirette, âlem-i ervâhta Rubûbiyyet-i âmmede mühim semere
veren beşerin amelleri hıfz içinde gözetilmek sûretiyle,
ehemmiyetle zabtedilmemesi kabil midir? Hâyır ve aslâ!
Evet şu Hafîziyyetin bu sûrette tecellisinden anlaşılıyor ki: Şu
mevcûdâtın Mâliki, mülkünde cereyan eden herşeyin inzibatına büyük
bir ihtimamı var. Hem hâkimiyyet vazifesinde nihayet derecede
dikkat eder. Hem Rububiyyet-i Saltanatında gayet ihtimamı gözetir.
O derece ki, en küçük bir hâdiseyi, en ufak bir hizmeti yazar,
yazdırır. Mülkünde cereyan eden herşeyin sûretini müteaddid
şeylerde hıfzeder. Şu Hafîziyyet işaret eder ki: Ehemmiyetli bir
muhasebe-i a'mâl defteri açılacak ve bilhassa mâhiyetçe en büyük,
en mükerrem, en müşerref bir mahlûk olan insânın büyük olan
amelleri, mühim olan fiilleri; mühim bir hesab ve mizana girecek,
sahife-i amelleri neşredilecek.
Acaba hiç kabil midir ki; insân,
hilâfet ve emanetle mükerrem olsun, Rububiyyetin külliyat-ı
şuûnuna şahid olarak kesret dairelerinde, Vahdâniyyet-i
İlâhiyyenin dellâllığını ilân etmekle, ekser mevcûdatın tesbihat
ve ibâdetlerine müdahale edip zâbitlik ve müşâhidlik derecesine
çıksın da sonra kabre gidip, rahatla yatsın ve uyandırılmasın!
Küçük büyük her amellerinden sual edilmesin! Mahşere gidip
Mahkeme-i Kübrâyı görmesin! Hâyır ve aslâ!..
Hem,
bütün gelecek zamanda olan (Haşiye)
mümkinata kadir olduğuna,bütün geçmiş zamandaki mu'cizât-ı kudreti
olan vukuâtı şehadet eden ve kıyâmet ve Haşre pek benzeyen kış ile
baharı her vakit bilmüşâhede îcad eden bir Kâdîr-i Zülcelâl'den,
insân nasıl ademe gidip kaçabilir, toprağa girip saklanabilir!
Mâdem bu dünyada ona lâyık muhasebe görülüp, hüküm verilmiyor.
Elbette bir Mahkeme-i Kübrâ, bir saadet-i uzmâya gidecektir.
SEKİZİNCİ HAKİKAT:
Bâb-ı Vaad ve Vaîd'tir. İsm-i Cemîl ve Celîl'in cilvesidir.
Hiç mümkün müdür ki; Alîm-i Mutlak
ve Kadîr-i Mutlak olan şu masnûâtın Sânii; bütün Enbiyanın
tevâtürle haber verdikleri ve bütün Sıddıkîn ve Evliyanın icmâ'
ile şehadet ettikleri mükerrer vaad ve vaîd-i İlâhîsini yerine
getirmeyip, -hâşâ- acz ve cehlini göstersin. Halbuki; vaad ve
vaîdinde bulunduğu emirler; kudretine hiç ağır gelmez. Pek hafif
ve pek kolay… Geçmiş baharın hesabsız mevcûdâtını, gelecek
baharda kısmen aynen (Haşiye)
kısmen mislen (Haşiye)
iâdesi kadar kolaydır. Îfa-yı vaad ise; hem bize, hem her şey'e,
hem kendisine, hem Saltanat-ı Rububiyyetine pek çok lâzımdır. Hulf-ul-
vaad ise; hem izzet-i iktidarına zıttır, hem ihâta-yı ilmiyyesine
münâfîdir. Zira hulf-ul- vaad; ya cehilden, ya âcizden gelir.
Ey münkir! Bilir misin ki; küfür
ve inkârın ile ne kadar ahmakça bir cinâyet işliyorsun ki; kendi
yalancı vehmini, hezeyancı aklını, aldatıcı nefsini tasdik edip,
hiçbir vechile hulf ve hilâfa mecburiyeti olmayan ve hiçbir
vecihle hilâf; O’nun izzetine, haysiyetine yakışmayan ve bütün
görünen şeyler ve işler; sıdkına ve hakkaniyyetine şehadet eden
bir Zâtı tekzib ediyorsun! Nihayetsiz küçüklük içinde nihayetsiz
büyük cinâyet işliyorsun! Elbette, ebedî büyük cezaya müstehak
olursun. Bâzı ehl-i Cehennem'in bir dişi, dağ kadar olması;
cinâyetinin büyüklüğüne bir mikyas olarak haber verilmiş. Misâlin
şu yolcuya benzer ki; Güneşin ziyâsından gözünü kapar. Kafası
içindeki hayâline bakâr. Vehmi, bir yıldız böceği gibi kafa
fenerinin ışığıyla dehşetli yolunu tenvir etmek istiyor. Mâdem şu
mevcûdât; hak söyleyen sâdık kelimeleri, şu hâdisat-ı kâinat;
doğru söyleyen nâtık âyetleri olan Cenâb-ı Hak vaad etmiş, elbette
yapacaktır. Bir Mahkeme-i Kübrâ açacaktır. Bir saadet-i uzmâ
verecektir.
DOKUZUNCU HAKİKAT:
Bâb-ı İhyâ ve İmâte'dir. İsm-i Hayy-ı Kayyum'un, Muhyî ve
Mümît'in cilvesidir
Hiç mümkün müdür ki; ölmüş,
kurumuş koca Arzı ihya eden ve o ihya içinde herbiri, beşer haşri
gibi acib, üçyüz binden ziyâde envâ-ı mahlûkatı haşr ve neşredip
kudretini gösteren ve o haşr ve neşr içinde nihayet derecede
karışık ve ihtilât içinde, nihayet derecede imtiyaz ve tefrik ile
ihâta-i ilmiyyesini gösteren ve bütün Semâvî fermanlarıyla beşerin
haşrini vâ'detmekle bütün ibâdının enzârını saadet-i ebediyyeye
çeviren ve bütün mevcûdâtı başbaşa, omuz omuza, elele verdirip,
emir ve irâdesi dairesinde döndürüp birbirine yardımcı ve musahhar
kılmakla âzamet-i Rubûbiyyetini gösteren; ve beşeri, şecere-i
kâinatın en câmi' ve en nâzik ve en nâzenîn, en nâzdar, en
niyâzdar bir meyvesi yaratıp, kendine muhatâb ittihaz ederek
herşey'i ona musahhar kılmakla, insâna bu kadar ehemmiyet
verdiğini gösteren bir Kadîr-i Rahîm, bir Alîm-i Hakîm; Kıyâmeti
getirmesin! Haşri yapmasın ve yapamasın! Beşeri ihyâ etmesin veya
edemesin! Mahkeme-i Kübrâyı açamasın! Cennet ve Cehennem'i
yaratamasın! Hâşâ ve kellâ!..
Evet şu âlemin Mutasarrıf-ı
Zîşân'ı her asırda, her senede, her günde bu dar, muvakkat rûy-i
zeminde Haşr-i Ekberin ve meydân-ı Kıyâmetin pek çok emsâlini ve
nümûnelerini ve işârâtını icad ediyor.
Ezcümle : Haşr-i baharîde
görüyoruz ki; beş-altı gün zarfında küçük ve büyük hayvânat ve
nebâtattan üçyüz binden ziyâde envâı haşredip neşrediyor. Bütün
ağaçların, otların köklerini ve bir kısım hayvanları aynen ihya
edip iâde ediyor. Başkalarını ayniyyet derecesinde bir misliyyet
sûretinde îcad ediyor. Halbuki, maddeten farkları pek az olan
tohumcuklar o kadar karışmışken, kemâl-i imtiyaz ve teşhîs ile o
kadar sür'at ve vüs'at ve sühulet içinde kemâl-i intizâm ve mîzan
ile altı gün veya altı hafta zarfında ihya ediliyor. Hiç kabil
midir ki; bu işleri yapan Zâta bir şey ağır gelebilsin; Semâvat ve
Arzı altı günde halkedemesin, insânı bir sayhâ ile haşredemesin!
Hâşâ...
Acaba; mûciznümâ bir kâtib
bulunsa, hurufları, ya bozulmuş veya mahvolmuş üçyüz bin kitabı
tek bir sahifede karıştırmaksızın, galatsız, sehivsiz, noksansız,
hepsini beraber, gayet güzel bir sûrette bir saatte yazarsa;
birisi sana dese: “Şu kâtip kendi te'lif ettiği senin suya düşmüş
olan kitabını, yeniden, bir dakika zarfında hâfızasından yazacak.”
Sen diyebilir misin ki: “Yapamaz ve inanmam...” Veyahut, bir
Sultân-ı Mu'cizekâr, kendi iktidarını göstermek için veya ibret ve
tenezzüh için bir işaretle dağları kaldırır, memleketleri tebdil
eder. Denizi karaya çevirdiğini gördüğün halde; sonra görsen ki;
büyük bir taş dereye yuvarlanmış. O Zâtın kendi ziyâfetine dâvet
ettiği misafirlerin yolunu kesmiş, geçemiyorlar. Biri sana dese:
“O Zât, bir işaretle o taşı, ne kadar büyük olursa olsun
kaldıracak veya dağıtacak. Misafirlerini yolda bırakmayacak.” Sen
desen ki: “Kaldırmaz veya kaldıramaz...” Veyahut, bir zât bir
günde, yeniden büyük bir orduyu teşkil ettiği halde biri dese: “O
Zât bir boru sesiyle, efrâdı istirahat için dağılmış olan
taburları toplar. Taburlar, nizâmı altına girerler.” Sen desen ki:
“İnanmam!” Ne kadar divânece hareket ettiğini anlarsın...
İşte şu üç temsîli fehmettin ise,
bak! Nakkaş-ı Ezelî, gözümüzün önünde kışın beyaz sahifesini
çevirip, bahar ve yaz yeşil yaprağını açıp, rûy-i Arzın
sahifesinde üçyüz binden ziyâde envâı, Kudret ve Kader kalemiyle
ahsen-i sûret üzere yazar. Birbiri içinde birbirine karışmaz.
Beraber yazar; birbirine mâni olmaz. Teşkilce, sûretçe birbirinden
ayrı, hiç şaşırtmaz. Yanlış yazmaz. Evet en büyük bir ağacın ruh
programını bir nokta gibi en küçük bir çekirdekte dercedip,
muhafaza eden Zât-ı Hakîm-i Hafîz; vefat edenlerin ruhlarını nasıl
muhafaza eder, denilir mi? Ve Küre-i Arzı bir sapan taşı gibi
çeviren Zât-ı Kadîr; âhirete giden misafirlerinin yolunda, nasıl
bu Arzı kaldıracak veya dağıtacak, denilir mi? Hem hiçten, yeniden
bütün zîhayatın ordularını bütün cesedlerinin taburlarında kemâl-i
intizâmla zerratı Emr-i كُنْ فَيَكُونُ
ile kaydedip yerleştiren, ordular îcad eden Zât-ı Zülcelâl;
tabur-misâl cesedin nizâmı altına girmekle, birbiriyle tanışan
zerrat-ı esasiyye ve eczâ-yı asliyyesini bir sayha ile nasıl
toplayabilir denilir mi?
Hem, bu bahar haşrine benzeyen,
dünyanın her devrinde, her asrında, hattâ gece gündüzün tebdilinde
hattâ cevv-i havada bulutların îcad ve ifnasında haşre nümûne ve
misâl ve emâre olacak ne kadar nakışlar yaptığını gözünle
görüyorsun. Hattâ eğer hayâlen bin sene evvel kendini farzetsen,
sonra zamanın iki cenahı olan mâzi ile müstakbeli birbirine
karşılaştırsan; asırlar, günler adedince misâl-i hâşir ve
Kıyâmetin nümûnelerini göreceksin. Sonra, bu kadar nümûne ve
misâlleri müşâhede ettiğin halde, haşr-i cismânîyi akıldan uzak
görüp istib'âd etmekle inkâr etsen; ne kadar divânelik olduğunu
sen de anlarsın... Bak! Fermân-ı A'zam, bahsettiğimiz hakikata
dair ne diyor:
فَانْظُرْ اِلَى آثَارِ رَحْمَةِ اللّهِ كَيْفَ يُحْيِى اْلاَرْضَ
بَعْدَ مَوْتِهَآ اِنَّ ذلِكَ َلمُحْيِى اْلمَوْتَى وَهُوَ عَلَى
كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
ELHÂSIL: Haşre mâni hiçbir
şey yoktur. Muktazî ise; her şeydir. Evet, mahşer-i acâip olan şu
koca Arzı, âdi bir hayvan gibi imâte ve ihya eden ve beşer ve
hayvana hoş bir beşik, güzel bir gemi yapan ve Güneşi onlara şu
misafirhanede ışık verici ve ısındırıcı bir lâmba eden, Seyyaratı
Meleklerine tayyare yapan bir Zâtın, bu derece muhteşem ve sermedî
Rubûbiyyeti ve bu derece muazzam ve muhît hâkimiyyeti; elbette,
yalnız böyle geçici, devamsız, bîkarar, ehemmiyetsiz mütegayyir
bekasız nâkıs, tekemmülsüz umûr-u dünya üzerinde kurulmaz ve
durmaz. Demek, O’na şâyeste, daimî, berkarar, zevalsiz, muhteşem
bir diyar-ı âher var. Başka bâki bir memleketi vardır. Bizi onun
için çalıştırır. Oraya dâvet eder ve oraya nakledeceğine; zâhirden
hakikate geçen ve kurb-u huzuruna müşerref olan bütün ervah-ı
neyyire ashâbı, bütün kulûb-u münevvere aktâbı, bütün ukûl-ü
nuranîyye erbabı şehadet ediyorlar ve bir mükâfat ve mücâzât ihzâr
ettiğini müttefikan haber veriyorlar ve mükerreren pek kuvvetli
vaad ve pek şiddetli tehdid eder, naklederler.
Hulfül-vaad ise; hem zillet, hem
tezellüldür. Hiç bir cihetle celâl-i kudsiyyetine yanaşamaz. Hulf-ül
vaîd ise ya afvdan, ya âcizden gelir. Halbuki,
küfür; cinâyet-i mutlakadır (Haşiye)
, Afve kabil değil... Kadîr-i Mutlak ise, âcizden münezzeh ve
mukaddestir. Şahidler, muhbirler ise; mesleklerinde, meşreblerinde,
mezheblerinde muhtelif oldukları halde kemâl-i ittifak ile şu
mes'elenin esasında müttehiddirler. Kesretçe tevâtür
derecesindedirler. Keyfiyyetçe icmâ kuvvetindedirler. Mevkice
herbiri nev-i beşerin bir yıldızı, bir tâifenin gözü, bir milletin
azizidirler. Ehemmiyetçe şu mes'elede hem ehl-i ihtisas, hem ehl-i
isbattırlar. Halbuki bir fende veya bir san'atta iki ehl-i
ihtisas, binler başkalardan müreccahtırlar ve ihbarda iki müsbit,
binler nâfîlere tercih edilir. Meselâ: Ramazan hilâlinin sübûtunu
ihbar eden iki adam, binler münkirleri inkârlarını hiçe atarlar.
Elhâsıl, dünyada bundan daha doğru bir haber, daha sağlam bir
dâva, daha zâhir bir hakikat olamaz... Demek, şüphesiz dünya bir
mezraadır. Mahşer ise bir beyderdir, harmandır. Cennet, Cehennem
ise birer mahzendir.
ONUNCU HAKİKAT:
Bâb-ı Hikmet, İnayet, Rahmet, Adâlet tir. İsm-i Hakîm, Kerim,
Âdil, Rahîm'in cilvesidir.
Hiç mümkün müdür ki; şu bekasız
misafirhane-i dünyada ve şu devamsız meydan-ı imtihanda ve şu
sebatsız teşhirgâh-ı arzda bu derece bâhir bir hikmet, bu derece
zâhir bir inâyet ve bu derece kahir bir adâlet ve bu derece vâsi
bir merhametin âsârını gösteren Mâlik-ül Mülk-i Zülcelâl'in
daire-i memleketinde ve Âlem-i Mülk ve Melekûtunda daimî
meskenler, ebedî sâkinler, bâki makamlar, mukîm mahlûklar
bulunmayıp şu görünen hikmet, inâyet, adâlet, merhametin
hakikatları hiçe insin!.. Hem hiç kabil midir ki; o Zât-ı Hakîm,
şu insânı bütün mahlûkat içinde kendine küllî muhatâb ve câmi' bir
âyine yapıp bütün hazâin-i rahmetinin müştemilâtını ona tattırsın,
hem tarttırsın, hem tanıttırsın, kendini bütün esmâsıyla ona
bildirsin, onu sevsin ve sevdirsin.. sonra o bîçare insânı o ebedî
memleketine göndermesin!
O daimî saadetgâha dâvet edip
mes'ud etmesin! Hem hiç mâkul mudur ki; hattâ çekirdek kadar
herbir mevcûda bir ağaç kadar vazife yükü yüklesin, çiçekleri
kadar hikmetleri bindirsin, semereleri kadar maslahatları taksın
da bütün o vazifeye, o hikmetlere, o maslahatlara dünyaya
müteveccih yanız bir çekirdek kadar gaye versin! Bir hardal kadar
ehemmiyeti olmayan dünyevî bekasını gaye yapsın! Ve bunları,
Âlem-i Mânâya çekirdekler ve Âlem-i Ahirete bir mezraa yapmasın!
Tâ, hakikî ve lâyık gayelerini versinler. Ve bu kadar mühim
ihtifâlât-ı mühimmeyi gayesiz, boş, abes bıraksın. Onların yüzünü
âlem-i mânâya, âlem-i âhirete çevirmesin! Tâ, asıl gayeleri ve
lâyık meyvelerini göstersin. Evet hiç mümkün müdür ki; bu şeyleri
böyle hilâf-ı hakikat yapmakla; kendi evsaf-ı hakikîyyesi olan
Hakîm, Kerîm, Âdil, Rahîm'in zıdlarıyla -hâşâ sümme hâşâ- muttasıf
gösterip hikmet ve keremine, adl ve rahmetine delâlet eden bütün
kâinatın hakaikını tekzib etsin. Bütün mevcûdatın şehadetlerini
reddetsin. Bütün masnûatın delâletlerini ibtal etsin!
Hem hiç akıl kabûl eder mi ki;
insânın başına ve içindeki havassına saçları adedince vazifeler
yükletsin de, yalnız bir saç hükmünde ona bir ücret-i dünyeviyye
versin! Adâlet-i hakikîyyesine zıd olarak ve hikmet-i
hakikîyyesine münâfî, mânâsız iş yapsın!
Hem hiç mümkün müdür ki; bir ağaca
taktığı neticeler, meyveler miktarınca herbir zîhayata, belki
lisan gibi herbir uzvuna, belki herbir masnûa o derece hikmetleri,
maslahatları takmakla; kendisinin bir Hakîm-i Mutlak olduğunu
isbat edip göstersin, sonra bütün hikmetlerin en büyüğü ve bütün
maslahatların en mühimmi ve bütün neticelerin en elzemi ve hikmeti
hikmet, ni’meti ni’met, rahmeti rahmet eden ve bütün hikmetlerin,
ni’metlerin, rahmetlerin, maslahatların menbaı ve gayesi olan beka
ve likayı ve saadet-i ebediyyeyi vermeyip terkederek, bütün
işlerini abesiyyet-i mutlaka derekesine düşürsün ve kendini o zâta
benzetsin ki; öyle bir saray yapar; herbir taşında binlerce
nâkışlar, herbir tarafında binler zînetler ve herbir menzilinde
binler kıymetdar âlât ve levâzımat-ı beytiyye bulundursun da;
sonra ona dam yapmasın! Her şey çürüsün, beyhude bozulsun. Hâşâ ve
kellâ!. Hayr-ı Mutlak'tan hayır gelir. Cemîl-i Mutlak'tan güzellik
gelir. Hakîm-i Mutlak'tan abes bir şey gelmez. Evet her kim fikren
tarihe binip mâzi cihetine gitse, şu zaman-ı hâzırda gördüğümüz
menzil-i dünya, meydan-ı ibtilâ, meşher-i eşya gibi, seneler
adedince vefat etmiş menziller, meydanlar, meşherler, âlemler
görecek. sûretçe, keyfiyetçe birbirinden ayrı oldukları halde;
intizâmca, acaibce, Sâniin kudret ve hikmetini göstermekçe
birbirine benzer. Hem görecek ki; o sebatsız menzillerde, o
devamsız meydanlarda, o bekasız meşherlerde o kadar bâhir bir
hikmetin intizâmatını, o derece zâhir bir inâyetin işarâtını, o
mertebe kahir bir adâletin emâratını, o derece vâsi bir merhametin
semerâtını görecek. Basiretsiz olmamak şartıyla yakînen bilecek
ki; o hikmetten daha ekmel bir hikmet olamaz ve o âsârı görünen
inâyetten daha ecmel bir inâyet kabil değil ve o emaratı görünen
adâletten daha ecell bir adâlet yoktur ve o semerâtı görünen
merhametten daha eşmel bir merhamet tasavvur edilmez.
Eğer farz-ı muhal olarak şu işleri çeviren, şu misafirleri ve
misafirhaneleri değiştiren Sultân-ı Sermedî'nin daire-i
memleketinde daimî menziller, âlî mekânlar, sâbit makamlar, bâki
meskenler, mukîm ahali, mes'ud ibâdı bulunmazsa; ziyâ, hava, su,
toprak gibi kuvvetli ve şümûllü dört anâsır-ı mânevîyye olan
hikmet, adâlet, inâyet, merhametin hakikatlarını nefyetmek ve o
anâsır-ı zâhiriyye gibi, görünen vücûdlarını inkâr etmek
lâzımgelir. Çünki; şu bekasız dünya ve mâfîha, onların tam
hakikatlarına mazhar olamadığı mâlûmdur. Eğer başka yerde dahi
onlara tam mazhar olacak mekân bulunmazsa, o vakit gündüzü
dolduran ziyâyı gördüğü halde, Güneşin vücûdunu inkâr etmek
derecesinde bir divanelikle; şu herşeyde bulunan gözümüz önündeki
hikmeti inkâr etmek, şu nefsimizde ve ekser eşyada her vakit
müşahede ettiğimiz inâyeti inkâr etmek ve şu pek kuvvetli emâratı
görünen
adâleti inkâr etmek (Haşiye)
ve şu her yerde gördüğümüz merhameti inkâr etmek lâzımgeldiği
gibi; şu kâinatta gördüğümüz icraat-ı hakîmane ve ef'âl-i kerîmane
ve ihsanât-ı rahîmânenin sahibini “Hâşâ sümme hâşâ!” sefih bir
oyuncu, gaddar bir zalim olduğunu kabûl etmek lâzımgelir ki;
nihayetsiz muhal bir inkılab-ı hakaiktir. Hattâ herşeyin vücûdunu
ve kendi nefsinin vücûdunu inkâr eden ahmak Sofestaîler dahi bunun
tasavvuruna kolay kolay yanaşamazlar...
Elhâsıl: Şu görünen şuunat,
dünyadaki vüs'atli içtimâat-ı hayatiyye ve sür'atli iftirakat-ı
mevtiyye ve haşmetli toplanmalar ve çabuk dağılmalar ve âzametli
ihtifâlât ve büyük tecelliyat ile ve onların bu âleme ait bu
Dünya-yı fânide kısa bir zamanda mâlûmumuz olan semerat-ı
cüz'iyyeleri, ehemmiyetsiz ve muvakkat gayeleri mabeyninde hiç
münasebet olmadığından, âdeta küçük bir taşa bir büyük dağ kadar
hikmetler, gayeler takmak; bir büyük dağa, bir küçük taş gibi
muvakkat bir gaye-i cüz'iyye vermeye benzer ki; hiçbir akıl ve
hikmete uygun gelemez.
Demek şu mevcûdat ve şuûnat ile ve
dünyaya ait gayeleri ortasında bu derece nisbetsizlik, kat'iyyen
şehadet eder ki; bu mevcûdatın yüzleri âlem-i mânâya
müteveccihtir. Münâsib meyveleri orada veriyor ve gözleri Esmâ-i
Kudsiyyeye dikkat ediyorlar. Gayeleri o âleme bakıyor. Ve özleri
dünya toprağı altında, sünbülleri âlem-i Misâlde inkişaf ediyor.
İnsân, istidadı nisbetinde burada ekiyor ve ekiliyor; âhirette
mahsul alıyor. Evet şu eşyanın Esmâ-i İlâhiyyeye ve âlem-i âhirete
müteveccih yüzlerine baksan göreceksin ki; Mu'cize-i Kudret olan
herbir çekirdeğin bir ağaç kadar gayesi var. Kelime-i Hikmet
olan herbir çiçeğin (Haşiye)
, bir ağaç çiçekleri kadar mânâları var ve o hârika-i san'at ve
manzûme-i Rahmet olan herbir meyvenin, bir ağacın meyveleri kadar
hikmetleri var. Bizlere rızık olması ise; o binler hikmetlerinden
birtek hikmettir ki, vazifesi biter, mânâsını ifade eder, vefat
eder, midemizde defnedilir. Mâdem, bu fâni eşya; başka yerde bâki
meyveler verirler ve daimî sûretler bırakır ve başka cihette ebedî
mânâlar ifade eder. Sermedî tesbihat yapar. Ve insân ise, onların
şu cihetine bakan yüzlerine bakmakla insân olur. Fânide bâkiye yol
bulur.
Demek, bu hayat ve mevt içinde
yuvarlanan, toplanıp dağılan mevcûdat içinde başka maksad var.
Temsilde kusur yoktur. Şu ahvâl, taklid ve temsil için teşkil ve
tertib edilen ahvâle benzer. Nasıl büyük masrafla kısa içtimâlar,
dağılmalar yapılıyor. Tâ sûretler alınsın, terkib edilsin,
sinemada dâim gösterilsin. Onun gibi, bu dünyada kısa bir müddet
zarfında hayat-ı şahsiyye ve hayat-ı içtimâiyye geçirmenin bir
gayesi şudur ki; sûretler alınıp terkib edilsin, Netice-i âmelleri
alınıp hıfzedilsin. Tâ bir mecmâ-i ekberde muhasebesi görülsün. Ve
bir meşher-i âzamda gösterilsin ve bir saadet-i uzmâya istidadı
gösterilsin. Demek Hadîs-i Şerifte “Dünya âhiret mezraasıdır” diye
bu hakikatı ifade ediyor.
Mâdem dünya var. Ve dünya içinde
bu âsârıyla hikmet ve inâyet ve rahmet ve adâlet var. Elbette
dünyanın vücûdu gibi kat'î olarak âhiret de var. Mâdem, dünyada
herşey bir cihette o âleme bakıyor. Demek oraya gidiliyor. Âhireti
inkâr etmek, dünya ve mâfîhayı inkâr etmek demektir. Demek ecel ve
kabir insânı beklediği gibi, Cennet ve Cehennem de insânı bekliyor
ve gözlüyor.
ONBİRİNCİ HAKİKAT: Bâb-ı İnsâniyyettir. İsm-i Hakk'ın
cilvesidir.
Hiç mümkün müdür ki; Cenâb-ı Hak
ve Mâbud-u Bilhak; insânı şu kâinat içinde Rububiyyet-i
Mutlakasına ve umum âlemlere Rububiyyet-i Ammesine karşı en
ehemmiyetli bir abd ve hitâbat-ı Sübhaniyyesine en mütefekkir bir
muhatâb ve mazhariyyet-i esmâsına en câmi' bir âyine ve onu İsm-i
âzamın tecellisine ve her isimde bulunan İsm-i âzamlık
mertebesinin tecellisine mazhar bir ahsen-i takvimde en güzel bir
mu'cize-i Kudret ve hazain-i Rahmetinin müştemilâtını tartmak,
tanımak için en ziyâde mîzan ve âletlere mâlik bir müdakkik ve
nihayetsiz ni’metlerine en ziyâde muhtaç ve fenadan en ziyâde
müteellim ve bekaya en ziyâde müştak ve hayvanat içinde en nâzik
ve en nâzdar ve en fakir ve en muhtaç ve hayat-ı dünyeviyyece en
müteellim ve en bedbaht ve istidadca en ulvî ve en yüksek sûrette,
mâhiyette yaratsın da, onu müstaid olduğu ve müştak olduğu ve
lâyık olduğu bir Dâr-ı Ebedîye göndermeyip, hakikat-ı insânîyyeyi
ibtal ederek kendi hakkaniyetine taban tabana zıd ve hakikat
nazarında çirkin bir haksızlık etsin!
Hem hiç kabil midir ki; Hâkim-i
Bilhak, Rahîm-i Mutlak; insâna öyle bir istidad verip, yer ile
gökler ve dağlar tahammülünden çekindiği Emânet-i Kübrâyı tahammül
edip; yâni küçücük cüz'î ölçüleriyle, sanatçıklarıyla Hâlıkının
muhit sıfatlarını, küllî şuunâtını, nihayetsiz tecelliyatını
ölçerek bilip; hem yerde en nâzik, nâzenin, nâzdar, âciz, zaîf
yaratıp; halbuki bütün yerin nebatî ve hayvanî olan mahlûkatına
bir nevi tanzimat memuru yapıp, onların tarz-ı tesbihat ve
ibâdetlerine müdahale ettirip, kâinattaki icraat-ı İlâhiyyeye,
küçücük mikyasta bir temsil gösterip, Rububiyyet-i Sübhaniyyeyi
fiilen ve kalen kâinatta ilân ettirmek, meleklerine tercih edip
hilâfet rütbesini verdiği halde; ona, bütün bu vazifelerinin
gayesi ve neticesi ve semeresi olan saadet-i ebediyyeyi vermesin!
Onu, bütün mahlûkatının en bedbaht, en bîçare, en musibetzede, en
dertmend, en zelil bir derekeye atıp; en mübârek, nuranî ve âlet-i
tes'id bir hediye-i hikmeti olan aklı o bîçareye en meş'ûm ve
zulmanî bir âlet-i tâzib yapıp, hikmet-i mutlakasına büsbütün zıd
ve merhamet-i mutlakasına külliyen münâfî bir merham