مِنْ بَيْنِ هِلاَلِ الصَّوْمِ وَ هِلاَلِ الْعِيدِ

Çekirdekler Çiçekleri

Risale-i Nur şâkirdlerine küçük bir mesnevî ve îmânî bir divandır.

Müellifi:
Bediüzzaman
SAİD NURSÎ

TENBİH

Bu “Lemeât” nâmındaki eserin sâir dîvanlar gibi bir tarzda bir-iki mevzû ile gitmediğinin sebebi: Eski eserlerinden “Hakikat Çekirdekleri” nâmındaki kısacık vecîzeleri bir derece îzah etmek için, hem nesir tarzında yazılmış, hem de sâir dîvanlar gibi hayâlâta, mizansız hissiyâta girilmemiş olmasıdır. Baştan aşağıya mantık ile Hakaik-i Kur'aniyye ve îmâniyye olarak, yanında bulunan birâderzadesi gibi bâzı talebelerine bir ders-i ilmîdir. Belki bir ders-i îmânî ve Kur'anîdir. Üstadımızın baştaki ifadesinde dediği gibi, biz de anlamışızdır ki: Nazma ve şiire hiç meyli ve onlarla iştigali de yoktur. وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ sırrının bir nümûnesini gösteriyor.

Bu eser, birçok meşâgil ve Dâr-ül Hikmet'teki vazîfe içinde yirmi gün Ramazanda, günde iki veya ikibuçuk saat çalışmak suretiyle manzum gibi yazılmıştır. Bu kadar kısa zamanda ve manzum bir sahife on sahife kadar müşkil olduğu cihetle, birden dikkatsiz, tashihsiz böyle söylenmiş, tab'edilmiştir. Bizce Risale-i Nur hesabına bir hârikadır. Hiçbir nazımlı dîvan, bunun gibi tekellüfsüz, nesren okunabilir görülmüyor. İnşâallah bu eser bir zaman Risale-i Nur şâkirdlerine bir nevi mesnevî olacak. Hem bu eser, kendisinden on sene sonra çıkan ve yirmiüç senede tamamlanan Risale-i Nur'un mühim eczalarına bir işâret-i gaybiyye nev'inden müjdeli bir fihrist hükmündedir.

Risale-i Nur şâkirdlerinden
Sungur, Mehmed Feyzi, Hüsrev

* * *

İHTAR

اَلْمَرْءُ عَدُوّ ٌلِمَا جَهِلَ kaidesiyle, ben dahi nazım ve kafiyeyi bilmediğimden ona kıymet vermezdim. Sâfiyeyi kafiyeye fedâ etmek tarzında hakikatın sûretini nazmın keyfine göre tağyir etmek hiç istemezdim. Şu kafiyesiz, nazımsız kitabda en âlî hakikatlere, en müşevveş bir libas giydirdim. Evvelâ: Daha iyisini bilmezdim. Yalnız mânayı düşünüyordum. Sâniyen: Cesedi libasa göre yontmakla rendeleyen şuâ’râya tenkidimi göstermek istedim. Sâlisen: Ramazanda kalb ile beraber nefsi dahi hakikatlerle meşgul etmek için, böyle çocukça bir üslûb ihtiyar edildi. Fakat ey kari'! Ben hatâ ettim, itiraf ederim. Sakın sen hatâ etme! Yırtık üslûba bakıp o âlî hakikatlere karşı dikkatsizlik ile hürmetsizlik etme!..

İFADE-İ MERAM

Ey kari'! Peşinen bunu itiraf ederim ki: San'at-ı hat ve nazımda istîdadımdan çok müştekîyim. Hattâ şimdi ismimi de düzgün yâzamıyorum. Nazım, vezin ise; ömrümde bir fıkra yapamamıştım. Birdenbire zihnime, nazma musırrane bir arzu geldi. Sahabelerin gazevatına dair kürdçe قَوْلِ نَوَالاَسِيسَبَانْ   nâmında bir destan vardı. Onun ilâhî tarzındaki tabiî nazmına ruhum hoşlanıyordu. Ben de kendime mahsus onun tarz-ı nazmını ihtiyar ettim. Nazma benzer bir nesir yazdım. Fakat vezin için kat'iyyen tekellüf yapmadım. İsteyen adam, nazmı hâtıra getirmeden zahmetsiz, nesren okuyabilir. Hem nesren olarak bakmalı.. tâ mâna anlaşılsın. Her kıt'ada ittisal-i mâna vardır. Kafiyede tevakkuf edilmesin. Külâh püskülsüz olur; vezin de kafiyesiz olur; nazım da kaidesiz olur. Zannımca lâfz ve nazım, san'atça cazibedâr olsa, nazarı kendiyle meşgul eder. Nazarı mânadan çevirmemek için perişan olması daha iyidir.

Şu eserimde üstadım: Kur'andır. Kitabım: Hayattır. Muhatâbım: Yine benim. Sen ise ey kàri! Müstemi'sin. Müstemi'in tenkide hakkı yoktur; beğendiğini alır, beğenmediğine ilişmez. Şu eserim, bu mübârek Ramazanın feyzi (*) olduğundan, ümid ederim ki: İnşâallah din kardeşimin kalbine tesir eder de lisanı bana bir dua-i mağfiret bahşeder veya bir Fâtiha okur…

 

EDDAÎ(*)

Yıkılmış bir mezarım ki, yığılmıştır içinde
Said'den yetmiş dokuz emvat (*) bâ-âsam âlâma.
Sekseninci olmuştur, mezara bir mezar taş.
Beraber ağlıyor (*) hüsrân-ı İslâm'a.
Mezar taşımla pür-emvat enîndar o mezârımla
Revânım sâha-i ukba-yı ferdâma.
Yakînim var ki: İstikbal semâvatı, zemin-i Asya
Bâhem olur teslim, yed-i beyza-yı İslâm'a.
Zira yemin-i yümn-i îmandır
Verir emn-ü eman ile enâma...

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
اَلْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ اْلعَالَمِينَ وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ علَى سَىِّدِ الْمُرْسَلىِنَ مُحَمَّدٍ وَ علَى آلِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَعِينَ

“Tevhidin İki Bürhân-ı Muazzamı”

Şu kâinat tamamıyla bir bürhân-ı muazzamdır. Lisan-ı gayb, şehadetle müsebbihtir, muvahhiddir. Evet tevhid-i Rahmân'la, büyük bir sesle zâkirdir ki:
LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ...

Bütün zerrat hüceyratı, bütün erkân u â'zası birer lisan-ı zâkirdir; o büyük sesle beraber der ki:
LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ...

O dillerde tenevvü' var, o seslerde merâtib var. Fakat bir noktada toplar, onun zikri, onun savtı ki:
LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ...

Bu bir insân-ı ekberdir, büyük sesle eder zikri; bütün eczası, zerratı, küçücük sesleriyle, o bülend sesle beraber der ki:
LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ...

Şu âlem halka-i zikri içinde okuyor Aşrı, şu Kur'an maşrık-ı nûru. Bütün zîruh eder fikri ki:
LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ...

Bu Furkan-ı CelîlüşŞân, o tevhide nâtık bürhân, bütün âyât sâdık lisan. Şuâât-barika-i îman. Beraber der ki:
LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ...

Kulağı ger yapıştırsan, şu Furkan'ın sinesine, derinden tâ derine, sarihan işitirsin semâvî bir sada der ki:
LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ...

O sestir gayeten ulvî, nihayet derece ciddî, hakikî pek samimî, hem nihayet mûnis ve mukni' ve bürhânla mücehhezdir. Mükerrer der ki:
LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ...

Şu bürhân-ı münevverde, cihat-ı sittesi şeffaf ki, üstünde münakkaştır müzehher sikke-i i'câz içinde parlayan nur-u hidâyet der ki:
LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ...

Evet, altında nescolmuş mühefhef mantık ve bürhân, sağında aklı istintak; mürefref her taraf, ezhan “Sadakte” der ki:
LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ...

Yemîn olan şimalinde, eder vicdanı istişhad. Emâmında hüsn-ü hayırdır, hedefinde saadettir. Onun miftahıdır her dem ki:
LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ...

Emam olan verâsında ona mesned semâvîdir ki, vahy-i mahz-ı Rabbânî. Bu şeş cihet ziyâdardır; bürucunda tecellidar ki:
LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ...

Evet vesvese-i sârık, bâvehm-i şüphe-i târık, ne haddi var ki o mârık, girebilsin bu bârık kasra. Hem şârık ki, sur sûreler şâhik, her kelime bir melek-i nâtık ki:
LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ...

O Kur'an-ı Azîmüşşân nasıl bir bahr-ı tevhiddir. Birtek katre, misâl için birtek Sûre-i İhlâs.. fakat kısa birtek remzi, nihayetsiz rumuzundan. Bütün envâ-ı şirki reddeder, hem de yedi envâ-ı tevhidi eder isbat; üçü menfî, üçü müsbet şu altı cümlede birden:

Birinci cümle: قُلْ هُوَ karinesiz işarettir. Demek ıtlakla tâyindir. O tayinde taayyün var. Ey
LÂ HÜVE İLLÂ HÛ...

Şu tevhid-i şuhûda bir işarettir. Hakikat-bîn nazar tevhide müstağrak olursa der ki:
LÂ MEŞHÛDE İLLÂ HÛ...

İkinci cümle: اَللّهُ اَحَدٌ dir ki, tevhid-i Ulûhiyyete tasrihtir. Hakikat, hak lisanı der ki:
LÂ MÂBÛDE İLLÂ HÛ...

Üçüncü cümle: اَللّهُ الصَّمَدُ dir. İki cevher-i tevhide sadeftir. Birinci dürrü: Tevhid-i Rububiyyet. Evet nizâm-ı kevn lisanı der ki:
LÂ HÂLİKA İLLÂ HÛ...

İkinci dürrü: Tevhid-i Kayyûmiyyet. Evet seraser kâinatta, vücûd ve hem bekada, müessire ihtiyâc lisanı der ki:
LÂ KAYYÛME İLLÂ HÛ...

Dördüncü: لَمْ يَلِدْ dir. Bir tevhid-i Celâlî müstetirdir; envâ-ı şirki reddeder, küfrü keser bîiştibah.
Yâni tagayyür, ya tenasül, ya tecezzi eden elbet; ne Hâlık'tır, ne Kayyûm'dur, ne İlâh...
Veled fikri, tevellüd küfrünü لَمْ reddeder, birden keser atar. Şu şirktendir ki, olmuştur beşer ekserisi gümrah...
Ki İsa (A.S.) ya Üzeyr'in, ya melâik, ya ukûlün tevellüd şirki meydan alıyor nev-i beşerde gâh bâ-gâh...

Beşincisi: وَلَمْ يُولَدْ Bir tevhid-i sermedî işareti şöyledir: Vâcib, kadîm, ezelî olmazsa, olmaz İlâh...
Yâni: Ya müddeten hâdis ise, ya maddeden tevellüd, ya bir asıldan münfasıl olsa, elbette olmaz şu kâinata penah...
Esbab-perestî, nücum-perestlik, sanem-perestî, tabiat-perestlik şirkin birer nev'idir; dalalette birer çâh...

Altıncısı: وَلَمْ يَكُنْ Bir Tevhid-i câmi'dir. Ne zâtında nazîri, ne ef'âlinde şerîki, ne sıfâtında şebîhi لَمْ lâfzına nazargâh...
Şu altı cümle mânen birbirine netice, hem birbirinin bürhânı, müselseldir berâhin, mürettebdir netâic şu surede karargâh...
Demek şu Sûre-i İhlâs'ta, kendi mikdar-ı kametinde müselsel, hem müretteb otuz sûre münderiç; bu bunlara sehergâh...

لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّهُ

* * *

Sebep Sırf Zahirîdir

İzzet-i âzamet ister ki; esbab-ı tabiî, perdedâr-ı dest-i kudret ola aklın nazarında.
Tevhid ve celâl ister ki: Esbab-ı tabiî, dâmenkeş-i tesir-i hakikî ola (*) kudret eserinde.

* * *

Vücûd, Âlem-i cismânîde Münhasır Değil

Vücûdun hasra gelmez muhtelif envâ'ını, münhasır olmaz, sıkışmaz şu şehadet âleminde.
Âlem-i cismânî bir tenteneli perde gibi, şu'le-feşân gaybî avalim üzerinde.

* * *

Kalem-i Kudrette İttihad, Tevhîdi İlân Eder

Eser-i itkan-ı san'at, fıtratın her köşesinde bilbedâhe reddeder esbâbının îcadını.
Nakş-ı kilkî ayn-ı kudret; hilkatın her noktasında bizzarure reddeder vesaitin vücûdunu.

* * *

Bir şey, Her şey'siz Olmaz

Kâinatta serbeser sırr-ı tesânüd müstetir, hem münteşir. Hem cevanibde tecâvüb, hem teâvün gösterir.
Ki yalnız bir kudret-i âlem-şümûldür yaptırır, zerreyi her nisbetiyle halkedip yerleştirir.
Kitab-ı âlemin her satırıyla her harfi hay.. ihtiyâc sevkediyor, tanıştırır.
Her nereden gelirse gelsin nida-i hacete lebbeyk-zendir, sırr-ı tevhid nâmına etrafı görüştürür.
Zîhayat her harfi, herbir cümleye müteveccih birer yüzü, hem de nâzır birer gözü baktırır.

* * *

Güneşin Hareketi Câzibe İçindir, Câzibe İstikrâr-ı
Manzûmesi İçindir

Güneş bir meyvedârdır; silkinir; tâ düşmesin müncezib seyyar olan yemişleri.
Ger sükûtuyla sükûnet eylese, cezbe kaçar, ağlar fezâda muntâzam meczubları.

* * *

Küçük Şeyler Büyük Şeylerle Merbuttur

Sivrisinek gözünü halkeyleyendir mutlaka, Güneşi hem kehkeşi halkeylemiş.
Pirenin mîdesini tanzim edendir mutlaka, manzûme-i şemsiyyeyi nazmeylemiş.
Gözde rü'yet, mîdede hem ihtiyâcı dercedendir mutlaka, semâ gözüne ziyâ sürmesi çekmiş, zemin yüzüne gıda sofrası sermiş.

* * *

Kâinatın Nazmında Büyük Bir İ'caz Var

Kâinatın gör ki te'lifinde bir i'câz var. Ger bütün esbab-ı tabiiyye bil-farz-ıl muhal
Ola herbiri muktedir bir fâil-i muhtar. O i'câza karşı nihayet acz ile bil-imtisâl ederek secde ki:

سُبْحَانَكَ لاَ قُدْرَةَ فِينَا رَبَّنَا اَنْتَ الْقَدِيرُ اْلاَزَلِىُّ ذُوالْجَلاَلِ

* * *

Kudrete Nisbet Her Şey Müsavidir

مَا خَلْقُكُمْ وَلاَ بَعْثُكُمْ اِلاَّ كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ

Bir kudret-i zâtîyyedir, hem ezelî; acz tahallül edemez.
Onda merâtib olmayıp, mevani' tedâhül edemez. İsterse küll, isterse cüz' nisbet tefâvüt eylemez.
Çünki her şey bağlıdır her şey ile. Her şeyi yapamayan bir şeyi de yapamaz.

* * *

Kâinatı Elinde Tutamayan, Zerreyi Halkedemez

Tesbih gibi nazmeyleyip kaldıracak; arzımızı, şümûsu, nücumu, hasra gelmez
Şu fezânın başına hem sinesine takacak öyle kuvvetli ele bir kimse mâlik olmasa
Dünyada hiçbir şeyde dâva-yı halk edip iddia-yı îcad edemez.

* * *

İhya-yı Nev', İhya-yı Ferd Gibidir

Mevt-âlûd bir nevm ile kışta uyuşmuş bir sinek, nasıl onun ihyası kudrete ağır gelmez.
Şu dünyanın mevti de, ihyası da öyledir. Bütün zîruh ihyası onda fazla nazlanmaz.

* * *

Tabiat, Bir San'at-ı İlâhiyyedir

Değil tâbi' tabiat, belki matba'. Değil nakkaş, o belki bir nakıştır.
Değil fâil, o kabildir. Değil masdar, o mistardır.
Değil nâzım, o nizâmdır.
Değil kudret, o kanundur. İradî bir şeriattır, değil hâric hakikatdar.

* * *

Vicdan, Cezbesi İle Allah'ı Tanır

Vicdanda mündemiçtir, bir incizab ve cezbe. Bir câzibin cezbiyle dâim olur incizab.
Cezbe düşer zîşuur, ger Zülcemâl görünse. Etse tecelli daim pürşa'şaa bîhicab.
Bir Vâcib-ül Vücûd'a, Sahib-i Celâl ve Cemâl; şu fıtrat-ı zîşuur kat'î şehadet-meab.
Bir şahidi o cezbe, hem diğeri incizab.

* * *

Fıtratın Şehadeti Sadıkadır

Fıtratta yalan yoktur; ne dediyse doğrudur. Çekirdeğin lisanı,
Meyl-i nümuv der: “Ben, sünbüllenip meyvedâr...” Doğru çıkar beyânı.
Yumurtanın içinde, derin derin söyler hayatın meyelânı
Ki: “Ben piliç olurum, izn-i İlâhî ola.” Sadık olur lisanı.
Bir avuç su, bir demir gülle içinde eğer niyet etse incimad. Bürudetin zamanı
İçindeki inbisat meyli der: “Genişlen, bana lâzım fazla yer.” Bir emr-i bîemanî..
Metin demir çalışır, onu yalan çıkarmaz. Belki onda doğruluk, hem de sıdk-ı cenanî
O demiri parçalar. Şu meyelânlar bütün birer emr-i tekvînî, birer hükm-ü Yezdânî.
Birer fıtrî şeriat, birer cilve-i irade. İrâde-i İlâhî, idare-i ekvânî
Emirleri şunlardır: Birer birer meyelân, birer birer imtisâl, evâmir-i Rabbânî.
Vicdandaki tecelli aynen böyle cilvedir; ki incizab ve cezbe iki Mûsaffâ cânı.
İki mücellâ camdır, akseder içinde Cemâl-i Lâyezâlî, hem de nur-u îmânî.

* * *

Nübüvvet Beşerde Zaruriyyedir

Karıncayı emîrsiz, arıları ya'subsuz bırakmayan kudret-i ezeliyye; elbette
Beşeri de bırakmaz şeriatsız, nebîsiz. Sırr-ı nizâm-ı âlem, böyle ister elbette.

* * *

Meleklerde Mi'rac, İnsânlarda Şakk-ı Kamer Gibidir

Bir mi'racî kerametle melekler, gördüler elhak! Ki müsellem bir nübüvvette muazzam bir velâyet var.
O parlak Zât, burâka binmiş de berk olmuş. Kamervârî serâser, âlem-i nuru da görmüştür.
Şu şehadet âleminde münteşir insânlara hissî büyük bir mu'cize nasılki اِنْشَقّ الْقَمَرُ dir.
Bu mi'racdır, âlem-i ervahdaki sâkinlere en büyük bir mu'cize ki, سُبْحَانَ الَّذِى اَسْرَى dır.

* * *

Kelime-i Şehadetin Bürhânı, İçindedir

Kelime-i şehadet.. vardır iki kelâmı. Birbirine şahiddir, hem delil ve bürhândır.
Birincisi, sâniye bir bürhân-ı limmîdir. İkincisi, evvele bir bürhân-ı innîdir.

* * *

Hayat Bir Çeşit Tecelli-i Vahdettir

Hayat bir nur-u vahdettir. Şu kesrette eder tevhid tecelli. Evet, bir cilve-i vahdet eder kesretleri tevhid ve yekta.
Hayat bir şeyi herşeye eder mâlik. Hayatsız şey.. ona nisbet ademdir cümle eşya.

* * *

Ruh, Vücûd-u Hâricî Giydirilmiş Bir Kanundur

Ruh bir nuranî kanundur, vücûd-u haricî giymiş bir namustur; şuuru başına takmış.
Bu mevcûd ruh, şu mâkul kanuna olmuş iki kardeş, iki yoldaş.
Sabit ve hem dâim fıtrî kanunlar gibi, ruh dahi hem âlem-i emir, hem irade vasfından gelir.
Kudret vücûd-u hissî giydirir, şuuru başına takar, bir seyyâle-i lâtifeyi o cevhere sadef eder.
Eğer enva'daki kanunlara kudret-i Hâlık vücûd-u haricî giydirirse, herbiri bir ruh olur.
Ger vücûdu ruh çıkarsa, başından şuuru indirirse, yine lâyemut kanun olur.

* * *

Hayatsız Vücûd Adem Gibidir

Ziyâ ile hayatın herbiri, mevcûdâtın birer keşşafıdır. Bak: Nur-u hayat olmazsa,
Vücûd, adem-âlûddur; belki adem gibidir. Evet garib, yetimdir; hayatsız ger Kamer'se...

* * *

Hayat Sebebiyle Karınca Küreden Büyük Olur

Ger mîzan-ül vücûdla karıncayı tartarsan, ondan çıkan kâinat Küremize sıkışmaz.
Bence küre hayevandır, başkaların zannınca meyyit olan Küreyi ger getirip koyarsan
Karıncanın karşısına, o zîşuur başının nısfı bile olamaz.

* * *

Nasrâniyyet İslâmiyyete Teslim Olacak

Nasraniyyet, ya intifa ya ıstıfa bulacak. İslâm'a karşı teslim olup terk-i silâh edecek.
Mükerreren yırtıldı, purutluğa tâ geldi, purutlukta görmedi ona salâh verecek.
Perde yine yırtıldı, mutlak dalâle düştü. Bir kısmı lâkin, bâzı yakınlaştı Tevhide; onda felâh görecek.
Hâzırlanır şimdiden (*) yırtılmaya başlıyor. Sönmezse safvet bulup İslâma mal olacak.
Bu bir sırr-ı azîmdir, ona remz u işaret; Fahr-i Rusül demiştir: “İsa, Şer'im ile amel edip ümmetimden olacak.”

* * *

Tebaî Nazar, Muhali Mümkin Görür

Meşhurdur ki: Îdin hilâline bakardı Cemâat-ı kesîre. Kimse bir şey görmedi.
Zevâlî bir ihtiyar yemin etti ki: “Gördüm.” Halbuki gördüğü, kirpiğinin tekavvüs etmiş beyaz bir kılı idi.
O kıl oldu onun hilâli. O mukavves kıl nerede! Hilâl olmuş Kamer nerede! Ger anladın şu remzi:
Zerrattaki harekât; kirpik-i aklın olmuş, birer kıl-ı zulmettar.. kör etmiş maddî gözü.
Teşkil-i cümle enva' fâilini göremez, düşer başına dalâl.
O hareket nerede! Nazzam-ı kevn nerede! Onu ona vehmetmek, muhal ender muhal!..

* * *

Kur'an Âyine İster, Vekil İstemez

Ümmetteki cumhuru, hem avâmın umumu; bürhândan ziyâde me'hazdaki kudsiyet şevk-i itaat verir, sevkeder imtisâle.
Şeriat yüzde doksanı; müsellemât-ı şer'î, zaruriyât-ı dinî birer elmas sütundur.
İçtihadî, hilafî, fer'î olan mesâil; yüzde ancak on olur. Doksan elmas sütunu, on altının sahibi
Kesesine koyamaz, ona tâbi kılamaz. Elmasların mâdeni: Kur'an ve hem Hadîstir. Onun malı.. oradan, her zaman istemeli.
Kitablar, içtihadlar Kur'anın âyinesi, yahut dürbin olmalı. Gölge, vekil istemez o Şems-i Mu'cizbeyân.

* * *

Mübtıl, Bâtılı Hak Nazarıyla Alır

İnsândaki fıtratı mükerrem olduğundan, kasden hakkı arıyor. Bâzan gelir eline, bâtılı hak zanneder; koynunda saklıyor...
Hakikatı kazarken ihtiyarı olmadan dalâl düşer başına; hakikattır zanneder, kafasına geçirir.

* * *

Kudretin Âyineleri Çoktur

Kudret-i Zülcelâl'in pekçoktur mir'atleri. Herbiri ötekinden daha eşeff ve eltaf pencereler açıyor bir âlem-i misâle.
Sudan havaya kadar, havadan tâ esîre, esîrden tâ misâle, misâlden tâ ervaha, ervahtan tâ zamana, zamandan tâ hayale,
Hayâlden fikre kadar muhtelif âyineler, daima temsil eder şuûnat-ı seyyâle. Kulağınla nazar et âyine-i havaya: Kelime-i vâhide, olur milyon kelimât!
Acib istinsah eder o kudretin kalemi.. şu sırr-ı tenâsülât...

* * *

Temessülün Aksamı Muhtelifedir

Âyinede temessül, münkasım dört sûrete: Ya yalnız hüviyet; ya beraber hâsiyet; ya hüviyet hem şû'le-i mâhiyet; ya mâhiyet, hüviyet.
Eğer misâl istersen, işte insân ve hem şems, melek ve hem kelime. Kesifin timsalleri, âyinede oluyor birer müteharrik meyyit.
Bir ruh-u nuranînin, kendi mir'atlarında timsalleri oluyor birer hayy-ı murtabıt; aynı olmazsa eğer, gayrı dahi olmayıp
Birer nur-u münbasit. Ger şems hayevân olaydı; olur harareti hayatı, ziyâ onun şuuru.. şu havassa mâliktir âyinede timsali.
İşte budur şu esrarın miftahı: Cebrail hem Sidre'de, hem sûret-i Dıhye'de meclis-i Nebevî'de,
Hem kim bilir kaç yerde!.. Azrail'in bir anda Allah bilir kaç yerde, ruhları kabzediyor. Peygamber'in bir anda,
Hem keşf-i evliyada, hem sâdık rü'yalarda ümmetine görünür, hem Haşirde umum ile şefâatle görüşür.
Velilerin ebdâlı, çok yerlerde bir anda zuhur eder, görünür.

* * *

Müstaid, Müçtehid Olabilir; Müşerri' Olamaz

İçtihadın şartını haiz olan her müstaid, ediyor nefsi için, nass olmıyanda içtihad; ona lâzım, gayre ilzam edemez.
Ümmeti dâvetle teşri' edemez. Fehmi, şeriattan olur; lâkin şeriat olamaz. Müçtehid olabilir, fakat müşerri' olamaz.
İcma' ile cumhurdur, sikke-i şer'i görür. Bir fikre dâvet etmek; zann-ı kabûl-ü cumhur, şart-ı evvel oluyor.
Yoksa, dâvet bid'attır, reddedilir. Ağzına tıkılır, onda daha çıkamaz...

* * *

Nur-u Akıl, Kalbden Gelir

Zulmetli münevverler bu sözü bilmeliler: Ziyâ-yı kalbsiz olmaz nur-u fikir münevver.
O nur ile bu ziyâ meczolmazsa zulmettir; zulüm ve cehli fışkırır. Nurun libasını giymiş bir zulmet-i müzevver.
Gözünde bir nehar var, lâkin ebyaz ve muzlim. İçinde bir sevad var ki, bir leyl-i münevver.
O içinde bulunmazsa, o şahm-pare göz olmaz; sen de birşey göremez. Basiretsiz basar da para etmez.
Ger fikret-i beyzâda süveyda-i kalb olmazsa, halita-i dimağî ilim ve basiret olmaz. Kalbsiz akıl olamaz.

* * *

Dimağda Merâtib-i İlim Muhtelifedir, Mültebise

Dimağda merâtib var birbiriyle mültebis, ahkâmları muhtelif. Evvel tahayyül olur, sonra tasavvur gelir,
Sonra gelir taakkul, sonra tasdik ediyor, sonra iz'an oluyor, sonra gelir iltizâm, sonra îtikad gelir.
İtikadın başkadır, iltizâmın başkadır. Herbirinden çıkar bir hâlet: Salâbet îtikaddan,
Taassub iltizâmdan, imtisâl iz'andan, tasdikten iltizâm, taakkulde bî-taraf, bîbehre tasavvurda,
Tahayyülde safsata hasıl olur, mezcine eğer olmaz muktedir. Bâtıl şeyleri güzel tasvir etmek, her demde, Sâfi olan zihinleri cerhdir, hem idlâli...

* * *

Hazmolmayan İlim, Telkin Edilmemeli

Hakikî mürşid-i âlim; koyun olur, kuş olmaz. Hasbî verir ilmini.
Koyun verir kuzusuna hazmolmuş Mûsaffâ sütünü.
Kuş veriyor ferhine lûab-âlûd kayyını.

* * *

Tahrib Esheldir; Zaîf, Tahribci Olur

Vücûd-u cümle ecza, şart-ı vücûd-u külldür. Adem ise, oluyor bir cüzün ademiyle; tahrib eshel oluyor.
Bundandır ki: Âciz adam, sebeb-i zuhur-u iktidar-ı müsbete hiç yanaşmaz. Menfice müteharrik, dâim tahribkâr olur.

* * *

Kuvvet Hakka Hizmetkâr Olmalı

Hikmetteki desâtir, hükümette nevâmis, hakta olan kavânîn, kuvvetteki
kavâid birbiriyle olmazsa müstenid ve müstemid:
Cumhur-u Nasda olmaz, ne müsmir ve müessir. Şeriatte şeâir; kalır mühmel, muattal. Umur-u nâsda olmaz, müstenid ve mu'temid.

* * *

Bâzan Zıd, Zıddını Tazammun Eder

Zaman olur zıd, zıddını saklarmış. Lisan-ı siyasette lâfz, mânanın zıddıdır. Adâlet külâhını (*)
Zulüm başına geçirmiş. Hamiyet libasını, hıyanet ucuz giymiş.
Cihad ve hem gazâya, bâğî ismi takılmış. Esaret-i hayvânî, istibdâd-ı şeytanî; hürriyet nam verilmiş. Zıdlarda emsâl olmuş, sûretlerde tebâdül, isimlerde tekabül, makamlarda becâyiş-i mekânî.

* * *

Menfaatı Esas Tutan Siyaset, Canavardır

Menfaat üzere çarhı kurulmuş olan siyaset-i hâzıra; müfteristir, canavar.
Aç olan canavara karşı tahabbüb etsen; merhametini değil, iştihasını açar.
Sonra döner, geliyor; tırnağının, hem dişinin kirasını senden ister.

* * *

Kuva-yı İnsânîyye Tahdid Edilmediğinden Cinâyeti Büyük Olur

Hayvanın hilâfına, insândaki kuvveler, fıtrî tahdid olmamış. Onda çıkan hayr ü şer, lâyetenâhî gider.
Onda olan hodgâmlık, bundan çıkan hodbinlik, gurur, inad birleşse; öyle günah oluyor (*) ki beşer şimdiye kadar Ona isim bulmamış. Cehennem'in lüzumuna delil olduğu gibi, cezası da yalnız Cehennem olabilir.
Hem meselâ: Bir adam, tek yalancı sözünü doğru göstermek için, İslâm'ın felâketini kalben arzu eder.
Şu zaman da gösterdi: Cehennem lüzumsuz olmaz, Cennet ucuz değildir.

* * *

Bâzan Hayır, Şerre Vâsıta Olur

Havastaki meziyet, filhakika sebebdir tevazu', mahviyete; olmuş maatteessüf sebeb tahakküme,
Tekebbüre hem illet. Fakirlerdeki aczi, âmîlerdeki fakrı; filhakika sebebdir ihsan ve merhamete.
Lâkin maatteessüf müncer olmuştur şimdi, zillet ve esarete. Bir şeyde hasıl olan mehâsin ve şerefse;
Havas ve rüesâya o şey peşkeş edilir. O şeyden neş'et eden seyyiat ve şer ise; efrad ve hem avâma
Taksim, tevzi' edilir.
Aşiret-i galibde hasıl olan şerefse: “Hasan Ağa, âferin!” Hasıl olan şer ise,
Efrada olur nefrin. Beşerde şerr-i hazîn!..

* * *

Gaye-i Hayâl Olmazsa, Enâniyyet Kuvvetleşir

Bir gaye-i hayâl olmazsa, yahut nisyan basarsa, ya tenâsi edilse; elbette zihinler enelere dönerler,
Etrafında gezerler. Ene kuvvetleşiyor, bâzan sinirleniyor.
Delinmez, tâ “nahnü” olsun. Enesini sevenler, başkaları sevmezler.

* * *

Hayat-ı İhtilâl; Mevt-i Zekat, Hayat-ı Ribâdan Çıkmış

Bilcümle ihtilâlât, bütün herc ü fesadat; hem asıl, hem mâdeni.. rezâil ve seyyiat, bütün fâsid hasletler,
Muharrik ve menbaı iki kelimedir tek.. yahut iki kelâmdır. Birincisi şudur ki: “Ben tok olsam, başkalar Acından ölse neme lâzım!..” İkincisi: “Rahatım için zahmet çek; sen çalış, ben yiyeyim. Benden yemek, senden emekler!”
Birinci kelimede olan semm-i katili, hem kökünü kesecek, şâfi deva olacak tek bir devası vardır.
O da zekât-ı şer'î ki, bir rükn-ü İslâmdır. İkinci kelimede, zakkum-şecer münderic. Onun ırkını kesecek, ribanın hurmetidir.
Beşer salâh isterse, hayatını severse; zekâtı vaz' etmeli, ribayı kaldırmalı.

* * *

Beşer, Hayatını İsterse Envâ-ı Ribayı Öldürmeli

Tabaka-i havastan tabaka-i avâma sıla-i rahm kopmuştur. Aşağıdan fırlıyor
Sada-yı ihtilâlî, vaveylâ-yı intikamî, kin ü hased enîni... Yukarıdan iniyor
Zulüm ve tahkir ateşi, tekebbürün sıkleti, tahakküm sâıkası... Aşağıdan çıkmalı
Tahabbüb ve itâat, hürmet ve hem imtisâl. Fakat merhamet ve ihsan yukarıdan inmeli,
Hem şefkat ve terbiye... Beşer bunu isterse sarılmalı zekâta, ribayı tardetmeli.
Kur'anın adâlet i bâb-ı âlemde durup ribaya der: “Yasaktır! Hakkın yoktur; dönmeli!”
Dinlemedi bu emri, beşer yedi bir sille. (*) Müdhişini yemeden bu emri dinlemeli.

* * *

Beşer, Esirliği Parçaladığı Gibi Ecîrliği de Parçalayacaktır

Bir rü'yada demiştim: Devletler, milletlerin hafif muharebesi; tabakat-ı beşerin şedid olan harbine terk-i mevki ediyor.
Zira beşer, edvarda esirlik istemedi, kanıyla parçaladı. Şimdi ecîr olmuştur; onun yükünü çeker, onu da parçalıyor.
Beşerin başı ihtiyar; edvâr-ı hamsesi var. Vahşet ve bedeviyet, memlûkiyet, esaret, şimdi dahi ecîrdir, başlamıştır geçiyor.

* * *

Gayr-ı Meşru Tarîk, Zıdd-ı Maksuda Gider

Bir düstur-u azîmdir: “Gayr-ı meşru tarîk ile bir maksada giden zât, galiben maksudunun zıddıyla görür mücâzât.”
Avrupa muhabbeti, gayr-ı meşru muhabbet, hem taklid ve hem ülfet.
Âkibeti mükâfat: Mahbubun gaddârane adâveti, cinâyât...
Fâsık-ı mahrum bulmaz, ne lezzet ve ne necat.

* * *

Cebr ve İ’tizalde Birer Dâne-i Hakikat Bulunur

Ey tâlib-i hakikat! Mâziye, hem musibet; müstakbel ve masiyet ayrı görür şeriat. Mâziye, mesâibe nâzar olur kadere.
Söz olur Cebriye. Müstakbel ve maâsî, nazar olur teklife, söz olur i’tizâle. İ’tizâl ile Cebr
Şurada barışırlar. Şu bâtıl mezheblerde birer dâne-i hakikat mevcûd, münderiçtir; mahsus mahalli vardır; bâtıl olan ta'mimdir.

* * *

Acz ve Ceza' Bîçarelerin Kârıdır

Ger istersen hayatı, çareleri bulunan şeyde acze yapışma.
Ger istersen rahatı, çaresi bulunmayan şeyde ceza'a sarılma.

* * *

Bâzan Küçük Bir Şey Büyük Bir İş Yapar

Öyle şerait oluyor, tahtında az bir hareke sahibini çıkarıyor tâ âlâ-yı illiyyîn...
Öyle hâlât oluyor ki; küçük bir hareket, kâsibini indiriyor tâ esfel-i sâfilîn...

* * *

Bâzılara Bir An Bir Senedir

Fıtratların bir kısmı birdenbire parlıyor. Bir kısmı tedricîdir, şey'en şey'en kalkıyor. Tabiat-ı insânî ikisine de benziyor.
Şeraite bakıyor; ona göre değişir. Bâzan tedricî gider. Bâzan dahi oluyor barut gibi zulmânî, birdenbire fışkırıyor.
Nûrânî bir nar olur. Bâzı olur bir nazar, fahmi elmas ediyor. Bâzı olur bir temas, taşı iksir ediyor. Bir nazar-ı peygamber,
Birdenbire kalbeder; bir bedevî-i câhil, bir ârif-i münevver. Eğer mizan istersen: İslâm'dan evvel Ömer, İslâm'dan sonra Ömer...
Birbiriyle kıyası: Bir çekirdek, bir şecer... Def'aten verdi semer, o nazar-ı Ahmedî, o himmet-i Peygamber...
Ceziret-ül Arab'da, fahmolmuş fıtratları kalbetti elmaslara... Birdenbire serâser...
Barut gibi ahlâkı parlattırdı, oldular birer nur-u münevver.

* * *

Yalan, Bir Lâfz-ı Kâfirdir

Bir dâne sıdk, yakar milyonla yalanı. Bir dâne-i hakikat, yıkar kasr-ı hayâli. Sıdk büyük esastır, bir cevher-i ziyâlı.
Yeri verir sükûta, eğer çıksa zararlı... Yalana yer hiç yoktur, çendan olsa faydalı. Her sözün doğru olsun, her hükmün hak olmalı.
Lâkin hakkın olamaz her doğruyu söz etmek; Bunu iyi bilmeli. “'Huz mâ safâ da' mâ keder” kendine düstur etmeli.
Güzel gör, hem güzel bak. Tâ güzel düşünmeli. Güzel bil, hem güzel düşün. Tâ leziz hayatı bulmalı…
Hayat içinde hayattır, hüsn-ü zanda emeli. Sû-i zanla yeistir: Saâdet muharribi, hem de hayatın katili.

* * *

Bir Meclis-i Misâlîde

Şeriatla medeniyyet-i hâzıra, dehâ-i fennî ile hüdâ-yı şer'î müvazeneleri
Birinci Harbin Mütareke başında, bir Cuma gecesinde bir rü'yâ-yı sâdıkada, misâlî âleminde, bir meclis-i azîmde, benden suâl ettiler:
“Mağlûbiyet sonunda İslâm'ın âleminde ne hal peyda olacak.” Asr-ı hâzır meb'usu sıfatıyla söyledim; onlar da dinlediler:
Eski zamandan beri istiklâl-i İslâm'ın bekası, hem Kelimetullah'ın i'lâsı için, farz-ı kifaye-i cihadı; o lâzime-i diyanet
Deruhde ile, kendini yekvücûd-u vahdânî, İslâm'ın âlemine fedâya vazifedâr, hilâfete bayrakdar görmüş olan bu devlet,
Şu millet-i İslâm'ın felâket-i mâzisi, getirecek de elbet İslâm'ın âlemine saadet ve hürriyet. Olur geçen musibet,
İstikbalde telafi. Üçü veren, üçyüzü kazandıran, etmiyor elbette hiç hasâret. Hâlini istikbâle tebdil eder, zîhimmet...
Zira ki şu musibet; hayatımız mâyesi olan şefkat, uhuvvet, tesânüd-ü İslâmî hârikulâde etti, inkişaf-ı uhuvvet
Tesri-i ihtizazı. Tahrib-i medeniyyet, deniyyet-i hâzıra sûreti değişecek, sistemi bozulacak; zuhur edecek o vakit,
İslâmî medeniyet. Müslümanlar bil'ihtiyar elbet evvel girecek. Müvazene istersen: Şer'in medeniyeti, şimdiki medeniyet
Esaslara dikkat et, âsârlara nazar et. Şimdiki medeniyet esasâtı menfîdir. Menfî olan beş esas ona temel, hem kıymet.
Onlarla çarh kurulur. İşte nokta-i istinad: Hakka bedel kuvvettir.
Kuvvet ise, şe'nidir tecâvüz ve taâruz; bundan çıkar hıyânet.
Hedef-i kasdı, fazilet bedeline hasis bir menfaattır. Menfaatın şe'nidir tezahüm ve tehasum; bundan çıkar cinâyet.
Hayattaki kanunu, teâvün bedeline bir düstur-u cidâldir. Cidâlin şe'ni budur: Tenâzü' ve tedâfü'; bundan çıkar sefâlet..
Akvamların beyninde râbıta-i esası: Âharın zararına müntebih unsuriyyet. Başkaları yutmakla beslenir, alır kuvvet.
Milliyet-i menfîye, unsuriyyet, milliyet; şe'ni olur daima böyle müdhiş tesadüm, böyle feci' telâtum, bundan çıkar helâket.
Beşincisi şudur ki: Câzibedar hizmeti: Heva, hevesi teşci', teshil-i hevesâtı, arzuları da tatmin; bundan çıkar sefâhet.
O heva, hem heves, şe'ni budur daima: İnsânı memsuh eder, sîreti değiştirir. Mânevî meshediyor, değişir insânîyyet.
Şu medenîlerden çoğunun, eğer içini dışına çevirirsen, görürsün: Başta maymunla tilki, yılanla ayı, hınzır. Sîreti olur sûret.
Gelir hayâli karşına, postlarıyla tüyleri. İşte şununla görünür meydandaki âsârı. Zemindeki mevâzin mizanıdır şeriat...
Şeriattaki rahmet, semâ-i Kur'andandır. Medeniyet-i Kur'an esasları müsbettir. Beş müsbet esas üzere döner çarh-ı saadet.
Nokta-i istinadı; kuvvete bedel haktır. Hakkın dâim şe'nidir adâlet ve tevazün. Bundan çıkar selâmet, zâil olur şekavet.
Hedefinde menfaat yerine fazilettir. Faziletin şe'nidir muhabbet ve tecazüb. Bundan çıkar saâdet, zâil olur adâvet.
Hayattaki düsturu, cidal kıtâl yerine, düstur-u teâvündür. O düsturun şe'nidir ittihad ve tesânüd; hayatlanır cemâat.
Sûret-i hizmetinde, hevâ heves yerine hüdâ-yı hidâyettir. O hüdânın şe'nidir: İnsâna lâyık tarzda terakki ve refahet.
Ruha lâzım sûrette tenevvür ve tekâmül. Kitlelerin içinde cihet-ül vahdeti de tardeder unsuriyet, hem de menfî milliyet.
Hem onların yerine rabıta-i dinîdir, nisbet-i vatanîdir, alâka-i sınıfîdir, uhuvvet-i îmânî. Şu rabıtanın şe'nidir; samimî bir uhuvvet,
Umumî bir selâmet. Haric etse tecavüz, o da eder tedâfü'. İşte şimdi anladın; sırrı nedir ki küsmüş, almadı medeniyet.
Şimdiye kadar İslâmlar ihtiyarıyla girmemiş, şu medeniyet-i hâzıra.
Onlara yaramamış; hem de onlara vurmuş müdhiş kayd-ı esâret.
Belki nev'-i beşere tiryak iken zehir olmuş. Yüzde seksenini atmış meşakkat ve şekavet. Yüzde onu çıkarmış müzahraf bir saâdet!
Diğer onu bırakmış beyne beyne bîrahat! Zâlim ekallin olmuş gelen rıbh-i ticaret. Lâkin saadet odur: Külle ola saâdet.
Lâakal ekseriyete olsa medâr-ı necat. Nev'-i beşere rahmet nâzil olan şu Kur'an, ancak kabûl ediyor bir tarz-ı medeniyet;
Umuma, ya eksere verirse bir saâdet. Şimdiki tarz-ı hâzır, heves serbest olmuştur, heva da hür olmuştur, hayvanî bir hürriyet.
Heves tahakküm eder. Heva da müstebiddir, gayr-ı zarurî hâcatı hevâic-i zarurî hükmüne geçirmiştir. İzâle etti rahat...
Bedâvette bir adam dört şeye muhtaç iken, medeniyet yüz şeye muhtaç, fakir etmiştir. Sa'y-i helâl, masrafa etmemiştir kifâyet.
Onda hile, harama beşeri sevketmiştir. Ahlâkın esasını şu noktadan bozmuştur. Cemâate hem nev'e vermiştir servet, haşmet.
Ferdi, şahsı ahlâksız, hem fakir eylemiştir. Bunun şahidi çoktur:
Kurûn-u ûlâdaki mecmu-u vahşet ve cinâyet hem gadr ve hem hıyânet…
Şu medeniyet-i habîse tek bir defada kustu. Midesi (*) daha bulanır.
Âlem-i İslâm'daki istinkâf-ı mânidar hem de bir cây-ı dikkat.
Kabûlde muzdaribdir, soğuk da davranmıştır. Evet Şeriat-ı Garra'da olan nur-u İlâhî, hassa-i mümtazıdır: İstiğnâ, istiklâliyet.
O hâssadır bırakmaz ki o nur-u hidâyet, şu medeniyet ruhu olan Roma dehası ona tahakküm etsin. Onda olan hidâyet,
Bundaki felsefe ile mezcolmaz, hem aşılanmaz, hem de tâbi' olamaz. İslâmiyet ruhunda şefkat izzet-i îman, beslediği şeriat Kur'an-ı Mu'ciz-Beyân tutmuş yed-i beyzâda hakaik-i şeriat.
O yemin-i beyzâda birer Asâ-yı Mûsâ'dır. Sehhar medeniyet, istikbalde edecek ona secde-i hayret...
Şimdi buna dikkat et: Eski Roma, Yunan'ın iki dehâsı vardı; bir asıldan tev'emdi, biri hayal-âlûddu, biri madde-perestti.
Su içinde yağ gibi imtizac olamadı. Mürur-u zaman istedi, medeniyet çabaladı. Hristiyanlık da çalıştı, temzicine muvaffak hiçbiri de olmadı.
Herbiri istiklâlini filcümle hıfzeyledi. Hattâ el'an âdeta o iki ruh, şimdi de cesedleri değişmiş, Alman Fransız oldu.
Güya bir nevi tenasüh başlarından geçmişti. Ey birader-i misâlî! Zaman böyle gösterdi. O ikiz iki deha, öküz gibi reddetti
Temzicin esbabını. Şimdi de barışmadı. Mâdem onlar tev'emdi, kardeş ve arkadaştı, terakkide yoldaştı; birbiriyle döğüştü.
Hiç de barışmadılar. Nasıl olur ki aslı, hem madeni, matlaı başka çeşit olmuştu. Kur'anda olan nûru, şeriat hidâyeti;

* * *

Şu Medeniyetin Ruhu Olan Roma Dehası, Birbiriyle Barışır Hem Mezc u ittihadı.

O dehâ ile bu hüdâ menşe'leri ayrıdır: Hüdâ semâdan indi, dehâ zeminden çıktı. Hüdâ kalbde işliyor, dimağı da işletir.
Dehâ dimağda işler, kalbi de karıştırır. Hüdâ ruhu eder tenvir, taneleri sünbüllettirir. Karanlıklı tabiat onunla ışıklanır.
İstîdad-ı kemâli birdenbire yol alır, nefs-i cismanî yapar hizmetkâr-ı emirber. Melek-sîmâ ediyor insân-ı himmetperver.
Dehâ ise: Evvelâ nefs u cisme bakıyor, tabiata giriyor, nefsi tarla ediyor. İstidad-ı nefsânî neşvünema buluyor.
Ruhu eder hizmetkâr, taneleri kuruyor. Şeytanın sîmâsını beşerde gösteriyor.
Hüdâ, hayateyne saâdet veriyor, dâreyne ziyâ neşrediyor. İnsânı yükseltiyor.
Deccal-misâl (*) dehâ-i a'ver, bir dar ile bir hayatı anlar; madde-perest olur ve dünya-perver. İnsânı yapar birer canavar.
Evet deha, sağır tabiata tapar. Kör kuvvete fermanber. Fakat hüdâ, şuurlu san'atı tanır, hikmetli kudrete bakar. Dehâ, zemine küfran perdesi çeker. Hüdâ, şükran nûrunu serper.
Bu sırdandır: Dehâ, a'mâ-i asamm; hüdâ, semî-i basîr. Dehânın nazarında, zemindeki ni’metler sahibsiz ganîmettir.
Minnetsiz gasb ve sirkat, tabiattan koparmak canavarca his verir. Hüdânın nazarında; zeminin sinesinde kâinatın yüzünde
Serpilmiş olan niam, rahmetin semeratı, her ni’metin altında bir yed-i muhsin görür, şükran ile öptürür.
Bunu da inkâr etmem; medeniyette vardır mehâsin-i kesîre.. lâkin onlar değildir ne Nasraniyyet malı, ne Avrupa îcadı,
Ne şu asrın san'atı… Belki umum malıdır: Telâhuk-u efkârdan, semâvî şerayi'den, hem hâcât-ı fıtrîden, husûsan şer'-i Ahmedî,
İslâmî inkılâbdan neş'et eden bir maldır. Kimse temellük etmez.
Misâlîler meclisi, o meclisin reisi tekrar sordu; hem dedi: “Musibet olur her dem hıyanet neticesi. Mükâfatın sebebi. Ey şu asrın adamı! Kader bir sille vurdu, kazaya da çarptırdı
Hangi ef'âlinizle kazaya, hem kadere şöyle fetva verdiniz ki, kazâ-i İlâhî musibetle hükmetti, sizleri hırpaladı?
Hatâ-yı ekseriyet olur sebeb daima musibet-i âmmeye.” Dedim: Beşerin dalâlet-i fikrîsi, Nemrudane inadı,
Firavunane gururu şişti şişti zeminde, yetişti semâvata. Hem de dokundu hassas sırr-ı hilkate. Semâvattan indirdi
Tûfan, tâun misâli, şu harbin zelzelesi; gâvura yapıştırdı semâvî bir silleyi. Demek ki şu musibet, bütün beşer musibetiydi,
Nev'en umuma şâmil. Bir müşterek sebebi; maddiyyûnluktan gelen dâlalet-i fikrîydi, hürriyet-i hayvanî, hevanın istibdadı...
Hissemizin sebebi; erkân-ı İslâmîde ihmal ve terkimizdi. Zira Hâlık Teâlâ yirmidört saatten bir saati istedi,
Beş vakit namaz için yalnız o saati, bizden yine bizim için emretti, hem istedi. Tenbellikle terkettik, gafletle ihmal oldu.
Şöyle de ceza gördük: Beş senede, yirmidört saatte daima tâlim ve meşakkatle tahrik ve koşturmakla bir nevi namaz kıldırdı.
Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık, keffareten beş sene cebren oruç tutturdu.
Kendi verdiği malından, kırkından ya onundan birini zekât istedi.
Buhl ile hem zulmettik, haramı karıştırdık, ihtiyarla vermedikti.
O da bizden aldırdı müterâkim zekâtı, haramdan da kurtardı. Amel, cins-i cezadır. Ceza, cins-i ameldir. Sâlih amel ikiydi:
Biri müsbet ve ihtiyârî, biri menfî, ızdırarî. Bütün âlâm, mesâib, a'mâl-i sâlihadır; lâkin menfîdir, ızdırarî. Hadîs teselli verdi.
Bu millet-i günahkâr kanıyla abdest aldı. Fiilî bir tövbe etti. Mükâfat-ı âcili, şu milletin humsu dört milyonu çıkardı
Derece-i velâyet, mertebe-i şehadet ile gazilik verdi, günahı sildi. Bu meclis-i âlî-i misâlî, bu sözü tahsin etti.
Ben de birden uyandım, belki yakaza ile yeni yattım. Bence yakaza rü'yadır,
Rü'ya bir nevi yakazadır. Orada asrın vekili, burada Said-i Nursî...

* * *

Cehil, Mecazı Eline Alsa Hakikat Yapar

İlmin elinden eğer cehlin eline düşse mecaz, eder inkılâb hakikata, hem açar hurafata kapılar.
Küçüklüğümde gördüm ki hasf olmuştu Kamer. Sordum ben vâlidemden. Dedi: “Yılan yutmuştur.” Dedim: “Neden görünür?”
Dedi: “Orada yılanlar böyle nim-şeffaf olur.” İşte böyle bir mecaz hakikat zannedilmiş: Medâr-ı Şems ve Kamer
Tekatu' noktaları olan re's ve zenebde Arz'ın hayluletiyle bir Emr-i İlâhiyle münhasif olur Kamer.
İki kavs-i mevhume tinnineyn yâdedilmiş, hayâlî bir teşbih ile isim, müsemma olmuş. Tinnin ise yılandır.

* * *

Mübalağa Zemm-i Zımnîdir

Hangi şeyi vasfetsen olduğu gibi vasfet. Medhin mübalâğası bence zemm-i zımnîdir.
İhsan-ı İlâhîden fazla ihsan, ihsan değildir...

* * *

Şöhret Zalimedir

Şöhret bir müstebiddir, sahibine mal eder başkasının malını.
Meşhur Hoca Nasreddin letâifi içinde, zekâtı -yâni, onda biri onundur- asıl malı...
Rüstem-i Sistanî onun hayal-i şanı garet etti bir asır mefâhir-i İranı. Gasb ve garetle şişti o namdar hayali..
Hurafata karıştı, attı nev'-i insânı…

* * *

Din İle Hayat Kabil-i Tefrik Olduğunu
Zannedenler Felâkete Sebebdirler

Şu jön-türkün hatâsı; bilmedi o bizdeki din hayatın esası. Millet ve İslâmiyet ayrı ayrı zannetti.
Medeniyet müstemir, müstevli vehmeyledi. Saadet-i hayatı içinde görüyordu. Şimdi zaman gösterdi,
Medeniyet sistemi (*) bozuktu, hem muzırdı; tecrübe-i kat'iyye bize bunu gösterdi.
Din hayatın hayatı, hem nuru, hem esası. İhyâ-yı din ile olur şu milletin ihyası. İslâm bunu anladı...
Başka dinin aksine, dinimize temessük derecesi nisbeten milletin terakkisi. İhmali nisbetinde idi milletin tedennisi. Tarihî bir hakikat, ondan olmuş tenâsi...

* * *

Mevt, Tevehhüm Edildiği Gibi Dehşetli Değil

Dalâlet vehmidir; mevti dehşetlendirir. Mevt, tebdil-i câmedir, ya tahvil-i mekândır. Sicinden bostana çıkar.
Kim hayatı isterse şehadet istemeli. Şehidin hayatına Kur'an işaret eder. Sekeratı tatmamış herbir şehid, kendini
Hayy biliyor, görüyor. Lâkin yeni hayatı daha nezih buluyor…
Zanneder ki ölmemiş. Meyyitlere nisbeti, dikkat et şuna benzer:
İki adam, rü'yâda lezâiz enva'ına câmi' güzel bahçede ikisi geziyorlar. Biri rü'yâ olduğunu bilir; lezzet almıyor.
Onu müferrah etmez, belki teessüf eder. Öbürüsü; biliyor ki âlem-i yakazadır; hakikî lezzet alır, ona hakikî olur.
Rü'yâ misâlin zılli, misâl ise berzahın zılli olmuştur. Ondan onların düsturları birbirine benziyor.

* * *

Siyaset, Efkârın Âleminde Bir Şeytandır; İstiâze Edilmeli!

Siyaset-i medenî, ekserin rahatına fedâ eder ekalli. Belki ekall-i zâlim, kendine kurban eder ekserîn-i avâmı.
Adâlet-i Kur'anî; tek mâsumun hayatı, kanı heder göremez, onu fedâ edemez değil ekseriyete, hattâ nev'in umumu...
Âyet-i مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ iki sırr-ı azîmi vaz'ediyor nazara. Biri: Mahz-ı adâlet. Bu düstur-u azîmi
Ki ferd ile Cemâat, şahıs ile nev'-i beşer, kudret nasıl bir görür; adâlet-i İlâhî, ikisine bir bakar. Bir sünnet-i dâimî.
Şahs-ı vâhid, hakkını kendi fedâ ediyor. Lâkin fedâ edilmez, hattâ umum insâna. Onun ibtal-i hakkı, hem iraka-i demi,
Hem zevâl-i ismeti: İbtâl-i hakk-ı nev'in hem ismet-i beşerin mislidir, hem nazîri. İkinci sırrı budur: Hodgâmî bir adamı
Hırs ve heves yolunda bir mâsumu öldürse, eğer elinden gelse, hevesine mâni ise harab eder dünyayı, imha eder benî-âdemi.

* * *

Zaaf, Hasmı Teşci’ Eder. Allah Abdini Tecrübe Eder.
Abd Allah’ını Tecrübe Edemez

Ey hâif ve hem zaîf! Havf ve za'fın beyhude, hem senin aleyhinde; tesirat-ı hâricî teşci' eder, celbeder.
Ey vesveseli vehham! Muhakkak bir maslahat, mazarrat-ı mevhume için fedâ edilmez. Sana lâzım hareket, netice Allah'ındır.
İşine karışılmaz. Allah çeker abdini meydan-ı imtihana. “Böyle yaparsan eğer, böyle yaparım ben” der.
Abd ise hiç yapamaz Allah'ını tecrübe. “Rabbim muvaffak etsin, ben de bunu işlerim” dese, tecavüz eder.
İsa'ya demiş Şeytan: “Mâdem herşeyi O yapar; kader birdir, değişmez. Dağdan kendini at. O da sana ne yapar?”
İsâ dedi: “Ey mel'un! Abd edemez Rabbini tecrübe ve imtihan!.”

* * *

Beğendiğin Şeyde İfrat Etme

Bir derdin dermanı, başka derde derd olur. Panzehiri zehir olur. Derman hadden geçerse derd getirir, öldürür.

* * *

İnadın Gözü, Meleği Şeytan Görür

İnadın işi budur: Şeytan yardım ederse birisine “melek” der, rahmeti de okutur.
Muhalif tarafında eğer meleği görse; libasını değişmiş, onu şeytan zanneder, adâvet lânet eder.

* * *

Hakkı Bulduktan Sonra Ehak İçin İhtilâfı Çıkarma

Ey talib-i hakikat, mâdem hakta ittifak, ehakta ihtilâftır. Bâzan hak, ehaktan ehaktır. Hem de olur hasen, ahsenden ahsen.

* * *

İslâmiyet, Selm ve Müsâlemettir; Dâhilde Niza ve
Husumet İstemez

Ey Âlem-i İslâmî! Hayatın ittihadda. Ger ittihad istersen düsturun bu olmalı:
“HÜVEL HAKKU” yerine “HÜVE HAKKUN” olmalı. “HÜVEL HASEN” yerine “HÜVEL AHSEN” olmalı...
Her müslim kendi meslek, mezhebine demeli: “İşte bu haktır, başkasına ilişmem. Başkaları güzelse, benim en güzelidir.”
Dememeli: “Budur hak, başkaları battaldır.” Ya “Yalnız benimkidir güzeli; başkaları yanlıştır, hem çirkindir.”
Zihniyyet-i inhisar, hubb-u nefisten geliyor, sonra maraz oluyor, niza ondan çıkıyor. Derd ile dermanlar
Taaddüdü hak olur, hak da taaddüd eder. Hâcât ve ağdiyenin tenev-vüü hak olur, hak da tenevvü eder.
İstîdad, terbiyeler, tekessürü hak olur, hak da tekessür eder. Bir madde-i vâhide, hem zehir ve hem panzehir.
İki mizaca göre mesâil-i fer'îde hakikat sâbit değil, izafî ve mürekkeb, mükellefîn mizaclar
Ona bir hisse verip, ona göre ederek tahakkuk ve terekküb, her mezhebin sahibi mühmel mutlak hükmeder.
Mezhebinin hududu tayinini bırakır temayül-ü mizaca; taassub-u mezhebî tâmime sebeb olur.
Tâmimin iltizâmı sebeb olur nizaa. İslâmiyet'ten evvel tabakat-ı beşerde derin uçurumlar,
Hem tebâüd-ü acîbi istedi bir vakitte taaddüd-ü enbiya, tenevvü-ü şerâyi', müteaddid mezhebler.
Beşerde bir inkılab İslâmiyet yaptırdı, beşer tekarüb etti, Şer' etti ittihad, vâhid oldu Peygamber.
Seviye bir olmadı; mezheb taaddüd etti. Terbiyye-i vâhide kâfi geldiği zaman ittihad eder mezhebler...

* * *

İcad ve Cem'-i Ezdadda Büyük Bir Hikmet Var. Kudret Elinde Şems ve Zerre Birdir

Ey birader-i kalbhüşyar! Ezdâdın cem'indendir tecellî-i iktidar; lezzet içinde elem, hayrın içinde şerri,
Hüsnün içinde kubhu, nef'in içinde dârrı, ni'met içinde nıkmet, nûrun içinde nârı bilir misin ki sırrı?
Hakaik-i nisbiyye, sübut takarrür etsin, birşeyde çok şey olsun, bulsun vücûd, görünsün. Sür'at-i hareketle bir nokta bir hat olur.
Çevirmenin sür'ati yapar bir lem'a-i nur, daire-i nuranî. Hakaik-i nisbiyye vazifesi, dünyada taneler sünbül olur.
Kâinatın çamuru, revâbıt-ı nizâmı, alâik-ı nakşını odur teşkil ediyor. Âhirette bu nisbî emirler orada hakaik olur.
Hararette merâtib, ona olmuştur sebeb tahallül-ü bürudet.
Hüsündeki derecat kubhun tedâhülüdür. Sebeb, illet oluyor.
Ziyâ zulmete borçlu, lezzet eleme medyun; sıhhat, marazsız olmaz. Cennet olmazsa belki Cehennem tâzib etmez. Zemherîrsiz olmuyor... Ger zemherir olmazsa, o da ihrak edemez.
O Hallâk-ı Lemyezel, halk-ı ezdad içinde hikmetini gösterdi. Haşmeti etti zuhur...
O Kadîr-i Lâyezal, cem'-i ezdad içinde iktidarı gösterdi. âzamet etti zuhur. Mâdem o kudret-i İlâhî lâzıme-i zâtî olur
O Zât-ı Ezelî'ye, hem zarure-i nâşie, onda zıddı olamaz, acz tahallül edemez, onda merâtib olamaz, herşeye nisbeti bir, hiç bir şey ağır olmuyor.
O kudretin ziyâsına Güneş mişkât olmuştur. Bu mişkâtın nuruna deniz yüzü âyine, şebnemlerin gözleri birer mir'at olmuştur.
Denizin geniş yüzü, gösterdiği güneşi çin-i cebînindeki katreler de gösterir şebnemin küçük gözü yıldız gibi parlıyor.
Aynı hüviyet tutar; şebnem, deniz bir olur güneşin nazarında, kudreti tanzir eder; şebnemin gözbebeği küçücük bir güneştir.
Şu muhteşem güneş de küçücük bir şebnemdir; gözbebeği bir nurdur ki şems-i kudretten gelir, o kudrete kamer olur.
Semâvat bir denizdir; bir nefes-i Rahmân'la çin-i cebînlerinde mevcelenip, katarat ki nücum ve hem şümustur.
Kudret tecelli etti, o katarata serpti nurânî lemaâtı. Herbir güneş bir katre, herbir yıldız bir şebnem, herbir lem'a timsaldir.
O feyz-i tecellînin küçücük bir aksidir o katre-misâl güneş. Eder mücellâ camını o lümey'a zücâce dürri-misâl parlıyor
O şebnem-misâl yıldız lâtif gözü içinde, bir yer yapar lem'aya, lem'a olur bir sirac, gözü olur zücâce, misbahı nurlanıyor.

* * *

Meziyetin Varsa Hafa Türâbında Kalsın; Tâ Neşvünema
Bulsun

Ey zîhassa-i meşhure! Taayyünle zulmetme, ger perde-i hafânın altında sen kalırsan, ihvanına verirsin ihsan ve bereketi.
Herbir ihvanın altında sen çıkması, hem de o sen olması imkân ve ihtimali, herbirine celbeder bir nazar-ı hürmeti.
Eğer taayyün edip perde altından çıksan, mükerrem iken altında; üstünde zâlim olursun. Güneş iken orada; burada gölge edersin.
İhvanını düşürttürüp hem nazar-ı hürmetten. Demek taayyün ve teşahhus, zâlim birer emirdir, sahih doğru böyle ise, hem de böyle görürsün.
Nerede kaldı yalancı tasannu' ve riyâ ile kesb-i teşahhus-u şöhret? İşte bir sırr-ı azîm ki hikmet-i İlâhî, hem o nizâm-ı ahsen.
Bir ferd-i fevkalâde, kendi nev'i içinde setr ile perde çeker, bununla kıymet verdirir, hem de eder müstahsen.
İşte sana misâli: İnsân içinde veli, ömür içinde ecel, olmuş meçhul ve mühmel. Cum'ada müstetirdir bir saat, kabûl olur duâ edersen.
Ramazanda münteşir bir leyle-i zû-kadir, esmâ-ül hüsnâda muzmer: iksîr-i ism-i âzam. Bu misâllerin haşmeti, hem de o sırr-ı hasen
İbhamda izhar eder, ihfâda isbat eder. Meselâ: Ecelin ibhamında bir müvazene vardır; her dakikada tutar ne vaziyet alırsan.
Kefeteyn-i havf u reca, hizmet-i ukbâ, dünya; tevehhüm-ü bekaî, lezzet-i ömrü verir. Yirmi sene mübhem bir ömür olsa ahsen.
Nihayeti muayyen bin senelik bir ömre; Zira nısfı geçerse, her saati geldikçe güya adım atarak dar ağacına gidersin.
Şey'en şey'en üzülmek.. vehm de teselli vermez; sen de rahat etmezsin...

* * *

Allah'ın Rahmet ve Gadabından Fazla Tahassüs Hatâdır

Allah'ın rahmetinden fazla rahmet edilmez. Allah'ın gadabından fazla gadab edilmez.
Öyle ise işi bırak o Âdil-i Rahîm'e. Fazla şefkat elemdir, fazla gadab zemîme..

* * *

İsraf Sefahetin, Sefahet Sefaletin Kapısıdır

Ey müsrifli kardeşim! Tegaddi noktasında bir iken iki lokma; bir lokma bir kuruşa, bir lokma on kuruşa.
Hem ağıza girmeden, hem boğazdan geçtikten, müsavi bir olurlar. Yalnız ağızda, o da kaç saniyede bîhûşe verir nûşe.
Zevkî bir fark bulunur, daim onu aldatır o kuvve-i zâika, bedene, hem mideye kapıcı, müfettişe.
Onun tesiri menfî, müsbet değil! Vazife yalnız kapıcıyı taltif ve memnun etmek? Nûş verirsin o bîhûşe
Aslî vazifesinde onu müşevveş etmek, tek bir kuruş yerine onbir kuruşu vermek, olur şeytânî pişe.
İsrâfın en sefîhi, tebzirin en sakîmi, bir tarzdır bir çeşidi; heves etme bu işe...

* * *

Zâika Telgrafçıdır, Telziz İle Baştan Çıkarma

(*) Rubûbiyyet-i İlâh hikmet ve inâyeti, ağızla hem burunla iki merkezi teşkil eylemiştir, içinde hudud karakolu, hem
Muhbirleri de koymuş. Şu âlem-i sagîrde damarları telefon, a'sabları telgraf hükmüne vaz'eylemiş. Şâmme telefonu, hem
Telgrafa zâika inâyet memur etmiş. O Rezzâk-ı Hakikî, erzak üstüne koymuş rahmetten bir târife; taam ve levn ve hem
Rayiha. İşte şu havass-ı selâse, o Rezzak cânibinden birer ilânnamesi, birer dâvetnamesi, bir izinnamesi, hem
Bir dellâldır ki muhtaç ve müşteriler hep onlarla celb olur. Mürtezik hayvanlara zevk ve rü'yet ve şemm, birer âlet vermiş. Hem
Taamları muhtelif zînetlerle süsletmiş; hevaî gönülleri avutup, lâkaydları tehyic ile cezbetmiş. Vaktâ, taam girse hem
Ağıza, birdenbire zâika her tarafa bir telgraf çekiyor bedenin aktarına. Şâmme telefon veriyor, gelen taam nev'i, hem
Çeşitleri de söyler. Hâcetleri muhtelif, ayrı ayrı mürtezik, ona göre davranır, ona da hâzırlanır ya cevab-ı red gelir. Hem
Kapı dışarı atar, yüzüne de tükürür. İnayet tarafından mâdem buna memurdur; zevkle baştan çıkarma. Hem
Telziz ile aldatma. Sonra o da unutur doğru iştiha nedir, bir iştiha-yı kâzib gelir; başına çatar. Hâtası, maraz ile hem
İlletlerle cezalar gelir. Hakikî lezzet hakikî iştihadan çıkar, doğru iştiha sadık bir ihtiyacdan. Bu lezzet-i kâfide, şah hem
Gedâ beraber. Hem bahemdir bir dinar ve bir dirhem o lezzet berhem-zened. Eleme olur merhem.

* * *

Niyet Gibi, Tarz-ı Nazar Dahi Adeti İbâdete Çevirir

Şu noktaya dikkat et; nasıl olur niyetle mübah âdât, ibâdât... Öyle tarz-ı nazarla fünun-u ekvan, olur maarif-i İlâhî...
Tedkik dahi tefekkür, yâni ger harfî nazarla, hem san'at noktasında “ne güzeldir” yerine “ne güzel yapmış Sâni', nasıl yapmış o mâhi”
Nokta-i nazarında kâinata bir baksan, nakş-ı Nakkaş-ı Ezel, nizâm ve hikmetiyle lem'a-i kasd ve itkan, tenvir eder şübehi.
Döner ulûm-u kâinat, maârif-i İlâhî. Eğer mâna-yı ismiyle, tabiat noktasında, “zâtında nasıl olmuş” eğer etsen nigâhı,
Bakarsan kâinata, dâire-i fünunun daire-i cehl olur. Bîçare hakikatlar, kıymetsiz eller kıymetsiz eder. Çoktur bunun güvahı...

* * *

Böyle Zamanda Tereffühte İzn-i Şer'î Bizi Muhtar Bırakmaz

Lezâiz çağırdıkça “Sanki yedim” demeli. Sanki yedim düstur eden, bir mescidi yemedi. (*)
Eskide ekser İslâm filcümle aç değildi. Tena'uma ihtiyar bir derece var idi.
Şimdi ise, ekseri açlığa düştü kaldı. Telezzüze ihtiyar, izn-i Şer'î kalmadı.
Sevâd-ı âzam, hem ekseriyyet-i mâsumun maişeti basittir. Tegaddi besatetiyle onlara tâbi olmak
Bin kerre müreccahtır, ekalliyyet-i müsrife, ya bir kısım sefihe tegaddide tereffüh noktasında benzemek...

* * *

Zaman Olur ki, Adem-i Ni’met, Ni’mettir

Hâfıza bir ni’mettir. Fakat ahlâksız bir adamda musibet zamanında nisyan ona râcihtir.
Nisyan da bir ni’mettir. Yalnız her günün âlâmını çektirir, müterâkim olmuş âlâmı unutturur.

* * *

Her Musibette, Bir Cihet-i Ni’met Var

Ey musibetzede! Musibetin içinde bir ni’met münderiçtir. Dikkat et de onu gör. Nasıl her şeyde vardır
Bir derece-i hararet, her musibette vardır bir derece-i ni’met. Daha büyüğü düşün. Küçükteki ni’metin
Dereceyi görerek Allah'a çok şükür et. Yoksa isti'zamla ürkersen, “of of”la üflersen, o da aksine şişer.
Şişer de dehşetlenir. Eğer merak da etsen, bir iken ikileşir. Kalbde olan misâli, döner hakikat olur;
Hakikattan ders alır. Sonra döner, başlıyor, kalbini tokatlıyor...

* * *

Büyük Görünme Küçülürsün

Ey enesi çifteli, kafası da kibirli! Şu mizanı bilmeli: Her adam için elbet cem'iyyet-i beşerde, içtimaî binada,
Görmek görünmek için şu mertebe denilen bir penceresi var.
Ger pencere, kamet-i kıymetinden yüksekse, tekebbürle tetâvül edecek, uzanacak. Ger pencere, kamet-i himmetinden alçaksa, tevazu'la tekavvüs edecek, eğilecek.
Kâmillerde, büyüklük mikyasıdır küçüklük. Nâkıslarda, küçüklük mizanıdır büyüklük...

* * *

Hasletlerin Yerleri Değişse, Mâhiyetleri Değişir

Bir haslet.. yer ayrı, sîmâ bir. Kâh dev, kâh melek, kâh sâlih, kâh tâlih; misâli şunlardır:
Zaîfin kavîye karşı izzet-i nefsi sayılan bir sıfat, ger olursa kavîde, tekebbür ve gururdur.
Kavînin bir zaîfe karşı da tevazuu sayılan bir sıfatı, ger olursa zaîfte, tezellül ve riyâdır.
Bir ulülemr, makamında olursa ciddiyeti, vakardır; mahviyeti, zillettir.
Hanesinde bulunsa mahviyeti tevazu', ciddiyeti kibirdir.
Mütekellim-i vahde olsa eğer bir zâtta: Müsamaha, hamiyet. Fedâkârlık; bir haslet, bir amel-i sâlihtir.
Mütekellim-i maalgayr olsa eğer o zâtta: Müsamaha, hıyanet. Fedâkârlık; bir sıfat, bir amel-i tâlihtir.
Tertib-i mebâdide tevekkül, tenbelliktir. Terettüb-ü netice noktasındaki tefviz, tevekkül-ü şer'îdir.
Semere-i sa'yine, kısmetine rıza ise, memduh bir kanaattır, meyl-i sa'ye kuvvettir.
Mevcûd mala iktifa, mergub kanaat değil; belki dûn-himmetliktir. Misâller daha çoktur.
Kur'an mutlak zikreder, sâlihat ve takvâyı. İbhamında remz eder makamatın tesiri. Îcâzı bir tafsildir. Sükûtu geniş sözdür.

* * *

“El-hakku Ya'lû” Bizzât, Hem Akibet Murâddır

Ey arkadaş! Bir zaman bir sâil dedi: “Mâdem El-Hakku Ya'lû haktır. Neden kâfir, müslime; kuvvet, hakka galibdir?”
Dedim: Dört noktaya bak! Bu müşkil de hallolur. Birinci nokta şudur: Her hakkın her vesilesi hak olması lâzım değildir.
Öyle de, her bâtılın her vesilesi bâtıl olması, yine lâzım değildir. Neticesi şu çıkar: Hak olan bir vesile, bâtıl vesileye galibdir.
Dolayısıyla, bir hak bir bâtıla mağlubdur. Muvakkaten, bilvasıta olmuştur. Yoksa bizzât, hem dâima değildir.
Lâkin âkibet-ül âkıbe, her dem yine hakkındır. Kuvvetin bir hakkı var, bir sırr-ı hilkati var. İkinci nokta şudur:
Her müslimin her vasfı müslim olmak vâcib iken, haricen her dem vâki, sâbit değildir.
Öyle de: Her kâfirin her vasfı kâfir olmak, küfründen neş'et etmek yine lâzım değildir.
Her fâsıkın her vasfı fâsık olmak, fıskından neş'et etmek, öyle de her dem sâbit değildir.
Demek bir kâfirin müslim olan bir vasfı, müslimdeki lâmeşru' vasfına galib olur. Bilvasıta, o kâfir dahi ona galibdir.
Hem dünyada, hayatın hakkı şâmil ve âmmdır. O rahmet-i âmmenin bir cilve-i mânîdar, onun bir sırr-ı hikmeti var; küfür mâni değildir.
Üçüncü nokta şudur: O Zât-ı Zülcelâl'in iki vasf-ı kemâlden iki Şer'î tecelli; vasf-ı iradeden gelen meşîetle takdirdir,
O da şer'-i tekvinî... Vasf-ı Kelâm'dan gelen şeriat-ı meşhure. Teşriî evâmire kaşı itâat, isyan
Nasıl olur. Öyle de, tekvinî evâmire itaat ve isyan olur. Birincisi galiba dâr-ı uhrâda görür,
Mücâzâtı, sevabı. İkincisi ağleba dâr-ı dünyada çeker, mükâfat ve ikabı. Meselâ: Nasıl sabrın mükâfatı zaferdir;
Atâletin mücâzâtı sefalet. Öyle de, sa'yin sevabı olur servet. Sebatta da galebedir mükâfat. Zehirin ikabı bir maraz; panzehirin sevabı bir sıhhattır.
Bâzan iki şeriat evâmiri, bir şeyde beraber müctemî'dir. Her birine bir cihet... Demek tekvinî emre itâat ki bir haktır.
İtâat galib olur, o emrin isyanına ki bir tavr-ı bâtıldır. Bir bâtıla vesile olmuş olursa bir hak, vaktâki galib olsa
Bir bâtıla ki, olmuş o da vesile-i hak. Bilvasıta bir hakkın bir bâtıla mağlubdur. Fakat bizzât değildir.
Demek “El-hakku ya'lû” bizzât demektir. Hem âkibet murâddır, kayd-ı haysiyyet maksuddur. Dördüncü nokta şudur:
Bir hak bilkuvve kalmış, yahut kuvvetsiz kalmış, ya mahlûttur, hem mahşuş. Ona da bir inkişaf, ya bir taze kuvvet vermek lâzım gelmiştir.
Mühezzeb ve müzehheb yapmak için, muvakkat; bâtıl, ona Mûsallat, tâ ki sebike-i hak ne miktar lüzum vardır.
Tâ mahz ve hâlis çıksın; Mebâdide, dünyada bâtıl etse galebe,
fakat kazanmaz harbi. “Âkibet-ül-müttakîn” ona vurur bir darbe!
İşte: bâtıl mağlubdur. “El-hakku ya'lû” sırrı onu çarpar ikaba; işte hak da galibdir…

* * *

Bir Kısım Desatir-i İçtimaiyye

İçtimaî heyette düsturları istersen: Müsavatsız adâlet, önce adâlet değil. Temâsülse, tezadın mühim bir sebebidir.
Tenâsübse tesânüdün esası. Sıgar-ı nefistir tekebbürün menbaı. Za'f-ı kalbdir gururun mâdeni. Olmuş acz, muhalefet menşei. Meraksa: ilme hocadır.
İhtiyacdır terakkinin üstadı. Sıkıntıdır muallime-i sefahet. Demek sefahetin menbaı sıkıntı olmuş. Sıkıntı ise mâdeni: Yeisle sû'-i zandır,
Dalâlet fikrîdir, zulümat kalbîdir, israf cesedîdir.

* * *

Kadınlar Yuvalarından Çıkıp Beşeri Yoldan Çıkarmış;
Yuvalarına Dönmeli

اِذَا تَاَنَّثَ الرِّجَالُ السُّفَهَاءُ بِالْهَوَسَاتِ { اِذًا ترَجَّلَ النِّسَاءُ النَّاشِزَاتُ بِالْوَقَاحَاتِ (*)

Mimsiz medeniyet, tâife-i nisâyı yuvalardan uçurmuş, hürmetleri de kırmış, mebzul metâı yapmış. Şer'-i İslâm onları
Rahmeten dâvet eder eski yuvalarına. Hürmetleri orada, rahatları evlerde, hayat-ı ailede. Temizlik zînetleri.
Haşmetleri, hüsn-ü hulk; lûtf-u cemâli, ismet; hüsn-ü kemâli, şefkat; eğlencesi, evlâdı. Bunca esbab-ı ifsad, demir-sebat kararı
Lâzımdır tâ dayansın. Bir meclis-i ihvanda güzel karı girdikçe riyâ ile rekabet, hased ile hodgâmlık debretir damarları!
Yatmış olan hevesât, birdenbire uyanır. Tâife-i nisada serbestî inkişafı, sebeb olmuş beşerde ahlâk-ı seyyienin birdenbire inkişafı. Şu medenî beşerin hırçınlaşmış ruhunda, şu sûretler denilen küçük cenazelerin, mütebessim meyyitlerin rolleri pek azîmdir; hem müdhiştir te'siri. (*)
Memnu' heykel, sûretler: Ya zulm-ü mütehaccir, ya mütecessid riyâ , ya müncemid hevestir. Ya tılsımdır: Celbeder o habis ervahları.

* * *

Tasarruf-u Kudretin Vüs'ati, Vesâit ve Muinleri Reddeder

O Kadîr-i Zülcelâl; tasarruf-u kudreti tevessü-ü tesiri noktasında oluyor şemsimiz zerre-misâl
Nev-i vâhidde olan tasarruf-u azîmi mesâfesi vâsi'dir. İki zerre beyninde câzibeyi ele al;
Git de tâ Şemsüşşümûs ve Kehkeşan beynindeki câzibenin yanında koy. Yükü bir kar danesi bir melek, şemsi ele almış bir şems-misâl Melek’in yanına getir. İğne kadar bir balığı, balina balığı da yanyana bırak. O Kadîr-i Ezelî-i Zülcelâl
Tecellî-i vâsii, asgardan tâ ekbere itkan-ı mükemmeli birden tasavvura al; Câzibe ve nevamis, vesâil-i pür-seyyal
Gibi örfî emirler; tecelli-i kudrete, tasarruf-u hikmete birer isim olması… Odur yalnız meâl.
Başka meâli olmaz, beraber de bir düşün; bileceksin bizzarure ki: Esbab-ı hakikî, vesâit-i zî-misâl,
Muinler, hem şerikler birer emr-i bâtıldır, birer hayal-i muhal, o kudret nazarında. Hayat vücûda kemâl,
Makamı büyük, mühimdir; buna binaen derim: Küremiz, âlemimiz neden mutî, musahhar olmasın hayvan-misâl.
O Sultan-ı Ezel'in bu tarz hayvan tuyûru kesretle münteşirdir şu meydan-ı fezâda, muhteşem ve pür-cemâl.
Bostan-ı hilkatinde salmış da döndürüyor, onlardaki nağamat, bunlardaki harekât; tesbihattır o akval,
İbadettir o ahvâl, Kadîm-i Lemyezel'e, Hakîm-i Lâyezâl'e. Küremiz hayvana pek benziyor, âsâr-ı hayat gösteriyor. Eğer yumurta kadar küçülse bilfarzılmuhal,
Minimini bir hayvan olması pek muhtemel. Yuvarlak bir huveyne, küre kadar büyüse, o da böyle olması pek karib bir ihtimal.
Âlemimiz insân kadar küçülse; yıldızları, zerreler sûretine dönerse, bir zîşuur hayvana dönmesi câiz olur, akıl da bulur mecâl.
Demek âlem erkânlarıyla birer âbid-i müsebbih, birer muti' musahhar Hâlık-ı Lemyezel'e, Kadîr-i Lâyezâl'e.
Kemmen büyük olması, keyfen büyük olması her vakit lâzım gelmez; zira daha cezâletlidir saat-ı hardal-misâl,
Bir saattan ki timsâli Ayasofya kadardır. Bir sineğin hilkati hayretfezâdır filden, o mahlûk-û bîfasal.
Ger kalem-i kudretle bir cüz-ü ferd üstüne esîrin cevâhir-i ferdiyle yazılsa bir Kur'an ki, sıgar-ı sahife nisbeti, bir kibr-i san'at-meal
Sahife-i semâda yıldızlarla yazılan bir Kur'an-ı Kerîm'e; cezâletle müsâvi. Nakkaş-ı Ezelî'nin san'atı her tarafta pürcemâl ve pürkemâl.
Her tarafta böyledir. Derece-i kemâlde kalemdeki ittihad, tevhidi ilân eder. Bu kelâm-ı pür-meâl; iyi bir dikkate al!

* * *

Melâike Bir Ümmettir; Şeriat-ı Fıtriyye İle Memurdur

Şeriat-ı İlâhî ikidir. Hem iki sıfattan gelmiş iki insân muhatâb, hem de mükellef olmuş. Sıfat-ı irâdeden gelen şer'-i tekvinî.
İnsân-ı ekber olan âlemin ahvâlini, hem de harekâtını ki ihtiyârî değil, tanzim eden şer'dir. O meşiet-i Rabbanî
Yanlış bir ıstılahla tabiat da denilir. Sıfat-ı kelâmından gelen şeriat ise, âlem-i asgar olan insânın ef'âlini,
Ki ihtiyârî olmuş, tanzim eden şer'dir. İki şer' bir yerde bâzan eder içtima', melâike-î İlâhî, bir ümmet-i azîme, hem bir cünd-ü Sübhânî.
Birinci şer'a olmuş hamele-i mümtesil, amele-i mümessil. Hem onlardan bir kısmı ibâd-ı müsebbihtir. Bir kısmı da müstağrak, arşın mukarrebîni.

* * *

Madde Rikkat Peyda Ettikçe, Hayat Şiddet Peyda Eder

Hayat asıl, esastır; madde ona tâbidir, hem de onunla kaimdir.
Bir hurdebinî huveyn havass-ı hamsesiyle, insânın havassını müvazene edersen, görürsün; insân ondan ne derece büyükse, havassı o derece onunkinden aşağı. O huveyne işitir kardeşinin sesini.
Hem de görür rızkını. Ger insân kadar büyüse, havassı hayret-fezâ; hayatı şu'le-feşan; rü'yeti de berk-âsâ bir nur-u âsumânî.
İnsan, bir kitle-i mevattan bir zîhayat değildir. Belki de milyarlarla zîhayat hüceyratından mürekkeb ve zîhayat bir hücre-i insânî.

اِنَّ اْلاِنْسَانَ كَصُورَةِ (يس) كُتِبَتْ فِيهَا سُورَةُ (يس)
فَتَبَارَكَ اللّهُ اَحْسَنُ الْخَالِقِينَ

* * *

Maddiyyûnluk, Bir Tâun-u Mânevîdir

Maddiyyûnluk bir tâun-u mânevî, beşere de tutturdu şu müdhiş bir sıtmayı (*) . Hem de âni çarptırdı bir gazab-ı İlâhî, telkin hem de taklid,
Tenkide kabiliyyet-i tevessüü nisbeten, o tâun da ediyor tevessü' ve intişar. Telkini fenden almış, medeniyetten taklid.
Hürriyet, tenkid vermiş; gururundan dalâlet çıkmış.

* * *

Vücûdda Atâlet Yok. İşsiz Adam, Vücûdda Adem
Hesabına İşler

En bedbaht sıkıntılı muzdarib, işsiz olan adamdır; zira ki atâlet: Vücûd içinde adem, hayat içinde mevttir. Sa'y ise:
Vücûdun hayatı, hem hayatın yakazasıdır elbet!

* * *

Riba, İslâm'a Zarar-ı Mutlaktır

Riba atâlet verir, şevk-i sa'yi söndürür. Ribanın kapıları hem de onun kapları olan bu bankaların her dem nef'i ise, beşerin en fena kısmınadır; onlar da gâvurlardır. Gâvurlardaki nef'i en fena kısmınadır, onlar da zalimler.
Her dem zâlimlerdeki nef'i en fena kısmınadır; onlar da sefihlerdir. Âlem-î İslâm'a bir zarar-ı mutlaktır. Mutlak beşer her dem refahı nazar-ı şer'îde yoktur; zira harbî bir gâvur hürmetsiz, ismetsizdir; demi