مِنْ بَيْنِ هِلاَلِ الصَّوْمِ وَ هِلاَلِ
الْعِيدِ
Çekirdekler
Çiçekleri
Risale-i Nur
şâkirdlerine küçük bir mesnevî ve îmânî bir divandır.
Müellifi:
Bediüzzaman
SAİD NURSÎ
TENBİH
Bu “Lemeât” nâmındaki
eserin sâir dîvanlar gibi bir tarzda bir-iki mevzû ile
gitmediğinin sebebi: Eski eserlerinden “Hakikat
Çekirdekleri” nâmındaki kısacık vecîzeleri bir derece îzah
etmek için, hem nesir tarzında yazılmış, hem de sâir
dîvanlar gibi hayâlâta, mizansız hissiyâta girilmemiş
olmasıdır. Baştan aşağıya mantık ile Hakaik-i Kur'aniyye ve
îmâniyye olarak, yanında bulunan birâderzadesi gibi bâzı
talebelerine bir ders-i ilmîdir. Belki bir ders-i îmânî ve
Kur'anîdir. Üstadımızın baştaki ifadesinde dediği gibi, biz
de anlamışızdır ki: Nazma ve şiire hiç meyli ve onlarla
iştigali de yoktur. وَمَا عَلَّمْنَاهُ
الشِّعْرَ sırrının bir nümûnesini gösteriyor.
Bu eser, birçok meşâgil ve
Dâr-ül Hikmet'teki vazîfe içinde yirmi gün Ramazanda, günde
iki veya ikibuçuk saat çalışmak suretiyle manzum gibi
yazılmıştır. Bu kadar kısa zamanda ve manzum bir sahife on
sahife kadar müşkil olduğu cihetle, birden dikkatsiz,
tashihsiz böyle söylenmiş, tab'edilmiştir. Bizce Risale-i
Nur hesabına bir hârikadır. Hiçbir nazımlı dîvan, bunun gibi
tekellüfsüz, nesren okunabilir görülmüyor. İnşâallah bu eser
bir zaman Risale-i Nur şâkirdlerine bir nevi mesnevî olacak.
Hem bu eser, kendisinden on sene sonra çıkan ve yirmiüç
senede tamamlanan Risale-i Nur'un mühim eczalarına bir
işâret-i gaybiyye nev'inden müjdeli bir fihrist hükmündedir.
Risale-i Nur
şâkirdlerinden
Sungur, Mehmed Feyzi, Hüsrev
* * *
İHTAR
اَلْمَرْءُ عَدُوّ ٌلِمَا جَهِلَ kaidesiyle, ben dahi
nazım ve kafiyeyi bilmediğimden ona kıymet vermezdim.
Sâfiyeyi kafiyeye fedâ etmek tarzında hakikatın sûretini
nazmın keyfine göre tağyir etmek hiç istemezdim. Şu
kafiyesiz, nazımsız kitabda en âlî hakikatlere, en müşevveş
bir libas giydirdim. Evvelâ: Daha iyisini bilmezdim. Yalnız
mânayı düşünüyordum. Sâniyen: Cesedi libasa göre yontmakla
rendeleyen şuâ’râya tenkidimi göstermek istedim. Sâlisen:
Ramazanda kalb ile beraber nefsi dahi hakikatlerle meşgul
etmek için, böyle çocukça bir üslûb ihtiyar edildi. Fakat ey
kari'! Ben hatâ ettim, itiraf ederim. Sakın sen hatâ etme!
Yırtık üslûba bakıp o âlî hakikatlere karşı dikkatsizlik ile
hürmetsizlik etme!..
İFADE-İ MERAM
Ey kari'! Peşinen bunu
itiraf ederim ki: San'at-ı hat ve nazımda istîdadımdan çok
müştekîyim. Hattâ şimdi ismimi de düzgün yâzamıyorum. Nazım,
vezin ise; ömrümde bir fıkra yapamamıştım. Birdenbire
zihnime, nazma musırrane bir arzu geldi. Sahabelerin
gazevatına dair kürdçe قَوْلِ
نَوَالاَسِيسَبَانْ nâmında bir destan vardı. Onun
ilâhî tarzındaki tabiî nazmına ruhum hoşlanıyordu. Ben de
kendime mahsus onun tarz-ı nazmını ihtiyar ettim. Nazma
benzer bir nesir yazdım. Fakat vezin için kat'iyyen tekellüf
yapmadım. İsteyen adam, nazmı hâtıra getirmeden zahmetsiz,
nesren okuyabilir. Hem nesren olarak bakmalı.. tâ mâna
anlaşılsın. Her kıt'ada ittisal-i mâna vardır. Kafiyede
tevakkuf edilmesin. Külâh püskülsüz olur; vezin de kafiyesiz
olur; nazım da kaidesiz olur. Zannımca lâfz ve nazım,
san'atça cazibedâr olsa, nazarı kendiyle meşgul eder. Nazarı
mânadan çevirmemek için perişan olması daha iyidir.
Şu eserimde üstadım:
Kur'andır. Kitabım: Hayattır. Muhatâbım: Yine benim. Sen ise
ey kàri! Müstemi'sin. Müstemi'in tenkide hakkı yoktur;
beğendiğini alır, beğenmediğine ilişmez. Şu eserim, bu
mübârek Ramazanın feyzi
(*) olduğundan, ümid ederim ki:
İnşâallah din kardeşimin kalbine tesir eder de lisanı bana
bir dua-i mağfiret bahşeder veya bir Fâtiha okur…
“EDDAΔ
(*)
Yıkılmış bir mezarım
ki, yığılmıştır içinde
Said'den
yetmiş dokuz emvat
(*) bâ-âsam âlâma.
Sekseninci olmuştur, mezara bir mezar taş.
Beraber ağlıyor
(*) hüsrân-ı İslâm'a.
Mezar taşımla pür-emvat enîndar o mezârımla
Revânım sâha-i ukba-yı ferdâma.
Yakînim var ki: İstikbal semâvatı, zemin-i Asya
Bâhem olur teslim, yed-i beyza-yı İslâm'a.
Zira yemin-i yümn-i îmandır
Verir emn-ü eman ile enâma...
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
اَلْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ اْلعَالَمِينَ وَالصَّلاَةُ
وَالسَّلاَمُ علَى سَىِّدِ الْمُرْسَلىِنَ مُحَمَّدٍ وَ علَى
آلِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَعِينَ
“Tevhidin
İki Bürhân-ı Muazzamı”
Şu kâinat
tamamıyla bir bürhân-ı muazzamdır. Lisan-ı gayb, şehadetle
müsebbihtir, muvahhiddir. Evet tevhid-i Rahmân'la, büyük bir
sesle zâkirdir ki:
LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ...
Bütün zerrat
hüceyratı, bütün erkân u â'zası birer lisan-ı zâkirdir; o
büyük sesle beraber der ki:
LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ...
O dillerde
tenevvü' var, o seslerde merâtib var. Fakat bir noktada
toplar, onun zikri, onun savtı ki:
LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ...
Bu bir insân-ı
ekberdir, büyük sesle eder zikri; bütün eczası, zerratı,
küçücük sesleriyle, o bülend sesle beraber der ki:
LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ...
Şu âlem halka-i
zikri içinde okuyor Aşrı, şu Kur'an maşrık-ı nûru. Bütün
zîruh eder fikri ki:
LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ...
Bu Furkan-ı
CelîlüşŞân, o tevhide nâtık bürhân, bütün âyât sâdık lisan.
Şuâât-barika-i îman. Beraber der ki:
LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ...
Kulağı ger
yapıştırsan, şu Furkan'ın sinesine, derinden tâ derine,
sarihan işitirsin semâvî bir sada der ki:
LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ...
O sestir
gayeten ulvî, nihayet derece ciddî, hakikî pek samimî, hem
nihayet mûnis ve mukni' ve bürhânla mücehhezdir. Mükerrer
der ki:
LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ...
Şu bürhân-ı
münevverde, cihat-ı sittesi şeffaf ki, üstünde münakkaştır
müzehher sikke-i i'câz içinde parlayan nur-u hidâyet der ki:
LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ...
Evet, altında
nescolmuş mühefhef mantık ve bürhân, sağında aklı istintak;
mürefref her taraf, ezhan “Sadakte” der ki:
LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ...
Yemîn olan
şimalinde, eder vicdanı istişhad. Emâmında hüsn-ü hayırdır,
hedefinde saadettir. Onun miftahıdır her dem ki:
LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ...
Emam olan
verâsında ona mesned semâvîdir ki, vahy-i mahz-ı Rabbânî. Bu
şeş cihet ziyâdardır; bürucunda tecellidar ki:
LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ...
Evet vesvese-i
sârık, bâvehm-i şüphe-i târık, ne haddi var ki o mârık,
girebilsin bu bârık kasra. Hem şârık ki, sur sûreler şâhik,
her kelime bir melek-i nâtık ki:
LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ...
O Kur'an-ı
Azîmüşşân nasıl bir bahr-ı tevhiddir. Birtek katre, misâl
için birtek Sûre-i İhlâs.. fakat kısa birtek remzi,
nihayetsiz rumuzundan. Bütün envâ-ı şirki reddeder, hem de
yedi envâ-ı tevhidi eder isbat; üçü menfî, üçü müsbet şu
altı cümlede birden:
Birinci
cümle: قُلْ هُوَ karinesiz
işarettir. Demek ıtlakla tâyindir. O tayinde taayyün var. Ey
LÂ HÜVE İLLÂ HÛ...
Şu tevhid-i
şuhûda bir işarettir. Hakikat-bîn nazar tevhide müstağrak
olursa der ki:
LÂ MEŞHÛDE İLLÂ HÛ...
İkinci
cümle: اَللّهُ اَحَدٌ dir ki,
tevhid-i Ulûhiyyete tasrihtir. Hakikat, hak lisanı der ki:
LÂ MÂBÛDE İLLÂ HÛ...
Üçüncü
cümle: اَللّهُ الصَّمَدُ dir.
İki cevher-i tevhide sadeftir. Birinci dürrü: Tevhid-i
Rububiyyet. Evet nizâm-ı kevn lisanı der ki:
LÂ HÂLİKA İLLÂ HÛ...
İkinci dürrü:
Tevhid-i Kayyûmiyyet. Evet seraser kâinatta, vücûd ve hem
bekada, müessire ihtiyâc lisanı der ki:
LÂ KAYYÛME İLLÂ HÛ...
Dördüncü:
لَمْ يَلِدْ dir. Bir tevhid-i Celâlî müstetirdir;
envâ-ı şirki reddeder, küfrü keser bîiştibah.
Yâni tagayyür, ya tenasül, ya tecezzi eden elbet; ne
Hâlık'tır, ne Kayyûm'dur, ne İlâh...
Veled fikri, tevellüd küfrünü لَمْ
reddeder, birden keser atar. Şu şirktendir ki, olmuştur
beşer ekserisi gümrah...
Ki İsa (A.S.) ya Üzeyr'in, ya melâik, ya ukûlün tevellüd
şirki meydan alıyor nev-i beşerde gâh bâ-gâh...
Beşincisi:
وَلَمْ يُولَدْ Bir tevhid-i sermedî işareti şöyledir:
Vâcib, kadîm, ezelî olmazsa, olmaz İlâh...
Yâni: Ya müddeten hâdis ise, ya maddeden tevellüd, ya bir
asıldan münfasıl olsa, elbette olmaz şu kâinata penah...
Esbab-perestî, nücum-perestlik, sanem-perestî,
tabiat-perestlik şirkin birer nev'idir; dalalette birer
çâh...
Altıncısı:
وَلَمْ يَكُنْ Bir Tevhid-i câmi'dir. Ne zâtında
nazîri, ne ef'âlinde şerîki, ne sıfâtında şebîhi لَمْ
lâfzına nazargâh...
Şu altı cümle mânen birbirine netice, hem birbirinin
bürhânı, müselseldir berâhin, mürettebdir netâic şu surede
karargâh...
Demek şu Sûre-i İhlâs'ta, kendi mikdar-ı kametinde müselsel,
hem müretteb otuz sûre münderiç; bu bunlara sehergâh...
لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّهُ
* * *
Sebep Sırf
Zahirîdir
İzzet-i âzamet
ister ki; esbab-ı tabiî, perdedâr-ı dest-i kudret ola aklın
nazarında.
Tevhid ve celâl ister ki: Esbab-ı tabiî, dâmenkeş-i tesir-i
hakikî ola
(*) kudret eserinde.
* * *
Vücûd,
Âlem-i cismânîde Münhasır Değil
Vücûdun hasra
gelmez muhtelif envâ'ını, münhasır olmaz, sıkışmaz şu
şehadet âleminde.
Âlem-i cismânî bir tenteneli perde gibi, şu'le-feşân gaybî
avalim üzerinde.
* * *
Kalem-i
Kudrette İttihad, Tevhîdi İlân Eder
Eser-i itkan-ı
san'at, fıtratın her köşesinde bilbedâhe reddeder esbâbının
îcadını.
Nakş-ı kilkî ayn-ı kudret; hilkatın her noktasında bizzarure
reddeder vesaitin vücûdunu.
* * *
Bir şey,
Her şey'siz Olmaz
Kâinatta
serbeser sırr-ı tesânüd müstetir, hem münteşir. Hem
cevanibde tecâvüb, hem teâvün gösterir.
Ki yalnız bir kudret-i âlem-şümûldür yaptırır, zerreyi her
nisbetiyle halkedip yerleştirir.
Kitab-ı âlemin her satırıyla her harfi hay.. ihtiyâc
sevkediyor, tanıştırır.
Her nereden gelirse gelsin nida-i hacete lebbeyk-zendir,
sırr-ı tevhid nâmına etrafı görüştürür.
Zîhayat her harfi, herbir cümleye müteveccih birer yüzü, hem
de nâzır birer gözü baktırır.
* * *
Güneşin
Hareketi Câzibe İçindir, Câzibe İstikrâr-ı
Manzûmesi İçindir
Güneş bir
meyvedârdır; silkinir; tâ düşmesin müncezib seyyar olan
yemişleri.
Ger sükûtuyla sükûnet eylese, cezbe kaçar, ağlar fezâda
muntâzam meczubları.
* * *
Küçük
Şeyler Büyük Şeylerle Merbuttur
Sivrisinek
gözünü halkeyleyendir mutlaka, Güneşi hem kehkeşi
halkeylemiş.
Pirenin mîdesini tanzim edendir mutlaka, manzûme-i
şemsiyyeyi nazmeylemiş.
Gözde rü'yet, mîdede hem ihtiyâcı dercedendir mutlaka, semâ
gözüne ziyâ sürmesi çekmiş, zemin yüzüne gıda sofrası
sermiş.
* * *
Kâinatın
Nazmında Büyük Bir İ'caz Var
Kâinatın gör ki
te'lifinde bir i'câz var. Ger bütün esbab-ı tabiiyye
bil-farz-ıl muhal
Ola herbiri muktedir bir fâil-i muhtar. O i'câza karşı
nihayet acz ile bil-imtisâl ederek secde ki:
سُبْحَانَكَ لاَ قُدْرَةَ فِينَا رَبَّنَا
اَنْتَ الْقَدِيرُ اْلاَزَلِىُّ ذُوالْجَلاَلِ
* * *
Kudrete
Nisbet Her Şey Müsavidir
مَا خَلْقُكُمْ وَلاَ بَعْثُكُمْ اِلاَّ
كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ
Bir kudret-i
zâtîyyedir, hem ezelî; acz tahallül edemez.
Onda merâtib olmayıp, mevani' tedâhül edemez. İsterse küll,
isterse cüz' nisbet tefâvüt eylemez.
Çünki her şey bağlıdır her şey ile. Her şeyi yapamayan bir
şeyi de yapamaz.
* * *
Kâinatı
Elinde Tutamayan, Zerreyi Halkedemez
Tesbih gibi
nazmeyleyip kaldıracak; arzımızı, şümûsu, nücumu, hasra
gelmez
Şu fezânın başına hem sinesine takacak öyle kuvvetli ele bir
kimse mâlik olmasa
Dünyada hiçbir şeyde dâva-yı halk edip iddia-yı îcad edemez.
* * *
İhya-yı
Nev', İhya-yı Ferd Gibidir
Mevt-âlûd bir
nevm ile kışta uyuşmuş bir sinek, nasıl onun ihyası kudrete
ağır gelmez.
Şu dünyanın mevti de, ihyası da öyledir. Bütün zîruh ihyası
onda fazla nazlanmaz.
* * *
Tabiat,
Bir San'at-ı İlâhiyyedir
Değil tâbi'
tabiat, belki matba'. Değil nakkaş, o belki bir nakıştır.
Değil fâil, o kabildir. Değil masdar, o mistardır.
Değil nâzım, o nizâmdır.
Değil kudret, o kanundur. İradî bir şeriattır, değil hâric
hakikatdar.
* * *
Vicdan,
Cezbesi İle Allah'ı Tanır
Vicdanda
mündemiçtir, bir incizab ve cezbe. Bir câzibin cezbiyle dâim
olur incizab.
Cezbe düşer zîşuur, ger Zülcemâl görünse. Etse tecelli daim
pürşa'şaa bîhicab.
Bir Vâcib-ül Vücûd'a, Sahib-i Celâl ve Cemâl; şu fıtrat-ı
zîşuur kat'î şehadet-meab.
Bir şahidi o cezbe, hem diğeri incizab.
* * *
Fıtratın
Şehadeti Sadıkadır
Fıtratta yalan
yoktur; ne dediyse doğrudur. Çekirdeğin lisanı,
Meyl-i nümuv der: “Ben, sünbüllenip meyvedâr...” Doğru çıkar
beyânı.
Yumurtanın içinde, derin derin söyler hayatın meyelânı
Ki: “Ben piliç olurum, izn-i İlâhî ola.” Sadık olur lisanı.
Bir avuç su, bir demir gülle içinde eğer niyet etse incimad.
Bürudetin zamanı
İçindeki inbisat meyli der: “Genişlen, bana lâzım fazla
yer.” Bir emr-i bîemanî..
Metin demir çalışır, onu yalan çıkarmaz. Belki onda
doğruluk, hem de sıdk-ı cenanî
O demiri parçalar. Şu meyelânlar bütün birer emr-i tekvînî,
birer hükm-ü Yezdânî.
Birer fıtrî şeriat, birer cilve-i irade. İrâde-i İlâhî,
idare-i ekvânî
Emirleri şunlardır: Birer birer meyelân, birer birer
imtisâl, evâmir-i Rabbânî.
Vicdandaki tecelli aynen böyle cilvedir; ki incizab ve cezbe
iki Mûsaffâ cânı.
İki mücellâ camdır, akseder içinde Cemâl-i Lâyezâlî, hem de
nur-u îmânî.
* * *
Nübüvvet
Beşerde Zaruriyyedir
Karıncayı
emîrsiz, arıları ya'subsuz bırakmayan kudret-i ezeliyye;
elbette
Beşeri de bırakmaz şeriatsız, nebîsiz. Sırr-ı nizâm-ı âlem,
böyle ister elbette.
* * *
Meleklerde
Mi'rac, İnsânlarda Şakk-ı Kamer Gibidir
Bir mi'racî
kerametle melekler, gördüler elhak! Ki müsellem bir
nübüvvette muazzam bir velâyet var.
O parlak Zât, burâka binmiş de berk olmuş. Kamervârî
serâser, âlem-i nuru da görmüştür.
Şu şehadet âleminde münteşir insânlara hissî büyük bir
mu'cize nasılki اِنْشَقّ الْقَمَرُ
dir.
Bu mi'racdır, âlem-i ervahdaki sâkinlere en büyük bir
mu'cize ki, سُبْحَانَ الَّذِى اَسْرَى
dır.
* * *
Kelime-i
Şehadetin Bürhânı, İçindedir
Kelime-i
şehadet.. vardır iki kelâmı. Birbirine şahiddir, hem delil
ve bürhândır.
Birincisi, sâniye bir bürhân-ı limmîdir. İkincisi, evvele
bir bürhân-ı innîdir.
* * *
Hayat Bir
Çeşit Tecelli-i Vahdettir
Hayat bir nur-u
vahdettir. Şu kesrette eder tevhid tecelli. Evet, bir
cilve-i vahdet eder kesretleri tevhid ve yekta.
Hayat bir şeyi herşeye eder mâlik. Hayatsız şey.. ona nisbet
ademdir cümle eşya.
* * *
Ruh,
Vücûd-u Hâricî Giydirilmiş Bir Kanundur
Ruh bir nuranî
kanundur, vücûd-u haricî giymiş bir namustur; şuuru başına
takmış.
Bu mevcûd ruh, şu mâkul kanuna olmuş iki kardeş, iki yoldaş.
Sabit ve hem dâim fıtrî kanunlar gibi, ruh dahi hem âlem-i
emir, hem irade vasfından gelir.
Kudret vücûd-u hissî giydirir, şuuru başına takar, bir
seyyâle-i lâtifeyi o cevhere sadef eder.
Eğer enva'daki kanunlara kudret-i Hâlık vücûd-u haricî
giydirirse, herbiri bir ruh olur.
Ger vücûdu ruh çıkarsa, başından şuuru indirirse, yine
lâyemut kanun olur.
* * *
Hayatsız
Vücûd Adem Gibidir
Ziyâ ile
hayatın herbiri, mevcûdâtın birer keşşafıdır. Bak: Nur-u
hayat olmazsa,
Vücûd, adem-âlûddur; belki adem gibidir. Evet garib,
yetimdir; hayatsız ger Kamer'se...
* * *
Hayat
Sebebiyle Karınca Küreden Büyük Olur
Ger mîzan-ül
vücûdla karıncayı tartarsan, ondan çıkan kâinat Küremize
sıkışmaz.
Bence küre hayevandır, başkaların zannınca meyyit olan
Küreyi ger getirip koyarsan
Karıncanın karşısına, o zîşuur başının nısfı bile olamaz.
* * *
Nasrâniyyet İslâmiyyete Teslim Olacak
Nasraniyyet, ya
intifa ya ıstıfa bulacak. İslâm'a karşı teslim olup terk-i
silâh edecek.
Mükerreren yırtıldı, purutluğa tâ geldi, purutlukta görmedi
ona salâh verecek.
Perde yine yırtıldı, mutlak dalâle düştü. Bir kısmı lâkin,
bâzı yakınlaştı Tevhide; onda felâh görecek.
Hâzırlanır şimdiden
(*) yırtılmaya başlıyor. Sönmezse
safvet bulup İslâma mal olacak.
Bu bir sırr-ı azîmdir, ona remz u işaret; Fahr-i Rusül
demiştir: “İsa, Şer'im ile amel edip ümmetimden olacak.”
* * *
Tebaî
Nazar, Muhali Mümkin Görür
Meşhurdur ki:
Îdin hilâline bakardı Cemâat-ı kesîre. Kimse bir şey
görmedi.
Zevâlî bir ihtiyar yemin etti ki: “Gördüm.” Halbuki gördüğü,
kirpiğinin tekavvüs etmiş beyaz bir kılı idi.
O kıl oldu onun hilâli. O mukavves kıl nerede! Hilâl olmuş
Kamer nerede! Ger anladın şu remzi:
Zerrattaki harekât; kirpik-i aklın olmuş, birer kıl-ı
zulmettar.. kör etmiş maddî gözü.
Teşkil-i cümle enva' fâilini göremez, düşer başına dalâl.
O hareket nerede! Nazzam-ı kevn nerede! Onu ona vehmetmek,
muhal ender muhal!..
* * *
Kur'an
Âyine İster, Vekil İstemez
Ümmetteki
cumhuru, hem avâmın umumu; bürhândan ziyâde me'hazdaki
kudsiyet şevk-i itaat verir, sevkeder imtisâle.
Şeriat yüzde doksanı; müsellemât-ı şer'î, zaruriyât-ı dinî
birer elmas sütundur.
İçtihadî, hilafî, fer'î olan mesâil; yüzde ancak on olur.
Doksan elmas sütunu, on altının sahibi
Kesesine koyamaz, ona tâbi kılamaz. Elmasların mâdeni:
Kur'an ve hem Hadîstir. Onun malı.. oradan, her zaman
istemeli.
Kitablar, içtihadlar Kur'anın âyinesi, yahut dürbin olmalı.
Gölge, vekil istemez o Şems-i Mu'cizbeyân.
* * *
Mübtıl,
Bâtılı Hak Nazarıyla Alır
İnsândaki
fıtratı mükerrem olduğundan, kasden hakkı arıyor. Bâzan
gelir eline, bâtılı hak zanneder; koynunda saklıyor...
Hakikatı kazarken ihtiyarı olmadan dalâl düşer başına;
hakikattır zanneder, kafasına geçirir.
* * *
Kudretin
Âyineleri Çoktur
Kudret-i
Zülcelâl'in pekçoktur mir'atleri. Herbiri ötekinden daha
eşeff ve eltaf pencereler açıyor bir âlem-i misâle.
Sudan havaya kadar, havadan tâ esîre, esîrden tâ misâle,
misâlden tâ ervaha, ervahtan tâ zamana, zamandan tâ hayale,
Hayâlden fikre kadar muhtelif âyineler, daima temsil eder
şuûnat-ı seyyâle. Kulağınla nazar et âyine-i havaya:
Kelime-i vâhide, olur milyon kelimât!
Acib istinsah eder o kudretin kalemi.. şu sırr-ı
tenâsülât...
* * *
Temessülün
Aksamı Muhtelifedir
Âyinede
temessül, münkasım dört sûrete: Ya yalnız hüviyet; ya
beraber hâsiyet; ya hüviyet hem şû'le-i mâhiyet; ya mâhiyet,
hüviyet.
Eğer misâl istersen, işte insân ve hem şems, melek ve hem
kelime. Kesifin timsalleri, âyinede oluyor birer müteharrik
meyyit.
Bir ruh-u nuranînin, kendi mir'atlarında timsalleri oluyor
birer hayy-ı murtabıt; aynı olmazsa eğer, gayrı dahi olmayıp
Birer nur-u münbasit. Ger şems hayevân olaydı; olur harareti
hayatı, ziyâ onun şuuru.. şu havassa mâliktir âyinede
timsali.
İşte budur şu esrarın miftahı: Cebrail hem Sidre'de, hem
sûret-i Dıhye'de meclis-i Nebevî'de,
Hem kim bilir kaç yerde!.. Azrail'in bir anda Allah bilir
kaç yerde, ruhları kabzediyor. Peygamber'in bir anda,
Hem keşf-i evliyada, hem sâdık rü'yalarda ümmetine görünür,
hem Haşirde umum ile şefâatle görüşür.
Velilerin ebdâlı, çok yerlerde bir anda zuhur eder, görünür.
* * *
Müstaid,
Müçtehid Olabilir; Müşerri' Olamaz
İçtihadın
şartını haiz olan her müstaid, ediyor nefsi için, nass
olmıyanda içtihad; ona lâzım, gayre ilzam edemez.
Ümmeti dâvetle teşri' edemez. Fehmi, şeriattan olur; lâkin
şeriat olamaz. Müçtehid olabilir, fakat müşerri' olamaz.
İcma' ile cumhurdur, sikke-i şer'i görür. Bir fikre dâvet
etmek; zann-ı kabûl-ü cumhur, şart-ı evvel oluyor.
Yoksa, dâvet bid'attır, reddedilir. Ağzına tıkılır, onda
daha çıkamaz...
* * *
Nur-u
Akıl, Kalbden Gelir
Zulmetli
münevverler bu sözü bilmeliler: Ziyâ-yı kalbsiz olmaz nur-u
fikir münevver.
O nur ile bu ziyâ meczolmazsa zulmettir; zulüm ve cehli
fışkırır. Nurun libasını giymiş bir zulmet-i müzevver.
Gözünde bir nehar var, lâkin ebyaz ve muzlim. İçinde bir
sevad var ki, bir leyl-i münevver.
O içinde bulunmazsa, o şahm-pare göz olmaz; sen de birşey
göremez. Basiretsiz basar da para etmez.
Ger fikret-i beyzâda süveyda-i kalb olmazsa, halita-i dimağî
ilim ve basiret olmaz. Kalbsiz akıl olamaz.
* * *
Dimağda
Merâtib-i İlim Muhtelifedir, Mültebise
Dimağda merâtib
var birbiriyle mültebis, ahkâmları muhtelif. Evvel tahayyül
olur, sonra tasavvur gelir,
Sonra gelir taakkul, sonra tasdik ediyor, sonra iz'an
oluyor, sonra gelir iltizâm, sonra îtikad gelir.
İtikadın başkadır, iltizâmın başkadır. Herbirinden çıkar bir
hâlet: Salâbet îtikaddan,
Taassub iltizâmdan, imtisâl iz'andan, tasdikten iltizâm,
taakkulde bî-taraf, bîbehre tasavvurda,
Tahayyülde safsata hasıl olur, mezcine eğer olmaz muktedir.
Bâtıl şeyleri güzel tasvir etmek, her demde, Sâfi olan
zihinleri cerhdir, hem idlâli...
* * *
Hazmolmayan İlim, Telkin Edilmemeli
Hakikî mürşid-i
âlim; koyun olur, kuş olmaz. Hasbî verir ilmini.
Koyun verir kuzusuna hazmolmuş Mûsaffâ sütünü.
Kuş veriyor ferhine lûab-âlûd kayyını.
* * *
Tahrib
Esheldir; Zaîf, Tahribci Olur
Vücûd-u cümle
ecza, şart-ı vücûd-u külldür. Adem ise, oluyor bir cüzün
ademiyle; tahrib eshel oluyor.
Bundandır ki: Âciz adam, sebeb-i zuhur-u iktidar-ı müsbete
hiç yanaşmaz. Menfice müteharrik, dâim tahribkâr olur.
* * *
Kuvvet
Hakka Hizmetkâr Olmalı
Hikmetteki
desâtir, hükümette nevâmis, hakta olan kavânîn, kuvvetteki
kavâid birbiriyle olmazsa müstenid ve müstemid:
Cumhur-u Nasda olmaz, ne müsmir ve müessir. Şeriatte şeâir;
kalır mühmel, muattal. Umur-u nâsda olmaz, müstenid ve
mu'temid.
* * *
Bâzan Zıd,
Zıddını Tazammun Eder
Zaman olur zıd,
zıddını saklarmış. Lisan-ı siyasette lâfz, mânanın zıddıdır.
Adâlet külâhını
(*)
Zulüm başına geçirmiş. Hamiyet libasını, hıyanet ucuz
giymiş.
Cihad ve hem gazâya, bâğî ismi takılmış. Esaret-i hayvânî,
istibdâd-ı şeytanî; hürriyet nam verilmiş. Zıdlarda emsâl
olmuş, sûretlerde tebâdül, isimlerde tekabül, makamlarda
becâyiş-i mekânî.
* * *
Menfaatı
Esas Tutan Siyaset, Canavardır
Menfaat üzere
çarhı kurulmuş olan siyaset-i hâzıra; müfteristir, canavar.
Aç olan canavara karşı tahabbüb etsen; merhametini değil,
iştihasını açar.
Sonra döner, geliyor; tırnağının, hem dişinin kirasını
senden ister.
* * *
Kuva-yı
İnsânîyye Tahdid Edilmediğinden Cinâyeti Büyük Olur
Hayvanın
hilâfına, insândaki kuvveler, fıtrî tahdid olmamış. Onda
çıkan hayr ü şer, lâyetenâhî gider.
Onda olan hodgâmlık, bundan çıkan hodbinlik, gurur, inad
birleşse;
öyle günah oluyor
(*) ki beşer şimdiye kadar Ona isim
bulmamış. Cehennem'in lüzumuna delil olduğu gibi, cezası da
yalnız Cehennem olabilir.
Hem meselâ: Bir adam, tek yalancı sözünü doğru göstermek
için, İslâm'ın felâketini kalben arzu eder.
Şu zaman da gösterdi: Cehennem lüzumsuz olmaz, Cennet ucuz
değildir.
* * *
Bâzan
Hayır, Şerre Vâsıta Olur
Havastaki
meziyet, filhakika sebebdir tevazu', mahviyete; olmuş
maatteessüf sebeb tahakküme,
Tekebbüre hem illet. Fakirlerdeki aczi, âmîlerdeki fakrı;
filhakika sebebdir ihsan ve merhamete.
Lâkin maatteessüf müncer olmuştur şimdi, zillet ve esarete.
Bir şeyde hasıl olan mehâsin ve şerefse;
Havas ve rüesâya o şey peşkeş edilir. O şeyden neş'et eden
seyyiat ve şer ise; efrad ve hem avâma
Taksim, tevzi' edilir.
Aşiret-i galibde hasıl olan şerefse: “Hasan Ağa, âferin!”
Hasıl olan şer ise,
Efrada olur nefrin. Beşerde şerr-i hazîn!..
* * *
Gaye-i
Hayâl Olmazsa, Enâniyyet Kuvvetleşir
Bir gaye-i
hayâl olmazsa, yahut nisyan basarsa, ya tenâsi edilse;
elbette zihinler enelere dönerler,
Etrafında gezerler. Ene kuvvetleşiyor, bâzan sinirleniyor.
Delinmez, tâ “nahnü” olsun. Enesini sevenler, başkaları
sevmezler.
* * *
Hayat-ı
İhtilâl; Mevt-i Zekat, Hayat-ı Ribâdan Çıkmış
Bilcümle
ihtilâlât, bütün herc ü fesadat; hem asıl, hem mâdeni..
rezâil ve seyyiat, bütün fâsid hasletler,
Muharrik ve menbaı iki kelimedir tek.. yahut iki kelâmdır.
Birincisi şudur ki: “Ben tok olsam, başkalar Acından ölse
neme lâzım!..” İkincisi: “Rahatım için zahmet çek; sen
çalış, ben yiyeyim. Benden yemek, senden emekler!”
Birinci kelimede olan semm-i katili, hem kökünü kesecek,
şâfi deva olacak tek bir devası vardır.
O da zekât-ı şer'î ki, bir rükn-ü İslâmdır. İkinci kelimede,
zakkum-şecer münderic. Onun ırkını kesecek, ribanın
hurmetidir.
Beşer salâh isterse, hayatını severse; zekâtı vaz' etmeli,
ribayı kaldırmalı.
* * *
Beşer,
Hayatını İsterse Envâ-ı Ribayı Öldürmeli
Tabaka-i
havastan tabaka-i avâma sıla-i rahm kopmuştur. Aşağıdan
fırlıyor
Sada-yı ihtilâlî, vaveylâ-yı intikamî, kin ü hased enîni...
Yukarıdan iniyor
Zulüm ve tahkir ateşi, tekebbürün sıkleti, tahakküm
sâıkası... Aşağıdan çıkmalı
Tahabbüb ve itâat, hürmet ve hem imtisâl. Fakat merhamet ve
ihsan yukarıdan inmeli,
Hem şefkat ve terbiye... Beşer bunu isterse sarılmalı
zekâta, ribayı tardetmeli.
Kur'anın adâlet i bâb-ı âlemde durup ribaya der: “Yasaktır!
Hakkın yoktur; dönmeli!”
Dinlemedi bu emri, beşer
yedi bir sille.
(*) Müdhişini yemeden bu emri
dinlemeli.
* * *
Beşer,
Esirliği Parçaladığı Gibi Ecîrliği de Parçalayacaktır
Bir rü'yada
demiştim: Devletler, milletlerin hafif muharebesi; tabakat-ı
beşerin şedid olan harbine terk-i mevki ediyor.
Zira beşer, edvarda esirlik istemedi, kanıyla parçaladı.
Şimdi ecîr olmuştur; onun yükünü çeker, onu da parçalıyor.
Beşerin başı ihtiyar; edvâr-ı hamsesi var. Vahşet ve
bedeviyet, memlûkiyet, esaret, şimdi dahi ecîrdir,
başlamıştır geçiyor.
* * *
Gayr-ı
Meşru Tarîk, Zıdd-ı Maksuda Gider
Bir düstur-u
azîmdir: “Gayr-ı meşru tarîk ile bir maksada giden zât,
galiben maksudunun zıddıyla görür mücâzât.”
Avrupa muhabbeti, gayr-ı meşru muhabbet, hem taklid ve hem
ülfet.
Âkibeti mükâfat: Mahbubun gaddârane adâveti, cinâyât...
Fâsık-ı mahrum bulmaz, ne lezzet ve ne necat.
* * *
Cebr ve
İ’tizalde Birer Dâne-i Hakikat Bulunur
Ey tâlib-i
hakikat! Mâziye, hem musibet; müstakbel ve masiyet ayrı
görür şeriat. Mâziye, mesâibe nâzar olur kadere.
Söz olur Cebriye. Müstakbel ve maâsî, nazar olur teklife,
söz olur i’tizâle. İ’tizâl ile Cebr
Şurada barışırlar. Şu bâtıl mezheblerde birer dâne-i hakikat
mevcûd, münderiçtir; mahsus mahalli vardır; bâtıl olan
ta'mimdir.
* * *
Acz ve
Ceza' Bîçarelerin Kârıdır
Ger istersen
hayatı, çareleri bulunan şeyde acze yapışma.
Ger istersen rahatı, çaresi bulunmayan şeyde ceza'a sarılma.
* * *
Bâzan
Küçük Bir Şey Büyük Bir İş Yapar
Öyle şerait
oluyor, tahtında az bir hareke sahibini çıkarıyor tâ âlâ-yı
illiyyîn...
Öyle hâlât oluyor ki; küçük bir hareket, kâsibini indiriyor
tâ esfel-i sâfilîn...
* * *
Bâzılara
Bir An Bir Senedir
Fıtratların bir
kısmı birdenbire parlıyor. Bir kısmı tedricîdir, şey'en
şey'en kalkıyor. Tabiat-ı insânî ikisine de benziyor.
Şeraite bakıyor; ona göre değişir. Bâzan tedricî gider.
Bâzan dahi oluyor barut gibi zulmânî, birdenbire fışkırıyor.
Nûrânî bir nar olur. Bâzı olur bir nazar, fahmi elmas
ediyor. Bâzı olur bir temas, taşı iksir ediyor. Bir nazar-ı
peygamber,
Birdenbire kalbeder; bir bedevî-i câhil, bir ârif-i
münevver. Eğer mizan istersen: İslâm'dan evvel Ömer,
İslâm'dan sonra Ömer...
Birbiriyle kıyası: Bir çekirdek, bir şecer... Def'aten verdi
semer, o nazar-ı Ahmedî, o himmet-i Peygamber...
Ceziret-ül Arab'da, fahmolmuş fıtratları kalbetti
elmaslara... Birdenbire serâser...
Barut gibi ahlâkı parlattırdı, oldular birer nur-u münevver.
* * *
Yalan, Bir
Lâfz-ı Kâfirdir
Bir dâne sıdk,
yakar milyonla yalanı. Bir dâne-i hakikat, yıkar kasr-ı
hayâli. Sıdk büyük esastır, bir cevher-i ziyâlı.
Yeri verir sükûta, eğer çıksa zararlı... Yalana yer hiç
yoktur, çendan olsa faydalı. Her sözün doğru olsun, her
hükmün hak olmalı.
Lâkin hakkın olamaz her doğruyu söz etmek; Bunu iyi bilmeli.
“'Huz mâ safâ da' mâ keder” kendine düstur etmeli.
Güzel gör, hem güzel bak. Tâ güzel düşünmeli. Güzel bil, hem
güzel düşün. Tâ leziz hayatı bulmalı…
Hayat içinde hayattır, hüsn-ü zanda emeli. Sû-i zanla
yeistir: Saâdet muharribi, hem de hayatın katili.
* * *
Bir
Meclis-i Misâlîde
Şeriatla
medeniyyet-i hâzıra, dehâ-i fennî ile hüdâ-yı şer'î
müvazeneleri
Birinci Harbin Mütareke başında, bir Cuma gecesinde bir
rü'yâ-yı sâdıkada, misâlî âleminde, bir meclis-i azîmde,
benden suâl ettiler:
“Mağlûbiyet sonunda İslâm'ın âleminde ne hal peyda olacak.”
Asr-ı hâzır meb'usu sıfatıyla söyledim; onlar da dinlediler:
Eski zamandan beri istiklâl-i İslâm'ın bekası, hem
Kelimetullah'ın i'lâsı için, farz-ı kifaye-i cihadı; o
lâzime-i diyanet
Deruhde ile, kendini yekvücûd-u vahdânî, İslâm'ın âlemine
fedâya vazifedâr, hilâfete bayrakdar görmüş olan bu devlet,
Şu millet-i İslâm'ın felâket-i mâzisi, getirecek de elbet
İslâm'ın âlemine saadet ve hürriyet. Olur geçen musibet,
İstikbalde telafi. Üçü veren, üçyüzü kazandıran, etmiyor
elbette hiç hasâret. Hâlini istikbâle tebdil eder,
zîhimmet...
Zira ki şu musibet; hayatımız mâyesi olan şefkat, uhuvvet,
tesânüd-ü İslâmî hârikulâde etti, inkişaf-ı uhuvvet
Tesri-i ihtizazı. Tahrib-i medeniyyet, deniyyet-i hâzıra
sûreti değişecek, sistemi bozulacak; zuhur edecek o vakit,
İslâmî medeniyet. Müslümanlar bil'ihtiyar elbet evvel
girecek. Müvazene istersen: Şer'in medeniyeti, şimdiki
medeniyet
Esaslara dikkat et, âsârlara nazar et. Şimdiki medeniyet
esasâtı menfîdir. Menfî olan beş esas ona temel, hem kıymet.
Onlarla çarh kurulur. İşte nokta-i istinad: Hakka bedel
kuvvettir.
Kuvvet ise, şe'nidir tecâvüz ve taâruz; bundan çıkar
hıyânet.
Hedef-i kasdı, fazilet bedeline hasis bir menfaattır.
Menfaatın şe'nidir tezahüm ve tehasum; bundan çıkar cinâyet.
Hayattaki kanunu, teâvün bedeline bir düstur-u cidâldir.
Cidâlin şe'ni budur: Tenâzü' ve tedâfü'; bundan çıkar
sefâlet..
Akvamların beyninde râbıta-i esası: Âharın zararına müntebih
unsuriyyet. Başkaları yutmakla beslenir, alır kuvvet.
Milliyet-i menfîye, unsuriyyet, milliyet; şe'ni olur daima
böyle müdhiş tesadüm, böyle feci' telâtum, bundan çıkar
helâket.
Beşincisi şudur ki: Câzibedar hizmeti: Heva, hevesi teşci',
teshil-i hevesâtı, arzuları da tatmin; bundan çıkar sefâhet.
O heva, hem heves, şe'ni budur daima: İnsânı memsuh eder,
sîreti değiştirir. Mânevî meshediyor, değişir insânîyyet.
Şu medenîlerden çoğunun, eğer içini dışına çevirirsen,
görürsün: Başta maymunla tilki, yılanla ayı, hınzır. Sîreti
olur sûret.
Gelir hayâli karşına, postlarıyla tüyleri. İşte şununla
görünür meydandaki âsârı. Zemindeki mevâzin mizanıdır
şeriat...
Şeriattaki rahmet, semâ-i Kur'andandır. Medeniyet-i Kur'an
esasları müsbettir. Beş müsbet esas üzere döner çarh-ı
saadet.
Nokta-i istinadı; kuvvete bedel haktır. Hakkın dâim şe'nidir
adâlet ve tevazün. Bundan çıkar selâmet, zâil olur şekavet.
Hedefinde menfaat yerine fazilettir. Faziletin şe'nidir
muhabbet ve tecazüb. Bundan çıkar saâdet, zâil olur adâvet.
Hayattaki düsturu, cidal kıtâl yerine, düstur-u teâvündür. O
düsturun şe'nidir ittihad ve tesânüd; hayatlanır cemâat.
Sûret-i hizmetinde, hevâ heves yerine hüdâ-yı hidâyettir. O
hüdânın şe'nidir: İnsâna lâyık tarzda terakki ve refahet.
Ruha lâzım sûrette tenevvür ve tekâmül. Kitlelerin içinde
cihet-ül vahdeti de tardeder unsuriyet, hem de menfî
milliyet.
Hem onların yerine rabıta-i dinîdir, nisbet-i vatanîdir,
alâka-i sınıfîdir, uhuvvet-i îmânî. Şu rabıtanın şe'nidir;
samimî bir uhuvvet,
Umumî bir selâmet. Haric etse tecavüz, o da eder tedâfü'.
İşte şimdi anladın; sırrı nedir ki küsmüş, almadı medeniyet.
Şimdiye kadar İslâmlar ihtiyarıyla girmemiş, şu medeniyet-i
hâzıra.
Onlara yaramamış; hem de onlara vurmuş müdhiş kayd-ı esâret.
Belki nev'-i beşere tiryak iken zehir olmuş. Yüzde seksenini
atmış meşakkat ve şekavet. Yüzde onu çıkarmış müzahraf bir
saâdet!
Diğer onu bırakmış beyne beyne bîrahat! Zâlim ekallin olmuş
gelen rıbh-i ticaret. Lâkin saadet odur: Külle ola saâdet.
Lâakal ekseriyete olsa medâr-ı necat. Nev'-i beşere rahmet
nâzil olan şu Kur'an, ancak kabûl ediyor bir tarz-ı
medeniyet;
Umuma, ya eksere verirse bir saâdet. Şimdiki tarz-ı hâzır,
heves serbest olmuştur, heva da hür olmuştur, hayvanî bir
hürriyet.
Heves tahakküm eder. Heva da müstebiddir, gayr-ı zarurî
hâcatı hevâic-i zarurî hükmüne geçirmiştir. İzâle etti
rahat...
Bedâvette bir adam dört şeye muhtaç iken, medeniyet yüz şeye
muhtaç, fakir etmiştir. Sa'y-i helâl, masrafa etmemiştir
kifâyet.
Onda hile, harama beşeri sevketmiştir. Ahlâkın esasını şu
noktadan bozmuştur. Cemâate hem nev'e vermiştir servet,
haşmet.
Ferdi, şahsı ahlâksız, hem fakir eylemiştir. Bunun şahidi
çoktur:
Kurûn-u ûlâdaki mecmu-u vahşet ve cinâyet hem gadr ve hem
hıyânet…
Şu medeniyet-i habîse tek bir defada kustu.
Midesi (*)
daha bulanır.
Âlem-i İslâm'daki istinkâf-ı mânidar hem de bir cây-ı
dikkat.
Kabûlde muzdaribdir, soğuk da davranmıştır. Evet Şeriat-ı
Garra'da olan nur-u İlâhî, hassa-i mümtazıdır: İstiğnâ,
istiklâliyet.
O hâssadır bırakmaz ki o nur-u hidâyet, şu medeniyet ruhu
olan Roma dehası ona tahakküm etsin. Onda olan hidâyet,
Bundaki felsefe ile mezcolmaz, hem aşılanmaz, hem de tâbi'
olamaz. İslâmiyet ruhunda şefkat izzet-i îman, beslediği
şeriat Kur'an-ı Mu'ciz-Beyân tutmuş yed-i beyzâda hakaik-i
şeriat.
O yemin-i beyzâda birer Asâ-yı Mûsâ'dır. Sehhar medeniyet,
istikbalde edecek ona secde-i hayret...
Şimdi buna dikkat et: Eski Roma, Yunan'ın iki dehâsı vardı;
bir asıldan tev'emdi, biri hayal-âlûddu, biri
madde-perestti.
Su içinde yağ gibi imtizac olamadı. Mürur-u zaman istedi,
medeniyet çabaladı. Hristiyanlık da çalıştı, temzicine
muvaffak hiçbiri de olmadı.
Herbiri istiklâlini filcümle hıfzeyledi. Hattâ el'an âdeta o
iki ruh, şimdi de cesedleri değişmiş, Alman Fransız oldu.
Güya bir nevi tenasüh başlarından geçmişti. Ey birader-i
misâlî! Zaman böyle gösterdi. O ikiz iki deha, öküz gibi
reddetti
Temzicin esbabını. Şimdi de barışmadı. Mâdem onlar tev'emdi,
kardeş ve arkadaştı, terakkide yoldaştı; birbiriyle döğüştü.
Hiç de barışmadılar. Nasıl olur ki aslı, hem madeni, matlaı
başka çeşit olmuştu. Kur'anda olan nûru, şeriat hidâyeti;
* * *
Şu
Medeniyetin Ruhu Olan Roma Dehası, Birbiriyle Barışır Hem
Mezc u ittihadı.
O dehâ ile bu
hüdâ menşe'leri ayrıdır: Hüdâ semâdan indi, dehâ zeminden
çıktı. Hüdâ kalbde işliyor, dimağı da işletir.
Dehâ dimağda işler, kalbi de karıştırır. Hüdâ ruhu eder
tenvir, taneleri sünbüllettirir. Karanlıklı tabiat onunla
ışıklanır.
İstîdad-ı kemâli birdenbire yol alır, nefs-i cismanî yapar
hizmetkâr-ı emirber. Melek-sîmâ ediyor insân-ı himmetperver.
Dehâ ise: Evvelâ nefs u cisme bakıyor, tabiata giriyor,
nefsi tarla ediyor. İstidad-ı nefsânî neşvünema buluyor.
Ruhu eder hizmetkâr, taneleri kuruyor. Şeytanın sîmâsını
beşerde gösteriyor.
Hüdâ, hayateyne saâdet veriyor, dâreyne ziyâ neşrediyor.
İnsânı yükseltiyor.
Deccal-misâl
(*) dehâ-i a'ver, bir dar ile bir hayatı anlar;
madde-perest olur ve dünya-perver. İnsânı yapar birer
canavar.
Evet deha, sağır tabiata tapar. Kör kuvvete fermanber. Fakat
hüdâ, şuurlu san'atı tanır, hikmetli kudrete bakar. Dehâ,
zemine küfran perdesi çeker. Hüdâ, şükran nûrunu serper.
Bu sırdandır: Dehâ, a'mâ-i asamm; hüdâ, semî-i basîr.
Dehânın nazarında, zemindeki ni’metler sahibsiz ganîmettir.
Minnetsiz gasb ve sirkat, tabiattan koparmak canavarca his
verir. Hüdânın nazarında; zeminin sinesinde kâinatın yüzünde
Serpilmiş olan niam, rahmetin semeratı, her ni’metin altında
bir yed-i muhsin görür, şükran ile öptürür.
Bunu da inkâr etmem; medeniyette vardır mehâsin-i kesîre..
lâkin onlar değildir ne Nasraniyyet malı, ne Avrupa îcadı,
Ne şu asrın san'atı… Belki umum malıdır: Telâhuk-u efkârdan,
semâvî şerayi'den, hem hâcât-ı fıtrîden, husûsan şer'-i
Ahmedî,
İslâmî inkılâbdan neş'et eden bir maldır. Kimse temellük
etmez.
Misâlîler meclisi, o meclisin reisi tekrar sordu; hem dedi:
“Musibet olur her dem hıyanet neticesi. Mükâfatın sebebi. Ey
şu asrın adamı! Kader bir sille vurdu, kazaya da çarptırdı
Hangi ef'âlinizle kazaya, hem kadere şöyle fetva verdiniz
ki, kazâ-i İlâhî musibetle hükmetti, sizleri hırpaladı?
Hatâ-yı ekseriyet olur sebeb daima musibet-i âmmeye.” Dedim:
Beşerin dalâlet-i fikrîsi, Nemrudane inadı,
Firavunane gururu şişti şişti zeminde, yetişti semâvata. Hem
de dokundu hassas sırr-ı hilkate. Semâvattan indirdi
Tûfan, tâun misâli, şu harbin zelzelesi; gâvura yapıştırdı
semâvî bir silleyi. Demek ki şu musibet, bütün beşer
musibetiydi,
Nev'en umuma şâmil. Bir müşterek sebebi; maddiyyûnluktan
gelen dâlalet-i fikrîydi, hürriyet-i hayvanî, hevanın
istibdadı...
Hissemizin sebebi; erkân-ı İslâmîde ihmal ve terkimizdi.
Zira Hâlık Teâlâ yirmidört saatten bir saati istedi,
Beş vakit namaz için yalnız o saati, bizden yine bizim için
emretti, hem istedi. Tenbellikle terkettik, gafletle ihmal
oldu.
Şöyle de ceza gördük: Beş senede, yirmidört saatte daima
tâlim ve meşakkatle tahrik ve koşturmakla bir nevi namaz
kıldırdı.
Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi.
Nefsimize acıdık, keffareten beş sene cebren oruç tutturdu.
Kendi verdiği malından, kırkından ya onundan birini zekât
istedi.
Buhl ile hem zulmettik, haramı karıştırdık, ihtiyarla
vermedikti.
O da bizden aldırdı müterâkim zekâtı, haramdan da kurtardı.
Amel, cins-i cezadır. Ceza, cins-i ameldir. Sâlih amel
ikiydi:
Biri müsbet ve ihtiyârî, biri menfî, ızdırarî. Bütün âlâm,
mesâib, a'mâl-i sâlihadır; lâkin menfîdir, ızdırarî. Hadîs
teselli verdi.
Bu millet-i günahkâr kanıyla abdest aldı. Fiilî bir tövbe
etti. Mükâfat-ı âcili, şu milletin humsu dört milyonu
çıkardı
Derece-i velâyet, mertebe-i şehadet ile gazilik verdi,
günahı sildi. Bu meclis-i âlî-i misâlî, bu sözü tahsin etti.
Ben de birden uyandım, belki yakaza ile yeni yattım. Bence
yakaza rü'yadır,
Rü'ya bir nevi yakazadır. Orada asrın vekili, burada Said-i
Nursî...
* * *
Cehil,
Mecazı Eline Alsa Hakikat Yapar
İlmin elinden
eğer cehlin eline düşse mecaz, eder inkılâb hakikata, hem
açar hurafata kapılar.
Küçüklüğümde gördüm ki hasf olmuştu Kamer. Sordum ben
vâlidemden. Dedi: “Yılan yutmuştur.” Dedim: “Neden görünür?”
Dedi: “Orada yılanlar böyle nim-şeffaf olur.” İşte böyle bir
mecaz hakikat zannedilmiş: Medâr-ı Şems ve Kamer
Tekatu' noktaları olan re's ve zenebde Arz'ın hayluletiyle
bir Emr-i İlâhiyle münhasif olur Kamer.
İki kavs-i mevhume tinnineyn yâdedilmiş, hayâlî bir teşbih
ile isim, müsemma olmuş. Tinnin ise yılandır.
* * *
Mübalağa
Zemm-i Zımnîdir
Hangi şeyi
vasfetsen olduğu gibi vasfet. Medhin mübalâğası bence zemm-i
zımnîdir.
İhsan-ı İlâhîden fazla ihsan, ihsan değildir...
* * *
Şöhret
Zalimedir
Şöhret bir
müstebiddir, sahibine mal eder başkasının malını.
Meşhur Hoca Nasreddin letâifi içinde, zekâtı -yâni, onda
biri onundur- asıl malı...
Rüstem-i Sistanî onun hayal-i şanı garet etti bir asır
mefâhir-i İranı. Gasb ve garetle şişti o namdar hayali..
Hurafata karıştı, attı nev'-i insânı…
* * *
Din İle
Hayat Kabil-i Tefrik Olduğunu
Zannedenler Felâkete Sebebdirler
Şu jön-türkün
hatâsı; bilmedi o bizdeki din hayatın esası. Millet ve
İslâmiyet ayrı ayrı zannetti.
Medeniyet müstemir, müstevli vehmeyledi. Saadet-i hayatı
içinde görüyordu. Şimdi zaman gösterdi,
Medeniyet sistemi
(*) bozuktu, hem muzırdı; tecrübe-i
kat'iyye bize bunu gösterdi.
Din hayatın hayatı, hem nuru, hem esası. İhyâ-yı din ile
olur şu milletin ihyası. İslâm bunu anladı...
Başka dinin aksine, dinimize temessük derecesi nisbeten
milletin terakkisi. İhmali nisbetinde idi milletin
tedennisi. Tarihî bir hakikat, ondan olmuş tenâsi...
* * *
Mevt,
Tevehhüm Edildiği Gibi Dehşetli Değil
Dalâlet
vehmidir; mevti dehşetlendirir. Mevt, tebdil-i câmedir, ya
tahvil-i mekândır. Sicinden bostana çıkar.
Kim hayatı isterse şehadet istemeli. Şehidin hayatına Kur'an
işaret eder. Sekeratı tatmamış herbir şehid, kendini
Hayy biliyor, görüyor. Lâkin yeni hayatı daha nezih buluyor…
Zanneder ki ölmemiş. Meyyitlere nisbeti, dikkat et şuna
benzer:
İki adam, rü'yâda lezâiz enva'ına câmi' güzel bahçede ikisi
geziyorlar. Biri rü'yâ olduğunu bilir; lezzet almıyor.
Onu müferrah etmez, belki teessüf eder. Öbürüsü; biliyor ki
âlem-i yakazadır; hakikî lezzet alır, ona hakikî olur.
Rü'yâ misâlin zılli, misâl ise berzahın zılli olmuştur.
Ondan onların düsturları birbirine benziyor.
* * *
Siyaset,
Efkârın Âleminde Bir Şeytandır; İstiâze Edilmeli!
Siyaset-i
medenî, ekserin rahatına fedâ eder ekalli. Belki ekall-i
zâlim, kendine kurban eder ekserîn-i avâmı.
Adâlet-i Kur'anî; tek mâsumun hayatı, kanı heder göremez,
onu fedâ edemez değil ekseriyete, hattâ nev'in umumu...
Âyet-i مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ
نَفْسٍ iki sırr-ı azîmi vaz'ediyor nazara. Biri:
Mahz-ı adâlet. Bu düstur-u azîmi
Ki ferd ile Cemâat, şahıs ile nev'-i beşer, kudret nasıl bir
görür; adâlet-i İlâhî, ikisine bir bakar. Bir sünnet-i
dâimî.
Şahs-ı vâhid, hakkını kendi fedâ ediyor. Lâkin fedâ edilmez,
hattâ umum insâna. Onun ibtal-i hakkı, hem iraka-i demi,
Hem zevâl-i ismeti: İbtâl-i hakk-ı nev'in hem ismet-i
beşerin mislidir, hem nazîri. İkinci sırrı budur: Hodgâmî
bir adamı
Hırs ve heves yolunda bir mâsumu öldürse, eğer elinden
gelse, hevesine mâni ise harab eder dünyayı, imha eder
benî-âdemi.
* * *
Zaaf,
Hasmı Teşci’ Eder. Allah Abdini Tecrübe Eder.
Abd Allah’ını Tecrübe Edemez
Ey hâif ve hem
zaîf! Havf ve za'fın beyhude, hem senin aleyhinde; tesirat-ı
hâricî teşci' eder, celbeder.
Ey vesveseli vehham! Muhakkak bir maslahat, mazarrat-ı
mevhume için fedâ edilmez. Sana lâzım hareket, netice
Allah'ındır.
İşine karışılmaz. Allah çeker abdini meydan-ı imtihana.
“Böyle yaparsan eğer, böyle yaparım ben” der.
Abd ise hiç yapamaz Allah'ını tecrübe. “Rabbim muvaffak
etsin, ben de bunu işlerim” dese, tecavüz eder.
İsa'ya demiş Şeytan: “Mâdem herşeyi O yapar; kader birdir,
değişmez. Dağdan kendini at. O da sana ne yapar?”
İsâ dedi: “Ey mel'un! Abd edemez Rabbini tecrübe ve
imtihan!.”
* * *
Beğendiğin
Şeyde İfrat Etme
Bir derdin
dermanı, başka derde derd olur. Panzehiri zehir olur. Derman
hadden geçerse derd getirir, öldürür.
* * *
İnadın
Gözü, Meleği Şeytan Görür
İnadın işi
budur: Şeytan yardım ederse birisine “melek” der, rahmeti de
okutur.
Muhalif tarafında eğer meleği görse; libasını değişmiş, onu
şeytan zanneder, adâvet lânet eder.
* * *
Hakkı
Bulduktan Sonra Ehak İçin İhtilâfı Çıkarma
Ey talib-i
hakikat, mâdem hakta ittifak, ehakta ihtilâftır. Bâzan hak,
ehaktan ehaktır. Hem de olur hasen, ahsenden ahsen.
* * *
İslâmiyet,
Selm ve Müsâlemettir; Dâhilde Niza ve
Husumet İstemez
Ey Âlem-i
İslâmî! Hayatın ittihadda. Ger ittihad istersen düsturun bu
olmalı:
“HÜVEL HAKKU” yerine “HÜVE HAKKUN” olmalı. “HÜVEL HASEN”
yerine “HÜVEL AHSEN” olmalı...
Her müslim kendi meslek, mezhebine demeli: “İşte bu haktır,
başkasına ilişmem. Başkaları güzelse, benim en güzelidir.”
Dememeli: “Budur hak, başkaları battaldır.” Ya “Yalnız
benimkidir güzeli; başkaları yanlıştır, hem çirkindir.”
Zihniyyet-i inhisar, hubb-u nefisten geliyor, sonra maraz
oluyor, niza ondan çıkıyor. Derd ile dermanlar
Taaddüdü hak olur, hak da taaddüd eder. Hâcât ve ağdiyenin
tenev-vüü hak olur, hak da tenevvü eder.
İstîdad, terbiyeler, tekessürü hak olur, hak da tekessür
eder. Bir madde-i vâhide, hem zehir ve hem panzehir.
İki mizaca göre mesâil-i fer'îde hakikat sâbit değil, izafî
ve mürekkeb, mükellefîn mizaclar
Ona bir hisse verip, ona göre ederek tahakkuk ve terekküb,
her mezhebin sahibi mühmel mutlak hükmeder.
Mezhebinin hududu tayinini bırakır temayül-ü mizaca;
taassub-u mezhebî tâmime sebeb olur.
Tâmimin iltizâmı sebeb olur nizaa. İslâmiyet'ten evvel
tabakat-ı beşerde derin uçurumlar,
Hem tebâüd-ü acîbi istedi bir vakitte taaddüd-ü enbiya,
tenevvü-ü şerâyi', müteaddid mezhebler.
Beşerde bir inkılab İslâmiyet yaptırdı, beşer tekarüb etti,
Şer' etti ittihad, vâhid oldu Peygamber.
Seviye bir olmadı; mezheb taaddüd etti. Terbiyye-i vâhide
kâfi geldiği zaman ittihad eder mezhebler...
* * *
İcad ve
Cem'-i Ezdadda Büyük Bir Hikmet Var. Kudret Elinde Şems ve
Zerre Birdir
Ey birader-i
kalbhüşyar! Ezdâdın cem'indendir tecellî-i iktidar; lezzet
içinde elem, hayrın içinde şerri,
Hüsnün içinde kubhu, nef'in içinde dârrı, ni'met içinde
nıkmet, nûrun içinde nârı bilir misin ki sırrı?
Hakaik-i nisbiyye, sübut takarrür etsin, birşeyde çok şey
olsun, bulsun vücûd, görünsün. Sür'at-i hareketle bir nokta
bir hat olur.
Çevirmenin sür'ati yapar bir lem'a-i nur, daire-i nuranî.
Hakaik-i nisbiyye vazifesi, dünyada taneler sünbül olur.
Kâinatın çamuru, revâbıt-ı nizâmı, alâik-ı nakşını odur
teşkil ediyor. Âhirette bu nisbî emirler orada hakaik olur.
Hararette merâtib, ona olmuştur sebeb tahallül-ü bürudet.
Hüsündeki derecat kubhun tedâhülüdür. Sebeb, illet oluyor.
Ziyâ zulmete borçlu, lezzet eleme medyun; sıhhat, marazsız
olmaz. Cennet olmazsa belki Cehennem tâzib etmez.
Zemherîrsiz olmuyor... Ger zemherir olmazsa, o da ihrak
edemez.
O Hallâk-ı Lemyezel, halk-ı ezdad içinde hikmetini gösterdi.
Haşmeti etti zuhur...
O Kadîr-i Lâyezal, cem'-i ezdad içinde iktidarı gösterdi.
âzamet etti zuhur. Mâdem o kudret-i İlâhî lâzıme-i zâtî olur
O Zât-ı Ezelî'ye, hem zarure-i nâşie, onda zıddı olamaz, acz
tahallül edemez, onda merâtib olamaz, herşeye nisbeti bir,
hiç bir şey ağır olmuyor.
O kudretin ziyâsına Güneş mişkât olmuştur. Bu mişkâtın
nuruna deniz yüzü âyine, şebnemlerin gözleri birer mir'at
olmuştur.
Denizin geniş yüzü, gösterdiği güneşi çin-i cebînindeki
katreler de gösterir şebnemin küçük gözü yıldız gibi
parlıyor.
Aynı hüviyet tutar; şebnem, deniz bir olur güneşin
nazarında, kudreti tanzir eder; şebnemin gözbebeği küçücük
bir güneştir.
Şu muhteşem güneş de küçücük bir şebnemdir; gözbebeği bir
nurdur ki şems-i kudretten gelir, o kudrete kamer olur.
Semâvat bir denizdir; bir nefes-i Rahmân'la çin-i
cebînlerinde mevcelenip, katarat ki nücum ve hem şümustur.
Kudret tecelli etti, o katarata serpti nurânî lemaâtı.
Herbir güneş bir katre, herbir yıldız bir şebnem, herbir
lem'a timsaldir.
O feyz-i tecellînin küçücük bir aksidir o katre-misâl güneş.
Eder mücellâ camını o lümey'a zücâce dürri-misâl parlıyor
O şebnem-misâl yıldız lâtif gözü içinde, bir yer yapar
lem'aya, lem'a olur bir sirac, gözü olur zücâce, misbahı
nurlanıyor.
* * *
Meziyetin
Varsa Hafa Türâbında Kalsın; Tâ Neşvünema
Bulsun
Ey zîhassa-i
meşhure! Taayyünle zulmetme, ger perde-i hafânın altında sen
kalırsan, ihvanına verirsin ihsan ve bereketi.
Herbir ihvanın altında sen çıkması, hem de o sen olması
imkân ve ihtimali, herbirine celbeder bir nazar-ı hürmeti.
Eğer taayyün edip perde altından çıksan, mükerrem iken
altında; üstünde zâlim olursun. Güneş iken orada; burada
gölge edersin.
İhvanını düşürttürüp hem nazar-ı hürmetten. Demek taayyün ve
teşahhus, zâlim birer emirdir, sahih doğru böyle ise, hem de
böyle görürsün.
Nerede kaldı yalancı tasannu' ve riyâ ile kesb-i teşahhus-u
şöhret? İşte bir sırr-ı azîm ki hikmet-i İlâhî, hem o
nizâm-ı ahsen.
Bir ferd-i fevkalâde, kendi nev'i içinde setr ile perde
çeker, bununla kıymet verdirir, hem de eder müstahsen.
İşte sana misâli: İnsân içinde veli, ömür içinde ecel, olmuş
meçhul ve mühmel. Cum'ada müstetirdir bir saat, kabûl olur
duâ edersen.
Ramazanda münteşir bir leyle-i zû-kadir, esmâ-ül hüsnâda
muzmer: iksîr-i ism-i âzam. Bu misâllerin haşmeti, hem de o
sırr-ı hasen
İbhamda izhar eder, ihfâda isbat eder. Meselâ: Ecelin
ibhamında bir müvazene vardır; her dakikada tutar ne vaziyet
alırsan.
Kefeteyn-i havf u reca, hizmet-i ukbâ, dünya; tevehhüm-ü
bekaî, lezzet-i ömrü verir. Yirmi sene mübhem bir ömür olsa
ahsen.
Nihayeti muayyen bin senelik bir ömre; Zira nısfı geçerse,
her saati geldikçe güya adım atarak dar ağacına gidersin.
Şey'en şey'en üzülmek.. vehm de teselli vermez; sen de rahat
etmezsin...
* * *
Allah'ın
Rahmet ve Gadabından Fazla Tahassüs Hatâdır
Allah'ın
rahmetinden fazla rahmet edilmez. Allah'ın gadabından fazla
gadab edilmez.
Öyle ise işi bırak o Âdil-i Rahîm'e. Fazla şefkat elemdir,
fazla gadab zemîme..
* * *
İsraf
Sefahetin, Sefahet Sefaletin Kapısıdır
Ey müsrifli
kardeşim! Tegaddi noktasında bir iken iki lokma; bir lokma
bir kuruşa, bir lokma on kuruşa.
Hem ağıza girmeden, hem boğazdan geçtikten, müsavi bir
olurlar. Yalnız ağızda, o da kaç saniyede bîhûşe verir nûşe.
Zevkî bir fark bulunur, daim onu aldatır o kuvve-i zâika,
bedene, hem mideye kapıcı, müfettişe.
Onun tesiri menfî, müsbet değil! Vazife yalnız kapıcıyı
taltif ve memnun etmek? Nûş verirsin o bîhûşe
Aslî vazifesinde onu müşevveş etmek, tek bir kuruş yerine
onbir kuruşu vermek, olur şeytânî pişe.
İsrâfın en sefîhi, tebzirin en sakîmi, bir tarzdır bir
çeşidi; heves etme bu işe...
* * *
Zâika
Telgrafçıdır, Telziz İle Baştan Çıkarma
(*)
Rubûbiyyet-i İlâh hikmet ve
inâyeti, ağızla hem burunla iki merkezi teşkil eylemiştir,
içinde hudud karakolu, hem
Muhbirleri de koymuş. Şu âlem-i sagîrde damarları telefon,
a'sabları telgraf hükmüne vaz'eylemiş. Şâmme telefonu, hem
Telgrafa zâika inâyet memur etmiş. O Rezzâk-ı Hakikî, erzak
üstüne koymuş rahmetten bir târife; taam ve levn ve hem
Rayiha. İşte şu havass-ı selâse, o Rezzak cânibinden birer
ilânnamesi, birer dâvetnamesi, bir izinnamesi, hem
Bir dellâldır ki muhtaç ve müşteriler hep onlarla celb olur.
Mürtezik hayvanlara zevk ve rü'yet ve şemm, birer âlet
vermiş. Hem
Taamları muhtelif zînetlerle süsletmiş; hevaî gönülleri
avutup, lâkaydları tehyic ile cezbetmiş. Vaktâ, taam girse
hem
Ağıza, birdenbire zâika her tarafa bir telgraf çekiyor
bedenin aktarına. Şâmme telefon veriyor, gelen taam nev'i,
hem
Çeşitleri de söyler. Hâcetleri muhtelif, ayrı ayrı mürtezik,
ona göre davranır, ona da hâzırlanır ya cevab-ı red gelir.
Hem
Kapı dışarı atar, yüzüne de tükürür. İnayet tarafından mâdem
buna memurdur; zevkle baştan çıkarma. Hem
Telziz ile aldatma. Sonra o da unutur doğru iştiha nedir,
bir iştiha-yı kâzib gelir; başına çatar. Hâtası, maraz ile
hem
İlletlerle cezalar gelir. Hakikî lezzet hakikî iştihadan
çıkar, doğru iştiha sadık bir ihtiyacdan. Bu lezzet-i
kâfide, şah hem
Gedâ beraber. Hem bahemdir bir dinar ve bir dirhem o lezzet
berhem-zened. Eleme olur merhem.
* * *
Niyet
Gibi, Tarz-ı Nazar Dahi Adeti İbâdete Çevirir
Şu noktaya
dikkat et; nasıl olur niyetle mübah âdât, ibâdât... Öyle
tarz-ı nazarla fünun-u ekvan, olur maarif-i İlâhî...
Tedkik dahi tefekkür, yâni ger harfî nazarla, hem san'at
noktasında “ne güzeldir” yerine “ne güzel yapmış Sâni',
nasıl yapmış o mâhi”
Nokta-i nazarında kâinata bir baksan, nakş-ı Nakkaş-ı Ezel,
nizâm ve hikmetiyle lem'a-i kasd ve itkan, tenvir eder
şübehi.
Döner ulûm-u kâinat, maârif-i İlâhî. Eğer mâna-yı ismiyle,
tabiat noktasında, “zâtında nasıl olmuş” eğer etsen nigâhı,
Bakarsan kâinata, dâire-i fünunun daire-i cehl olur. Bîçare
hakikatlar, kıymetsiz eller kıymetsiz eder. Çoktur bunun
güvahı...
* * *
Böyle
Zamanda Tereffühte İzn-i Şer'î Bizi Muhtar Bırakmaz
Lezâiz
çağırdıkça “Sanki yedim” demeli. Sanki yedim düstur eden,
bir mescidi yemedi.
(*)
Eskide ekser İslâm filcümle aç değildi. Tena'uma ihtiyar bir
derece var idi.
Şimdi ise, ekseri açlığa düştü kaldı. Telezzüze ihtiyar,
izn-i Şer'î kalmadı.
Sevâd-ı âzam, hem ekseriyyet-i mâsumun maişeti basittir.
Tegaddi besatetiyle onlara tâbi olmak
Bin kerre müreccahtır, ekalliyyet-i müsrife, ya bir kısım
sefihe tegaddide tereffüh noktasında benzemek...
* * *
Zaman Olur
ki, Adem-i Ni’met, Ni’mettir
Hâfıza bir
ni’mettir. Fakat ahlâksız bir adamda musibet zamanında
nisyan ona râcihtir.
Nisyan da bir ni’mettir. Yalnız her günün âlâmını çektirir,
müterâkim olmuş âlâmı unutturur.
* * *
Her
Musibette, Bir Cihet-i Ni’met Var
Ey musibetzede!
Musibetin içinde bir ni’met münderiçtir. Dikkat et de onu
gör. Nasıl her şeyde vardır
Bir derece-i hararet, her musibette vardır bir derece-i
ni’met. Daha büyüğü düşün. Küçükteki ni’metin
Dereceyi görerek Allah'a çok şükür et. Yoksa isti'zamla
ürkersen, “of of”la üflersen, o da aksine şişer.
Şişer de dehşetlenir. Eğer merak da etsen, bir iken
ikileşir. Kalbde olan misâli, döner hakikat olur;
Hakikattan ders alır. Sonra döner, başlıyor, kalbini
tokatlıyor...
* * *
Büyük
Görünme Küçülürsün
Ey enesi
çifteli, kafası da kibirli! Şu mizanı bilmeli: Her adam için
elbet cem'iyyet-i beşerde, içtimaî binada,
Görmek görünmek için şu mertebe denilen bir penceresi var.
Ger pencere, kamet-i kıymetinden yüksekse, tekebbürle
tetâvül edecek, uzanacak. Ger pencere, kamet-i himmetinden
alçaksa, tevazu'la tekavvüs edecek, eğilecek.
Kâmillerde, büyüklük mikyasıdır küçüklük. Nâkıslarda,
küçüklük mizanıdır büyüklük...
* * *
Hasletlerin Yerleri Değişse, Mâhiyetleri Değişir
Bir haslet..
yer ayrı, sîmâ bir. Kâh dev, kâh melek, kâh sâlih, kâh
tâlih; misâli şunlardır:
Zaîfin kavîye karşı izzet-i nefsi sayılan bir sıfat, ger
olursa kavîde, tekebbür ve gururdur.
Kavînin bir zaîfe karşı da tevazuu sayılan bir sıfatı, ger
olursa zaîfte, tezellül ve riyâdır.
Bir ulülemr, makamında olursa ciddiyeti, vakardır;
mahviyeti, zillettir.
Hanesinde bulunsa mahviyeti tevazu', ciddiyeti kibirdir.
Mütekellim-i vahde olsa eğer bir zâtta: Müsamaha, hamiyet.
Fedâkârlık; bir haslet, bir amel-i sâlihtir.
Mütekellim-i maalgayr olsa eğer o zâtta: Müsamaha, hıyanet.
Fedâkârlık; bir sıfat, bir amel-i tâlihtir.
Tertib-i mebâdide tevekkül, tenbelliktir. Terettüb-ü netice
noktasındaki tefviz, tevekkül-ü şer'îdir.
Semere-i sa'yine, kısmetine rıza ise, memduh bir kanaattır,
meyl-i sa'ye kuvvettir.
Mevcûd mala iktifa, mergub kanaat değil; belki
dûn-himmetliktir. Misâller daha çoktur.
Kur'an mutlak zikreder, sâlihat ve takvâyı. İbhamında remz
eder makamatın tesiri. Îcâzı bir tafsildir. Sükûtu geniş
sözdür.
* * *
“El-hakku
Ya'lû” Bizzât, Hem Akibet Murâddır
Ey arkadaş! Bir
zaman bir sâil dedi: “Mâdem El-Hakku Ya'lû haktır. Neden
kâfir, müslime; kuvvet, hakka galibdir?”
Dedim: Dört noktaya bak! Bu müşkil de hallolur. Birinci
nokta şudur: Her hakkın her vesilesi hak olması lâzım
değildir.
Öyle de, her bâtılın her vesilesi bâtıl olması, yine lâzım
değildir. Neticesi şu çıkar: Hak olan bir vesile, bâtıl
vesileye galibdir.
Dolayısıyla, bir hak bir bâtıla mağlubdur. Muvakkaten,
bilvasıta olmuştur. Yoksa bizzât, hem dâima değildir.
Lâkin âkibet-ül âkıbe, her dem yine hakkındır. Kuvvetin bir
hakkı var, bir sırr-ı hilkati var. İkinci nokta şudur:
Her müslimin her vasfı müslim olmak vâcib iken, haricen her
dem vâki, sâbit değildir.
Öyle de: Her kâfirin her vasfı kâfir olmak, küfründen neş'et
etmek yine lâzım değildir.
Her fâsıkın her vasfı fâsık olmak, fıskından neş'et etmek,
öyle de her dem sâbit değildir.
Demek bir kâfirin müslim olan bir vasfı, müslimdeki lâmeşru'
vasfına galib olur. Bilvasıta, o kâfir dahi ona galibdir.
Hem dünyada, hayatın hakkı şâmil ve âmmdır. O rahmet-i
âmmenin bir cilve-i mânîdar, onun bir sırr-ı hikmeti var;
küfür mâni değildir.
Üçüncü nokta şudur: O Zât-ı Zülcelâl'in iki vasf-ı kemâlden
iki Şer'î tecelli; vasf-ı iradeden gelen meşîetle takdirdir,
O da şer'-i tekvinî... Vasf-ı Kelâm'dan gelen şeriat-ı
meşhure. Teşriî evâmire kaşı itâat, isyan
Nasıl olur. Öyle de, tekvinî evâmire itaat ve isyan olur.
Birincisi galiba dâr-ı uhrâda görür,
Mücâzâtı, sevabı. İkincisi ağleba dâr-ı dünyada çeker,
mükâfat ve ikabı. Meselâ: Nasıl sabrın mükâfatı zaferdir;
Atâletin mücâzâtı sefalet. Öyle de, sa'yin sevabı olur
servet. Sebatta da galebedir mükâfat. Zehirin ikabı bir
maraz; panzehirin sevabı bir sıhhattır.
Bâzan iki şeriat evâmiri, bir şeyde beraber müctemî'dir. Her
birine bir cihet... Demek tekvinî emre itâat ki bir haktır.
İtâat galib olur, o emrin isyanına ki bir tavr-ı bâtıldır.
Bir bâtıla vesile olmuş olursa bir hak, vaktâki galib olsa
Bir bâtıla ki, olmuş o da vesile-i hak. Bilvasıta bir hakkın
bir bâtıla mağlubdur. Fakat bizzât değildir.
Demek “El-hakku ya'lû” bizzât demektir. Hem âkibet murâddır,
kayd-ı haysiyyet maksuddur. Dördüncü nokta şudur:
Bir hak bilkuvve kalmış, yahut kuvvetsiz kalmış, ya
mahlûttur, hem mahşuş. Ona da bir inkişaf, ya bir taze
kuvvet vermek lâzım gelmiştir.
Mühezzeb ve müzehheb yapmak için, muvakkat; bâtıl, ona
Mûsallat, tâ ki sebike-i hak ne miktar lüzum vardır.
Tâ mahz ve hâlis çıksın; Mebâdide, dünyada bâtıl etse
galebe,
fakat kazanmaz harbi. “Âkibet-ül-müttakîn” ona vurur bir
darbe!
İşte: bâtıl mağlubdur. “El-hakku ya'lû” sırrı onu çarpar
ikaba; işte hak da galibdir…
* * *
Bir Kısım
Desatir-i İçtimaiyye
İçtimaî heyette
düsturları istersen: Müsavatsız adâlet, önce adâlet değil.
Temâsülse, tezadın mühim bir sebebidir.
Tenâsübse tesânüdün esası. Sıgar-ı nefistir tekebbürün
menbaı. Za'f-ı kalbdir gururun mâdeni. Olmuş acz, muhalefet
menşei. Meraksa: ilme hocadır.
İhtiyacdır terakkinin üstadı. Sıkıntıdır muallime-i sefahet.
Demek sefahetin menbaı sıkıntı olmuş. Sıkıntı ise mâdeni:
Yeisle sû'-i zandır,
Dalâlet fikrîdir, zulümat kalbîdir, israf cesedîdir.
* * *
Kadınlar
Yuvalarından Çıkıp Beşeri Yoldan Çıkarmış;
Yuvalarına Dönmeli
اِذَا تَاَنَّثَ الرِّجَالُ السُّفَهَاءُ
بِالْهَوَسَاتِ { اِذًا ترَجَّلَ النِّسَاءُ النَّاشِزَاتُ
بِالْوَقَاحَاتِ
(*)
Mimsiz
medeniyet, tâife-i nisâyı yuvalardan uçurmuş, hürmetleri de
kırmış, mebzul metâı yapmış. Şer'-i İslâm onları
Rahmeten dâvet eder eski yuvalarına. Hürmetleri orada,
rahatları evlerde, hayat-ı ailede. Temizlik zînetleri.
Haşmetleri, hüsn-ü hulk; lûtf-u cemâli, ismet; hüsn-ü
kemâli, şefkat; eğlencesi, evlâdı. Bunca esbab-ı ifsad,
demir-sebat kararı
Lâzımdır tâ dayansın. Bir meclis-i ihvanda güzel karı
girdikçe riyâ ile rekabet, hased ile hodgâmlık debretir
damarları!
Yatmış olan hevesât, birdenbire uyanır. Tâife-i nisada
serbestî inkişafı, sebeb olmuş beşerde ahlâk-ı seyyienin
birdenbire inkişafı. Şu medenî beşerin hırçınlaşmış ruhunda,
şu sûretler denilen küçük cenazelerin, mütebessim
meyyitlerin rolleri pek azîmdir; hem
müdhiştir te'siri.
(*)
Memnu' heykel, sûretler: Ya zulm-ü mütehaccir, ya mütecessid
riyâ , ya müncemid hevestir. Ya tılsımdır: Celbeder o habis
ervahları.
* * *
Tasarruf-u
Kudretin Vüs'ati, Vesâit ve Muinleri Reddeder
O Kadîr-i
Zülcelâl; tasarruf-u kudreti tevessü-ü tesiri noktasında
oluyor şemsimiz zerre-misâl
Nev-i vâhidde olan tasarruf-u azîmi mesâfesi vâsi'dir. İki
zerre beyninde câzibeyi ele al;
Git de tâ Şemsüşşümûs ve Kehkeşan beynindeki câzibenin
yanında koy. Yükü bir kar danesi bir melek, şemsi ele almış
bir şems-misâl Melek’in yanına getir. İğne kadar bir balığı,
balina balığı da yanyana bırak. O Kadîr-i Ezelî-i Zülcelâl
Tecellî-i vâsii, asgardan tâ ekbere itkan-ı mükemmeli birden
tasavvura al; Câzibe ve nevamis, vesâil-i pür-seyyal
Gibi örfî emirler; tecelli-i kudrete, tasarruf-u hikmete
birer isim olması… Odur yalnız meâl.
Başka meâli olmaz, beraber de bir düşün; bileceksin
bizzarure ki: Esbab-ı hakikî, vesâit-i zî-misâl,
Muinler, hem şerikler birer emr-i bâtıldır, birer hayal-i
muhal, o kudret nazarında. Hayat vücûda kemâl,
Makamı büyük, mühimdir; buna binaen derim: Küremiz, âlemimiz
neden mutî, musahhar olmasın hayvan-misâl.
O Sultan-ı Ezel'in bu tarz hayvan tuyûru kesretle
münteşirdir şu meydan-ı fezâda, muhteşem ve pür-cemâl.
Bostan-ı hilkatinde salmış da döndürüyor, onlardaki nağamat,
bunlardaki harekât; tesbihattır o akval,
İbadettir o ahvâl, Kadîm-i Lemyezel'e, Hakîm-i Lâyezâl'e.
Küremiz hayvana pek benziyor, âsâr-ı hayat gösteriyor. Eğer
yumurta kadar küçülse bilfarzılmuhal,
Minimini bir hayvan olması pek muhtemel. Yuvarlak bir
huveyne, küre kadar büyüse, o da böyle olması pek karib bir
ihtimal.
Âlemimiz insân kadar küçülse; yıldızları, zerreler sûretine
dönerse, bir zîşuur hayvana dönmesi câiz olur, akıl da bulur
mecâl.
Demek âlem erkânlarıyla birer âbid-i müsebbih, birer muti'
musahhar Hâlık-ı Lemyezel'e, Kadîr-i Lâyezâl'e.
Kemmen büyük olması, keyfen büyük olması her vakit lâzım
gelmez; zira daha cezâletlidir saat-ı hardal-misâl,
Bir saattan ki timsâli Ayasofya kadardır. Bir sineğin
hilkati hayretfezâdır filden, o mahlûk-û bîfasal.
Ger kalem-i kudretle bir cüz-ü ferd üstüne esîrin cevâhir-i
ferdiyle yazılsa bir Kur'an ki, sıgar-ı sahife nisbeti, bir
kibr-i san'at-meal
Sahife-i semâda yıldızlarla yazılan bir Kur'an-ı Kerîm'e;
cezâletle müsâvi. Nakkaş-ı Ezelî'nin san'atı her tarafta
pürcemâl ve pürkemâl.
Her tarafta böyledir. Derece-i kemâlde kalemdeki ittihad,
tevhidi ilân eder. Bu kelâm-ı pür-meâl; iyi bir dikkate al!
* * *
Melâike
Bir Ümmettir; Şeriat-ı Fıtriyye İle Memurdur
Şeriat-ı İlâhî
ikidir. Hem iki sıfattan gelmiş iki insân muhatâb, hem de
mükellef olmuş. Sıfat-ı irâdeden gelen şer'-i tekvinî.
İnsân-ı ekber olan âlemin ahvâlini, hem de harekâtını ki
ihtiyârî değil, tanzim eden şer'dir. O meşiet-i Rabbanî
Yanlış bir ıstılahla tabiat da denilir. Sıfat-ı kelâmından
gelen şeriat ise, âlem-i asgar olan insânın ef'âlini,
Ki ihtiyârî olmuş, tanzim eden şer'dir. İki şer' bir yerde
bâzan eder içtima', melâike-î İlâhî, bir ümmet-i azîme, hem
bir cünd-ü Sübhânî.
Birinci şer'a olmuş hamele-i mümtesil, amele-i mümessil. Hem
onlardan bir kısmı ibâd-ı müsebbihtir. Bir kısmı da
müstağrak, arşın mukarrebîni.
* * *
Madde
Rikkat Peyda Ettikçe, Hayat Şiddet Peyda Eder
Hayat asıl,
esastır; madde ona tâbidir, hem de onunla kaimdir.
Bir hurdebinî huveyn havass-ı hamsesiyle, insânın havassını
müvazene edersen, görürsün; insân ondan ne derece büyükse,
havassı o derece onunkinden aşağı. O huveyne işitir
kardeşinin sesini.
Hem de görür rızkını. Ger insân kadar büyüse, havassı
hayret-fezâ; hayatı şu'le-feşan; rü'yeti de berk-âsâ bir
nur-u âsumânî.
İnsan, bir kitle-i mevattan bir zîhayat değildir. Belki de
milyarlarla zîhayat hüceyratından mürekkeb ve zîhayat bir
hücre-i insânî.
اِنَّ اْلاِنْسَانَ كَصُورَةِ (يس)
كُتِبَتْ فِيهَا سُورَةُ (يس)
فَتَبَارَكَ اللّهُ اَحْسَنُ الْخَالِقِينَ
* * *
Maddiyyûnluk, Bir Tâun-u Mânevîdir
Maddiyyûnluk
bir tâun-u mânevî, beşere de tutturdu şu müdhiş
bir sıtmayı
(*) . Hem de âni çarptırdı bir gazab-ı İlâhî, telkin
hem de taklid,
Tenkide kabiliyyet-i tevessüü nisbeten, o tâun da ediyor
tevessü' ve intişar. Telkini fenden almış, medeniyetten
taklid.
Hürriyet, tenkid vermiş; gururundan dalâlet çıkmış.
* * *
Vücûdda
Atâlet Yok. İşsiz Adam, Vücûdda Adem
Hesabına İşler
En bedbaht
sıkıntılı muzdarib, işsiz olan adamdır; zira ki atâlet:
Vücûd içinde adem, hayat içinde mevttir. Sa'y ise:
Vücûdun hayatı, hem hayatın yakazasıdır elbet!
* * *
Riba,
İslâm'a Zarar-ı Mutlaktır
Riba atâlet
verir, şevk-i sa'yi söndürür. Ribanın kapıları hem de onun
kapları olan bu bankaların her dem nef'i ise, beşerin en
fena kısmınadır; onlar da gâvurlardır. Gâvurlardaki nef'i en
fena kısmınadır, onlar da zalimler.
Her dem zâlimlerdeki nef'i en fena kısmınadır; onlar da
sefihlerdir. Âlem-î İslâm'a bir zarar-ı mutlaktır. Mutlak
beşer her dem refahı nazar-ı şer'îde yoktur; zira harbî bir
gâvur hürmetsiz, ismetsizdir; demi