RİSALE-İ NUR KÜLLİYATINDANDIN
-SÖZLER-
Fihrist
Âyât-ı Kur'aniyenin bir nevi tefsiri olan Risale-i Nur
eczalarından "Sözler Mecmuası"nın mücmel bir fihristesidir.
BİRİNCİ SÖZ
بِسْمِ
اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
in çok esrar-ı mühimmesinden bir sırrını güzel bir temsil ile
tefsir eder. Ve "Bismillah" ne kadar kıymettar bir şeair-i
İslâmiye olduğunu gösteriyor.
ONDÖRDÜNCÜ LEM'ANIN İKİNCİ MAKAMI
بِسْمِ
اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
in en mühim beş-altı sırlarını tefsir ediyor. Ve
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
Kur'anın bir hülâsası ve bir fihristesi ve miftahı olduğunu
gösterdiği gibi, arştan ferşe kadar uzanmış bir hatt-ı kudsiye-i
nurânî olmakla beraber saadet-i ebediye kapısını açan bir anahtar
ve her mübarek şeye feyz ve bereket veren bir menba'-ı envar
olduğunu Beyân eder. Bu İkinci Makam, en birinci risale olan
Birinci Söz'e bakar. Âdetâ Risale-i Nur eczaları, bir daire
hükmünde olup, müntehâsı ibtidasına
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
hatt-ı mübârekiyle ittihad ediyor. Ve bu makamda altı sır yerine,
otuz yazılacaktı. Şimdilik altı kaldı. Kısadır, fakat gâyet büyük
hakaikı tâzammun ediyor. Bunu dikkatle okuyan
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
ne kadar kıymettar bir hazine-i kudsiye olduğunu anlar.
İKİNCİ SÖZ
اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ
meâlinde ve îman hakkındaki âyetlerin mühim bir sırrını, gâyet
makbul bir temsil ile tefsir eder.
ÜÇÜNCÜ SÖZ
يَآ اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا
âyetinin meâlinde ve îman hakkındaki âyetlerin mühim bir
hakikatını, mantıkî bir temsil ile tefsir ediyor.
DÖRDÜNCÜ SÖZ
اِنَّ الصّلَوةَ كَانَتْ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ كِتَابًا مَوْقُوتًا
âyetinin meâlinde ve namaz hakkındaki âyetlerin mühim bir sırrını,
gâyet mâkul ve mantıkî bir temsil ile tefsir ediyor. Zerre miktar
insafı bulunanı teslime mecbûr ediyor.
BEŞİNCİ SÖZ
اِنَّ اللّهَ مَعَ الَّذِينَ اتَّقَوْا وَالَّذِينَ هُمْ مُحْسِنُوَن
âyetinin mealinde ve takvâ ve ubûdiyet hakkındaki âyetlerin ve
vazife-i ubûdiyet ve takvânın mühim bir sırrını gâyet güzel bir
temsil ile tefsir ediyor. O tefsir herkesi ikna ediyor.
ALTINCI SÖZ
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
اِنَّ اللَّهَ اشْتَرَى مِنَ اْلمُؤْمِنِينَ اَنْفُسَهُمْ
وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ
âyetinin meâlinde ve nefis ve malını Cenâb-ı Hakk'a satmak
hakkındaki âyetlerin gâyet mühim bir sırrını tefsir etmekle
beraber, nefis ve malını Cenâb-ı Hakk'a satanların beş derece kâr
içinde kâr ve satmayanların beş derece hasâret içinde hasâret
kazandıklarını, gâyet mukni' bir temsil ile tefsir ediyor.
Hakikate karşı mühim bir kapı açıyor.
YEDİNCİ SÖZ
يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَ الْيَوْمِ اْلاَخِرِ اِنَّ وَعْدَ اللَّهِ
حَقّ ٌفَلاَ تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيَوةُ الدُّنْيَا وَلاَ
يَغُرَّنَّكُمْ بِاللّهِ الْغَرُورُ
âyetinin mealinde ve "İmân-ı Billâh vel-yevm-il-âhir" ve hayat-ı
dünyeviye hakkındaki âyetlerin mühim bir sırrını gâyet mâkul bir
temsil ile tefsir etmekle beraber, ehl-i gaflet hakkında dünyanın
ne kadar dehşetli; ve mevt ve ecel, ne kadar müdhiş; ve acz ve
fakr, ne kadar elîm olduğunu ve ehl-i hidâyet hakkında hayat-ı
dünyeviyenin iç yüzü, ne kadar güzel; ve kabir ve ecel ve acz ve
fakr, nasıl birer vesile-i saadet bulunduğunu gâyet kat'î bir tarz
ile isbat eder. Saadet-i Dâreyne giden yolu gösterir.
SEKİZİNCİ SÖZ
اَللّهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ اْلحَىُّ الْقَيُّومُ
ve
اِنَّ الدِّينَ عِنْدَ اللّهِ اْلاِسْلاَمُ
âyetlerinin meâlinde mahiyet-i dünya ve dünyada mahiyet-i insan ve
insanda mahiyet-i din hakkındaki âyâtın mühim bir sırrını (Suhûf-u
İbrâhim'de aslı bulunan) güzel ve parlak bir temsil ile tefsir
etmekle beraber, dünyanın mahiyetini ve dünyadaki ruh-u insanı ve
insandaki dinin kıymetini göstermekle beraber, dinsiz insan en
bedbaht mahlûk olduğunu isbat etmekle ve şu âlemin tılsımını açan
ve ruh-u beşeri zulmetten kurtarmak çarelerini göstermekle
beraber, gâyet lâtif ve güzel bir müvazene ile; fâsık olan bedbaht
adamın müdhiş vaziyetini, sâlih olan bahtiyar adamın saadetli
vaziyetini gösteriyor.
DOKUZUNCU SÖZ
فَسُبْحَانَ اللّهِ حِينَ تُمْسُونَ وَحِينَ تُصْبِحُونَ وَلَهُ
اْلحَمْدُ فِى السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ وَعَشِيًّا وَحِينَ
تُظْهِرُونَ
âyetinin meâlinde ve beş vakit namaz hakkındaki âyâtın gâyet mühim
bir sırrını "Beş Nükte" ile tefsir etmekle beraber, mâlûm olan beş
vakit namazın o vakitlere hikmet-i tahsisini o kadar güzel ve
şirin bir tarzda Beyân ediyor ki: Zerre miktar şuuru bulunan bir
insan, bu câzibedâr hikmet ve parlak hakikate karşı teslime mecbur
olur. Ve cesed-i insan; havaya, suya, gıdâya muhtaç olduğu gibi,
ruh-u insan da namaza muhtaç bulunduğunu gâyet kat'î bir Sûrette
Beyân eder.
ONUNCU SÖZ
فَانْظُرْ اِلَى آثَارِ رَحْمَةِ اللّهِ كَيْفَ يُحْيِى اْلاَرْضَ
بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ ذلِكَ َلمُحْيِى اْلمَوْتَى وَهُوَ عَلَى
كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
âyetinin meâlinde ve Haşir ve Âhiret hakkındaki âyâtın mühim bir
hakikatını, oniki mantıkî ve mâkul Sûret-i temsîliye ile ve oniki
hakaik-i katıa-i bâhire ile tefsir etmekle beraber, îmân-ı
bil-âhireti o kadar kuvvetli bir Sûrette isbat eder ki: Bütün
bütün kalbi ölmemiş ve bütün bütün aklı sönmemiş bir insan, o
isbata karşı teslim olur. İzn-i İlâhî ile îmânâ gelir. İmânâ
gelmezse de inkârdan vazgeçmeye mecbûr olur.
ONBİRİNCİ SÖZ
وَالشَّمْسِ وَضُحَيهَا
{
وَالْقَمَرِ اِذَا تَلَيهَا
{
وَالنَّهَارِ اِذَا جَلَّيهَا
{
وَ الَّيْلِ اِذَا يَغْشَيهَا
{
وَ السَّمَاءِ وَمَا بَنَيهَا
{
وَ اْلاَرْضِ وَمَا طَحَيهَا
{
وَ نَفْسٍ وَمَا سَوَّيهَا
{
فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَ تَقْوَيهَا
{
قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكَّيهَا
{
وَ قَدْ خَابَ مَنْ دَسَّيهَا
{
وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَاْلاِنْسَ اِلاَّ لِيَعْبُدُونِ
âyetlerinin yüksek ve geniş bir hakikatını Sûre-i Şems'in
mu'cizâne işaret ettiğini ve kâinatı muntâzam bir saray sûretinde
gösterdiğini, ulvî ve vüs'atli bir temsil ile tefsir etmekle
beraber, mahiyet-i insâniyedeki vezâif-i ubûdiyet ve cihâzât-ı
insâniyeyi ve rubûbiyet-i İlâhiyenin envâ'-ı tecelliyâtına karşı
ubûdiyet-i insâniyenin mukabelelerini o kadar güzel bir sûrette
isbat ediyor ki: Sûre-i Veşşems'in mu'cizâne olan işaretini hârika
bir sûrette ve en azîm bir dairede âzam bir rubûbiyeti, ekmel bir
ubûdiyetle karşılaştırıyor.
ONİKİNCİ SÖZ
وَمَنْ يُؤْتَ اْلحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِىَ خَيْرًا كَثِيرًا
{
وَ بِالْحَقِّ اَنْزَلْنَاهُ وَ بِالْحَقِّ نَزَلَ
âyetlerinin meâlinde ve hikmet-i Kur'aniyenin fazileti hakkında
yüzer âyâtın mühim bir hakikatını, hikmet-i felsefe ile hikmet-i
Kur'aniyenin müvazenesi sûretinde gâyet parlak bir temsil ile
tefsir etmekle Kur'anın bir mu'cizesini ve i'câzını ve onun
karşısında hikmet-i felsefenin aczini ve sukutunu hârika bir
sûrette isbat eder, körlere de gösterir. Bu söz, Onbirinci Söz
gibi gâyet mühimdir. Herkes onlara muhtaçtır.
ONÜÇÜNCÜ SÖZ
"İki Makam"dır.
BİRİNCİ
MAKAM:
وَنُنَزِّلُ
مِنَ الْقُرْآنِ مَا هُوَ شِفَاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ
âyetiyle,
وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغِى لَهُ
âyetinin meâlinde ve hikmet-i Kur'aniyenin kudsiyeti ve vüs'ati ve
şiirden istiğnası hakkındaki âyâtın mühim bir sırrını tefsir
etmekle beraber, Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyân'ın yüksek mu'cizâne
hikmetini, felsefenin aşağı ve dar hikmeti ile müvazene ediyor.
Hikmet-i Kur'aniyedeki kesret ve vüs'ati ve felsefenin fakr ve
iflâsını muhtasar Beyân etmekle beraber, Kur'anın şiirden
istiğnâsının ve adem-i tenezzülünün sebebi, hakaik-i Kur'aniyenin
yüksekliği ve parlaklığı olduğunu gösterir. Ve mühim bir temsil
ile bir nevi i'câz-ı Kur'aniyeyi Beyân eder.
İKİNCİ MAKAM
Gençliği, dalâlet ve sefâhet uçurumuna düşmekten
kurtaran ve îmanda, bu dünyada dahi hakikî bir cennet lezzeti ve
dalalette ise cehennemî bir azab ve sıkıntı bulunduğunu misâllerle
izah ve isbat eden bir derstir.
İKİNCİ MAKAMIN HAŞİYESİ
Mahpuslara teselli hakkında dört mektubdur.
İKİNCİ MAKAMIN ZEYLİ
(Leyle-i Kadir'de ihtar edilen bir mes'ele-i
mühimmedir.)
MEYVE RİSALESİNDEN ALTINCI MES'ELE
HÜVE NÜKTESİ
ONDÖRDÜNCÜ SÖZ
Dar
akıllara sığışmayan yüksek ve geniş bir kısım hakaik-i Kur'aniyeyi
göze görünen emsâl ve nazîreleriyle fehme takrib ediyor. Meselâ:
خَلَقَ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضَ فِى سِتَّةِ اَيَّامٍ
{
وَلاَ رَطْبٍ وَلاَ يَابِسٍٍ اِلاَّ فِى كِتَابٍ مُبِينٍٍ
{
وَ السَّموَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ
{
اِنمَّاَ اَمْرُهُ اِذَا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ
فَيَكُونُ
{
وَمَا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلاَّ كَلَمْحِ الْبَصَرِ
âyetlerinin gâyet yüksek ve gâyet geniş hakikatlerini temsil ve
tanzir ile akla kabûl ettirir ve kalbi iknâ eder bir tarzda Beyân
ediyor.
ONDÖRDÜNCÜ SÖZ'ÜN HÂTİMESİ
Gafil kafaya bir tokmak ve bir ders-i ibrettir.
Âhirinde, nefs-i emmâreye müessir bir sille-i îkaz var.
Nefse esir olan onu okusa ve kabûl etse, esaretten kurtulur.
ONDÖRDÜNCÜ SÖZ'ÜN ZEYLİ
Zelzele hakkında ehemmiyetli altı suale cevabdır.
ONBEŞİNCİ SÖZ
وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا ِبمَصَابِيحَ
وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاطِينِ
âyetinin meâlinde ve Melâike ile şeytanların mübarezeleri
hakkındaki âyâtın, kozmoğrafyacıların dar akıllarına yerleşmeyen
mühim bir sırrını, "Yedi Basamak" namıyla yedi muhkem hüccet ve
metin bir mukaddeme ile tefsir ediyor. Ve şu âyetin semâsından
evhâm-ı şeytâniyeyi recmedip tardeder.
ONBEŞİNCİ SÖZ'ÜN ZEYLİ
Kur'anın Kelâmullah ve Hazret-i Muhammed (A.S.M.)
Allah'ın Resulü olduğunu muknî' delillerle isbat eden, münazara
tarzında yazılmış belîğ bir risaledir.
ONALTINCI SÖZ
اِنمَّاَ اَمْرُهُ اِذَا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ
فَيَكُونُ
{
فَسُبْحَانَ الَّذِى بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَاِلَيْهِ
تُرْجَعُونَ
âyetlerinin meâlindeki çok âyâtın ifade ettiği:
"Ehadiyet-i zâtiyesi ile külliyet-i ef'al; ve vahdet-i
şahsiyesiyle muinsiz umumiyet-i rubûbiyet ve ferdâniyetiyle
şeriksiz şümûl-ü tasarrufat; ve mekândan münezzehiyetiyle her
yerde hâzır bulunması ve nihayetsiz ulviyetiyle herşeye yakın
olması; ve birtek zât-ı ehadî olmakla her şeyi bizzât elinde
tutmak" olan hakaik-i âliye-i Kur'aniyenin "Dört Şua" namıyla
gâyet mühim bir sırrını tefsir ediyor. Ve o hakaikı müstakim
akıllara ve selim kalblere teslim ettiriyor.
ONYEDİNCİ SÖZ
اِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَى اْلاَرْضِ زِينَةً لَهَا ِلنَبْلُوَهُمْ
اَيُّهُمْ اَحْسَنُ عَمَلاً
{
وَاِنَّا َلجَاعِلُونَ مَا عَلَيْهَا صَعِيدًا جُرُزًا
{
وَمَا اْلحَيَاةُ الدُّنْيَا اِلاَّ لَعِبٌ وَلَهْوٌ
âyetlerinin
meâllerinde: Lezzet-i hayat içinde elem-i mevt ve sürur ve visâl
içinde elem-i zeval hakkındaki âyâtın mühim bir sırrını ve ism-i
Kahhar'a karşı Rahman isminin cilvesini gâyet güzel bir Sûretle
gösterip tefsir ediyor. Ve ehl-i îman için dünyanın mahiyetini,
seyyar bir ticaretgâh ve muvakkat bir misafirhâne ve birkaç günlük
bir teşhirgâh ve kısa bir müddet için işleyecek bir tezgâh ve ahz
u i'tâ için yol üstünde kurulmuş bir pazar olduğunu gösterip,
dünyadan berzah ve âhiret tarafına insan seyahatını sevdirir, ve
dehşetini izâle eder. Ve bu sözün âhirinde Bâzı nüshalarda "Siyah
Dutun Meyvesi" namıyla kıymetdar ve câzibedâr ve şiir kıyafetinde
birkaç hakikat var.
Kalbe Fârisî olarak tahattur eden bir münâcat
EHL-İ GAFLET DÜNYASININ HAKİKATINI TASVİR EDEN BİRİNCİ
LEVHA
EHL-İ HİDAYET VE HUZURUN HAKİKAT-I DÜNYALARINA İŞARET
EDEN İKİNCİ LEVHA
BARLA
YAYLASI, ÇAM, KATRAN, ARDIÇ, KARAKAVAĞIN BİR MEYVESİ
YILDIZLARI KONUŞTURAN BİR YILDIZNAME
ONSEKİZİNCİ SÖZ
Bu söz, "İki Makam"dır.
İkinci Makamı: Yazılmamış.
Birinci Makamı: Üç noktadır.
Birincisi:
اَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ
nın çirkin ve bahsi hilaf-ı edeb görünen şeylerin güzel
cihetlerini gösteren bir sırrını,
İkincisi:
اِنْ كُنْتُمْ ُتحِبُّونَ اللَّهَ فَاتَّبِعُونِى يُحْبِبْكُمُ
اللَّهُ
âyetinin Risâlet-i Ahmediyeye (A.S.M.) dair ince fakat kuvvetli
bir delilini gösteren bir sırrını tefsir eder.
Üçüncüsü:
لاَ َتحْسَبَنَّ الَّذِينَ يَفْرَحُونَ ِبمَا اَتَوْا وَيُحِبُّونَ
اَنْ يُحْمَدُوا ِبمَا لَمْ يَفْعَلُوا
âyetinin: Fahre meftun, şöhrete müptelâ, medhe düşkün, hodbin
nefs-i emmârenin kafasına sille-i te'dibi vuran bir sırrını
tefsir eder.
ONDOKUZUNCU SÖZ
يس وَالْقُرْآنِ اْلحَكِيمِ اِنَّكَ َلمِنَ اْلمُرْسَلِينَ
âyetinin mealindeki yüzer âyâtın en mühim hakikatları olan
risalet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) "Ondört Reşha" namıyla ondört kat'î
ve parlak ve muhkem bürhânlarla tefsir ve isbat ediyor. Ve en
muannid bir hasmı dahi ilzam eder. Güneş gibi Risâlet-i Ahmediyeyi
(A.S.M.) izhar ediyor.
YİRMİNCİ SÖZ
"İki Makam"dır.
Birinci Makamı: Sûre-i Bakara'nın başında: Hazret-i
Âdem'e meleklerin secdesi ve bir bakaranın zebhi ve taşlardan su
çıkması hakkındaki üç mühim âyete karşı şeytanın gâyet müdhiş üç
şübhesini öyle bir tarzda reddedip mahveder ki: Şeytanı ve şeytan
gibi insanları öyle desiselerden perişan edip vazgeçiriyor. Çünki
onlar, tenkid ve itirazlarıyla lemeât-ı i'câziyenin kapısını
açtırttılar. O üç âyetten üç lem'a-i i'câziye göründü.
İkinci Makamı: Mu'cizât-ı Enbiya (Aleyhimüsselâm)
yüzünde parlayan bir mu'cize-i Kur'aniyeyi göstermekle beraber,
mu'cizât-ı Enbiyaya dair âyât-ı Kur'aniyenin ne kadar mânidar ve
hikmettar olduklarını gösterir. Ve Kur'anda kapalı kalmış çok
defineler bulunduğunu ihtar eder.
YİRMİBİRİNCİ SÖZ
İki Makamdır.
Birinci Makamı: Namazın o kadar güzel bir tarzda
kıymetini ve faidesini gösterir ki, en tenbel ve en fâsık adama
dahi namaza karşı bir iştiyak verir ve gayrete getirir.
İkinci Makamı: Şeytanın çok istimal ettiği mühim
desiselerini ibtal ediyor. Ve vesvesesi ile mü'minlerin kalbinde
açtığı yaraların beşine, güzel merhemler târif ediyor.
YİRMİİKİNCİ SÖZ
فَاعْلَمْ اَنَّهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ
{
اَللّهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ
mealinde ve tevhid-i hakikî hakkındaki yüzer âyâtın mühim bir
hakikatını "İki Makam" ile tefsir eder.
Birinci Makam: Gâyet güzel ve parlak ve muhkem bir
hikâye-i temsiliye ile oniki basamak hükmünde "Oniki Bürhân" ile
vahdâniyet-i İlahiyeyi, o kadar kat'î bir Sûrette isbat eder ki:
En mütemerrid müşrikleri de tevhide mecbûr ediyor. Ve kolay fakat
kuvvetli ve basit fakat parlak bir sûrette Vâcib-ül Vücud'un
vücudunu ve vahdetini ve ehadiyetini bütün sıfât ve esmâsıyla
isbat eder.
İkinci Makamı ise: Hakikat-ı tevhidi ve tevhid-i
hakikîyi, "Oniki Lem'a" namıyla hikâye-i temsiliyenin perdesi
altında oniki bürhân-ı bâhire ile vahdâniyet-i İlâhiyeyi isbat
etmekle beraber, evsâf-ı celâliye ve cemâliye ve kemâliyesini
vahdâniyet içinde isbat ediyor. O Lem'alardaki deliller o kadar
kat'îdir ki, hiçbir şübhe yeri kalmıyor. Ve o kadar küllîdirler
ki, mevcûdât adedince, belki zerrat sayısınca mârifetullaha
pencereler açıyor. Ve onun ile Vâcib-ül Vücud'un vücudunu, umum
sıfât ve esmâsıyla en muannidlere karşı isbat ediyor.
YİRMİÜÇÜNCÜ SÖZ
لَقَدْ خَلَقْنَا اْلاِنْسَانَ فِى اَحْسَنِ تَقْوِيمٍ ثُمَّ
رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِلِينَ اِلاَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَ
عَمِلُوا الصَّالِحَاتِ
âyetlerinin meâlindeki çok âyâtın îmânâ dair ve terakkiyat ve
tedenniyat-ı insâniyyeye medâr hakikatlerini "Beş Nokta" ile ve
"Beş Nükte" içinde herkese taallûk eden ve herkes ona muhtaç olan
on mebhas ile o sırr-ı azîmi tefsir eder. İstidâdât-ı insâniye ile
vezâif-i insâniyeyi, gâyet mâkul ve mâkbul bir Sûrette Beyân eder.
Bu söz, şimdiye kadar binler adamı hâb-ı gafletten
kurtardığı gibi, çoklarını da îmânâ getirmiş gâyet kıymettar ve
yüksek olmakla beraber, temsiller ile fehmi kolaylaşmış, herkes
onun dilini anlıyor...
YİRMİDÖRDÜNCÜ SÖZ
اَللّهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ لَهُ اْلاَسْمَاءُ الْحُسْنَى
âyetinin meâlinde ve esmâ-i hüsnânın cilveleri hakkındaki çok
âyâtın muazzam bir hakîkatını beş dal nâmıyla mebâhis-i azîme ile
tefsir ediyor. Birinci ve İkinci Dalları, mühim esrarın muhtasar
bir hazinesidir. Üçüncü Dal, hadîslere gelen evhamı oniki kaide
ile reddeder. Evhamın esâslarını keser. Dördüncü Dal, kâinat
sarayında istihdam olunan nebâtat ve hayvanat ve insan ve melâike
taifelerinin sırr-ı istihdamlarını ve güzel vazife-i ubûdiyet ve
tesbihlerini ve haşmet-i rubûbiyet-i İlahiyeyi cazibedâr bir
tarzda Beyân eder. Beşinci Dal,
اَللّهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ لَهُ اْلاَسْمَاءُ الْحُسْنَى
âyetinin şecere-i nûrâniyesinin hadsiz meyvelerinden beş meyvesini
gâyet parlak ve güzel bir sûrette gösteriyor. Bu beş meyve ve
Otuzbirinci Söz'ün âhirindeki beş meyve, çok şirindirler. Tatlı
ilim isteyenler onları alsın okusun.
YİRMİBEŞİNCİ SÖZ
قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ اْلاِنْسُ وَاْلجِنُّ عَلَى اَنْ يَاْتُوا
ِبمِثْلِ هذَا اْلقُرْآنِ لاَ يَاْتُونَ ِبمِثْلِهِ وَلَوْ كَانَ
بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهِيرًا
âyetinin hakikatını teyid eden yüzer âyâtın en mühim bir hakikatı
olan i'câz-ı Kur'anîyi tefsir eder. Üç Şua içinde kırk vücuh-u
i'câziyeyi Beyân ve tefsir ediyor ki; Kur'an, kelâmullah olduğunu;
gündüzdeki ziya, güneşin vücudunu gösterdiği gibi, öylece gösterir
ve isbat eder. Nısf-ı evvel çendan sür'atli te'lif edilmiş, fakat
istirahat-ı kalb ile yazıldığı için îzahlıdır. Nısf-ı âhir Bâzı
esbâb-ı mühimmeye binâen muhtasar ve mücmel kalmıştır. Fakat
bununla beraber her tâifeye göre (ve ne fikirde bulunursa
bulunsun) bu mübârek Söz, i'câz-ı Kur'anı ona gösterir ve isbat
eder. Bu söz şimdiye kadar i'câz-ı Kur'ana karşı çok muannidleri
serfüru ettirerek secdeye getirmiş...
YİRMİALTINCI SÖZ
بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ
وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ عِنْدَنَا خَزَائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ
اِلاَّ بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ
{
وَ كُلَّ شَيْءٍ اَحْصَيْنَاهُ فِى اِمَامٍ مُبِينٍ
meâlindeki âyâtın sırr-ı kadere ait ve "İman-ı bilkader" "Hayrihî
ve şerrihî minallahi teâlâ"nın isbatına medâr mühim bir hakikatını
dört mebhas ile öyle bir Sûrette tefsir eder ki: Havassın
fikirleri yetişmediği esrâr-ı kaderiyeyi, basit avâmların
zihinlerine takrib edip anlattırıyor. Hâtimesinde: En kısa ve en
selim ve en müstakim bir tarîkın esâsını "Dört Hatve" nâmîyla
tezkiye-i nefsin ve tekemmül-ü ruhun medârı olan dört mühim dersi
veriyor. Ve hâtimenin hâtimesinde mesâil-i müteferrikadan altı
mes'ele var ki, birisi Sûre-i Feth'in âhirindeki âyetin bir sırr-ı
i'câziyesini açıyor.
YİRMİYEDİNCİ SÖZ
وَلَوْ رَدُّوهُ اِلَى الرَّسُولِ وَاِلَى اُولِى اْلاَمْرِ مِنْهُمْ
لَعَلِمَهُ الَّذِينَ يَسْتَنْبِطُونَهُ مِنْهُمْ وَ لَوْلاَ فَضْلُ
اللّهِ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَتُهُ لاَتَّبَعْتُمُ الشَّيْطَانَ اِلاَّ
قَلِيلاً
âyetinin meâlindeki âyâtın içtihada dair mühim bir
hakikatını tefsir eder. Ve bu zamanda haddinden tecavüz edip
içtihaddan dem vuranların haddini bildirip, ihtilâf-ı mezâhibin
sırrını güzel Beyân eder. "Bu zamanda eski zaman gibi içtihad
edebiliriz" diyenlerin ne kadar yanlış hatâ ettiklerini isbat
eder. Bu sözün zeylinde Sahabe-i Güzîn'in evliyadan yüksek olan
mertebelerini gâyet parlak bir Sûrette ve kat'î bir tarzda isbat
etmekle beraber, Sahabelerin nev'-i beşer içinde Enbiyadan sonra
en mümtaz şahsiyetler olduklarını ve onlara yetişilmediğini kat'î
bir Sûrette isbat eder.
YİRMİSEKİZİNCİ SÖZ
وَبَشِّرِ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّاِلحَاتِ اَنَّ لَهُمْ
جَنَّاتٍ َتجْرِى مِنْ َتحْتِهَا اْلاَنْهَارُ كُلَّمَا رُزِقُوا
مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًا قَالُوا هذَا الَّذِى رُزِقْنَا مِنْ
قَبْلُ وَاُتُوا بِهِ مُتَشَابِهًا وَلَهُمْ فِيهَا اَزْوَاجٌ
مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ فِيهَا خَالِدُونَ
âyetinin Cennet'e ve saadet-i ebediyeye dair hakikatını
teyid eden yüzer âyâtın mühim bir hakikatını iki makamla tefsir
eder. Birinci Makam: "Beş Sual ve Cevab" namıyla Cennet'in
lezâiz-i cismâniyesine ve hurîler hakkında medâr-ı tenkid olmuş
mes'eleleri öyle güzel bir sûrette Beyân eder ki, herkesi ikna
eder. İkinci Makam: Arabiyy-ül ibare olarak oniki lâsiyyema
kelimesiyle başlar ve gâyet kuvvetli ve kat'î ve hiç bir cihette
sarsılmaz, haşre dair, Cennet ve Cehennem'in hakkaniyetine medâr
binler bürhânı tâzammun eden bir bürhân-ı bâhirdir ki; o bürhân,
Onuncu Söz'ün menşe'i ve esâsı ve hülâsasıdır.
YİRMİDOKUZUNCU SÖZ
قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبِّى
{
وَ الْمُؤْمِنُونَ يُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَ مَلئِكَتِهِ
{
وَ مَا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلاَّ كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ
اَقْرَبُ
{
مَا خَلْقُكُمْ وَلاَ بَعْثُكُمْ اِلاَّ كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ
âyetlerinin meâlindeki yüzer âyâtın haşir ve beka-i ruha
ve melâikeye dair üç mühim hakikatını tefsir eder. Beka-i ruhu o
kadar güzel isbat eder ki: Cesedin vücudu gibi, ruhun bekasını
gösterir. Ve melâikenin vücudlarını, Amerika insanlarının
vücudları gibi isbat eder. Ve Haşir
sh: »
(S: 841)
ve
Kıyâmetin vücud ve tahakkuklarını o kadar mantıkî ve aklî bir
Sûrette isbat eder ki: Hiçbir feylesof, hiçbir münkir îtiraza
mecal bulamaz. Teslim olmazsa da mülzem olur. Hususan âhirindeki
"Remizli Nüktenin Sırrı" namıyla haşr-i ekberin esbâb-ı mûcîbesini
ve hikmetlerini öyle bir tarzda Beyân eder ki; tılsım-ı kâinatın
üç muammasından bir muammasını gâyet parlak bir Sûrette halleder.
(Haşiye)
OTUZUNCU SÖZ
قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّيَهَا وَ قَدْ خَابَ مَنْ دَسّيَهَا
{
عَالِمِ الْغَيْبِ لاَ يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِى
السَّموَاتِ وَلاَ فِى اْلاَرْضِ وَلاَ اَصْغَرُ مِنْ ذلِكَ وَلاَ
اَكْبَرُ اِلاَّ فِى كِتَابٍ مُبِينٍ
âyetlerinin enâniyet-i insâniye ve tahavvülât-ı zerrat hakkındaki
hakikata dair gelen âyâtın iki mühim sırrını iki maksad ile Beyân
eder. Birinci Maksad, enâniyet-i insâniyenin muammâ-yı acîbesini
hallederek silsile-i diyânet ile silsile-i felsefenin menşe'lerini
gâyet parlak bir tarzda gösterir. İkinci Maksad, tahavvülât-ı
zerrâtın tılsımını keşfediyor. Zerrâtın harekâtını, o derece
hikmetli ve muntâzam gösteriyor ki: O umum zerreler, Sultân-ı
Ezelî'nin muhteşem ve muazzam bir ordusu ve mutî' ve müsahhar
memurları olduğunu kat'î delillerle isbat eder. Yirmidokuzuncu Söz
nasılki tılsım-ı kâinatın üç muammasından birisini keşfetmiş. Bu
Otuzuncu Söz dahi akılları hayrette bırakan ve feylesofları
sersemleştiren o tılsımın üç muammasından ikinci muammasını
halletmiştir. Hususan hâtimesinde: Yedi hikmet ve yedi kanun-u
azîm ile bir ism-i âzamın tecellisini göstermekle; tahavvülât-ı
zerrâtın hikmetini gâyet kat'î ve parlak bir Sûrette gösterdiği
gibi, zîhayat cisimlerini, o zerrâtın seyr ü seferine bir
misafirhane ve bir kışla ve bir mekteb hükmünde gösterir, isbat
eder.
________________________________
(Hâşiye): Yirmidokuzuncu Söz'ün göz ile görünen bir
kerâmeti var. Ezcümle, onaltı sahifesinde ihtiyarsız, tasannu'suz
her sahifenin satırlarının başlarında onaltı elif gelmesidir. Bu
tevâfuku görmek isteyenler, eski harfli nüshasına müracaat
etsinler.
OTUZBİRİNCİ SÖZ
سُبْحَانَ الَّذِى اَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِنَ اْلمَسْجِدِ
اْلحَرَامِ اِلَى اْلمَسْجِدِ اْلاَقْصَى الَّذِى
{
وَ النَّجْمِ اِذَا هَوَى
âyetlerinin hakikatını teyid eden âyâtın en mühim bir hakikatı
olan Mi'râc-ı Ahmediye'yi (A.S.M.) ve o mi'rac içinde kemâlât-ı
Muhammediyeyi (A.S.M.) ve o Kemâlât içinde Risâlet-i Ahmediye'yi
(A.S.M.) ve o Risâlet içinde çok esrâr-ı rubûbiyeti tefsir eder.
Ve kat'î delillerle isbat eder bir risaledir. Muhtelif tabakattan
olan insanlardan bu risaleyi kim görmüşse, karşısında hayran olup,
akıldan uzak mes'ele-i mi'racı en zâhir ve vâcib ve lâzım bir
tarzda gösterdiğini kabûl ediyorlar. Hususan o şecere-i nuraniye-i
mi'râcın âhirlerinde beşyüz meyveden "Beş Meyve"sini o kadar güzel
tasvir eder ki; zerre mikdar zevki, şuuru bulunan onlara meftun
olur.
Zeyl: Şakk-ı Kamer mu'cizesine bu zaman feylesoflarının
ettikleri îtirazlarını "Beş Nokta" ile gâyet kat'î bir Sûrette
reddedip, inşikak-ı Kamer'in vukuuna hiçbir mâni bulunmadığını
gösterir. Ve âhirinde de "beş icmâ" ile şakk-ı Kamer'in vuku
bulduğunu gâyet muhtasar bir Sûrette isbat eder. Şakk-ı Kamer
mu'cize-i Ahmediyesini güneş gibi gösterir.
OTUZİKİNCİ SÖZ
Üç Mevkıftır.
Birinci
Mevkıf:
لَوْ كَانَ فِيهِمَا آلِهَةٌ اِلاَّ اللّهُ لَفَسَدَتَا
{
قُلْ هُوَ اللّهُ اَحَدٌ اَللّهُ الصَّمَدُ
âyetinin meâlindeki yüzer âyâtın vahdâniyete dâir en mühim
hakikatını öyle bir Sûrette isbat eder ki; şirk ve küfür yolunu
muhal ve mümteni' gösterir. Kâinatın etrafından küfür ve şirki
tardeder. Zerrat adedince vahdâniyetin delilleri bulunduğunu Beyân
eder. Gâyet lâtif ve yüksek ve mantıkî bir muhâvere-i temsižliye
Sûretinde, hadsiz geniş mesâili o temsil içinde dercedip gösterir.
Ve zeylinde gâyet lâtif birkaç mes'ele var ki; hakikat oldukları
halde şiirin en parlak ve geniş hayâlinden daha parlak, daha
geniştir.
İkinci
mevkıf:
قُلْ هُوَ اللّهُ اَحَدٌ اَللّهُ الصَّمَدُ
in hakîkatına dâir sırr-ı ehadiyete ve vahdete gelen teşkîkat ve
evhâmı izâle eder. Ehl-i dalaletin ehl-i tevhide karşı ettikleri
îtîrazâtı kat'î bir Sûrette reddediyor. Birinci Mevkıf'tan daha
kuvvetli, âyât-ı Kur'aniyenin vahdâniyete dair mu'cizane
isbatlarını gösterir. Ehadiyet-i Zâtiye ile bütün eşyayı birden
bir anda tedbir ve terbiye etmek olan hakikat-ı muazzama-i
Kur'aniyeyi gâyet güzel ve vâzıh bir temsil ile isbat eder. Aklı
ikna ve kalbi teslime mecbur eder.
Ve bilhassa bu İkinci Mevkıf'ın hâtimesinden evvel
ikinci temsîlin neticesinde Zât-ı Akdes-i İlâhiye'den hiçbir şey
saklanmadığını ve hiçbir şey ondan gizlenemediğini, hiçbir ferd
ondan uzak kalmadığını hiçbir şahıs külliyet-i kudsiye kesbetmeden
ona yanaşamadığını ve rubûbiyetinde ve tasarrufunda bir iş, bir
işe mâni olmadığını ve hiçbir yer onun huzurundan hâlî
kalmadığını, herşeyde bakar ve işitir sem' ve basarının cilvesi
bulunduğunu, silsile-i eşya emirlerinin sür'at-i cereyanlarına
birer tel, birer damar hükmüne geçtiğini, esbab ve vesâit sırf
zâhirî bir perde olduğunu, hiçbir yerde bulunmadığı halde her
yerde ilim ve kudretiyle bulunduğunu, hiçbir tahayyüz ve temekküne
muhtaç olmadığını ve uzaklık ve güçlük ve tabakat-ı vücûdun
perdeleri onun kurbiyetine ve tasarrufuna ve şuhûduna mâni
olmadığını ve maddîlerin, mümkinlerin, kesiflerin, kesîrlerin,
mahdudların hâssaları onun dâmen-i izzetine yanaşamadığını ve
tegayyür ve tebeddül ve tahayyüz ve tecezzi gibi emirlerden
mücerred, münezzeh, müberra ve mukaddes olduğunu gâyet güzel bir
Sûrette isbat eder. Bu İkinci Mevkıf'ın hâtimesinde sırr-ı
ehadiyete dair arabiyy-ül ibâre gâyet mühim bir parça tercümesiyle
beraber gâyet parlak bir Sûrette çok mesâil-i mühimmeyi ifâde
eder. Hususan insanın muhasebe-i a'mâli için haşir ve neşri
yapmak, koca kâinatı tağyir ve tebdil ve tahrib ve tâmir etmek
sırrını Beyân eder.
Üçüncü
Mevkıf:
بِسْمِ اللَّهِ الَّحْمَن الرَّحِيمِ
وَمَا اْلحَيَاةُ الدُّنْيَا اِلاَّ مَتَاعُ الْغُرُورِ
اِنَّ الدَّارَ اْلآخِرَةَ لَهِىَ الْحَيَوَانُ
âyetlerin meâlindeki yüzer âyâtın mühim bir hakîkatını gâyet mühim
bir müvazene ile Beyân eder. Ehl-i dalâlet hakkında hayât-ı
dünyeviye ne kadar müdhiş neticeler getirdiğini ve ehl-i hidâyet
hakkında ne kadar güzel neticeler ve gayeler verdiğini gösterir.
Husûsan, muhabbet hakkındaki semerât-ı dünyeviye ve uhreviye;
ehl-i dalâlet için ne kadar elîm, ehl-i hidâyet için ne kadar hoş
olduğunu gösterir. Bu Üçüncü Mevkıf hakkında Bâzı müdakkik
kardeşlerimiz demişler ki: "Sâir risaleler yıldızlar olsa, bu
güneştir."
Diğer
biri ona mukabil demiş: "Herbir risale, kendi âleminde ve kendine
mahsus semâ-i hakikatta birer güneştir. Uzak olanlara yıldız,
yakın olanlara şemstirler."
OTUZÜÇÜNCÜ SÖZ
سَنُرِيهِمْ آيَاتِنَا فِى اْلآفَاقِ وَفِى اَنْفُسِهِمْ حَتَّى
يَتَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ اْلحَقُّ اَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبِّكَ
اَنَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ
Otuzüç âyetin birer hakîkatlarını tefsir eden otuzüç
penceredir. Otuzüç risâle olmağa lâyık iken gâyet müstâcel bir
zamanda yazıldığığı için, bir veya yarım sahifelik pencereleri
birer risâle kuvvetinde ve birer risaleyi tâzammun eden
mâhiyetinde olduğunu gösterir. Fakat maatteessüf baştaki
pencereler gâyet mücmel ve muhtasar kalmış, lâkin gittikçe inbisat
ederek nısf-ı âhirdeki pencereler vâzıh düşmüştür.