بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
وَ بِهِ نَسْتَعِينُ
اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَ الصَّلاَةُ وَ السَّلاَمُ
عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ
وَعَلَىاَلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ
Ey kardeş! Benden birkaç nasihat
istedin. Sen bir asker olduğun için askerlik temsilâtıyla, sekiz
hikâyecikler ile birkaç hakikatı nefsimle beraber dinle. Çünki,
ben nefsimi herkesten ziyâde nasihâta muhtaç görüyorum. Vaktiyle
sekiz Âyetten istifâde ettiğim “Sekiz Sözü” biraz uzunca nefsime
demiştim. Şimdi kısaca ve avâm lisanıyla nefsime diyeceğim. Kim
isterse beraber dinlesin.
* * *
BİRİNCİ
SÖZ
Bismillâh, her hayrın başıdır. Biz
dahi başta ona başlarız. Bil ey nefsim! Şu mübârek kelime İslâm
nişanı olduğu gibi, bütün mevcûdâtın lisan-ı haliyle vird-i
zebânıdır. “Bismillâh” ne büyük tükenmez bir kuvvet, ne çok bitmez
bir bereket olduğunu anlamak istersen, şu temsilî hikâyeciğe bak,
dinle... Şöyle ki:
Bedevî Arab çöllerinde seyahat
eden adama gerektir ki: Bir kabile reisinin ismini alsın ve
himâyesine girsin. Tâ, şakîlerin şerrinden kurtulup hâcâtını
tedârik edebilsin. Yoksa tek başıyla hadsiz düşman ve ihtiyâcâtına
karşı perişan olacaktır. İşte böyle bir seyahat için iki adam,
sahraya çıkıp gidiyorlar. Onlardan birisi mütevazi idi. Diğeri
mağrur... Mütevazii, bir reisin ismini aldı. Mağrur, almadı...
Alanı, her yerde selâmetle gezdi. Bir katı-üt-tarîke rast gelse,
der: “Ben, filân reisin ismiyle gezerim.” Şakî defolur, ilişemez.
Bir çadıra girse, o nam ile hürmet görür. Öteki mağrur, bütün
seyahatinde öyle belâlar çeker ki, târif edilmez. Daima titrer,
daima dilencilik ederdi. Hem zelil, hem rezil oldu.
İşte ey mağrur nefsim! Sen o
seyyahsın. Şu dünya ise, bir çöldür. Aczin ve fakrın hadsizdir.
Düşmanın, hâcâtın nihayetsizdir. Mâdem öyledir; şu sahranın
Mâlik-i Ebedî'si ve Hâkim-i Ezelî'sinin ismini al. Tâ, bütün
kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisatın karşısında titremeden
kurtulasın.
Evet, bu kelime öyle mübârek bir definedir ki: Senin nihayetsiz
aczin ve fakrın, seni nihayetsiz kudrete, rahmete rabtedip Kadîr-i
Rahîm'in dergâhında aczi, fakrı en makbûl bir şefâatçı yapar.
Evet, bu kelime ile hareket eden, o adama benzer ki: Askere
kaydolur. Devlet nâmına hareket eder. Hiçbir kimseden pervası
kalmaz. Kanun nâmına, devlet nâmına der, her işi yapar, her şey’e
karşı dayanır.
Başta demiştik: Bütün mevcûdât,
lisan-ı hal ile Bismillâh der. Öyle mi?
Evet, nasılki görsen: Bir tek adam
geldi. Bütün şehir ahalisini cebren bir yere sevketti ve cebren
işlerde çalıştırdı. Yakînen bilirsin; o adam kendi namıyla, kendi
kuvvetiyle hareket etmiyor. Belki, o bir askerdir. Devlet nâmına
hareket eder. Bir pâdişah kuvvetine istinad eder. Öyle de; her
şey, Cenâb-ı Hakk'ın nâmına hareket eder ki: Zerrecikler gibi
tohumlar, çekirdekler; başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi
yükleri kaldırıyorlar. Demek herbir ağaç, “Bismillâh” der.
Hazine-i Rahmet meyvelerinden ellerini dolduruyor, bizlere
tablacılık ediyor. Her bir bostan, “Bismillâh” der. Matbaha-i
Kudret'ten bir kazan olur ki: Çeşit çeşit pekçok muhtelif leziz
taamlar, içinde beraber pişiriliyor. Herbir inek, deve, koyun,
keçi gibi mübârek hayvanlar “Bismillâh” der. Rahmet Feyzinden bir
süt çeşmesi olur. Bizlere, Rezzak nâmına en lâtif, en nazif, âb-ı
hayat gibi bir gıdayı takdim ediyorlar. Herbir nebat ve ağaç ve
otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları, “Bismillâh” der. Sert
olan taş ve toprağı deler geçer. Allah nâmına, Rahmân nâmına der,
her şey ona musahhar olur. Evet, havada dalların intişârı ve meyve
vermesi gibi; o sert taş ve topraktaki köklerin kemâl-i sühuletle
intişar etmesi ve yer altında yemiş vermesi.. hem şiddet-i
hararete karşı aylarca nâzik, yeşil yaprakların yaş kalması;
tabiiyyûnun ağzına şiddetle tokat vuruyor. Kör olası gözüne
parmağını sokuyor ve diyor ki: En güvendiğin salabet ve hararet
dahi, emir tahtında hareket ediyorlar ki; o ipek gibi yumuşak
damarlar, birer asâ-yı Mûsa (A.S.) gibi
فَقُلْنَا اضْرِبْْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ emrine imtisâl
ederek taşları şakk eder. Ve o sigara kâğıdı gibi ince nazenin
yapraklar, birer aza-yı İbrahim (A.S.) gibi ateş saçan hararete
karşı يَا نَارُ كُونِى بَرْدًا وَ سَلاَمً
âyetini okuyorlar.
Mâdem her şey mânen Bismillâh der.
Allah nâmına Allah'ın ni'metlerini getirip bizlere veriyorlar. Biz
dahi “Bismillâh” demeliyiz. Allah nâmına vermeliyiz. Allah nâmına
almalıyız. Öyle ise, Allah nâmına vermeyen gafil insânlardan
almamalıyız...
Sual: Tablacı hükmünde olan
insânlara bir fiat veriyoruz. Acaba asıl mal sahibi olan Allah, ne
fiat istiyor?
Elcevab: Evet o Mün'im-i
Hakikî, bizden o kıymettar ni'metlere, mallara bedel istediği fiat
ise; üç şeydir. Biri: Zikir. Biri: Şükür. Biri: Fikir'dir. Başta
“Bismillâh” zikirdir. Âhirde “Elhamdülillâh” şükürdür. Ortada, bu
kıymettar hârika-i san'at olan ni’metler Ehad-i Samed'in mu'cize-i
kudreti ve hediye-i rahmeti olduğunu düşünmek ve derketmek
fikirdir. Bir pâdişahın kıymettar bir hediyesini sana getiren bir
miskin adamın ayağını öpüp, hediye sahibini tanımamak ne derece
belâhet ise, öyle de; zâhirî mün'imleri medih ve muhabbet edip,
Mün'im-i Hakikî'yi unutmak; ondan bin derece daha belâhettir.
Ey nefis! Böyle ebleh olmamak
istersen; Allah nâmına ver, Allah nâmına al, Allah nâmına başla,
Allah nâmına işle. Vesselâm.
* * *
Ondördüncü Lem'anın İkinci Makamı
(Makam
münasebetiyle buraya alınmıştır)
بِسْمِ اللّهِ
الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ 'in binler esrarından altı sırrına
dairdir.
İHTAR: Besmelenin
Rahmet noktasında parlak bir nuru, sönük aklıma uzaktan göründü.
Onu, kendi nefsim için nota sûretinde kaydetmek istedim. Ve
yirmi-otuz kadar sırlar ile, o nurun etrafında bir daire çevirmek
ile avlamak ve zaptetmek arzu ettim. Fakat maatteessüf şimdilik o
arzuma tam muvaffak olamadım. Yirmi-otuzdan, beş-altıya indi.
“Ey insân!” dediğim vakit nefsimi murâd ediyorum. Bu ders kendi
nefsime has iken, ruhan benimle münasebettar ve nefsi nefsimden
daha hüşyar zâtlara belki medâr-ı istifâde olur niyetiyle,
“Ondördüncü Lem'anın İkinci Makamı” olarak müdakkik kardeşlerimin
tasviblerine havale ediyorum. Bu ders akıldan ziyâde kalbe bakar,
delilden ziyâde zevke nâzırdır.
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
قَالَتْ يَا اَيُّهَا اْلَمَلاُ اِنِّى اُلْقِىَ اِلَىَّ كِتَابٌ
كَرِيمٌ اِنَّهُ مِنْ سُلَيْمنَ
وَ اِنَّهُ بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ
Şu makamda birkaç sır
zikredilecektir.
BİRİNCİ SIR:
Bismillâhirrahmânirrahîm’in bir cilvesini şöyle gördüm ki: Kâinat
sîmâsında, arz sîmâsında ve insân sîmâsında birbiri içinde
birbirinin nümûnesini gösteren “Üç Sikke-i Rububiyyet” var.
Biri: Kâinatın heyet-i mecmuasındaki teavün, tesânüd, teanuk,
tecâvübden tezahür eden Sikke-i Kübrâ-i Ulûhiyyettir ki,
“Bismillâh” ona bakıyor.
İkincisi: Küre-i
arz sîmâsında nebâtat ve hayvanâtın tedbir ve terbiye ve
idaresindeki teşabüh, tenâsüb, intizâm, insicam, lütuf ve
merhametten tezahür eden Sikke-i Kübrâ-i Rahmâniyyettir ki,
“Bismillâhirrahmân” ona bakıyor.
Sonra insânın mâhiyet-i câmiasının sîmâsındaki letâif-i re'fet ve
dekaik-ı şefkat ve şuâ’ât-ı merhamet-i İlâhiyyeden tezahür eden
Sikke-i Ulya-i Rahîmiyyettir ki,“ “Bismillâhirrahmânirrahîm” deki
Errahîm ona bakıyor.
Demek “Bismillâhirrahmânirrahîm”
sahife-i âlemde bir satır-ı nuranî teşkil eden üç Sikke-i
Ehadiyyetin kudsî ünvanıdır. Ve kuvvetli bir haytıdır ve parlak
bir hattıdır. Yâni “Bismillâhirrahmânirrahîm” yukarıdan nüzul ile
semere-i kâinat ve âlemin nüsha-i Musağğarası olan insâna ucu
dayanıyor. Ferşi Arşa bağlar. İnsânî arşa çıkmağa bir yol olur.
İKİNCİ SIR: Kur'an-ı
Mu'ciz-ül Beyân, hadsiz kesret-i mahlûkatta tezahür eden
Vâhidiyyet içinde ukûlü boğmamak için, daima o Vâhidiyyet içinde
Ehadiyyet cilvesini gösteriyor. Yâni, meselâ, Nasılki: Güneş,
ziyâsıyla hadsiz eşyâyı ihâta ediyor. Mecmu-u ziyâsındaki Güneşin
zâtını mülâhaza etmek için gayet geniş bir tasavvur ve ihâtalı bir
nazar lâzım olduğundan; Güneşin zâtını unutturmamak için, herbir
parlak şeyde Güneşin zâtını aksi vasıtasıyla gösteriyor ve her
parlak şey, kendi kabiliyetince Güneşin cilve-i zâtîsiyle beraber
ziyâsı, harâreti gibi hassalarını gösteriyor ve her parlak şey
Güneşi bütün sıfâtıyla kabiliyetine göre gösterdiği gibi; Güneşin
ziyâ ve hararet ve ziyâdaki elvan-ı seb'a gibi keyfiyatlarının her
birisi dahi, umum mukabilindeki şeyleri ihâta ediyor. Öyle de:
وَلِلّهِ اْلمَثَلُ اْلاَعْلَى -temsilde hatâ olmasın-
Ehadiyyet ve Samediyyet-i İlâhiyye, herbir şeyde, husûsan
zîhayatta, husûsan insânın mâhiyet âyinesinde bütün esmâsıyla bir
cilvesi olduğu gibi; vahdet ve vâhidiyyet cihetiyle dahi, mevcûdât
ile alâkadar herbir ismi bütün mevcûdâtı ihâta ediyor. İşte
vâhidiyyet içinde ukûlü boğmamak ve kalbler Zât-ı Akdes'i
unutmamak için, daima vâhidiyyetteki Sikke-i Ehadiyyeti nazara
veriyor ki, o sikkenin üç mühim ukdesini irâe eden
“Bismillâhirrahmânirrahîm” dir.
ÜÇÜNCÜ SIR: Şu hadsiz
kâinatı şenlendiren, bilmüşâhede Rahmettir. Ve bu karanlıklı
mevcûdâtı ışıklandıran, bilbedâhe yine Rahmettir. Ve bu hadsiz
ihtiyâcât içinde yuvarlanan mahlûkatı terbiye eden, bilbedâhe yine
Rahmettir. Ve bir ağacın bütün hey’etiyle meyvesine müteveccih
olduğu gibi, bütün kâinatı insâna müteveccih eden ve her tarafta
ona baktıran ve muâvenetine koşturan, bilbedâhe Rahmettir. Ve bu
hadsiz fezâyı ve boş ve hâlî âlemi dolduran, nurlandıran ve
şenlendiren, bilmüşâhede Rahmettir. Ve bu fâni insânı ebede namzed
eden ve ezelî ve ebedî bir Zât’a muhatâb ve dost yapan, bilbedâhe
Rahmettir.
Ey insân, mâdem Rahmet böyle kuvvetli ve cazibedâr ve sevimli ve
mededkâr bir hakikat-ı mahbubedir.
“Bismillâhirrahmânirrahîm” de. O
hakikata yapış ve vahşet-i mutlakadan ve hadsiz ihtiyâcâtın
elemlerinden kurtul ve O Sultan-ı Ezel ve Ebed'in tahtına yanaş ve
O Rahmetin şefkatiyle ve şefâatiyle ve şuâ’âtıyla O Sultan'a
muhatâb ve halîl ve dost ol!
Evet, kâinatın envaını hikmet dairesinde insânın etrafında
toplayıp bütün hâcâtına kemâl-i intizâm ve inâyet ile koşturmak,
bilbedâhe iki hâletten birisidir: Ya kâinatın herbir nev'i kendi
kendine insânı tanıyor, ona itaat ediyor, muâvenetine koşuyor. Bu
ise yüz derece akıldan uzak olduğu gibi, çok muhâlâtı intâc
ediyor. İnsan gibi bir âciz-i mutlakta, en kuvvetli bir Sultan-ı
Mutlak'ın kudreti bulunmak lâzım geliyor. Veyahut bu kâinatın
perdesi arkasında bir Kadîr-i Mutlak'ın ilmi ile bu muâvenet
oluyor. Demek kâinatın envaı, insânı tanıyor değil; belki insânı
bilen ve tanıyan, merhamet eden bir Zât’ın tanımasının ve
bilmesinin delilleridir.
Ey insân! Aklını başına al. Hiç
mümkün müdür ki: Bütün enva-ı mahlûkatı sana müteveccihen muâvenet
ellerini uzattıran ve senin hâcetlerine “Lebbeyk!” dedirten Zât-ı
Zülcelâl seni bilmesin, tanımasın, görmesin? Mâdem seni biliyor,
rahmetiyle bildiğini bildiriyor. Sen de Onu bil, hürmetle
bildiğini bildir ve kat'iyyen anla ki: Senin gibi zaîf-i mutlak,
âciz-i mutlak, fakîr-i mutlak, fâni, küçük bir mahlûka koca
kâinatı musahhar etmek ve onun imdadına göndermek; elbette hikmet
ve inâyet ve ilim ve kudreti tazammun eden hakikat-ı Rahmettir.
Elbette böyle bir Rahmet, senden küllî ve hâlis bir şükür ve ciddî
ve sâfî bir hürmet ister. İşte o hâlis şükrün ve o sâfî hürmetin
tercümanı ve ünvanı olan “Bismillâhirrahmânirrahîm” i de. O
Rahmetin vusulüne vesile ve o Rahmân'ın dergâhında şefâatçı yap.
Evet, Rahmetin vücûdu ve
tahakkuku, Güneş kadar zâhirdir. Çünki nasıl merkezî bir nakış,
her taraftan gelen atkı ve iplerin intizâmından ve vaziyetlerinden
hasıl oluyor. Öyle de: Bu kâinatın daire-i kübrâsında binbir İsm-i
İlâhî'nin cilvesinden uzanan nuranî atkılar, kâinat sîmâsında öyle
bir sikke-i Rahmet içinde bir hâtem-i Rahîmiyyeti ve bir nakş-ı
şefkati dokuyor ve öyle bir hâtem-i inâyeti nescediyor ki,
Güneşten daha parlak kendini akıllara gösteriyor.
Evet, Şems ve Kamer'i, anâsır ve
maadini, nebâtat ve hayvanâtı; bir nakş-ı âzamın atkı ipleri gibi
o binbir isimlerin şuâ’larıyla tanzim eden ve hayata hâdim eden ve
nebatî ve hayvanî olan umum vâlidelerin gayet şirin ve fedâkârane
şefkatleriyle şefkatini gösteren ve zevilhayatı hayat-ı
insâniyyeye musahhar eden ve ondan Rubûbiyyet-i İlâhiyyenin gayet
güzel ve şirin bir nakş-ı âzamını ve insânın ehemmiyetini gösteren
ve en parlak rahmetini izhar eden o Rahmân-ı Zülcemâl, elbette
kendi istiğnâ-i mutlakına karşı, rahmetini ihtiyâc-ı mutlak
içindeki zîhayata ve insâna makbûl bir şefâatçi yapmış.
Ey insân, eğer insân isen
“Bismillâhirrahmânirrahîm” de. O şefâatçiyi bul!
Evet, zeminde dörtyüzbin muhtelif
ayrı ayrı nebâtatın ve hayvânatın tâifelerini, hiçbirini
unutmayarak, şaşırmayarak, vakti vaktine kemâl-i intizâm ile
hikmet ve inâyet ile terbiye ve idare eden ve küre-i arzın
sîmâsında hâtem-i Ehadiyyeti vaz'eden; bilbedâhe, belki
bilmüşâhede, Rahmettir ve o Rahmetin vücûdu, bu küre-i arzın
sîmâsındaki mevcûdâtın vücûdları kadar kat'î olduğu gibi, o
mevcûdât adedince tahakkukunun delilleri var. Evet, zeminin
yüzünde öyle bir hâtem-i Rahmet ve sikke-i Ehadiyyet bulunduğu
gibi, insânın mâhiyet-i mânevîyyesinin sîmâsında dahi öyle bir
sikke-i Rahmet vardır ki, küre-i arz sîmâsındaki sikke-i merhamet
ve kâinat sîmâsındaki sikke-i uzmâ-yı Rahmetten daha aşağı değil.
Âdeta binbir ismin cilvesinin bir nokta-i mihrâkiyesi hükmünde bir
câmiiyyeti var.
Ey insân, hiç mümkün müdür ki:
Sana bu sîmâyı veren, o sîmâda böyle bir sikke-i Rahmeti ve bir
hâtem-i Ehadiyyeti vaz'eden Zât, seni başı boş bıraksın; sana
ehemmiyet vermesin; senin harekâtına dikkat etmesin; sana
müteveccih olan bütün kâinatı abes yapsın; hilkat şeceresini,
meyvesi çürük, bozuk ehemmiyetsiz bir ağaç yapsın! Hem hiç bir
cihetle şüphe kabûl etmeyen ve hiçbir vechile noksaniyeti olmayan,
Güneş gibi zâhir olan rahmetini ve ziyâ gibi görünen hikmetini
inkâr ettirsin. Hâşâ!..
Ey insân! Bil ki: O Rahmetin arşına yetişmek için bir mîrac var. O
mîrac: “Bismillâhirrahmânirrahîm” dir. Ve bu mîrac ne kadar
ehemmiyetli olduğunu anlamak istersen, Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyân'ın
yüzondört sûrelerinin başlarına ve hem bütün mübârek kitabların
ibtidalarına ve umum mübârek işlerin mebde'lerine bak. Ve
Besmele'nin âzamet-i kadrine en kat'î bir hüccet şudur ki: İmam-ı
Şafiî (R.A.) gibi çok büyük müçtehidler demişler: “Besmele tek bir
âyet olduğu halde, Kur'anda yüzondört defa nâzil olmuştur.”
DÖRDÜNCÜ SIR: Hadsiz
kesret içinde vâhidiyyet tecellisi, hitab-ı “İyyâke Na’büdü”
demekle herkese kâfi gelmiyor. Fikir dağılıyor. Mecmuundaki vahdet
arkasında Zât-ı Ehadiyyeti mülâhaza edip “İyyâke Na’büdü ve
“İyyâke Nestaîn” demeğe küre-i arz vüs'atinde bir kalb bulunmak
lâzım geliyor. Ve bu sırra binâen cüz'iyyatta zâhir bir sûrette
sikke-i Ehadiyyeti gösterdiği gibi, herbir nevide sikke-i
Ehadiyyeti göstermek ve Zât-ı Ehad'i mülâhaza ettirmek için hâtem-i
Rahmâniyyet içinde bir sikke-i Ehadiyyeti gösteriyor; tâ külfetsiz
herkes her mertebede “İyyâke Na’büdü ve “İyyâke Nestaîn” deyip
doğrudan doğruya Zât-ı Akdes'e hitab ederek müteveccih olsun.
İşte Kur'an-ı Hakîm, bu sırr-ı
azîmi ifade içindir ki, kâinatın daire-i âzamından, meselâ semâvat
ve arzın hilkatinden bahsettiği vakit birden en küçük bir daireden
ve en dakik bir cüz'îden bahseder; tâ ki, zâhir bir sûrette hâtem-i
Ehadiyyeti göstersin. Meselâ: Hilkat-ı semâvat ve arzdan bahsi
içinde hilkat-i insândan ve insânın sesinden ve sîmâsındaki dekaik-ı
ni'met ve hikmetten bahis açar. Tâ ki, fikir dağılmasın, kalb
boğulmasın, ruh Mâbudunu doğrudan doğruya bulsun. Meselâ:
وَمِنْ آيَاتِهِ
خَلْقُ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ وَاخْتِلاَفُ اَلْسِنَتِكُمْ
وَاَلْوَانِكُمْ âyeti mezkûr hakikatı mû'cizâne bir
sûrette gösteriyor.
Evet, hadsiz mahlûkatta ve
nihayetsiz bir kesrette vahdet sikkeleri, mütedâhil daireler gibi
en büyüğünden, en küçük sikkeye kadar envaı ve mertebeleri vardır.
Fakat o vahdet ne kadar olsa yine kesret içinde bir vahdettir.
Hakikî hitabı tam temin edemiyor. Onun için, vahdet arkasında
Ehadiyyet sikkesi bulunmak lâzımdır. Tâ ki, kesreti hatıra
getirmesin. Doğrudan doğruya Zât-ı Akdes'e karşı kalbe yol açsın.
Hem Sikke-i Ehadiyyete nazarları çevirmek ve kalbleri celbetmek
için o sikke-i Ehadiyyet üstünde gayet cazibedâr bir nakış ve
gayet parlak bir nur ve gayet şirin bir halâvet ve gayet sevimli
bir cemâl ve gayet kuvvetli bir hakikat olan Rahmet sikkesini ve
Rahîmiyyet hâtemini koymuştur. Evet, o Rahmetin kuvvetidir ki,
zîşuurun nazarlarını celbeder, kendine çeker ve Ehadiyyet
Sikkesine îsal eder. Ve Zât-ı Ehadiyyeyi mülâhaza ettirir ve ondan
“İyyâke Na’büdü ve “İyyâke Nestaîn” deki hakikî hitaba mazhar
eder. İşte “Bismillâhirrahmânirrahîm” Fatihanın fihristesi ve
Kur'anın mücmel bir hülâsası olduğu cihetle bu mezkûr sırr-ı
azîmin ünvanı ve tercümanı olmuş. Bu ünvanı eline alan, Rahmetin
tabakatında gezebilir. Ve bu tercümanı konuşturan, esrar-ı Rahmeti
öğrenir ve envar-ı Rahîmiyyeti ve şefkati görür.
BEŞİNCİ SIR: Bir
Hadîs-i Şerifte varid olmuş ki: اِنَّ اللّهَ
خَلَقَ اْلاِنْسَانَ عَلَى صُورَةِ الرَّحْمنِ -ev kemâ kal-
Bu Hadîsi, bir kısım ehl-i
tarîkat, akaid-i îmâniyyeye münâsib düşmeyen acib bir tarzda
tefsir etmişler. Hattâ onlardan bir kısım ehl-i aşk, insânın sîmâ-yı
mânevîsine bir sûret-i Rahmân nazarıyla bakmışlar. Ehl-i tarîkatın
ekserinde sekr; ehl-i aşkın çoğunda istiğrak ve iltibas
olduğundan, hakikata muhalif telakkilerinde belki mazurdurlar.
Fakat aklı başında olanlar, fikren onların esas-ı akaide münafî
olan mânâlarını kabûl edemez. Etse hatâ eder.
Evet bütün kâinatı bir saray, bir
ev gibi muntâzam idare eden ve yıldızları zerreler gibi hikmetli
ve kolay çeviren ve gezdiren ve zerratı muntâzam memurlar gibi
istihdam eden Zât-ı Akdes-i İlâhî'nin şeriki, nazîri, zıddı, niddi
olmadığı gibi,
لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَىْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ
sırrıyla sûreti, misli, misâli, şebîhi dahi olamaz. Fakat,
وَلَهُ اْلمَثَلُ اْلاَعْلَى فِى السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ وَهُوَ
الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ sırrıyla, mesel ve temsil ile,
şuûnatına ve sıfât ve esmâsına bakılır. Demek mesel ve temsil,
şuûnat nokta-i nazarında vardır. Şu mezkûr Hadîs-i Şerifin çok
makasıdından birisi şudur ki: İnsân, İsm-i Rahmân'ı tamamıyla
gösterir bir sûrettedir. Evet, sâbıkan beyân ettiğimiz gibi,
kâinatın sîmâsında binbir ismin şuâ’larından tezahür eden İsm-i
Rahmân göründüğü gibi, zemin yüzünün sîmâsında Rububiyyet-i
mutlaka-i İlâhiyyenin hadsiz cilveleriyle tezâhür eden İsm-i
Rahmân gösterildiği gibi, insânın sûret-i câmiasında küçük bir
mikyasta zeminin sîmâsı ve kâinatın sîmâsı gibi yine o ism-i
Rahmân'ın cilve-i etemmini gösterir demektir. Hem işarettir ki:
Zât-ı Rahmânirrahîm'in delilleri ve âyineleri olan zîhayat ve
insân gibi mazharlar o kadar o Zât-ı Vâcib-ül Vücûd'a delaletleri
kat'î ve vâzıh ve zâhirdir ki, Güneşin timsalini ve aksini tutan
parlak bir âyine parlaklığına ve delâletinin vuzuhuna işareten “O
âyine Güneştir” denildiği vakit, “İnsânda sûret-i Rahmân var”
vuzûh-u delâletine ve kemâl-i münâsebetine işareten denilmiş ve
denilir. Ve ehl-i Vahdet-ül Vücûdun mûtedil kısmı “Lâ Mevcûde illâ
hû” bu sırra binaen bu delâletin vuzuhuna ve bu münasebetin
kemâline bir ünvan olarak demişler.
اََللّهُمَّ يَا رَحْمنُ يَا رَحِيمُ بِحَقِّ بِسْمِ اللّهِ
الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ اِرْحَمْنَا كَمَا يَلِيقُ بِرَحِيمِيَّتِكَ
وَ فَهِّمْنَا اَسْرَارَ بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنَ الرَّحِيمِ كَمَا
يَلِيقُ بِرَحْمَانِيَّتِكَ آمِينَ
ALTINCI SIR: Ey hadsiz
acz ve nihayetsiz fakr içinde yuvarlanan biçâre insân! Rahmet ne
kadar kıymettar bir vesîle ve ne kadar makbûl bir şefâatçi
olduğunu bununla anla ki: O Rahmet, öyle bir Sultan-ı Zülcelâle
vesiledir ki, yıldızlarla zerrat beraber olarak kemâl-i intizâm ve
itaatle -beraber- ordusunda hizmet ediyorlar. Ve O Zât-ı
Zülcelâl'in ve o Sultan-ı Ezel ve Ebedin istiğnâ-i Zâtîsi var. Ve
istiğnâ-i mutlak içindedir. Hiçbir cihetle kâinata ve mevcûdâta
ihtiyâcı olmayan bir Ganiyy-i Alel-ıtlak'tır. Ve bütün kâinat
taht-ı emir ve idaresinde ve heybet ve âzameti altında nihayet
itâatte, Celâline karşı tezellüldedir. İşte Rahmet seni, ey insân!
O Müstağni-i Alelıtlakın ve Sultan-ı Sermedînin huzuruna çıkarır
ve O’na dost yapar ve O’na muhatâb eder ve sevgili bir abd
vaziyetini verir. Fakat nasıl sen Güneşe yetişemiyorsun; çok
uzaksın; hiçbir cihetle yanaşamıyorsun; fakat Güneşin ziyâsı
Güneşin aksini, cilvesini, senin âyinen vasıtasıyla senin eline
verir. Öyle de: O Zât-ı Akdese ve O Şemsi Ezel ve Ebede biz çendan
nihayetsiz uzağız, yanaşamayız. Fakat Onun ziyâ-i Rahmeti Onu bize
yakın ediyor.
İşte ey insân! Bu Rahmeti bulan,
ebedî tükenmez bir hazîne-i Nur buluyor. O hazîneyi bulmasının
çaresi: Rahmetin en parlak bir misâli ve mümessili ve o Rahmetin
en belîğ bir lisânı ve dellâlı olan ve Rahmeten-lil-âlemîn
ünvânıyla Kur'anda tesmiye edilen Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâmın sünnetidir ve tebaiyetidir. Ve bu Rahmeten-lil-âlemîn
olan Rahmet-i mücessemeye vesîle ise: Salâvattır. Evet Salâvatın
mânâsı Rahmettir. Ve o zîhayat mücessem Rahmete rahmet duası olan
Salâvat ise, o Rahmeten-lil-âlemînin vusûlüne vesiledir. Öyle ise
sen Salâvatı kendine, o Rahmeten-lil-âlemîne vesile yap ve o Zâtı
da Rahmet-i Rahmân'a vesîle ittihaz et. Umum ümmetin Rahmeten-lil-âlemîn
olan Aleyhissalâtü Vesselâm hakkında hadsiz bir kesretle Rahmet
mânâsıyla Salâvat getirmeleri, Rahmet ne kadar kıymettar bir
hediye-i İlâhiyye ve ne kadar geniş bir dairesi olduğunu parlak
bir sûrette isbat eder.
Elhâsıl: Hazîne-i
Rahmetin en kıymettar pırlantası ve kapıcısı Zât-ı Ahmediyye
Aleyhissalâtü Vesselâm olduğu gibi, en birinci anahtarı dahi:
“Bismillâhirrahmânirrahîm” dir. Ve en kolay bir anahtarı da
Salâvattır.
اَللّهُمَّ بِحَقِّ اَسْرَارِ بِسْمِ اللّهِ الرَحْمنِ الرَّحِيمِ
صَلِّ وَسَلِّمْ مَنْ اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ كَمَا
يَلِيقُ بِرَحْمَتِكَ وَ بِحُرْمَتِهِ وَ عَلَى الِهِ وَاَصْحَابِهِ
اَجْمَعِيَ وَارْحَمْنَا رَحْمَةً تُغْنِينَا بِهَا عَنْ رَحْمَةِ
مَنْ سِوَاكَ مِنْ خَلْقِكَ آمِينَ
سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ
اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
* * *